sohbetlerözlü sözleryazarlarmakalelervideolar
DOLAR
8,4396
EURO
10,0747
ALTIN
492,32
BIST
1.393
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Ankara
Açık
34°C
Ankara
34°C
Açık
Pazar Az Bulutlu
34°C
Pazartesi Az Bulutlu
34°C
Salı Sıcak
36°C
Çarşamba Sıcak
35°C

KURT KALPLİLER

KURT KALPLİLER
13.07.2019
0
A+
A-

ÖNSÖZ

 

Hamd âlemlerin Rabbi Allah’u Teâlâ (c.c)’ya mahsustur. Salat ve selam âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Resul-i Ekrem (s.a.v)’e aline ashabına ve tüm müslümanların üzerine olsun.

 

İnsanların farklı inançlara sahip olması ve sürekli mücadele içerisinde bulunması Allah’u Teâlâ (c.c)’nın bu dünyada insanlar arasına koyduğu Sünnetullahtır. Bilindiği gibi Sünnetullah konusunda asla bir değişme olamaz. Hatta bu konuda peygamberimiz Hz. Muhammed(s.a.v) bile uyarılmıştır. Nitekim Kur’an’ı Kerimde Allah’u Teâlâ cc şöyle buyurmaktadır;

 

وَلَوْ شَاء رَبُّكَ لآمَنَ مَن فِي الأَرْضِ كُلُّهُمْ جَمِيعًا أَفَأَنتَ تُكْرِهُ النَّاسَ حَتَّى يَكُونُواْ مُؤْمِنِينَ

وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ أَن تُؤْمِنَ إِلاَّ بِإِذْنِ اللّهِ وَيَجْعَلُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذِينَ لاَ يَعْقِلُونَ

قُلِ انظُرُواْ مَاذَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَمَا تُغْنِي الآيَاتُ وَالنُّذُرُ عَن قَوْمٍ لاَّ يُؤْمِنُونَ

فَهَلْ يَنتَظِرُونَ إِلاَّ مِثْلَ أَيَّامِ الَّذِينَ خَلَوْاْ مِن قَبْلِهِمْ قُلْ فَانتَظِرُواْ إِنِّي مَعَكُم مِّنَ الْمُنتَظِرِينَ

ثُمَّ نُنَجِّي رُسُلَنَا وَالَّذِينَ آمَنُواْ كَذَلِكَ حَقًّا عَلَيْنَا نُنجِ الْمُؤْمِنِينَ

“Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi elbette topyekûn iman ederlerdi. Böyle iken sen mi mü’min olsunlar diye, insanları zorlayacaksın? Allah’ın izni olmadıkça, hiçbir kimse iman edemez. Allah,  azabı akıllarını (güzelce) kullanmayanlara verir. De ki: “Göklerde ve yerde neler var, bir baksanıza.” Fakat ayetler ve uyarılar, inanmayan bir topluma hiçbir fayda sağlamaz.Onlar sadece, kendilerinden önce gelip geçenlerin başlarına gelen (azap dolu) günlerin benzerini mi bekliyorlar? De ki: “Bekleyin bakalım, ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim. Sonra resullerimizi ve iman edenleri kurtarırız. (Ey Muhammed!) Aynı şekilde üzerimize bir Hak olarak, inananları da kurtaracağız. (Yunus 99 -103)

 

İbn-i Abbas (r.a)’in beyan ettiğine göre bu ayet-i kerime Resul-i Ekrem (s.a.v)’in insanların hidayete gelmeleri hususundaki şiddetli hırsını kontrol etmek amacıyla nazil olmuştur. Kıyamete kadar Allahu Teâlâ (c.c)’nun bu Sünnetullah’ı devam edecektir. İnsanlar dünya hayatında ya müslüman olacaklardır ya da kâfir. Bir üçüncü yoldan bahsetmek imkânsızdır. Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in insanlardan hiç kimseyi imana zorla çağırmadığı sabit bir Hakikattir. Esasen hiç kimseyi zorla imana çağırmak caiz değildir. Nitekim Allahu Teâlâ (c.c) Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmuştur;

 

لاَ إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ قَد تَّبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَيِّ فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِن بِاللّهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَىَ لاَ انفِصَامَ لَهَا وَاللّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ

اللّهُ وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُواْ يُخْرِجُهُم مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّوُرِ وَالَّذِينَ كَفَرُواْ أَوْلِيَآؤُهُمُ الطَّاغُوتُ يُخْرِجُونَهُم مِّنَ النُّورِ إِلَى الظُّلُمَاتِ أُوْلَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ 

“Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır. O hâlde, kim tâğûtu inkâr edip Allah’a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, Hakkıyla işitendir, Hakkıyla bilendir. Allah Teâlâ iman edenlerin velisidir. Onları zulmetlerden nura çıkarır. Kâfir olanların velileri ise tağuttur. Onları nurdan zulmetlere çıkarırlar. İşte onlar cehennem ehlidirler. Onlar o ateşte ebedi olarak kalan kimselerdir” (Bakara 256- 257)

 

Bir kimseyi dine girmesi için mecbur etmek, girmeye zorlamak söz konusu değildir. Burada din, inanılan şey ve şeriat dernektir. “Doğruluk ile sapıklık gerçekten apaçık meydana çıkmıştır.” ifadesi bunu gerektirmektedir. Yani açık seçik ayetler ve belgelerle imanın doğruluk, küfrün de sapıklık olduğu ortaya çıkmıştır. Rüşd ve reşad (doğruluk) hidayet ve her türlü hayır demektir. Zıddı ise sapıklık (el­ğayy), yani inanç veya görüşlerdeki sapıklık demektir. Bilgisizlik de sapıklık gibidir. Şu kadar var ki bilgisizlik itikatta değil, fiillerde söz konusu olur. “Tağut”, şeytan yahut putlar demek olup tuğyan kelimesinden alınmıştır. Bu da herhangi bir şeyde haddi aşmak dernektir. Bu kelimenin müzekker, müennes, tekli ve çoğul olması mümkündür. Manaya göre bunun ne olduğu belirlenir. “Kopması mümkün olmayan sapasağlam kulpa” yani muhkem olan kulpa yapışmış, tutunmuş olur. El-vuska (sapasağlam) ise el-evsek (en sağlam) kelimesinin müennesidir. Bu da son derece sağlam ip anlamındadır. EI-Urvetil-vuska ile sarmaş dolaş ağaçların kastedilmesi de mümkündür.[1]

Ayet-i Kerime’de geçen zulümat kelimesinin çoğul olduğu ve kâfirlerin tabii olduğu dinlerin çokluk ifade ettiği ehlinin malumudur. Kâfirlerin benimsediği dinlerin ve ideolojilerin tamamı batıldır ve ebedi hayatta azaba sebeptir. Her insan dünya hayatında yapmış olduğu tercihe göre ahiret günü neticesini alacaktır.

Hiç şüphesiz insanlara peygamber gönderilmesi ve dünya ve ahiretin kurtuluş yollarının öğretilmesi insan için Allahu Teâlâ (c.c)’nın vermiş olduğu en büyük nimettir. Allahu Teâlâ (c.c) tarih boyunca bütün insanlara peygamberler göndermiştir. Nitekim Allahu Teâlâ (c.c) Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır;

 

وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِي كُلِّ أُمَّةٍ رَّسُولاً أَنِ اعْبُدُواْ اللّهَ وَاجْتَنِبُواْ الطَّاغُوتَ فَمِنْهُم مَّنْ هَدَى اللّهُ وَمِنْهُم مَّنْ حَقَّتْ عَلَيْهِ الضَّلالَةُ فَسِيرُواْ فِي الأَرْضِ فَانظُرُواْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ

إِن تَحْرِصْ عَلَى هُدَاهُمْ فَإِنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي مَن يُضِلُّ وَمَا لَهُم مِّن نَّاصِرِينَ

 

“Andolsun biz, her ümmete, “Allah’a kulluk edin, tâğûttan kaçının” diye peygamber gönderdik. Allah, onlardan kimini doğru yola iletti; onlardan kimine de (kendi iradeleri sebebiyle) sapıklık Hak oldu. Şimdi yeryüzünde dolaşın da peygamberleri yalanlayanların sonunun ne olduğunu görün.” Sen onların doğru yola erişmelerine aşırı istek göstersen de şüphesiz Allah saptırdığı kimseyi doğru yola iletmez. Onların yardımcıları da yoktur.(Nahl 36-37)


Bilindiği gibi tağut; Allahu Teala (c.c)’nın emirlerini tanımayarak insanlar üzerinde kanun koyan ve insanların Allahu Teala (c.c)’dan başka tapınış oldukları bütün her şeye verilen çok geniş kapsamlı bir terimdir. İnsanlar ya Allahu Teâlâ (c.c)’ya iman ederler ya da tağuti güçlere boyun eğerek dünya ve ahiretlerini heba ederler.

