MENÜ

EBU’L A’LÂ MEVDUDİ’NİN BAKIŞ AÇISIYLA ENBİYA SURESİ 1. VE 3. AYETLER ARASI

42 defa okunduYorumlanmadı kategorisinde, tarihinde yayınlandı
EBU’L A’LÂ MEVDUDİ’NİN BAKIŞ AÇISIYLA ENBİYA SURESİ 1. VE 3. AYETLER ARASI

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

Hamd kendisinden başka ilah olmayan, mutlak manada tek güç ve kudret sahibi olan Allah’a mahsustur. Salat ve selam tüm peygamberlerin ve onları takip eden tabilerinin üzerine olsun.

Rahman Rahim olan Allah’ın adıyla

1- İnsanların sorgulaması yakınlaştı,(1) kendileri ise bir gaflet içinde yüz çevirmektedirler.(2)
2- Rablerinden kendilerine yeni bir hatırlatma(3) gelmeyiversin, onlar bunu mutlaka oyun konusu yaparak dinlemektedirler.
3- Onların kalpleri tutkuyla-oyalanmadadır.(4) Zulme sapanlar, gizlice fısıldaştılar: “Bu sizin benzeriniz olan bir beşer değil mi? Öyleyse, göz göre göre siz büyüye mi geleceksiniz?”(5)

