MENÜ

SEYYİD KUTUB’UN BAKIŞ AÇISIYLA EN’ÂM SURESİ 151. VE 153. AYETLER ARASI

86 defa okunduYorumlanmadı kategorisinde, tarihinde yayınlandı
SEYYİD KUTUB’UN BAKIŞ AÇISIYLA EN’ÂM SURESİ 151. VE 153. AYETLER ARASI

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

Hamd kendisinden başka ilah olmayan, mutlak manada tek güç ve kudret sahibi olan Allah’a mahsustur. Salat ve selam tüm peygamberlerin ve onları takip eden tabilerinin üzerine olsun.

151- De ki; “Geliniz, Rabbinizin neleri yasakladığını size söyleyeyim: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya karşı iyi davranınız. Yoksulluk kaygısı ile evlâtlarınızı öldürmeyiniz. Sizin de onların da rızkını biz veririz. Kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayınız. Haklı bir gerekçe yokken Allah’ın dokunulmaz saydığı cana kıymayınız. İşte Allah, ola ki düşünürsünüz diye size bu direktifleri veriyor.

152- Erginlik çağına erinceye kadar yetimin malına sadece niyetlerin en iyisi ile yaklaşınız. Ölçüde ve tartıda dürüst olunuz. Biz hiç kimseye kapasitesini aşan bir yük yüklemeyiz. Bir söz söylerken, söz konusu olan akrabanız bile olsa, doğru konuşunuz. Allah’a verdiğiniz sözü tutunuz. İşte Allah, ola ki düşünüp öğüt alırsınız diye size bu direktifleri veriyor.

153- İşte benim dosdoğru yolum budur, bu yola uyunuz. Sakın sizi Allah’ın yolundan ayrı düşürecek yollara girmeyiniz. İşte Allah, kötülüklerden sakınasınız diye size bu direktifi veriyor.

Hayvan ve meyvelere ilişkin hüküm koymalardan, cahiliyenin asılsız kuruntularından, düşünce ve uygulamalarından söz edilmesi nedeniyle ayetlerin akışında ele alınan bu direktiflere baktığımızda, bunların dinin bir bütün olarak dayandığı temeller olduğunu görürüz. Çünkü tevhitle birlikte vicdan hayatının ardarda gelen nesilleriyle aile hayatının karşılıklı dayanışma ve birbirleriyle ilişkilerinde temizliğin egemen olduğu toplumsal hayatın, çeşitli güvencelerden oluşan hakları kapsayan insanlık hayatının dayanağı Allah’a verilen sözle ilişkilidir. Toplu Allah’ın birliği ilkesinden başladığı gibi.

Bu direktiflerin sonuna baktığımızda, yüce Allah’ın bunun kendisinin doğru yolu olduğunu, bunun dışındakilerin insanları O’nun temel ve biricik yolundan ayırdığını belirttiğini görürüz.

Şu üç ayetin içerdiği bu konu ürpertici boyutları olan bir konudur. Cahiliyeye kıyısından değiniyormuş gibi beliren bir sorunun ardından gelen, ancak bu ürpertici direktiflerle ilgisinin tanıklığıyla, gerçekten bu dinin temel sorunudur.

“De ki; `Geliniz Rabbinizin neleri yasakladığını size söyleyeyim.

De ki; Gelin, Rabbinizin size neleri haram kıldığını anlatayım, sizin kendi kendinize O’nun haram kıldığını ileri sürdüklerinizi değil. Bunları size “Rabbiniz” haram kılmıştır. Rabblık yetkisi sadece O’na aittir çünkü. -Rabblık, otorite, eğitme, direktif verme ve egemen olmak demektir- O halde bu yetki O’na özgüdür, O’nun otoritesinin kapsamındadır. Çünkü haram kılan kim ise “Rabb” O’dur. Oysa Rabb olması gereken sadece Allah’dır:

“O’na hiçbir şeyi ortak koşmayınız.”

İnanç yapısının dayanmak zorunda olduğu, yükümlülük ve farzların dönük olduğu, hak ve sorumlulukların kaynaklandığı temel… Emir ve yasaklara, yükümlülük ve farzlara, düzen ve sistemlere, kanun ve hükümlere girmeden önce yerleştirilmesi gereken temel… Öncelikle insanlar, inanç noktasında sadece O’nun ilahlığını kabul ettikleri gibi hayatları üzerinde de sadece Allah’ın Rabblığını tanımalıdırlar. İlahlığında O’na hiç kimseyi ortak koşmamalıdırlar. Aynı şekilde Rabblığında da hiç kimseyi ortak koşmamalıdırlar. Sebepler ve takdirler dünyasında şu evrenin işlerinde tek başına O’nun tasarrufta bulunduğunu kabul etmelidirler. Kıyamet günü, hesaplaşma ve cezalandırılmaları konusunda sadece O’nun tasarrufta bulunacağını, aynı şekilde hüküm ve şeriat aleminde kulların tüm işlerinde tasarruf hakkının O’nda olduğunu kabul etmelidirler.

