sohbetlerözlü sözleryazarlarmakalelervideolar
DOLAR
15,8769
EURO
16,8435
ALTIN
942,56
BIST
2.372,35
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Ankara
Açık
23°C
Ankara
23°C
Açık
Cumartesi Açık
26°C
Pazar Hafif Yağmurlu
19°C
Pazartesi Az Bulutlu
20°C
Salı Az Bulutlu
23°C

SEYYİD KUTUB’UN BAKIŞ AÇISIYLA NİSA SURESİ 97. VE 99. AYETLER ARASI

SEYYİD KUTUB’UN BAKIŞ AÇISIYLA NİSA SURESİ 97. VE 99. AYETLER ARASI
25.01.2020
0
A+
A-

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

Hamd kendisinden başka ilah olmayan, mutlak manada tek güç ve kudret sahibi olan Allah’a mahsustur. Salat ve selam tüm peygamberlerin ve onları takip eden tabilerinin üzerine olsun.

KENDİLERİNE ZULMEDENLER

97- Melekler, kendilerini zulme mahkum edenlerin canlarını alırken onlara “Dünyadaki durumunuz neydi?” diye sorarlar. Onlar da “Ezilmiş zavallılardık ” derler. Melekler onlara “Peki Allah’ın toprağı göç etmenize yetecek kadar geniş değilmiydi ki? derler. Bunların barınakları Cehennem olacaktır. Orası ne kötü bir varış yeridir.

98- Yalnız, çaresiz kalan, hiç bir çıkar yol bulamayan ezilmiş, erkekler, kadınlar ve çocuklar bu hükmün dışındadırlar.

99- Böylelerini umulur ki, Allah affeder. Hiç şüphesiz Allah bağışlayıcıdır, affedicidir.

Kuşkusuz bu ayetler, Resulullah’ın (salât ve selâm üzerine olsun) hicretinden ve bir İslâm devletinin kuruluşundan sonra Arap yarımadasında -Mekke ve başka yerlerde- meydana gelen bir durumla ilgiliydi. Buralarda hicret etmeyen müslümanlar vardı. Malları ve çıkarları kimisini engellemişti. Çünkü müşrikler hicret edenin beraberinde malından birşey götürmesine müsaade etmezlerdi. Hicretin zorlukları karşısında kiminin nazikliği ve korkusu engel olmuştu. Çünkü müşrikler göç eden bir müslümanı engellemeden veya yolda takip etmeden bırakmazlardı. Bir grup da vardı ki, hakikaten çaresizlikleri hicret etmelerine engel oluyordu. Yaşlı, kadın ve çocuklardan oluşan bu grup kaçmak için bir kolaylık, hicret için bir yol bulamıyorlardı.

Müşrikler, Resulullah (salât ve selâm üzerine olsun) ve arkadaşını (Hz. Ebu Bekir’i) yakalamaktan ve hicret etmelerine engel olmaktan ümitlerini kesince geride kalan bu müslümanlara karşı işkencelerini arttırmaya başladılar. Ardından İslâm Devleti kurulup Bedir’de Kureyş’in ticaret kervanına saldırınca, üstelik müslümanlar bu saldırıda kesin bir zafer de elde edince,’müşrikler geride kalan bu zavallılara işkence ve cezanın her çeşidini uygulamaya başladılar. Korkunç bir kinle onları dinlerinden döndürmeye uğraştılar.

Nitekim bir kısmı gerçekten dinlerini terk etmişti. Bir kısmı niyetlerini gizleyerek kafir olduklarını göstermek ve müşriklerin ibadetlerine katılmak zorunda kalmışlardı. Kuşkusuz bu gizleme -güç yetirdikleri zaman- hicret edebilecekleri bir devletleri olmadığı gün geçerliydi. Ancak, devlet kurulup İslâm ülkesi oluşunca; hicret etmek, İslâm’ı açıklamak ve İslâm ülkesinde yaşamak imkanı bulunduğu halde işkencelere boyun eğmek veya gizliliğe sığınmak kabul edilecek bir iş değildir.