AÇIKLAMA

1. “… hesap günleri yaklaştı.” Mahşer günü. Burada insanlar, Rablerinin huzuruna çıkarılıp amellerinin hesabını verecekleri günün uzak olmadığı söylenerek uyarılmaktadırlar. Hz. Muhammed’in (s.a) peygamber olarak gelişi insanlığın tarihinin büyük bir bölümünün geride kaldığını gösteriyordu. Peygamber (s.a) de iki parmağını bitiştirip aynı noktaya temas etmiştir: “Ben bu iki parmağın birbirine bitiştiği gibi kıyamet gününe bitişik bir zamanda gönderildim. Bununla Allah’ın Rasûlu (s.a) şöyle demek istiyordu: “Benimle kıyamet günü arasında başka bir peygamber gelmeyecek. Bu nedenle halinizi şimdi düzeltin, çünkü benden sonra müjdeleyen ve uyaran bir rehber gelmeyecektir.”
2. Yani, “Onlar, ne uyarılara kulak asıyor, ne akibetleri konusunda kafa yoruyor ve ne de Rasûlün mesajını (nasihat veya zikr) dinliyorlar.”
3. “Yeni bir uyarı”: Kur’an’dan yeni bir sure.
4. Orjinal Arapça metindeki sözler iki şekilde anlaşılabilir: Birincisi, “Onlar bu hayatı bir oyun sanarak, Allah’tan ve ahiret inancından gafildirler.” İkincisi, “Onlar Kur’an’ı ciddiye almazlar ve ona bir oyun eğlence gözüyle bakarlar.”
5. Bu cümle şöyle de ifade edilebilir: “Ne! Şimdi de onun sihrine mi kapılıyorsunuz?”
Mekke’nin ileri gelenlerinden oluşan bir grup kafir, bu konuda aralarında şöyle konuşuyorlardı: “Bu adam kesinlikle bir peygamber olamaz, çünkü o da bizim gibi bir insan; yiyor, içiyor ve bizim gibi karısı ve çocukları var. Onda, onu bizden farklı ve peygamberlik görevine layık kılacak hiçbir üstün özellik göremiyoruz. Bununla birlikte onun konuşmalarında ve kişiliğinde büyülü bir yapı olduğunu kabul ediyoruz. İşte bu nedenle onu dinleyen ve ona yaklaşan onun cazibesine kapılıyor. Bu yüzden yapılacak en iyi şey, onu dinlememek ve ona yaklaşmamak olmalıdır. Çünkü onu dinlemek ve ona yaklaşmak bilerek kendinizi onun sihrine kaptırmanız anlamına gelir.”
Onların Peygamber’i (s.a) sihirbazlıkla suçlamalarının nedeni, düşmanlarının bile onun yanına gittiklerinde kişiliğinin “büyüsü”ne kendilerini kaptırmalarıydı. Muhammed b. İshak (H.Ö. 152.) der ki: “Bir keresinde Ebu Süfyan’ın kayınpederi ve Hind’in babası Utbe b. Rebia, Kureyş ulularına Peygamber’i (s.a) görüp ona tavsiyelerde bulunmak istediğini söyledi. Onlar “Biz sana güveniyoruz, git ve onunla konuş” dediler. Bu olay Hz. Hamza müslüman olduktan sonra vuku bulmuştur. Bunun üzerine Utbe Peygamber’e (s.a) gitti ve şöyle dedi: “Ey Kardeşimin oğlu biliyorsun ki sen bundan önce saygıyla anılırdın ve şerefli bir aileye mensupsun. Peki neden halkına bu tehlikeli meseleyi getirdin? Bununla kavminin arasını açtın, kavmini akılsızlıkla suçluyor, onların dinlerini ve tanrılarını küçümsüyor ve atalarına kafir diyorsun. Ey kardeşimin oğlu, eğer istediğin zenginlikse, mallarımızı birleştirir seni aramızda en zengin kimse yaparız. Eğer istediğin şerefse, seni liderimiz, istersen kralımız yaparız. Eğer sana musallat olan hastalıktan kurtulamıyorsan seni tedavi edecek en iyi hekimi buluruz.” Utbe bu tür konuşmaya devam etti ve Peygamber (s.a) sessizce bekledi. Uzun konuşmasını bitirdiğinde, Peygamber (s.a) : “Ey Velid’in babası, konuşacakların bitti mi, yoksa söyleyecek başka şeylerin var mı? diye sordu. Utbe söyleyeceklerini söylediğini bildirdi. Bunun üzerine Peygamber (s.a) : “Şimdi beni dinle’ dedi ve Bismillah diyerek “Fussilet” suresini okumaya başladı. Utbe sanki büyülenmiş gibi onu dinliyordu. Peygamber (s.a) 38. ayete geldiğinde secde yaptı. Daha sonra secdeden başını kaldırıp: “Ey Ebu’l-Velid, sana söyleyeceklerimi söyledim, sen de duydun. Benim söyleyecek başka şeyim yok” dedi. Utbe arkadaşlarının yanına döndüğünde onlar Utbe’nin yüzündeki ifade değişikliğini fark etmişlerdi: “Tanrı’ya andolsun sanki o burdan giden adam değil” dediler. Yanlarına vardığında:
“Ne yaptın?” diye sordular. “Tanrı’ya andolsun, bugün hiç duymadığım bir söz duydum. Allah’a andolsun o ne şiir, ne büyü, ne de kehanet. Ey Kureyşliler, size bu adamı kendi haline bırakmanızı tavsiye ederim. Ondan duyduklarımdan mesajının burada büyük bir devrim yaratacağı sonucunu çıkardım. Eğer Araplar onu yok ederlerse kendi kardeşinizi öldürme suçundan kurtulmuş olacaksınız; eğer o Araplara üstün gelirse onun hakimiyeti sizin hakimiyetiniz ve onun şerefi sizin şerefiniz olacak” cevabını verdi. İnsanlar ona: “Ey Ebu’l-Velid, Tanrı’ya andolsun sen onun büyüsüne kapılmışsın.” dediler. Bunun üzerine Utbe: ‘Ben kendi görüşümü söyledim. İster kabul edin, ister etmeyin’ dedi.” (İbn Hişam, cilt I, s. 313-314)
Beyhaki, yukarıdaki olayı anlattıktan sonra şunları ekler: “Peygamber (s.a) “Bu durumda eğer onlar yüz çevirirlerse de ki: Ben sizi Ad ve Semud kavimlerine isabet eden yıldırıma benzer bir yıldırımla uyarıp korkuttum.” ayetini okuduğunda Utbe elini Peygamber’in (s.a) ağzına kapayarak: “Allah aşkına kavmine merhamet et.” dedi.
Aynı bağlamda İbn İshak başka bir olay anlatır. Bir keresinde Eraş kabilesinden bir adam develeriyle Mekke’ye geldi ve Ebu Cehil onun develerini satın aldı. Adam parasını isteyince, Ebu Cehil onu saçma bir takım özürlerle başından savdı. Sonunda adam Kabe’ye geldi ve açıkça Ebu Cehil’in şerefsizliğini halka ilan etmeye başladı. O sırada Peygamber (s.a) de Kabe’nin bir köşesinde oturuyordu. Kureyşin ileri gelenleri adama: “Bu meselede sana hiçbir şekilde yardımcı olamayız, bak şurada bir adam oturuyor, ona git, o sana paranı verir,” dediler. Bunun üzerine Eraşî Peygamber’e (s.a) doğru gitti. O sırada Kureyş’in ileri gelenleri: “Bugün büyük bir eğlence olacak” diye aralarında gülüşüyorlardı. Adam Peygamber’e (s.a) durumu haber verdiğinde o hemen kalktı ve adamla birlikte Ebu Cehil’in evinin yolunu tuttu. Arkalarından bir adam da Kureyşliler adına gözcü olarak onları takip ediyordu. Peygamber (s.a) Ebu Cehil’in kapısını çaldı ‘kim o’ sesine “Muhammed” cevabını verdi. Bunu duyan Ebu Cehil hemen dışarı çıktı. Hz. Peygamber (s.a) ona: “Bu adamın parasını öde” dedi. Bunun üzerine Ebu Cehil hiçbir şey söylemeden develerin parasını getirdi ve adama ödedi. Bunu gören Kureyşli gözcü arkadaşlarının yanına döndü, bütün olayı anlattı ve: “Tanrıya andolsun, bugün şimdeye dek hiç görmediğim birşey gördüm. Ebu Cehil çıktığında Muhammed (s.a) ona adamın parasını ödemesini söyledi, o da sanki büyülenmiş gibi onun dediğini yaptı” dedi. (İbn Hişam cild. II, s. 29-30)
Kureyşlilerin “sihir etkisi” diye algıladıkları ve insanları, büyüsünden korkarak ona yaklaşmamaları konusunda uyarmalarına neden olan “sihir” işte Peygamber’in (s.a) kişiliğinde, karakter ve ifade tarzındaki bu tesir idi.

Yorum Yaz