Bu kabullenme, vicdanı şirk pasından, aklı hurafelerin tozundan, toplumu cahiliyenin geleneklerinden, hayatı kulların kullara kulluğundan temizler, arındırır.

Her çeşidiyle şirk, ilk etapta yasaklanır, çünkü, diğer tüm haramlar ondan kaynaklanır. En yoğun biçimde karşı çıkılması, reddedilmesi gereken kötülük şirktir. Ta ki, insanlar, Allah’dan başka ilâhlarının olmadığını, O’nun dışında kendileri için bir Rabb, O’ndan başka bir hükmedici ve kanun koyucu olmadığını bilip kulluk davranışlarıyla O’ndan başkasına yönelmesinler.

Mutlak şekliyle tevhid, başta gelen temeldir. İbadet, ahlâk ve davranışlardan hiçbiri O’nun yerini tutamaz. Bu nedenle direktifler öncelikle bu temel ilkenin belirlenmesiyle başlamaktadır:

“O’na hiçbir şeyi ortak koşmayınız.”

Sıralanan direktiflerin hemen başında yasaklanan şirkle neyin kastedildiğini öğrenmemiz için bu direktiflerin öncesine bir göz atmamız gerekmektedir. Ayetlerin akışı bütünüyle belli bir sorun üzerinde odaklaşmaktadır. Kanun koyma ve uygulama yetkisini elinde bulundurma sorunu… Bir ayet önce de tanıklık yapma çağrısı yer almıştı. Onu da bu arada hatırlamanın yararı vardır:

“De ki; Allah’ın bu yasakları koyduğuna şahitlik edecek tanıklarınızı getiriniz bakalım. “Eğer onlar bu yolda şahitlik ederlerse sakın şahitliklerini onaylama. Ayetlerimizi yalanlayanların, ahirete inanmayanların ve Rabblerine koşanların keyfi arzularına uyma.”

Bu ayeti ve geçen sayfalarda bu ayet hakkında yaptığımız açıklamaları yinelemek zorundayız. Çünkü burada Kur’an’ın akışının hemen başta yasakladığı şirkten neyi kastettiğini ancak bu şekilde kavrayabiliriz. Şirk, inanç noktasında olduğu gibi hakimiyet noktasında da gerçekleşebilir. İşte Kur’an’ın konuya ilişkin akışı ve işte uygun ortam.

Biz bu hatırlatmayı sürekli yapmak zorundayız çünkü, şeytanların dini temel kavramlarından uzaklaştırmaya yönelik çabaları -üzülerek belirtelim ki- meyvesini vermiştir. Hakimiyet sorunu inançtaki yerinden koparılmış, duygularda itikadi temeliyle bir ilgisi kalmamıştır. Bu nedenle İslâm hakkında oldukça duyarlı olan kimseler bile, kulluk davranışlarını düzeltmek, ahlâkî çözülmeye karşı çıkmak, ya da yasalara karşı gelenlere muhalefet etmekten söz ediyorlar. Ancak hakimiyetin temelinden ve bu sorunun İslâm inancındaki yerinden hiç söz etmiyorlar. İkinci planda, ayrıntı konumundaki kötülüklere savaş açarlarken, en büyük kötülüğe karşı hiçbir şey yapmıyorlar. Hayatın tevhitten başka bir esasa dayanması, yani yüce Allah’ın hakimiyette birlenmemesi esasına dayanması kötülüğüne karşı harekete geçmiyorlar.

Yüce Allah herhangi bir direktif vermeden önce, hiçbir şeyin kendisine ortak koşulmaması direktifini veriyor. Kur’an’ın akışında yeri geldikçe de tüm direktiflerden önce yasaklanan şirkten neyin kastedildiğini belirtiyor. Bireyin temeline dayanarak basiretle Allah’a bağlandığı bir ilkedir bu. Bu sayede toplum, tüm bağların en sonunda döndüğü kalıcı bir ölçüye ve insan hayatına hükmeden başlıca değerlere bağlanır. Artık şehvet ve ihtiras rüzgârlarının baskınından ve şehvet ve ihtiraslara göre değişen insan ürünü kavramlara esir olmaz.

“Ana-babaya karşı iyi davranınız. Yoksulluk korkusuyla evlâtlarınızı öldürmeyiniz. Sizin de onların da rızkını biz veririz.”

Allah’a bağlandıktan ve tek bir yöne yöneldikten sonra, ardarda gelen nesilleriyle aile bağı gelir. Kuşkusuz yüce Allah, babalardan ve oğullardan daha çok insanlara karşı merhametli olduğunu biliyor. Bu yüzden evlâtlarına babalarına iyi davranmayı, babalara da evlâtlarına merhamet etmeyi tavsiye etmiştir. Bu tavsiyeyi de biricik ilâhlığını tanımaya ve yegâne Rabblığıyla ilişkili olmaya bağlamıştır. Onlara şöyle demiştir: Rızkınızı vermek bana aittir. O halde yaşlandıklarında anne ve babaya karşı, küçüklük dönemlerinde de çocuklara karşı sıkılmasınlar. Fakirlik ve muhtaç olmaktan korkmasınlar. Çünkü hepsini birden rızıklandıran Allah’dır.

“Kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayınız.”

Yüce Allah, aileyi ve -tüm toplum gibi- ailenin dayandığı temizlik, arınmışlık ve iffet temelini koruma direktifini verirken kötülüklerin gizlisine de açığına da yaklaşmayı yasaklamaktadır. Bu yasaklama bütünüyle öncesindeki direktife ve diğer tüm direktiflerin dayandığı ilk tavsiyeye bağlıdır.

Kuşkusuz ailenin ayakta kalması, toplumun düzenli bir hayat sürdürmesi, gizlisiyle, açığıyla fuhuş bataklığında mümkün değildir. Aile ve toplumun ayakta kalabilmesi için temizlik, arınmışlık ve iffet duygularının egemen olması kaçınılmazdır. Bu yüzden kötülüğün yaygınlaşmasını isteyenler, aile temellerinin sarsılmasını ve toplumun yıkılmasını isteyenlerdir.

Her ne kadar bazen zina eylemine özgü kılınsa da her türlü aşırılık -yani haddi aşma eylemi- fuhuştur. Ancak genel sanıya göre, burada kastedilen anlam zina eylemidir. Çünkü konu bizzat yasakların sıralanmasıdır. Bu da onlardan biri sayılır kuşkusuz. Yoksa cana kıymak, yetim malını yemek fuhuştur, haddi aşmadır. Allah’a ortak koşmak en büyük fuhuştur. Ayette geçen fuhuş -kötülük- deyimini zina eylemine özgü kılmak hem akışın tabiatına, hem de çoğul kipinin yapısına dâha uygun düşmektedir. Çünkü zina suçunun işlenmesine ön ayak olan bazı davranışlar ve koşulların herbiri bizzat fuhuştur. Örneğin süslenmek, açılıp saçılmak, erkek kadın karışık yaşamak, şehvet dolu sözler, işaretler, davranışlar ve gülüşmeler, aldatmalar, çekici davranışlar ve tahrikler… Evet bunların tümü en son kötülüğü kuşatan kötülüklerdir, haddi aşmalardır. Gizlisiyle, açığıyla hepsi de fuhuştur. Kimisi vicdanlarda depreşir, kimisi uzuvlardan belirir. Kimisi gizlidir, örtülüdür, kimisi açık ve ortadadır. Fertlerin vicdanlarını lekelemelerinin, değerlerini küçük düşürmelerinin yanında tümü de ailenin dayanaklarını parçalamakta, toplumun bünyesini kemirmektedirler. Anne baba ve çocuklara ilişkin direktiflerden sonra söz konusu edilmelerinin nedeni budur.

Bu kötülükler ayartıcı ve çekici özelliklere sahip olduklarından “yaklaşmayınız” ifadesi kullanılmıştır. Kötülüğe neden olan bu araçlara engel olmak ve insan iradesini zayıf düşüren çekicilikten sakındırmak için sırf yaklaşmak bile yasaklanmıştır. Kasıtlı olmayân ilk bakıştan sonraki ikinci bakışın haram kılınmasının nedeni budur. Bu nedenle kadın erkek arasındaki zorunlu karışıklık zorunluluk sınırları içinde mübah sayılmıştır. Yolda koku yaymak şeklinde de olsa- süslenmek bu yüzden yasaklanmıştır. Kışkırtıcı davranışlar, tahrik edici gülüşmeler ve şehvet dolu işaretler tertemiz İslâmi hayatta yasaktır. Bu din insanları fitneye salıp, sonra da sinirlerine direnme baskısını yüklemez. Bu din, müeyyideler belirleyip, cezalar tayin etmeden önce, korunma yöntemlerini belirler. Bu din, vicdanları, bilinçleri, duyguları ve organları korur. Rabbin yarattıklarını herkesten daha iyi bilir. O latiftir, her şeyden haberdardır.

Ayrıca şehvetleri insanlara çekici gösteren sözlerle, fotoğraflarla, hikâyelerle, filmlerle, kadın-erkek karışık partilerle ve diğer reklam ve propaganda araçlarıyla şehevi içgüdüleri başıboş bırakanların bu dine, toplumsal hayata ve aile ortamına karşı ne tür duygular beslediklerini de öğreniyoruz.

“Haklı bir gerekçe yokken Allah’ın dokunulmaz saydığı cana kıymayın.”

