MENÜ

SEYYİD KUTUB’UN BAKIŞ AÇISIYLA NİSA SURESİ 19. VE 22. AYETLER ARASI

220 defa okunduYorumlanmadı kategorisinde, tarihinde yayınlandı
SEYYİD KUTUB’UN BAKIŞ AÇISIYLA NİSA SURESİ 19. VE 22. AYETLER ARASI

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

 

Hamd kendisinden başka ilah olmayan, mutlak manada tek güç ve kudret sahibi olan Allah’a mahsustur. Salat ve selam tüm peygamberlerin ve onları takip eden tabilerinin üzerine olsun.

19- Ey müminler, akrabalarınızın dul eşlerini zorla nikahlamanız helal değildir. İspatlanmış bir edepsizlik işlemedikleri sürece kendilerine verdiğiniz mehrin bir kısmını geri almak amacı ile onlara baskı yapmayınız. Onlara karşı iyi davranınız. Eğer onlardan hoşlanmıyorsanız, biliniz ki; hoşlanmadığınız birşeyi Allah hakkınızda çok hayırlı kılmış olabilir.

20- Eğer eşinizi bırakıp başka bir kadınla evlenmek isterseniz önceki eşinize gayet yüklü miktarda bir mehir vermiş olsanız bile bundan hiçbir şey geri almayınız. Yoksa kadına iftira atarak ve apaçık bir günaha girerek mi verdiğinizi geri alacaksınız?

21- Verdiğinizi nasıl geri alırsınız ki, sizler birbirinizle içli-dışlı olmuşsunuz ve onlar sizden güçlü bir güvence almışlardır.

22- Geçmiş uygulamalar bir yana, bundan böyle babalarınızın evlenmiş olduğu kadınlar ile evlenmeyiniz. Bu bir edepsizlik, iğrenç bir hareket ve son derece çirkin bir gelenektir.

İslâm tarafından içinde debelendikleri bataklıktan kurtarılarak o onurlu düzeye yükseltilmeden önceki dönemlerinde Araplar arasında şöyle bir gelenek vardı: Herhangi bir kadın öldüğünde adamın yakın akrabalarına kadın üzerinde öncelik hakkı tanınırdı. Başka bir deyimle bu kadın, ölen akrabalarının hayvanları ve diğer malları gibi kendilerine miras kalırdı. İsterse aralarından biri kadınla evlenir, isterlerse onu everip başlık parasını alırlar -tıpkı hayvan ya da başka bir mal satar gibi- isterse de onu, fidye ödeyip kendini serbest bıraktırıncaya kadar evlenmesine izin vermezler, evlerinde tutarlardı.

Yine aralarındaki bir başka geleneğe göre kadının kocası ölünce adamın mirası üzerinde yetkili olan en yakın akrabası eve gelir, dul kadının üzerine elbisesini atardı, böylece hiç kimse o kadına yanaşamaz, adam ona tıpkı bir haraca, bir ganimet malına konar gibi konardı! Eğer kadın güzelse adam onunla evlenir, çirkin ise ölünceye kadar yanında tutar, sonra mirasını yerdi. Bir üçüncü ihtimâlde kadının fidye ödeyerek kendini kurtarması idi. Yalnız eğer kocası ölen kadın yakayı ele verip başına elbise geçirilmeden önce davranarak ailesinin yanına kaçarsa bu işlemden kurtulmuş, özgürlüğünü kazanmış, kocasının mirasçısından paçayı sıyırmış sayılırdı.

Bazı Araplarda karılarını boşarlar. Fakat arkasından eski eşlerinin sadece kendi istedikleri erkekle evlenmesi şartını koşarlardı. Bu yükümlülükten kurtulmak isteyen boşanmış kadın, eski kocasından vaktiyle aldığı başlık parasının ya tamamını ya da bir bölümünü geri ödemek zorunda tutulurdu.