 

Seyyid Kutup (rh. a) bu ayet-i kerimenin tefsirinde oldukça önemli bir noktaya parmak basmaktadır. Şunları kaydetmektedir:

 

“İşte Allah’ın kullarına emrettiği budur. Kulları için dilediği de budur. Hem yüce Allah, insanlara yaradılıştan yapmaları mümkün olmadığını bildiği veya zorunlu olarak tersini yapmak durumunda bıraktığı bir şeyi emretmez. Allah’ın emrine aykırı davranmaya Allah’ın razı olmayacağını gösteren delil de, onun mesajını yalanlayanların cezalandırılmasına dikkat çeken şu ayettir:

 

“Yeryüzünde geziniz de peygamberlerini yalanlayanların sonunun ne olduğunu görünüz.”

 

Her şeyi bir hikmete bağlı olarak yaratan Allah’ın iradesi, insanı hem doğru yolu hem de sapıklığı tercih edebilecek bir yetenekte yaratmayı dilemiştir. Onlara iki yoldan birini seçme özgürlüğü vermeyi uygun görmüştür. Ayrıca onlara akıl vermiştir. İki yönelişten birini bununla tercih etsinler diye… Yanı sıra evrene, göz kulağa, duygulara, kalbe ve akla hitap eden ayetler yerleştirdi. Gece ve gündüz boyunca hangi tarafa yönelirse yönelsin insanın bu delillerle karşılaşmasını sağlamıştır. Bütün bunlardan sonra Allah’ın kullarına olan şefkat ve merhameti onları sadece bu akılla baş başa bırakmayı yeterli bulmadı. Peygamberlerle gönderdiği yasaları ile bu alanda değişmez bir kriter belirledi. Nerede işin içinden çıkamaz olursa, orada bu ilkelere dayanmasını, böylece arzu ve isteklere göre şekil almayan bu değişmez kriter ile yapılan değerlendirmenin doğru veya yanlış olduğunu pekiştirmesini istedi. Peygamberler ise, insanların zorla imana boyun eğmelerini sağlayan zorbalar değildir. Onlar sadece uyarırlar. Onların görevi duyurmaktır. İnsanlara yalnız Allah’a kulluk yapmalarını ve bunun dışındaki her şeyin, puta tapıcılıktan, arzu ve isteklere uymaktan, ihtiraslara kapılmaktan ve otoriteye bağlılıktan kaçınmalarını söylerler.

 

“Biz her millete “Allah’a kulluk ediniz, tağut’a (şeytana)tapmaktan sakınınız” diyen bir peygamber gönderdik.” insanlardan bir kesim bu çağrıya uymuştur: “Kimini Allah doğru yola iletti.”

 

Bir kesim de sapıklığın yolunu seçmiştir: “Kimi de sapıklığı Hak etti.”

 

Sözü edilen her iki grup da Allah’ın dilemesi dışına çıkmış değildir. Her iki kesimi de Allah herhangi bir tarafa; yani ne doğru yola ne de sapıklığa zorla itmiş değildir. Herkes Allah’ın iradesi tarafından kendisine bahşedilen hayatındaki özgün iradesini kullanarak yolunu seçmiş bulunmaktadır. Tabii ki, Allah ona daha bu tercihini yapmadan hem iç dünyasında, hem de dış dünyasında kendisine yol gösterecek işaretler de vermiştir.

 

İşte bu açıklama ile Kur’an-ı Kerim, müşriklerin tutunmak istedikleri ve pek çok isyankârların ve sapıkların yaslanmak istedikleri “zorlama” kuruntusunu kökten silip atıyor. Bu noktada İslam inancı apaçık ve nettir. Allah kullarına iyiliği emretmiş ve kötülüğü de yasaklamıştır. Yer yer günahkârları dünyada bile apaçık cezalarla cezalandırmıştır. Bu da Allah’ın onlara öfkelendiğini göstermektedir. Artık bundan sonra: Allah’ın iradesi devreye girerek onları sapmaya zorluyor, sonra da bu sapıklık yüzünden onları cezalandırıyor” denmesinin bir anlamı olmaz. Gerçek odur ki, onlar kendi yollarını seçmekle başbaşa bırakılmışlardır. Allah’ın iradesi de budur. İşlemiş oldukları tüm iyilikler veya kötülükler, izlemiş oldukları doğru yol veya sapık yol açıkladığımız gibi bu anlamı ile Allah’ın iradesine ve dilemesine uygun olarak gerçekleşmektedir.[2]

 

İşte bu kitap Cehennem’ in kapılarındaki davetçiler ile Allah (c.c)’ye kulluğa davet edenlerin net olarak ayrılabilmesi gayesiyle yazılmıştır.Akıl sahiplerinin istifade etmesini Allah (c.c)’den niyaz ederim. Kitaptaki bilgilerin doğrusu mükemmel olan İslam’a yanlışlar ise yazara aittir.