Bu ayetler işte böyle nazil olmuştur; mallarını ve çıkarlarını korumak veya hicretin sıkıntılarından, yolun zorluklarından uzak durmak için ecelleri gelene kadar oturup bekleyenleri bu şekilde adlandırmaktadır. Onları kendilerini zulme mahkûm edenler” olarak adlandırmaktadır. Çünkü onlar, İslâm ülkesindeki, üstün, pâk, onurlu, özgün ve serbest hayattan kendilerini yoksun bırakıp küfür ülkesindeki, aşağılık, basit, zayıf ve işkenceli hayata mahkûm etmişlerdir. Bu yüzden “Bunların barınakları Cehennem olacaktır. Orası ne kötü varış yeridir” diye tehdit edilmektedirler. Bununla fiilen dinlerini terk edenlerin kastedildiği anlaşılmaktadır.

Ancak Kur’an’ın ifade tarzı -Kur’an’a özgü yöntemle- olayı bir tablo gibi sunmaktadır. Hareket ve karşılıklı konuşmalarla canlandırılan bir sahne tasvir etmektedir.

“Melekler kendilerini zulme mahkûm edenlerin canlarını alırken onlara `Dünyadaki durumunuz neydi’ diye sorarlar. Onlar da `Ezilmiş zavallılardık’ derler. Melekler onlara `Peki Allah’ın toprağı göç etmenize yetecek kadar geniş değil miydi?’ derler.”

Kuşkusuz Kur’an, insan ruhunun hastalıklarını bozukluklarını gidermektedir. İçindeki iyilik, insanlık ve izzet gibi unsurları harekete geçirip zaaf, cimrilik, ihtiras ve ağırlık gibi etkenleri dışlamayı amaçlamaktadır. Bu sahneyi canlandırmasının nedeni de budur. O, bir gerçeği tasvir etmektedir. Ancak, bu gerçeği kullanabileceği en güzel yer olan insan ruhunun tedavisinde kullanmaktadır.

Ölümün yaklaştığı an, başlı başına insan ruhunu titreten, o anda meydana gelenleri düşünmeye yönelten sahnedir. Sahnede Meleklerin görünmesi ise, insan ruhunu daha bir titretmektedir. Düşünmeye sevk edip duyarlı hale getirmektedir.

Onlar -geride kalıp oturanlar- kendilerine haksızlık ettiler. Durumları buyken Melekler canlarını almaya gelmişlerdir. Kendilerini zulme mahkum etmişlerdir. İnsanın, kendini zulme mahkum etmişken Meleklerin canını almaya geldiklerini, hem de bu son anda kendine karşı adil davranma imkanının da olmayışını düşünmesi tek başına vicdanı harekete geçirip titretmeye yeterlidir.

Ancak melekler, kendilerini zulme mahkum edenlerin canını sessizce alıp gitmiyorlar. Aksine geçmişlerini soruşturuyorlar, yaptıklarını kınıyorlar. Gündüzlerini ve gecelerini nasıl geçirdiklerini, dünyadayken neyle uğraştıklarını ve neyle ilgilendiklerini soruyorlar:

“Dünyadaki durumunuz neydi?” diye sorarlar.”

Çünkü içinde bulundukları durum zarar üstüne zarar. Sanki bu zarardan başka bir uğraşları olmamış.

Şu ölmek üzere bulunanlar, ölüm anında karşılaştıkları bu kınamaya cevap veriyorlar. Ancak bütünüyle zillet dolu bir cevap. Bunun, içinde bulundukları aşağılık durum için mazeret olacağını sanıyorlar.

“Yeryüzünde ezilmiş zavallılardık” derler.”

Bizler ezilmişlerdik (mustaz’af), güçlüler bizi eziyordu. Yeryüzünde aşağılanıyorduk. Yapabilecek bir şeyimiz yoktu.