Kur’an’ın akışı içinde bu üç kötülüğün peş peşe yasaklanmasına çokça rastlanır. Şirk, zina ve cana kıyma… Bunun nedeni her üçünün de gerçekte öldürme eylemi olmalarıdır. Birinci suç, fıtratı öldürme suçudur. İkincisi toplumu öldürme suçudur. Üçüncüsü de tek bir kişiyi öldürme eylemidir. Çünkü tevhid doğrultusunda yaşamayan fıtrat, ölü demektir. (En’am Suresi, 122. ayetin tefsirine bkz.) Kötülüğün yaygınlaştığı bir toplum ölü bir toplumdur. Eninde sonunda yok olmaya mahkûmdur. Yunan uygarlığı, Roma uygarlığı ve eski İran uygarlığı bu gerçeğin tarihsel tanıklarıdır. Batı uygarlığında baş gösteren yıkılma ve yok olma belirtileri, bu tür bozgunculukların kemirdiği milletlerin öldürme ve ayaklanmaların yaygınlaştığı, yok olma tehdidi altındaki toplumların beklenen sonunun habercileri niteliğindedirler. Bu yüzden İslâm bu suçların cezasını en yüksek ceza olarak belirlemiştir. Çünkü İslâm, toplumu yok oluş etkenlerinden korumak istemektedir.

Açlık korkusuyla çocukları öldürme daha önce yasaklanmıştı. Şimdi de genel olarak cana kıyma yasaklanmaktadır. Bu da tüm bireysel öldürme eylemlerinin aslında insan türünün geneline karşı işlenmiş bir suç olduğu duygusunu uyandırmaktadır. Aşağıdaki ayet bu anlamı destekler mahiyettedir. “Kim öldürülmüş bir insana ya da yeryüzünde çıkarılmış kargaşaya, bozguncu eyleme karşılık olmaksızın bir cana kıyarsa, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir insanı ölümden kurtarır ise, bütün insanlara hayat sunmuş gibi olur.” (Maide Suresi: 32)

Buradaki saldırı doğrudan hayat hakkına yöneliktir. Genel anlamıyla insan türüne karşı işlenmiştir. Bu nedenle yüce Allah cana kıyma yasağını bu temele dayandırmaktadır. İslâm ülkesinde yaşayan müslüman kitlenin huzur ve güveni, her ferdin özgürce çalışıp üretme hakkı, haklı gerekçelere dayanmaksızın zedelenemez. Canà kıymayı haklı kılan gerekçeye gelince, bunu da yüce Allah şeriatında açıklamıştır. Takdir ve yorumlara bırakmamıştır. Ancak, bunları müslüman bir devletin kurulmasından ve bu devletin İslâm hükmünü uygulayacak bir otoriteye sahip olmasından sonra uygulanması için açıklamıştır.

Bu dinin oluşum ve hareket metodunun tabiatına ilişkin tanımlamamız açısından bu yaklaşım son derece önemlidir. Öyle ki toplumsal hayatın bu temel kuralları, pratik bir gerekçe olmadan ayrıntılarıyla ele alınmamaktadırlar.

Ayetlerin akışı haram kılınan şeyleri ve yerine getirilmesi istenen yükümlükleri açıklamaya başlamadan önce bu kısımla aşağıdaki kısmı, Allah’ın tavsiyesini, emir ve direktifini açıklamak suretiyle birbirinden ayırıyor.

“İşte Allah, ola ki düşünürsünüz diye size bu direktifleri veriyor.”

Bu değerlendirme, her emir ve yasağı Allah’a bağlamaya ilişkin Kur’an’ın sunuş yöntemi uyarınca yer almaktadır. Amaç; insanlar için emir ve yasaklar koyan otoritenin tekliğini belirlemek, emir ve yasaklar konusunda insanların vicdanlarına bir ölçü yerleştiren otoriteyle emir ve yasakların kendileri arasında bir bağ kurmaktadır.

Bu arada aklı kullanmaya yönelik bir işaret de yer almaktadır. Çünkü akıl, insanların şeriatına uymak suretiyle yalnızca bu otoriteye kullukta bulunmalarını gerektirmektedir. Bu otoritenin, yaratıcı, yarattıklarının rızkını veren ve insan hayatında tasarrufta bulunan bir otorite olduğu daha önce açıklanmıştı.

Bu ve o, birinci gruptaki, aynı şekilde ikinci gruptaki benzerliğin üstünde yer almaktadırlar. Bu bir ayette, diğeri diğer ayette yer almalarına rağmen, aralarında bu ahenk sağlanmaktadır.

“Erginlik çağına erinceye kadar yetimin malına sadece niyetlerin en iyisi ile yaklaşınız.”

Yetim, koruyucusu ve besleyicisi konumundaki babasını kaybetmekle toplum içinde zayıf düşmüştür. Bu yüzden, İslâm dininin toplumsal düzeninin temeli olarak belirlediği toplumsal dayanışma ilkesi uyarınca yetimin zayıflığı toplumun tümünü ilgilendirir. Yetim cahiliye dönemindeki Arap toplumunda perişandı. Kur’an-ı Kerim’de yer alan bu konudaki direktiflerin çokluğu, çeşitliliği ve zaman zaman sertliği o toplumda yetim haklarının ne kadar yaygın bir şekilde çiğnendiğini göstermektedir. Öyle ki, yüce Allah, yetime oldukça üstün bir konum belirlemiş ve bütün insanlara yönelik mesajını O’na (Hz. Muhammed’e) emanet etmekle varlık bütünü içindeki en onurlu görevi O’na yüklemiştir. Yetimin gözetilmesini ve aşağıdaki direktifte gördüğümüz şekilde korunmasını gönderdiği bu dinin ilkelerinden kılmıştır:

“Erginlik çağına erinceye kadar yetimin malına sadece niyetlerin en iyisi ile yaklaşınız.”