 

 

HULEFA-İ RAŞİDİN(RAŞİD HALİFELER)


Hulefâ-i raşidin peygamberi din ve dünya işlerinde bıraktığı miras üzere takip ve taklit eden halifelerdir. Peygamberin Sünnetiyle hayatlarını şekillendirip sonrasında da kendi Sünnetleriyle ümmetin hayat bulmasını sağlayan hidayet yollunun halifeleridir.

 

Yahya bin Ebi’l-Mutâ’dan rivayet edildiğine göre kendisi İrbâd İbn-i Sâriye ‘den şöyle söylediğini işitmiştir : ((r.a))

Resulullah’ın (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir gün bizde kaldı. Kalpleri tit­reten ve gözleri yaşartan çok korkutucu bir mevize[3] ile bize vaaz etti. O’na de­nildi ki: Ya Resulullah! (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) vedalaşan kimsenin yaptığı vaaz gibi nasihat ettin. Bize tavsiyelerde bulun. Bunun üzerine Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki :

Takvaya yapışınız ve başınızdaki Halife siyah bir köle dahî ol­sa onu dinleyip itaat etmeye sarılınız. Siz benden sonra şiddetli ihti­lafı göreceksiniz. Onun için benim Sünnetime ve hidayete mazhar kılınmış olan Hulefâ’yı Raşidîn’in Sünnetlerine yapışınız. Bu Sünnetleri dişlerinizle sıkıca tutunuz. (Yahut karşılaştığınız eziyetlere tahammül için dişlerinizi sıkınız.) İhdas edilen (dinde dayanağı olmadan dine sokulmak istenen) şeylerden sakının. Çünkü her bidat dalâlettir.[4]

Bizlere örnek gösterilen bu hidayet önderleri bizzat Peygamber(s.a.v) tarafından ümmete önder ve örnek olarak gösterilen öncüler olmuşlardır. Tek hedef ve gayeleri Allah’ın dininin hâkim olmasıdır ve ümmeti rıza-yı İlahiye dayanarak İslam şeriatı ile sevk ve idare edenlerdir. Peygamber (s.a.v) sonra onun usulü üzerine Müslüman toplumun hidayetle şekillenmesini sağlayan kimselerdir.

“Kâinatın efendisinden sonra Hulefâ’yı-i raşidin, memleketi Resulullah’ın (s.a.v) metodu ile idare etmişlerdir. Raşid halifeler doğrudan doğruya Hz Peygamberin emri altında yetişmiş, yaşayışın her safhasını zatı saadetlerinden öğrenmişlerdir. Her biri hükümet nizamının yürütülebilmesi için İslam ahkâmının ve İslam ruhunun ayakta kalmasının şart olduğunu biliyorlardı. Kâinatın efendisi kendisinden sonra herhangi bir kimsenin, bir şahsın veya bir zümrenin, yerine geçmesi hususunda işaret buyurmamış olmalarına rağmen, İslam ruhu ve İslam düşüncesiyle yetişmiş bulunan Hulefa-yı raşidin( Raşid halifeler) İslami yaşayışın iktizası gereğince bir müşavere hilafetinin zaruri olacağını düşünmüşlerdi. Öyle bir sistem ki, burada ne bir aile, ne bir hanedan hükümranlık edebilecekti. Nede herhangi bir kimse, kuvvet kullanarak, zorla iktidara gelecek hilafet makamını ele geçirebilecekti. O devirde hiç kimse, hatta ismen dahi olsa böyle bir şeyi düşünmüyor, buna benzer bir teşebbüste de bulunmuyordu. İşte bunun için Müslümanlar toplandı, bir araya geldi, kendi rızaları ve serbest reyleri ile birbirinin arkasından gelen dört halifeyi raşidi iş başına getirdi. Bu halifeler kainatın efendisinin en yakın dört sahabesi idi. Bu sebeplerdir ki, İslam ümmeti bu zevatı(Hulefâ’yı-yı raşidin)(doğru halifeler) ismi ile yâd ederler böylece kendi kendine açıkça anlaşılmaktadır ki, raşid halifelerin idare tarzı bütün Müslümanlarca en doğru hilafet şekli olarak kabul edilmiş bulunmaktadır.[5]