Bazı cahiliye Arapları da ölen akrabalarının dul eşini ailesinin küçük yaştaki bir erkek çocuğu adına alı koyarlardı, zavallı dul kadın bu çocuğun büyümesini bekleyecek ve yaşı tutunca onun karısı olacaktı.

Bu arada gözetimi altında yetim bir kız bulunduran kimse, kimi zaman, kızın yaşı kemâle erince evlenmesine izin vermez, o sıra yaşı tutmayan oğlu adına onu bekletir, ilerde bu yetimi oğlu ile evlendirerek malına el koyardı.

Cahiliye döneminde Araplar arasında bunlara benzer daha nice gelenekler vardı. Bu geleneklerin tümü İslâm’ın kadına, yani insanlığın oluşum kaynağı olan “tek nefs”in eşine yönelik onurlu bakış açısı ile ters düşüyor, kadınınki kadar erkeğin de insanlık düzeyini düşürüyor, bu iki cins arasındaki ilişkiyi mal alım satımı ya da hayvanlar arası ilişkiler düzeyine indirgiyorlardı.

İşte İslâm kadın-erkek ilişkilerini bu sıfır-altı çukurdan çıkararak o yüce ve onurlu düzeye, insan onuruna yaraşır düzeye çıkardı. O insan ki, yüce Allah ona özel bir şeref bağışlamış, kendisini diğer alemlerin çoğundan üstün tutmuştur. Şunu hemen vurgulayalım ki, İslâm’ın insana ilişkin düşüncesi, insan hayatına yönelik bakış açısı o kadar yüksek düzeylidir ki, insanlık bu düzey yüksekliğine bu saygın kaynak dışında hiçbir yerde rastlamamıştır.

İslâm, kadının mal ve hayvan gibi miras konusu olmasını yasakladı. Ayrıca kadını evlenme hakkından yoksun bırakıp evde alıkoymayı, onu mutsuzluğa mahkûm etme, zararlı duruma düşürme aracı olarak kullanılan bu haksız uygulamayı da yasakladı. Yalnız zina suçu işleyen kadınlar hakkında böyle bir uygulamaya izin verdi. O da şimdi bildiğimiz zina haddi, belirleninceye kadar yürürlükte kaldı: Kadına istediği erkek ile evlenebilme özgürlüğü tanıdı. Bu özgürlüğü hem ilk evlilikte hem daha sonraki evliliklerde hem bakireler için hem boşanmışlar için hem de dullar için, kısacası bütün meşru evlilikler için geçerli saydı. Kadın ile iyi geçinmeyi, kadına karşı iyi davranmayı erkeğe farz kıldı. Hatta eşlerinden hoşlanmayan erkekleri bile, bir arada yaşamayı imkansız hale getirecek istisnai durumlar dışında, bu zorunluğun kapsamı içinde tuttu. Bu durumdaki erkeklere ilk duygusal reaksiyonlarının etkisi altında kalarak aziz yuvalarını yıkmamayı tavsiye etti. Böyle yapacakları yerde gayb alemine, yüce Allah’ın bilgisine dikkatlerini yöneltmelerini, umut bağlamalarını önerdi. Çünkü eşlerini sevmeyen erkekler ne bileceklerdi. Belki yüce Allah o kadınları kendi haklarında hayırlı kılmıştı. Bu telkin ile onların soğuk gönüllerine ılık bir meltemin esintilerini yansıtmıştı. Gerçekten hoşlarına gitmeyen bu eşlerinde kendileri hesabına hayır gizlenmiş olabilirdi. Eğer ilk duygusal reaksiyonlarını bastırarak eşleri aralarındaki ortak hayatı sürdürdükleri takdirde ilerde bu saklı hayr ile karşılaşabilirlerdi.

“Ey müminler, akrabalarınızın eşlerini zorla nikâhlamanız helâl değildir. İspatlanmış bir edepsizlik yapmadıkları sürece kendilerine vermiş olduğunuz mehrin bir kısmını geri almak amacı ile onlara baskı yapmayınız. Onlara karşı iyi davranınız. Eğer onlardan hoşlanmıyorsanız, bilesiniz ki, Allah hoşlanmadığınız bir şeyi hakkınızda çok hayırlı kılmış olabilir.”

