MENÜ

“KALBi OLAN ANLAR”

197 defa okunduYorumlanmadı kategorisinde, tarihinde yayınlandı
“KALBi OLAN ANLAR”

 بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla

Hamd,sena ve övgülerin en güzeli,ezelde ve ebedde var olan ,lütfuyla kainatı ve bizleri yaratıp var eden,sayısız nimetlerle yaşatan ve rahmetiyle doğru yolu gösteren Allah(CC)’a mahsustur.Salat ve selam da,Alemlerin Rabbi tarafından sevilen, insanların ise tanıyıp,idrak edebilme nispetince sevebildikleri,efendimiz,önderimiz,rehberimiz hz.Muhammed Mustafa(sav)’e , A’line,ashabına ve onun yolunu takip eden ümmeti üzerine olsun insaallah…

“KALBi OLAN ANLAR”

‘Kalb’, Kur’an-ı Kerim’de tekil ve çoğul olarak sıkça kullanılan bir kavramdır. İnsanın manevi hayatında çok önemli bir yeri olan ‘kalb’, imanın ve küfrün, sevginin ve nefretin, cesaretin ve korkaklığın, iyiliğin ve kötülüğün, kısaca; bütün duyguların merkezidir.Kalb, derken :

Biri sol göğüs altındaki organımızdır. Kanı toplar ve bütün vücuda pompalar. Buna Türkçe de ‘yürek’ deriz.

Biri de, bütün sezgi ve duygularımızın, düşünme gücümüzün kaynağı, manevi hayatımızın merkezi olan, ama yeri belli olmayan, içimizdeki kalb’tir.

İnsanın asıl gerçeği de bu kalb’tir. Bir çok hayvanın kalbi, yani yüreği vardır. Hepsinin görevi de kanı toplayıp vücuda pompalamaktır.

Hayvanlarda olan bu organa ikinci anlamdaki kalb adı verilmez.

‘Kalb’ bazen akıl yerine de kullanılır. ‘Gönlümden geçti’, ‘aklımdan geçti’ aynı anlamda kullanılmaktadır.

‘Kalb’in kelime anlamı, bir halden bir hale, bir durumdan diğerine geçiş demektir. Nitekim, insan yüreğine de bir kararda durmadığı, şekilden şekile geçtiği, hızlı bir şekilde değiştiği için bu  ad verilmiştir.

Kalbin insan hayatındaki yeri bellidir. Bütün sezgi ve duyuların merkezi olduğudur İmanın ve küfrün, kabul etmenin ve reddetmenin, sevgi ve nefretin, idrak etmenin, anlamanın yeri, itaat ve isyan duygularının mekanı orasıdır. İnsan, inanç esaslarını diliyle sayar, tekrar eder, anlar ama kalbiyle doğru olduğuna karar verir (tasdik eder).

Kur’ân’da akıl başlı başına bir meleke olarak yer almaz, kalple alakalı bir fiil olarak zikredilir. Bu da, kalple akıl arasında bir ilişkinin varlığını gösterir

Gazalî, aklın iki manası oldu­ğunu söyler: Birincisi, kalbin eşyanın sıfatlarını bildiği ilim sıfatı. İkincisi ise, bizzat idrak eden, anlayan manasına kalp(ö.505/1111),

Peygamberimiz (sav) uzun bir hadisin son kısmında şöyle buyuruyor:

“…Haberiniz olsun bedende bir et parçası vardır ki, eğer o sağlıklı olursa bedenin tamamı sağlıklı olur; eğer o bozulursa bedenin tamamı bozulur. Haberiniz olsun o et parçası kalb’tir.” (Müslim, Müsakât/107, Hadis no: 1599,

Günah işlemek kulun kalbinin kirlenmesine ve giderek pas tutmasına sebep olur. Günahın kiri bütün kalbi sardığı zaman kişi hatasını savunmaya başlar ve giderek inkârcı olur. İnkârcılığı devam edenlerin kalpleri hidayete karşı mühürlenebilir.