Bütün Müslümanların “Raşid halifelik” vasfını verdiği dönem, otuz yılla sınırlıdır. Bu dönemde Hz Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz Ali (Allah) cc hepsinden razı olsun hilafet vazifesini eda etmişlerdir. Ehl-i Sünnet ve-l cemaate mensup müçtehid imamlar; İlk otuz yıllık hilafet dönemini İslam’ın siyasi rejiminde, örnek alınması gereken en güzel model olduğunda icma etmişlerdir. Çünkü bu asır, sahabe asrıdır. Sahabe Resul-i Ekrem(s.a.v) ‘in sohbetinde bulunan ve ondan ilim öğrenen kimselerin vasfıdır. Bu sebeple onlar, İslam’ın temel hedeflerini en güzel şekilde anlamış ve uygulamışlardır. Sahabe-i Kiramın herhangi bir konuda icma etmesi, Şer-i bir delildir. Yine çoğunluğu bir konuda ittifak etse, bunun belli bir değeri vardır. Sahabe-i Kiramın; Resul-i Ekrem(s.a.v)’in vefatından sonra O’na halef olan birisine beyat etmeleri ve onun üzerindeki ittifakları Hilafet rejiminin vücubuna delalet eder. Sahabe-i Kiramın bu icmasının; Resul-i Ekrem(s.a.v)’in kurduğu sistemin sürekliliği ve devamının arzulanması açısından özel bir anlamı vardır.[6]

Raşid Halifeler, akide emanetini Risalet’in davetini, (İslami) devletin binasını ve Allah’ın davasını, bütün âleme ulaştırma görevini yüklenmiş olan halifelerdir.[7]

Hulefa-i Raşidin, dinin bekçileri, İslam Şeriatının Hakiki uygulayıcısıdırlar. Hulefa-i Raşidin ümmetin başına bey’at ile gelmişler ve şura ile de kendi uygulamalarını devam ettirmişlerdir. Gerçekte hilafet, şeriatı Allah’tan tebliğ edenin (peygamberin) yerine geçip, dini korumak ve dünya işlerini de düzene sokmaktır.[8]Dolayısıyla ümmetin bey’atıyla başa gelen Allah’ın şeriatını olduğu gibi uygulayan, nasihat eden ve kendisine yapılan nasihatleri dinleyen istişareyi şiar edinen bütün halifeler, raşid halifelerdir. Bundan ötürüdür ki; İslam uleması, Ömer b. Abdulaziz (rh.a)’i raşid halifelerden saymıştır.[9]

Raşid halifeler, İslam’ın getirdiği beş emniyetin (din, akıl, mal, can, nesil) sağlayıcısıdırlar. Yani onlar, şeriatın bekçisi ve daimi koruyucularıdırlar.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ كُونُواْ قَوَّامِينَ لِلّهِ شُهَدَاء بِالْقِسْطِ وَلاَ يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ عَلَى أَلاَّ تَعْدِلُواْ اعْدِلُواْ هُوَ أَقْرَبُ لِلتَّقْوَى وَاتَّقُواْ اللّهَ إِنَّ اللّهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ

“…Ey iman edenler, adil şahitler olarak, Allah için, Hakkı ayakta tutun…”(Maide/8)

Ki bu makamın belli başlı görevleri ve sorumlulukları vardır;

İbn-i Abbas (r.a)’tan rivayetle; Resulullah’ın (s.a.v) şöyle buyurmuştur ; “Dört şey ulu’l-emrin Hakkıdır. Hadd cezalarını tatbik etmek, ganimetleri mücahitler arasında taksim etmek, Cuma namazını kıldırmak ve zekâtı toplamak.”[10]

“Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurur: “Hilâfet, ümmetim arasında otuz yıl devam edecektir. Bundan sonra melikliğe dönülecektir.” Bu da şöyle yorumlanmıştır: “Ebubekir’in halifeliği iki yıl, Ömer’in on, Osman’ın on iki, Ali’nin altı yıllık halifelik sürelerinin toplamı, otuz yıl etmektedir.”[11]