Yetimin bakıcılığını üstlenen kişi yetimin malına onun için yararlı olan en güzel yoldan başka bir şekilde yaklaşamaz. Malını koruyup geliştirmesi gerekir. Erginlik çağına erince, yani malını koruyup en güzel bir şekilde idare edecek kadar bedensel ve aklî erginliğe ulaşınca malını eksiksiz ve gelişmiş olarak kendisine teslim etmek zorunluluğu vardır. Böylece topluma, hakkı eksiksiz olarak verilmiş yararlı bir unsur katılmış olur.

Erginlik yaşına ya da bülûğ çağına ilişkin fıkhî ihtilâflar mevcuttur. Abdurrahman b. Zeyd ve imam Malik’e göre, ihtilam olmaya (rüya görmeye) başlamaktır. Ebu Hanife’ye göre yirmibeş, Süddi’ye göre otuz yaştır. Medineli bilginlerin görüşüne göre de (ihtilam olmaya) rüya görmeye başlamanın yanında, bir sınırlama olmaksızın erginliğin belirmesidir.

“Ölçü ve tartıda dürüst olunuz. Biz hiç kimseye kapasitesini aşan bir yük yüklemeyiz.”

Bu insanlar arasındaki ticari alışverişlerde araştırma gücü ve insaf sınırları içinde gözönünde bulundurulması gereken bir kuraldır. Ayetlerin akışı bu kuralı da doğrudan inanca bağlamaktadır. Çünkü bu dine göre, insanlar arası ilişkilerin inançla güçlü bağları vardır. Bu direktifi veren, emreden yüce Allah’dır. Bu yüzden ilâhlık ve kulluk sorunuyla ilişkilidir. İnanca ilişkin sorunların ve onun hayatın tüm yönleriyle olan ilişkilerinin ele alındığı bir sahnede anılması da bu gerçekten kaynaklanmaktadır.

Bu gün olduğu gibi, eskiden de cahiliye düzenleri inançla ibadeti, ilâhî yasalarla insanlar arası ilişkileri birbirinden ayırırlardı. Kur’an-ı Kerim’in Şuayb peygamberin -selâm üzerine olsun- kavmine ilişkin anlattıkları bu gerçeğe işaret etmektedir:

“Ey Şuayb, babalarımızın kulluk ettikleri ilâhları ve mallarımız üzerinde dilediğimiz tasarrufta bulunmayı terletmemizi namazın mı sana emrediyor? dediler.” (Hud Suresi: 87)

Bu nedenle Kur’an’ın akışı, mal, ticaret ve alışverişte uygulanan kurallarla, sırf inanca özgü olan bu sahneyi birbirine bağlamaktada. Amaç, bu dinin tabiatına, inanç ve şeriat, ibadet ve insanlar arası ilişkiler arasındaki birliğe işaret etmek ve bunların dinin dayanakları olduğunu, temelde birbirlerine bağlı olduklarını göstermektir.

“Bir söz söylerken, söz konusu olan akrabanız bile olsa, doğru konuşunuz.”

Burada İslâm -ilke olarak Allah’a bağladığı- insan vicdanını, Allah inancının ve O’nun gözetiminin yol göstericiliğiyle erişilmez bir düzeye yükseltmektedir. Burası beşeri eksiklikten kaynaklanan bir düşüş noktasıdır çünkü. Bu eksiklik, kişiyi akrabalıkla yardımlaşma, bütünleşme ve süreklilik duygusuna yöneltir. Çünkü her ferdin kendisi eksik ve hayatı ecelle sınırlıdır. Oysa akrabalığın gücünde eksikliği için bir dayanak, akrabalığın genişliği ve desteği ile varlığı için bir bütünlük söz konusudur. Akrabalığın nesilden nesile sürmesi kendisinin kalıcılığına bir güvence konumundadır. Bu yüzden, akrabaların lehinde ya da aleyhinde tanıklık yaparken ya da onlarla diğer insanlar arasında hüküm verirken akrabalık duygusu karşısında yenik düşer. İşte burada, bu kaygan zeminde İslâm, insan vicdanının elinden tutup, sadece Allah’a bağlanmanın ve sırf O’nun gözetiminin yol göstericiliğiyle hak ve adalet sözünü söylemesini sağlıyor. Akrabalık yardımlaşmasındansa, O’nunla yetinmesini, hak etmediği halde akrabalık hakkını gözetmektense; Allah’dan korkmasını sağlıyor. Çünkü yüce Allah, kişiye şah damarından daha yakındır.