Ayetin bu son cümlesinin meltemi insan nefsini yüce Allah’a bağlıyor, öfkenin şiddetini yatıştırıyor, antipatinin sertliğini yumuşatıyor. İnsan kendini soğuk-kanlı bir şekilde yeniden değerlendirsin diye. Karı-koca ilişkileri rüzgârda uçuşan bir tüy parçasına dönüşmesin diye. Bunun yerine bu ilişkilerin ilmeği en kopmaz kulpa, varlığı sürekli kulpa, müminin kalbini yüce Allah’ına bağlayan kulpa, bu kulpların en güvenlisine ve en kalıcısına bağlansın diye.

İslâm, aile ocağına huzur, güven ve barış yuvası gözü ile bakar. Karı-koca ilişkilerini de karşılıklı sevgi, merhamet ve dirlik temeline oturtur. Eşler arasındaki ilişkiye karşılıklı anlayış, sempati ve sevgi egemen olsun diye bu ilişkinin başlangıcını özgür iradeye ve serbest tercihe dayandırır. İşte bu İslâm kocalara “Eğer onlardan (eşlerinizden) hoşlanmıyorsanız, biliniz ki, Allah hoşlanmadığımız bir şeyi hakkınızda çok hayırlı kılmış olabilir.” buyuruyor. Nikâh bağını ciddiye alsın, onu aklına ilk estiğinde kesmesin diye. Karı-koca ilişkisine sımsıkı yapışsın, ilk duygusal parlamada ondan kopmasın diye. Bu son derece önemli insanlar arası kuruma gereken ciddiyeti atfetsin, onu değişken duyguların ani parlamalarına ve bir oraya, bir buraya konan hercai karakterli isteklerin budalalığına kurban etmesin diye.

Eşini “sevmediği” gerekçesi ile boşamak istediğini söyleyen birine Hz. Ömer’in verdiği şu cevap ne kadar güzel ve ne kadar anlamlıdır!; “Yazık sana! Yuvalar sadece sevgi temeline mi dayanır? Sorumluluk, vefakârlık duyguları nerede?”

İnsanların dillerinde geveledikleri şu “sevgi” sözü ne kadar ucuz ve kof bir sözdür! Onlar bu söz aracılığı ile değişken bir içgüdüsel duyguyu dile getirmek istiyorlar ve bu yanar-döner duygu adına karı-kocanın ayrılmasını, aile yuvasının yıkılmasını, hatta kadının kocasını boynuzlamasını -kocasını sevmiyor ya!ve erkeğin eşini aldatmasını -karısını sevmiyor ya, değil mi?- mubah görüyorlar, normal sayıyorlar.

Bu kof ve basit vicdanlarda bu ucuz ve değişken içgüdüsel duygudan, bu doyumsuz hayvanî ihtirastan daha üstün ve anlamlı bir duyguya rastlanmaz. Onların şu hayatta mertlik, soyluluk, erdemlilik, nezaket ve vefakârlık gibi yüce duyguların da varolduğunu ve bu duyguların şu kavramsal planda basitleştirdikleri, ayağa düşürdükleri ve durmadan dillerine doladıkları sevgiden daha önemli olduğunu hiç akıllarından geçirmedikleri kesin. Başka bir kesin olan gerçek de onların yüce Allah’ı hiç düşünmedikleri, hiç hatırlarına getirmedikleri. Onlar göz boyayıcı cahiliye sarhoşluğu içinde O’ndan uzak yaşıyorlar. Bu yüzden yüce Allah’ın müminlere yönelttiği “Eğer onlardan (eşlerinizden) hoşlanmıyorsanız, biliniz ki Allah hoşlanmadığınız bir şeyi hakkınızda çok hayırlı kılmış olabilir.” uyarıcı telkin onlara hiçbir şey söylemez, kendileri için hiçbir anlam taşımaz.