Hz. Peygamber (s.a.v)’den sonra gelen ilk dört halifenin hilafet süreleri, Saadet Asrının ikinci dönemini teşkil eder. İslâm hukukçularının büyük bir çoğunluğu bu dönemdeki uygulamalara, alınan kararlara büyük bir önem verir ve bunları İslam hukukunun kaynakları arasında görürler. Çünkü onların uygulamaları Hz. Peygambere zaman itibariyle en yakın olmak, onun eğitiminden geçmiş olmak, vahyin nüzulüne tanık olmak, Sünneti yakından tanımak gibi ayırıcı özellikler nedeniyle önem taşır, başkalarının fikir ve düşüncelerine göre üstünlük arz ederler. Hakkında nass bulunmayan konularda Râşid Halifelerin uygulamaları oldukça değerlidir. Bunun nedeni ise, onların, hem veliyyü’l-emr olarak müminlerin kendilerine itaat etmekle yükümlü olmaları; hem de İslâm’ın özünü en iyi kavramış bulunmalarıdır. Bununla ilgili verilecek örnekler pek çoktur. Mesela, Hz. Ebu Bekir’in zekât vermeyenlerle ilgili olarak aldığı kararlar, Hz. Ömer (r.a)’in Irak topraklarıyla ilgili görüşleri ve bunları etrafındakilere de delilleriyle birlikte açıklayıp kabul ettirmesi, Hz. Ali’nin (r.a), Haricîlerle savaşmak ile ilgili tutumları kendi konumlarında oldukça önemlidirler.

Çünkü bütün bunlarla ilk defa karşılaşılıyordu ve bunların İslâmî bir çözüme bağlanmaları gerekli idi. Yine Hz. Peygamber (s.a.v)’in vefatından hemen sonra onun yerine geçecek devlet başkanını belirlemek konusu ortaya çıktı. Hz. Ebu Bekir’den sonra gelen diğer üç halîfe de farklı şekillerde belirlendi. Onlar ile ilgili durumlâr İslâm hukukunda devlet başkanının başa geçiş yollarının farklı olabileceği görüşünü belirledi. Bu konuda kesin ve açık bir hükmün bulunmayışı, bu tabii sonucu doğurmuştur. Bu ise İslâm’ın, her çağda her toplum için uygulanabilir olmasının kanıtları arasındadır.[12]

Halifeliğin önemine binaen Resulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur;

 “Halife ancak bir kalkandır. Arkasında harp edilir ve onunla korunulur. Eğer Allah (c.c) ’den korunmayı emreder ve adalet gösterirse bununla kendisine ecir verilir; bundan başka bir şey emrederse ondan gelen aleyhine olur.”[13]

Hadiste örneği verilmiş olan kalkan 3 Mart 1924’te kırılarak Müslümanlar korunmasız bırakılmıştır. O günden bugüne çok şey değişmiş küfür, şirk, sapkınlık hiç olmadığı kadar ayyuka çıkmıştır. Yeryüzünün çeşitli yerlerinden müslümanların feryatları yükselmekte, nehir gibi Müslüman kanı akmakta, Müslümanın hayatına dini vecibelerine Haklarına istendiği şekilde tecavüz edilmektedir. Ve bunlar yapılırken, hiçbir endişe, korku ve pişmanlık söz konusu olmamaktadır. Hz. Sevban (r.a)’dan rivayet edilen Müslümanların ‘dünyayı sevmeleri ve ölümü kerih görmeleriyle’ ilgili hadisi aynen bugünü anlatmaktadır.  Bunun en temel sebebi Müslümanların canına, malına, kanına, hayatına, dini vecibelerine, Haklarına ve yaşadığı topraklara kalkan olacak emirin, halifenin, kumandanın olmamasından kaynaklanmaktadır. En önemlisi ise bunların varlığını bilip ağıt yakmaktansa, yeniden dirilmek için mücadele etmektir. Bu da ancak Kur’an ve Sünnete bağlı kalmak ve bu iki delile bağlı kalanların yerine getirdiği gibi getirmekle mümkündür.

BİZDEN OLMAYAN YÖNETİCİLER (MELİKLER)

Konuya Allah Resulü (s.a.v)’in bir hadisi ile giriş yapalım;

“Ümmetim için yegâne korkum, dalaleti (sapıklığı) teşvik eden devlet adamlarıdır.”[14]