Bu nedenle, bu emir ve öncesinde yer alan direktifler üzerine Allah’a verilen sözün hatırlanmasına ilişkin bir değerlendirme yer alıyor:

“Allah’a verdiğiniz sözü tutunuz.”

Allah’a verilen sözler arasında, akrabalar aleyhinde bile olsa hak ve adaleti söylemek yer almaktadır. Ölçü ve tartıda dürüst davranmak Allah’a verilen sözlerdendir. Onun için en yararlı yolun dışında yetimin malına yaklaşmamak da Allah’a verilen sözler arasındadır. Haklı bir gerekçe olmadığı sürece insan canının dokunulmazlığı da bu sözler arasında yer almaktadır. Bütün bunların başında da O’na hiçbir şeyi ortak koşmamak Allah’a verilen sözlerdendir. Verilen en büyük söz budur. Bu söz insan fıtratından alınmıştır. Yaratılışının yaratıcısına bağlı oluşu, hem kendi içine hem de çevresindeki evrene egemen yasalardan hareketle O’nun varlığını algılaması bunun kanıtıdır.

Yükümlülüklerin belirlenmesinden sonra gayet, uygun bir şekilde Kur’an’ın değerlendirmesi yer alıyor:

“İşte Allah, ola ki, düşünüp öğüt alırsınız diye bu direktifleri veriyor.”

Düşünüp öğüt alma, gafletin, düşüncesizliğin karşıtıdır. Anan bir kalp, unutkan değildir. O Allah’a verdiği tüm sözleri hatırlar. Bu sözlerle ilişkili direktiflerini de hatırlar ve kesinlikle unutmaz.

İslâm inancının, Allah’ın birliğiyle başlayıp Allah’a verilen sözlerle biten İslâm şeriatının nerdeyse bir özeti konumundaki bu temel ilkeler ve bunların öncesinde sözü edilen egemenlik ve kanun koyma sorunu… Evet işte bu, Allah’ın doğru yoludur… Ötesinde ana yoldan ayrı düşmüş yollardan başka hiçbir şey bulunmayan Allah’ın yolu…

“İşte benim dosdoğru yolum budur, bu yola uyunuz. Sakın sizi Allah’ın yolundan ayrı düşürecek yollara girmeyiniz. İşte Allah, kötülüklerden sakınasınız diye size bu direktifi veriyor.”

Böylece “Allah size ayrıntılı açıklamalar içeren kitabı indirmişken, ben O’nun dışında bir hakeme mi başvurayım?” sözleriyle başlayan ve surenin en uzun bölümü sayılan bu bölüm de sona ermiş oldu. Bu derin ve etkin mesajla tamamlandı…

Başlangıçta sonuç bölümünü hakimiyet ve kanun koyma sorunu kaplamaktadır. Nitekim ekinler, hayvanlar, kurbanlar ve adaklar gibi temel itikadî sorunlarda da bu durum göze çarpmaktadır. Bunun da hakimiyet ve kanun koyma sorunuyla ilişkili olduğunu göstermek için. Kur’an’ın akışı bu konuya ayırmış ve geniş boyutlarıyla inanç sorununu inceleyen ve o eşsiz yöntemiyle ilâhlık ve kulluk konusunu ele alan surenin geri kalan içeriğini bağlamıştır.

Tek yol vardır, Allah’ın yolu… Aynı şekilde Allah’a götüren yol da bir tanedir. O da insanların, yüce Allah’ı Rabblıkta birlemeleri, kulluk yapmak suretiyle sadece O’nun hükümlerine uymaları, hakimiyetin tek başına O’na ait olduğunu bilmeleri ve pratik hayatlarında bu hakimiyete boyun eğmeleridir.

İşte Allah’ın belirlediği yol… Ve işte O’na götüren yol… Bunun ötesinde takipçilerini Allah’ın yolundan ayrı düşüren çeşitli yollardan başka bir şey söz konusu değil.

“İşte Allah kötülüklerden sakınasınız diye size bu direktifi veriyor.”

Kuşkusuz takva inanç ve amelin dayanağıdır. Kalpleri Allah’ın yoluna doğru sürükleyen takvadır.

Surenin son bölümünün ele aldığı ana sorunun, hakimiyet ve kanun koyma ve bunların din ve inançla ilişkileri sorununun konu içindeki akışı kesintiye uğramıyor. Okuyacağımız yeni bölüm de bu gerçeğin iyice belirginleşmesi için konunun devam niteliğinde olup, aynı sorun üzerinde yoğunlaşmaktadır.