Çünkü vicdanları yüksek düzeylere çıkaran, ideallere seviye kazandıran; insanın hayatını hayvansal içgüdülerin, tüccar hırsının ve başıboşluk kofluğunun aşağılığından kurtararak üst düzeylere çıkaran tek faktör, hakka bağlı inanç sistemidir.

Erkeğin göstereceği bunca sabır, nezaket, çırpınma ve ümit dolu bekleyişe rağmen eğer bu ortak hayatın artık devam edemeyeceği, mutlaka eşinden ayrılıp başka biri ile evlenmek zorunda olduğu sonucuna kesinlikle varılırsa o zaman kadına yol verilebilir. Yalnız giderken vaktiyle almış olduğu mehri ve kendisine miras alarak düşen malları yanında götürecektir. Bunlar külçelerle altın tutarında bile olsalar hiçbir parçasını geri almak caiz değildir. Bunlardan herhangi birşey almak açık vebal ve şüphe götürmez bir günahtır. Okuyalım:

“Eğer eşinizi bırakıp başka bir kadın ile evlenmek isterseniz, önceki eşinize gayet yüklü miktarda bir mehir vermiş olsanız bile bundan hiçbir şey geri almayınız. Yoksa kadına iftira atarak ve apaçık bir günaha girerek mi verdiğinizi geri alacaksınız?”

Şimdi şaşırtıcı ve duyurucu bir ifadede derin bir vicdan okşayışı ile, evlilik hayatının ılık ve yeşillikli bir meltemi ile karşı karşıyayız:

“Verdiğinizi nasıl geri alırsınız ki, sizler birbiriniz ile içli-dışlı olmuşsunuz ve eşleriniz sizden güçlü bir güvence almışlardır.”

Buradaki “girmek, bütünleşmek” anlamına gelen “Efda” fiili tümleçsiz bırakılıyor. Yani sözün önü açık tutuluyor. Bütün muhtemel anlamlarını düşündürsün, bütün esintilerini yansıtsın, bütün mesajlarını duyursun diye. Bu fiil sadece vücudların birbirine girmesi, bütünleşmesi kavramı ile sınırlandırılamaz. Bu yolda duyguları, sezgileri, düşünceleri, aile sırlarını ortak arzuları ve her anlamdaki iletişim biçimlerini de içerir. Fiilin genel anlamlı oluşu bu ortak hayatın gecelerine ve gündüzlerine ilişkin birçok manzarayı gözler önüne getirir ve karıkocayı uzun süre bir arada tutan bu kuruma ilişkin birçok hatıra akla getirir. Bu açıdan bakınca her sevgi parlayışı bir bütünleşmedir, her sevgi dolu bakış bir bütünleşmedir, her el ele dokunuş, her bedeni temas bir bütünleşmedir, her ortak acı ya da ortak emel bir bütünleşmedir, her anlık ya da geleceğe ilişkin ortak düşünce bir bütünleşmedir, her geçmişe yönelik ortak özlem bir bütünleşmedir, her yeni ‘çocuktaki buluşma bir bütünleşmedir…

İşte “Birbiriniz ile içli-dışlı olmuşsunuz” ifadesi bu şaşırtıcı ve duygu yüklü ifade, bütün bu düşünce, duygu, esinti, heyecan ve imaj birikimini gözler önünde canlandırıyor. O zaman bu manzaranın yanında sözü edilen basit maddi endişe küçülüyor, ayrılık anının üzüntüsü içinde bütün bu kesik kesik imaj birikimini, bütün bu hatıra yığınını hayalinde ve vicdanında canlandıran koca, evlenirken karısına verdiklerinin bir bölümünü geri istemekten utanır.

Arkasından bu imaj, hatıra ve duygu birikimine değişik renkte başka bir faktörün daha eklendiğini görüyoruz:

“Eşleriniz ‘sizden güçlü bir güvence almışlardır.”