Hz Muhammed (s.a.v)  vefatından sonra bıraktığı emaneti doğrudan doğruya öğrendikleri şekilde uygulayan halifelerin varlığı ve hayatlarındaki mücadeleleri ümmet için bilinen bir konudur. Ancak bu meseleyi o döneme hasretmek ya da bugün ile o dönem arasında ilişki kuramamak gafletin ta kendisidir. İdarede hilafet yoksa zulüm ve işkence dolu bir yönetim var demektir. Keyfi arzularını hevalarını düşüncelerini insan topluluklarına ve kitlelere kabul ettirmeye çalışan sömürgeci ruhlu vampirler var demektir. Bu durum asırlardır malumdur ki; Kur’an’ın insanlar için belirlediği hayat modelini yaşamayan ve yaşamak istemeyen fert ve toplumlar mutlaka düşüncelerini İslam şeriatının önüne alan ve uygulamakta tereddüt etmeyen hatta gerekirse her türlü ahlaksızlığı ve arsızlığı sırf kendi görüşleri yerine gelsin diye çalışan insanlara kul olmaktan kurtulamadılar. Bizden olmayan, yani Allah cc kulluk etmeyen idareciler verilen imkânlar sebebiyle kendilerini dokunulmazlık fikriyle her zaman kendilerini Haklı göstermeye çalışmışlardır. Teşvik ettikleri batılları önce kendilerinin uygulamaları toplumda fesadın uygulanmasında ön hazırlık olmuştur. Bu çirkin dayatmalar ne olursa olsun idareci olmaları sebebiyle çok çabuk rağbet görmüş ve kabullenilmiştir halk tarafından.

Bu idareciler İslami yönetimi devletten ayıran gayrimüslim kimselerdir. Dolayısıyla İnsanların dillerinden “Her şey Allah için, Her şey islam için” yerine şeytanın arzuladığı “ Her şey vatan için, her şey sultan için, her şey devlet için” sözleri dökülmeye başlamıştır. Şunu bilmekte fayda vardır; Hilafeti devletten ayırmak mürtedliktir.[15]

أَمْ لَهُمْ شُرَكَاء شَرَعُوا لَهُم مِّنَ الدِّينِ مَا لَمْ يَأْذَن بِهِ اللَّهُ وَلَوْلَا كَلِمَةُ الْفَصْلِ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ وَإِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ

Allah’u teala Kur’an’da :“Yoksa onların birtakım ortakları mı var ki, Allah’ın izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine teşri’ ettiler (bir şeriat kıldılar)…(Şura 21) Buyurmaktadır.

Bu ayetin tefsirinde Mevdudi(rh.a) şu açıklamayı yapmıştır; “Şürekau” (ortaklar) ifadesi ile sadece insanların kendilerine yalvardıkları, müracaatta bulundukları, dua ettikleri, ibadet edip adak kestirdikleri ve bu şekilde ortak koştukları ilahlar kastedilmiş değildir. Burada ‘ortaklar’ ile insanların kendilerine Allah ile beraber hüküm koymada ortak kabul ettiği kimseler kast olunmaktadır. Öyle ki, onların ortaya attıkları düşüncelere, akidelere, nazariyelere iman edilir ve ahlâkî kaideler, kültürel normlar şeklinde ihdas ettikleri değerler ölçü olarak kabul edilir. Onların ortaya attıkları kanunlara, dini törenlere, örf ve adetlere uyulur. Kişisel ve toplumsal hayatı düzenlemede, alış verişte, mahkemelerde, siyasette, yönetimde hep onların kararları esas alınır. İşte bu, o insanların tabi oldukları şeriatlarıdır. Yine bu, Allah’ın dininin karşısında kendi başına müstakil bir dindir. Onlar nasıl ki Allah’ın rızası olmadan bir ‘din’ ortaya koymuşlarsa, onlara uyanlar da Allah’ın rızası olmadan uymuşlardır. İşte Allah’tan gayrısına kulluk nasıl şirkse, bu da öyle şirktir.[16]

Kur’an’ın açık ifadelerinden de anlaşıldığı üzere bu kimseler kâfirdirler. Aynı zamanda yaşadıkları toplumlarda din hocası adı altındaki şaklabanlar bu yöneticilere karşı çıkmanın anarşi olduğu, bu sapık idarecilere destek olmamanın fesat olduğu anlatıldı cami minberlerinde ve Kur’an kurslarında. Kur’an’ın insanlara hitabı değil zalimlerin toplum idaresindeki şeytanist oyunları hutbelerde okutuldu insanlara koyun gibi, haftalık yazılar dağıtıldı hutbelerde batıl izmlerin düşünceleri kabul ettirildi toplumlara nasıl olsa kitabı anlamıyorlardı çokta zor olmadı aldatmak. Saptırıcı melikler Hakkı yazan kalemleri ortadan kaldıran Hakkı anlatan âlimleri zindanlara reva gören, arınmış zihinleri susturan cumhuriyet dönemi baskıcı diktatör ruhlu kimselerdir.