Bu bölüm kanun koyma ve hakimiyet açısından İslâm inancının temel ilkelerinden söz etmektedir. Nitekim surenin birinci bölümü de inanç ve din açısından aynı ilkelerden söz etmişti. Amaç, kanun koyma ve hakimiyet sorununun aslında din ve inanç sorunu olduğunu vurgulamaktır. Kur’an’ın bu gerçeği sunuş yöntemi uyarınca her iki sorun aynı düzeyde belirmektedir. Surenin ikinci bölümünde ayetlerin akışının ele aldığı etken, işaret, sahne ve ifadelerin birinci bölümün üzerinde yoğunlaştığı etkenlerin, işaretlerin, sahne ve ifadelerin aynısı olduğu göze çarpmaktadır:

İkinci bölüm;

1- Kitaplardan, peygamberlerden, vahiyden ve müşriklerin istediği mucizelerden, söz etmektedir.

2- Mucizenin gerçekleşmesinden, buna rağmen müşriklerin yalanlamasından sonra meydana gelen yok olma ve mahfolmadan söz etmektedir.

3- Ahiretten ve oradaki hesaplaşma ve cezadan söz etmektedir.

4- Peygamber -salât ve selâm üzerine olsun- ve kendileri için hükümler koyan sahte Rabbleri bir olan gerçek Rabblerine denk tutan kavmi arasındaki kesin ayrılıktan söz etmektedir. Ayrıca Peygambere -salât ve selâm üzerine olsun dininin gerçek mahiyetini açık, seçik ve net bir şekilde duyurması direktifi verilmektedir.

5- Tüm alemler için geçerli olan tek bir Rabblıktan söz etmektedir. Bir müminin bunun dışında bir Rabb edinmesi doğru değildir.

6- Alemlerin Rabbinin her şeye sahip olduğundan, her şeyi dilediği gibi evirip çevirdiğinden, Allah’ın insanları dilediği gibi yeryüzüne yerleştirmesinden aynı şekilde onlardan dilediğini dilediği zaman yok etme gücüne sahip olduğundan söz etmektedir.

Bunlar, inanç gerçeğini kapsamlı boyutunda, ilâhlık, kulluk ve bunların arasındaki ilgi boyutunda ele alan surenin baş tarafında söz konusu edilen sorunların, gerçeklerin, etkenlerin ve işaretlerin aynısı. Kuşkusuz Kur’an-ı Kerim’le ve O’nun sunuş metoduyla ilgilenenler için gayet açık bir anlamı vardır bunun.

Surenin bu kısmında yer alan bu son bölüm Musa’nın -selâm üzerine olsun kitabından söz etmekle başlıyor. Bu da daha önce ele alınan Allah’ın doğru yoluna ilişkin açıklamaların bütünleyicisi konumundadır.

“İşte benim dosdoğru yolum budur, bu yola uyunuz. Sakın sizi Allah’ın yolundan ayrı düşürecek yollara girmeyiniz.” Amaç, bu yolun daha önceden gelen tüm peygamberlerin -selâm üzerlerine olsun- taşıdığı mesajlar ve şeriatlardan bu yana sürüp geldiği duygusunu uyandırmaktır. En yakın şeriat da Musa’nın -selâm üzerine olsun- şeriatıdır. Yüce Allah, O’na her şeyi ayrıntılı biçimde içeren bir kitap vermiş ve ola ki kavmi ahirette gerçekleşecek olan Allah’la buluşma olayına inanırlar diye bu kitabı yol gösterici ve merhamet kaynağı kılmıştır: “Sonra iyilik edenlere yönelik nimetimiz tamama ersin, her şey ayrıntılı biçimde açıklansın, doğru yol kılavuzu ve rahmet olsun diye Musa’ya tevratı verdik. Ola ki, Rabblerinin huzuruna çıkacaklarına inanırlar.”

Ayetlerin akışı devam ediyor ve şu yeni ve kutsal kitaptan söz ediyor. Musa’ya indirilen kitapla aynı noktada birleşen bu kitap, onun bağlılarından istenen inanç, şeriat ve takvanın aynısını içermektedir. Buna uydukları sürece insanların hem dünyada hem de ahirette Allah’ın rahmetine kavuşmaları ümit edilir: “Bu Kur’an bizim indirdiğimiz kutsal bir kitaptır. Ona uyunuz ve kötülüklerden sakınınız ki, size merhamet edilsin.”

Bu kitap, Araplar’ın mazeretlerini ortadan kaldırmak için indirilmiştir. Ta ki, “yahudi ve hristiyanlara indirildiği gibi, bize bir kitap indirilmedi. Şayet onlara geldiği gibi bize de bir kitap gelmiş olsaydı, onlardan daha çok doğru yolda olurduk” demesinler. İşte bu kitap onlara indirilmiş ve mazeretlerini geçersiz kılmıştır. Dolayısıyla yalanlayanlar acı azabı hak etmişlerdir:

-Onu size indirdik ki, “Bizden önceki iki ümmete (yahudiler ile hristiyanlara) kitap indirildi ve biz onların okuduklarından habersiz kaldık” diyemeyesiniz.