Bu güvence Allah adına, Allah’ın yasası uyarınca verilen nikah sözüdür. Bu hiçbir mümin kalbin hafife alamayacağı güçlü ve son derece önemli bir güvencedir. İşte o müminleri muhatap tutan bu ayet, bu sıfatlarına dayanarak onları bu ağır sorumluluklu söze, bu sağlam güvenceye saygı göstermeye çağırmaktadır.

Bu bölümün sonunda oğulların, babaların eski eşleri ile evlenmeleri, ayıplama ve kınama yüklü bïr dille, yasaklanıyor. Arapların cahiliye döneminde serbest olan bu duygularına kimi zaman dul kadınların evlenmelerini engellemenin sebebini oluşturuyordu. Ya ölmüş babanın küçük yaştaki oğlu büyüsün de babasının dul eşi ile evlensin ya da eğer erkek çocuğu evlilik çağında ise babasının eski eşine herhangi bir eşya gibi mirasçı olsun diye böyle bir gelenek vardı. İslâm gelince bu uygulamayı son derece kesin ve ağır bir dille yasakladı. Okuyoruz:

“Geçmiş uygulamalar bir yana, bundan böyle babalarınızın evlenmiş olduğu kadınlar ile evlenmeyiniz. Bu bir edepsizlik, iğrenç bir hareket ve son derece çirkin bir gelenektir.”

Biz bu yasağın arkasında üç önemli sebep görüyoruz. Gerçi biz insanlar şeriat hükümlerinin bütün hikmetlerini kavrayamayız. Fakat bu hükümlere boyun eğmemiz, onlara isteyerek teslim olmamız, onların hikmetlerini anlayıp anlayamamıza bağlı değildir. Bu hükümlerin mutlaka bir hikmete dayandıklarından, insanların yararına olduklarından emin olmamız için onların yüce Allah tarafından yasallaştırdıklarını bilmemiz yeterlidir.

Evet, dediğimiz gibi biz bu yasağın arkasında şu üç hikmetin bulunduğunu görüyoruz:

1- Her şeyden önce babanın eşi ana konumundadır.

2- Bu yasak babanın yerine geçecek olan evladın babasını bir rakip olarak hayalinde canlandırmasını önleme endişesi taşır. Çünkü erkek, karısının eski kocasına karşı fıtri olarak, doğal bir eğilimle antipati duyar. Eğer bu tür bir evlilik olursa o zaman evlat babasına karşı antipati duyacak, ona nefret besleyecek demektir!

3- Bu yasak, baba eşine basit bir miras malı gibi konma kuşkusunu kökünden silme amacı taşır. Daha önce söylediğimiz gibi bu anlayış ve ona bağlı uygulama cahiliye döneminde geçerli idi. Oysa bu anlayış ve bu uygulama hem kadının hem de erkeğin insanlık değerini düşüren bir ayıptır. Çünkü kadın ile erkek bir tek ortak insandan türemişlerdir. Buna göre birinin küçük düşürülmesi, horlanması, hiç kuşkusuz diğerinin de küçük düşmesi, onurunun zedelenmesi anlamına gelir.

İşte gerek bu görebildiğimiz ve gerekse kavrayamadığımız diğer başka sebepler yüzünden İslâm, bu evlilik türünü son derece çirkin saydı, onu iğrenç bir rezillik ve çok kötü bir gelenek kabul etti. Yalnız İslâm’ın bu yasaklamayı getirmeden önceki geçmiş cahiliye dönemi uygulamaları hariç. Onlar bağışlanmış ve hesapları noksanlıkların her türlüsünden münezzeh olan yüce Allah’ın iradesine kalmıştır.

EVLENİLMESİ YASAK OLANLAR

Bu derste yer alan üçüncü bölüm, evlenilmesi yasak olan diğer kadınları ele almaktadır. Kuşkusuz bu, gerek ailenin gerekse toplumun düzenlenmesinde atılan bir adımdır.

 

Yorum Yaz