Ebu Hureyre’nin rivayetine göre Peygamberimiz (sav) şöyle buyuruyor:

“Kul bir günah işlediğinde kalbinde bir leke oluşur. Eğer o hatasından döner, Allah’tan bağışlanma diler ve tevbe ederse kalbi temizlenir. Ama aynı kabahati tekrar işlerse kalbindeki lekenin miktarı artırılır. Hatta zamanla bütün kalbini sarar. (Tirmizí, Tefsir/75, Hadis no: 3334, 5/4345.)

İşte bu, Allah’ın şu âyetinde sözü edilen pastır:

“Hayır. Doğrusu onların kazandıkları şeyler kalplerinin üzerinde pas tutmuştur.” (83 Mutaffifín/14)

Dünyaya çok dalma, hırs, oyun ve eğlenceler, çok gülme, tefekkürden uzak kalma ve ölümü unutma kalbi katılaştırır. Allah’ın âyetleri karşısında inatçılık yapanların kalbleri taş gibi katılaşır. Hatta taştan da daha katı olurç Öyleki bazı taşlar yarılır ve göğsünden sular fışkırır, inatçı kâfirlerin kalbleri ise Hakka karşı çok katı olarak kalır. “Bundan sonra kalpleriniz yine katılaştı; taş gibi, hatta daha katı. Çünkü taşlardan öyleleri vardır ki, onlardan ırmaklar fışkırır, öyleleri vardır ki yarılır, ondan sular çıkar, öyleleri vardır ki Allah korkusuyla yuvarlanır. Allah yaptıklarınızdan habersiz (gafil) değildir.(2 Bakara/74)

Zikir, ibadet, ölümü ve sonrasını düşünme, ağlama ve merhamet duyguları kalbi diriltir. Akleden bir kalbe sahip olmak aynı zamanda kalb gözünü açar. Haktan gelen daveti anlamasını sağlar. Gerçekte kafadaki gözler değil, göğüslerdeki kalbler kör olur.Yer yüzünde gezip dolaşmıyorlar mı, böylece onların kendisiyle akledebilecek kalpleri ve işitebilecek kulakları olsun? Çünkü doğrusu, gözler kör olmaz, ancak sinelerdeki kalpler körelir. ( Hacc/46)

Kimi kalpler Hakikate karşı aykırı konumdadırlar. Bu da hakikate karşı ya iç, ya da dış kaynaklı bir engelle kapanmasıdır. Kur’an, kalbin hakikate karşı bir daha açılmamacasına kapanmasına ‘mühürlenme’, hakikati göremeyecek denli ışıksız kalmasına ‘körlük’, hakikati yansıtamayacak kadar cilasının dökülmesine ‘kararma’, hakikatí yanlış anlamasına ‘hastalık’, hassasiyetini yitirmesine ‘taşlaşma’, günaha pervasızca dalmasına ‘paslanma’ diyor.

İbn Kayyim (rah.a.) der ki:

Kur’an’dan faydalanmak istersen onu okuyacağın ve dinleyeceğin zaman kalbini ona bağla ve işitme organlarını ancak ona yönlendir. Yüce Allah’ın seninle konuştuğu, muhatap olunduğun şuuruyla o atmosferde hazır bulun. Çünkü Kur’an, Resûlü’nün dili üzere Allah’ın buyurduğu hitabıdır.

Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Muhakkak ki bunda kalbi olan veya hazır bulunup kulak veren kimseler için bir öğüt bulunmaktadır.” (Kaf, 37)

Bunun tam tesir etmesi için,bunlara mani olan etkenlerin kalkması gerekir. Ayet-i kerime bunların hepsini apaçık ve özlü bir anlatımla dile getirmekte, maksadı ortaya koymaktadır….

Ayet-i kerime’de buyurulan:

“Muhakkak ki bunda bir öğüt bulunmaktadır” cümlesi, sûrenin başından bu ayete kadar olan konulara işaret etmektedir. İşte bu, tesir edendir.