Bu cevapta yer alan horlanmışlığa ek olarak bir de ayıplama yer almaktadır. İnsan ölüm anında böyle bir konumda bulunmaktan nefret eder duruma geliyor. Nerde kaldı ki, tüm hayatı boyunca böyle bir konumda bulunsun. Ancak Melekler, kendilerini zulme mahkum etmiş bu ezilmişleri bu şekilde bırakmıyorlar. Onları pratik gerçekle yüzyüze getiriyorlar. Artık çalışma imkanı ve fırsatının bulunmadığını belirterek serzenişte bulunuyorlar.

“… Melekler onlara “peki Allah’ın toprağı göç etmenize yetecek kadar geniş değilmiydi ki?” derler.”

O halde onlar. için; aşağılanmaya, horlanmaya, ezilmeye ve imandan dönmeyi kabul etmeye zorlayan gerçek bir çaresizlikleri söz konusu değildir. Ortada başka bir neden olsa gerektir. Şuracıkta İslâm ülkesi varken, küfür ülkesinde kalmalarına neden olan; mallarına, çıkarlarına ve canlarına olan düşkünlükleridir. Allah’ın toprağı geniş olduğu halde, bir takım acılarla karşılaşma, bazı fedakarlıklarda bulunma ihtimali varsa bile bu geniş toprağa göç etme imkanı varken kendilerini sıkıntıya atmalarının nedeni bu olsa gerektir. İşte o etkileyici sahne, korkunç sonucu anmakla son buluyor:

“Bunların barınakları cehennem olacaktır. Orası ne kötü bir varış yeridir.”

Ardından ayet-i kerime, küfür ülkesinde kalmak, dinden dönmek zorunda bırakılmak ve İslâm ülkesinde yaşamaktan yoksun olmak konusunda bir art niyetleri bulunmayan çaresiz yaşlıları, kadın ve çocukları, açık özürlüleri, kaçmaktan yoksun oluşları nedeniyle bu hükmün dışında tutmaktadır. Onları yüce Allah’ın affını, bağışlama ve rahmetini umut etmekle baş başa bırakmaktadır.

“Yalnız çaresiz kalan, hiçbir çıkar yol bulamayan ezilmiş erkekler kadınlar ve çocuklar bu hükmün dışındadırlar.”

“Böylelerini umulur ki Allah affeder. Hiç şüphesiz Allah bağışlayıcıdır, affedicidir.”

Bu hüküm; ayet-i kerimenin belli bir tarihte, belli bir ortamda karşılaşılan fakat şu özel durumun sınırlarını aşıp ve kıyamete kadar sürecek olan bir hükümdür. Yeryüzünün herhangi bir bölgesinde, dininden dönmek zorunda bırakılan, mal ve çıkarın veya akrabalık ve arkadaşlığın ya da hicretin acı ve zorluklarına katlanmamanın alıkoyduğu her müslümanı kapsayan genel bir hükümdür. Çünkü -yeryüzünün neresinde bulunursa bulunsun- göç edeceği bir İslâm ülkesi varsa, artık dinî bakımından güvencededir, inancını istediği gibi açıklayabilir, ibadetlerini rahatlıkla yerine getirebilir, Allah’ın şeriatının gölgesinde islami bir hayat sürdürülebilir. Hayatın bu erişilmez nimetinden kolaylıkla yararlanabilir, demektir.

HİCRET

Kur’an’ın akışı ise; hicretin doğurduğu sıkıntılar, zorluk ve korkularla yüzyüze gelen, bunlarla karşılaşmaya katlanamayan insan ruhunu tedavi etmeye devam ediyor. Geçen ayetlerde, nefret ve korkuyu birlikte uyandıran etkin sahneyle tedavi yönüne gidilmişti. Şimdi de güven etkenlerini akıtmak, Allah yolunda hicret durumunda olan kişilere -hicret eden gerek gitmek istediği yere ulaşsın gerek ulaşmadan yolda ölsün- Allah yolunda hicret etmek amacıyla evinden çıktığı andan itibaren Allah’ın güvencesinde olduklarını bildirmek, yeryüzünde vadiler ve geçitler daralmaksızın genişlik, açıklık ve serbestlik vaad etmekle tedavi etmektedir bu ruhları.

 

ETİKETLER: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.