-Yine diyemeyesiniz ki “Eğer bize de kitap indirilseydi, doğru yola onlardan daha sıkı sarılırdık.” Çünkü size de Rabbinizden açık belge, doğru yol kılavuzu ve rahmet geldi. Allah’ın ayetlerini yalanlayıp onlara yüz çevirenlerden daha zalim kim olabilir? Ayetlerimize yüz çevirenleri, bu yüz çevirmelerinden ötürü azapların en kötüsüne çarptıracağız.

Bu kitabın inmesiyle mazeretleri ortadan kalkmış oldu. Buna rağmen onlar halâ ortak koşmaya ve Allah’ın kitabı ellerinde olduğu ve içinde uydurduklarını kanıtlayâcak bir şey bulunmadığı halde, kendi kafalarından birtakım hükümler koyup bunların Allah’ın hükmü olduğunu ileri sürmeye devam ediyorlar. Halâ bu kitabı onaylamak ve ona uymak için mucizeler, harikalar istemeye devam ediyorlar. Oysa şayet istedikleri mucizelerin tümü ya da bir kısmı gelecek olsa, en son hüküm de verilmiş olacak.

-Onlar kendilerine meleklerin gelmesini mi, yoksa Rabbinin gelmesini mi, yoksa Rabbinin bazı mucizelerinin gelmesini mi bekliyorlar? Rabbinin bazı mucizeleri geldiği gün, daha önce iman etmemiş ya da imanı doğrultusunda bir hayır kazanamamış olan kimseye o günkü imanı bir fayda sağlamaz. Onlara de ki; “Bekleyin bakalım, biz de bekliyoruz.”

Sorun bu aşamaya gelince yüce Allah, Peygamberi -salât ve selâm üzerine olsun- ile inanç ve şeriat noktasında Allah’ın birliği esasına dayanmayan diğer milletleri birbirinden ayırmakta ve onların işini kendi üzerine almaktadır. Rahmeti ve adaleti doğrultusunda onları hesaba çekecek ve cezalarını verecek O’dur:

-Dinlerinin öngördüğü inanç ve ümmet birliğini parçalayarak çeşitli akımlara bölünenler ile senin hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Allah onlara ilerde yaptıklarının akıbetini bildirecektir.

-Kim Allah’ın huzuruna bir iyilikle varırsa kendisine on katı verilir. Kim Allah’ın huzuruna bir kötülük ile varırsa, sadece onun dengi olan cezaya çarptırılır. Ne iyilik edenlere, ne kötülük işleyenlere haksızlık edilmez.

Bu noktada, bölümün son mesajı yer alıyor. Bu, aynı zamanda surenin de son mesajıdır. Ancak, son derece yumuşak, tatlı, aynı şekilde kesin ve kararlı bir tonda bu dinde yer alan inanca ilişkin gerçeklerin en derin olanlarını; mutlak tevhidi, katışıksız kulluğu, ahiretin ciddiliğini, dünyadaki sorumluluk ve sınamanın bireyselliğini, her şeyin üzerindeki Rabblığında ve kullarını mülkünde dilediği gibi ortaksız ve sorgusuz bir şekilde hafif kılmasında somutlaşan Allah’ın otoritesini özetlemektedir. Ayrıca, bu uzayıp giden tesbihler, -Allah’ı eksikliklerden tenzih etmeler, uzak saymalar- ilâhlık gerçeğinin göz kamaştırıcı bir tablosunu çizmektedir. Bu gerçek, en samimi, en saf ve en temiz kalpte, Allah’ın peygamberinin kalbinde belirginleşmektedir. Bu belirginleşme öylesine erişilmez bir düzeydedir ki, O’na Kur’an’ın ifadesinden başkasının tasvir etmesi mümkün değildir:

De ki; “Rabbim beni doğru yola, insanların tüm ihtiyaçlarına cevap veren dine, Allah’ın birliğine inanan ve O’na ortak koşanlardan olmayan İbrahim’in inanç sistemine iletti.”

-De ki; “Benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm, tüm varlıkların Rabbi olan Allah içindir.”

-“O’nun ortağı yoktur. Bana böyle emredildi. Ben müslümanların ilkiyim.

-De ki, “Allah her şeyin Rabbi iken, ben O’ndan başka bir ilâh mı arayayım? Herkesin işlediği kötülüğün sorumluluğu kendisine aittir. Hiç kimse başkasının kötülüğünün sorumluluğunu taşımaz. Sonunda Rabbinize döneceksiniz. O size anlaşmazlığa düştüğünüz meselelerin içyüzünü bildirecektir.”

-Sizi yeryüzünde halife yapan ve verdiği nimetler hakkında sınavdan geçirmek için bazılarınızın derecesini diğer bazılarınızdan üstün kılan O’dur. Hiç şüphesiz Rabbinin cezalandırması gecikmesizdir, aynı zamanda O bağışlayıcı ve merhametlidir. (En’am: 161-165)

Ayetleri ayrıntılı bir şekilde ele almak üzere bu kadar özetlemeyle yetiniyoruz.

 

Yorum Yaz