“Kalbi olan” ifadesine gelirsek, bu da (tesiri) kabul eden yerdir. Bundan murad ise, Allahu Teâlâ’yı akleden diri kalptir. Allahu Teâlâ’nın buyurduğu gibi:

“O’nun söyledikleri, ancak Allah’tan gelmiş bir öğüt ve apaçık bir Kur’andır. Diri olanları uyarsın ve kâfirler cezayı hak etsinler diye.” (Yasin, 69-70) Yani, diri kalpleri.

“Kulak veren” ifadesi ise; kendisine söylenenlere karşı hazır bulunup kulak vermek ve işitmeyi oraya yönlendirmek demektir. Nitekim bu da, söz ile tesir etmenin şartı anlamına gelir.

“Hazır bulunup” ifadesine bakarsak; bundan murad ise, kalbin şahit olması, hazır bulunup, kaybolmaması demektir.

İbn Kuteybe der ki:

“Allah’ın Kitabını dinlerken kalp ve idrak hazır ve şahit bulunmalı ve asla gafil olmamalıdır.”

Şu var ki, kalbin başka yerde olması, tesir etmesi için engel teşkil etmektedir. Yani kendisine söylenenlere karşı kalp gaflette bulunmakta ve hazır olmamaktadır. Ona bakışlarını çevirmemekte, onu düşünmemektedir.

Öyleyse, tesir oluşmuşsa ki bu Kur’an-ı Kerim’in bizzat kendisidir

Kabul eden yerde oluşmuşsa – ki bu da akleden kalptir-,

Şart da meydana gelmişse -ki bu da kulak vermektir-,

Maniler de ortadan kalkmışlarsa o takdirde istenilen tesir meydana gelmiş demektir. Bu da: Faydalanmak ve öğüt almaktır.

“Öğüdün tesir etmesi için âyet-i kerime’de geçen bütün şartların hepsinin birlikte gerçekleşmesi gerekir.

Çünkü insanlardan kimisi var ki, kalbi diri ve anlamakta, fıtratı da oldukça olgundur. Kalbiyle tefekkür ettiğinde kalbi ve aklı Kuranın sıhhatine ve O’nun hak olduğuna delalet eder. Kur’an’ın haber verdiklerine de bu sefer kalp, şahit ve hazır bulunmakta, Kur’an’da varid olan âyetler de artık onun kalbine fıtratın nuru üzere bir nur olmaktadır. Şüphesiz ki bu durum Kur’an’da haklarında şöyle buyurulan kimselerin özellikleridir.

“Kendilerine ilim verilenler, Rabbinden sana indirilenin (Kur’an’ın) gerçek olduğunu bilir; onun, mutlak galip ve övgüye layık olan (Allah’ın) yoluna ilettiğini görürler.” (Sebe, 6)

Allah şöyle buyurmuştur:

“Allah, göklerin ve yerin nurudur (aydınlatıcısıdır). O’nun nurunun temsili, içinde lamba bulunan bir kandil gibidir. O lamba bir billur içindedir; o billur da sanki inciye benzer bir yıldız gibidir ki, doğuya da batıya da nisbet edilemeyen mübarek bir ağaçtan çıkan yağdan tutuşturulur. (Bu öyle bir ağaç ki) yağı, neredeyse, kendisine ateş değmese bile ışık verir. (Bu ışık) nur üstüne nurdur. Allah dilediği kimseyi nuruyla hidayete iletir. Allah insanlara (işte böyle) misal verir; Allah her şeyi bilir.” (Nur, 35)

İşte bu, fıtrat nurunun vahiy nuru üzere olduğunu ortaya koyar. Aynı zamanda kalp sahibi kimsenin bu kalbinin, hisseden diri bir kalp olduğunu da ortaya koymaktadır.Elbette ki insanlardan kimisi de var ki, kendisini bir türlü tam anlamıyla verememekte, kalbi titrememekte ve tam diri olmamaktadır. . Kalbinin diriliğine ve nuruna henüz erişememektedir. Yüce Allah, kalpleri yaratmış, kendisini bilmesi, sevmesi ve kendisini düşünmesi için de kalblerde manevi kuvvet* akil* yaratmıştır.

Kalp, eğer inanç ve sevgi olarak bâtıl ile doluysa, hakka ve onu sevmeye dair bir inanç o kimsenin, kalbinde asla bulunmaz. Tıpkı faydasız ve boş şeyleri konuşup da konuştuklarından dinleyenin faydalı bir şeyler alamadığı; ancak bâtıl ve boş şeyleri terk ettiği zaman konuşmasının sahibine fayda sağladığı dil gibi. İşte organlar da böyledir.

Diliyle Allahu Teâlâ’yı zikredip, organlarıyla da hizmet etmek ancak O’ndan başkasını zikretmeyi terk etmekle ve ona hizmet etmeyi bırakmakla mümkün olur.

Dolayısıyla kalp, yaratılmışlarla dolu olup bunlarla meşgul olmakta ve faydasız bâtıl ilimlerle yoğunsa, işte bu kimsenin kalbinde Allahu Teâlâ’yla meşguliyet, O’nun isimleriyle, sıfatlarıyla ve hükümleriyle dolu bir yer yoktur demektir. Kalbin boyun eğmesi, kulağın boyun eğmesi gibidir. Allah’ın sözünden başka şeyler hakkında bir şeyler işitip boyun eğecek olursa, O’nun sözüne boyun eğmesinden ve O’nu anlamasından eser kalmaz. Tıpkı Allah’a değil de başkasına meyil ettiği zaman, O’na (c.c.) olan meyilinden eser kalmadığı gibi. .

Yüce Allah’ın insana lutfettiği en büyük nimetlerden biri akıldır. Ancak insanın doğru yolu bulması için akıl sahibi olması yeterli değildir. Bu sebeple peygamberler ve kitaplar gönderilmiştir. Gözün görebilmesi için güneş ışığına ihtiyacı olduğu gibi aklın gerçeği kavrayabilmesi için de vahyin ışığına ihtiyacı vardır.

Râgıb el-İsfahânî akıl ile vahyin bu önemini şöyle ifade etmiştir: “Azîz ve celîl olan Allah’ın insanlara iki elçisi vardır; ilki bâtınî elçi olan akıl, ikincisi de zâhirî elçi olan peygamberdir. Öncelikle bâtınî elçiyi (akıl) kullanmadan zâhirî elçiden (peygamber) yararlanmak mümkün değildir; çünkü peygamberin öğretisinin sahih olduğu akılla bilinir…

Akıl bilmek,anlamak,suurlu olmak gibi manalar ifade eder.Íslam Alimleri aklı ‘kalpte bulunan,hak ve batılı ayırt etmede vasıta olan nur’dur ‘’ seklınde tarif etmislerdir.y.Kerımoglu

Gözler ve kulaklar kalbin danışmanıdır. Göz doğruları görür, kulak doğruları işitir ama, kalp bunları dikkate almayabilir. O zaman görmenin ve iştimenin bir faydası olmaz. Asıl vurgunun, işitmeye ve görmeye değil kalbe yapılması bundandır. Aklini kullanmayanlar icin Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Cinlerden ve insanlardan bir çoğunu gerçekten Cehennem için yaratmış olduk. Onların da kalpleri vardır, onunla kavramazlar. Onların da gözleri vardır, onlarla görmezler. Onların da kulakları vardır, onlarla işitmezler. Onlar; en’âm gibidirler; hayır, daha da düşüktürler. Gafiller işte onlardır.” (A’raf 7/179)

Hayvanin da kalbi vardır ama kanı vücuda pompalama dışında bir iş yapmaz. İnsanın kalbi, aynı zamanda bir karar organı, vücudun ana kumanda merkezidir. Akıl, doğruları tespit eder. Kalp, menfaatlerin, beklentilerin ve özentilerin etkisiyle onları ya kabul veya reddeder. Akıl, kalbin yanında bir danışman gibidir. Kalp, akla uygun karar vermeyince onu kullanmamış olur.  Kur’ân’ın sürekli akla vurgu yapması bundandır.

Hayvanda da göz vardır, ama basiret yoktur. Âyetler basirete vurgu yapar. Basiret, baktığı şeyi kavramadır. Eğer hayvan elinde bıçakla gelen kişinin kendini keseceğini kavrasaydı neler olurdu? Yanındaki ineğin kesildiğini gören bir boğa, hiçbir şey olmamış gibi otlamaya devam eder miydi? Ama insanlar, bir katilin elini kolunu sallayarak dolaşmasına razı olmazlar.

İşitme, duyduğu sesleri sınıflandırıp anlamını kavramadır. hayvan da bu da yoktur.

Demek ki, insanı hayvandan ayıran asıl özellik onun konuşması, duyması veya düşünmesi değildir. Duyu organlarıyla elde ettiği bilgileri değerlendirerek hayatına yön verecek durumda olmasıdır. İnsanda görülen bunalım, huzursuzluk veya tersi duygular, kalbinin doğru veya yanlış kararlarıyla ilgilidir. Insani bakar kör duyar sagir yapan sey aklini dogru kullanmamasidir

( İnkar edenlerin örneği bağırıp çağırmadan başka bir şey işitmeyip (duyduğu veya bağırdığı şeyin anlamını bilmeyen ve sürekli) haykıran (bir hayvan)ın örneği gibidir. Onlar, sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bundan dolayı akıl erdiremezler.)Bakara Suresi, 171

Kur’an akil sahiplerini muhatap almaktadir.bu sebeple bircok yerde

*(İşte Allah, size ayetlerini böyle açıklar; ki akıl erdiresiniz.Bakara Suresi, 242. ayet:

*Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp-düşünmez.)Bakara Suresi, 269.

 (İşte bu (Kur’an) uyarılıp korkutulsunlar, gerçekten O’nun yalnızca bir tek İlah olduğunu bilsinler ve temiz akıl sahipleri iyice öğüt alıp düşünsünler diye bir bildirip-duyurma (bir belağ)dır.İbrahim Suresi, 52.

 İbn-i Abbas’dan (ra) , Resulullah(sav) buyurdular:

“Her şeyin bir aleti vardır: Müminin aleti akıldır. Her şeyin bir biniti vardır. Kişinin biniti akıldır. Her şeyin bir direği vardır. Dinin direği akıldır. Her kavmin bir dayanağı vardır. İbadetin dayanağı akıldır. Her kavmi bir çağıran vardır. Alimi ibadete çağıran akıldır. Her şeyin bir tamirci ustası vardır. Ahiretin tamircisi akıldır. Herkesin kendisinden sonra unutulmayacak bir eseri vardır. Sıddıkın eseri akıldır. Her yolcunun bir çadırı vardır. Müminin çadırı akıldır.” (Gazali, İhya, 1/213)

Peygamberimiz (sav),“Muhakkak ki, akıllı kimse Allah’a inanan, Resulünü tasdik eden ve Allah’a ve Resulüne itaat ederek amelini İslamiyete uygun kılandır.”Gazali, İhya, 1/217

اَللّٰهُمَّ أَعِنّ۪ي عَلٰى ذِكْرِكَ وَشُكْرِكَ وَحُسْنِ عِبَادَتِكَ

Allahümme eınnî ala zikrike ve şükrike ve husni ibadetike.

Allah’ım! Seni anmak, sana şükretmek, sana güzelce kulluk etmekte bana yardım et.

Elhamdulillahi Rabbil Âlemin

 

 

AFRA HATUNTüm Yazıları
Yorum Yaz