Bu haydutlar; bizden olmayıp, bizdenmiş gibi gözükerek, kuzu postunu giyen kurt görevini üstlenmişlerdir. Müslüman halkın kanını emmek, onların etlerinden sütlerinden faydalanmak için onlardanmış gibi gözükmeyi kendilerine şiar edinmişlerdir. Aksi takdirde aldatmaları mümkün olmayacaktır. Yorgo, Micheal, Hans isimleriyle aramıza girmeleri yapmayacakları bir hatadır. Bizim isimlerimizi kullanır, bizim kelimelerimizle cümle kurar, bize ait olarak gözüken mabetlerimizde boy gösterileri yaparlar. Kimini hutbe verirken, kimini de camilerde Kur’an okurken görmek mümkündür. Görsel şölenin bir parçasıdır sadece bunlar. Halkının iyiliğini düşünen bir kahraman olarak gözükürler. Aslında bu metod asırlar öncesine dayanan bir haydutun siyasetinin ta kendisidir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır;

وَقَالَ فِرْعَوْنُ ذَرُونِي أَقْتُلْ مُوسَى وَلْيَدْعُ رَبَّهُ إِنِّي أَخَافُ أَن يُبَدِّلَ دِينَكُمْ أَوْ أَن يُظْهِرَ فِي الْأَرْضِ الْفَسَادَ

“Firavun; “Bırakın da Musa’yı öldüreyim. İsterse Rabbini yardıma çağırsın, Onun sizin dininizi değiştirmesinden veya ülkede bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum” dedi.” (Mü’min/26)

Firavun ‘un korktuğu hususlardan birisi olan “dini değiştirmek” ifadesinin iyice anlaşılması gerekir. Çünkü Hz. Musa (a.s) , Firavun ‘un korktuğu bu husus dolayısıyla öldürülmeyi Hak etmiştir. Buradaki “din” ifadesi ile yönetimin işleyiş biçimi kastedilmektedir. Yani, Firavun ‘un deyimiyle: “Ben onun, hükümdarınızı değiştireceğinden korkuyorum” deniliyor. [17]

Başka bir ifadeyle, “onların siyaset, kültür, medeniyet, ekonomi ve Mısır’da yürürlükte olan sistemleri” burada “din” olarak nitelenmiştir. Firavun, Musa’nın yaptığı davet sonucunda söz konusu sistemin değişeceğinden korkuyordu. Fakat her sahtekâr politikacı gibi Firavun da, aslında kendi iktidarının elinden gideceğini söylememiş ve tam tersine “Ey Kavmim! Musa’nın hareketi, sizlerin dinini yıkmaya yönelik olduğu için ben onu öldürmeyi istiyorum. Ama ben kendimi değil, sizleri düşünüyorum. Sizler benim iktidarımdan yoksun kaldığınız takdirde, çok kötü durumlara düşersiniz. İşte bu yüzden Musa’nın öldürülmesi gerekir. Nitekim o, bir vatan-millet düşmanıdır.” demiştir.[18]

Duygu sömürüsü; bu haydutların olmazsa olmazlarıdır. Onlar için çalıştığını göstermek, önceliklerinin (güya)onlar olduğunu meydanlarda, mitinglerde bas bas bağırarak dile getirmek var olan sistemlerinin en temel taşıdır. Nitekim Firavun ’da halkın sırtına biner onları köle gibi çalıştırır, insan yerine koymaz, fakat tek bir cümlesiyle, sihirbazları (medya), bel’amlarıyla, tek bir hamle neticesinde tamamına yaptığı zulmü unutturur. Ve böylelikle halk buna benzer sebeplerden ötürü Firavunu kurtarıcı bir kahraman olarak değerlendirir.

Hayatının bütün alanıyla Allah’ın dinine yardım etmek için mücadele veren ve bu mücadelesinin sonucunda da Şehid Seyyid Kutub (rh.a) şunları kaydetmiştir;

“Zorbaların, tağutların halk kitlelerinin aklını çelmesinde, dolayısıyla aşağılayıcı davranışlar sergiletmesinde şaşılacak bir şey yok. Öncelikle zorbalar halk kitlelerini bilgi edinme yollarından yoksun bırakırlar. Gerçekleri örtbas edip bunları unutmalarını sağlarlar. Bu alanda objektif bir araştırmaya izin vermezler. Bilinçlerini diledikleri gibi şartlandırırlar. Öyle ki bir süre sonra ruhları bu yapay etkenlere göre biçimlenir. Bundan sonra akıllarının çelinmesi kolaylaşır. Onları yönlendirmek çok rahat olur. Rahatlıkla onları bir sağa bir sola çevirip dururlar.

Kuşkusuz halk kitleleri dosdoğru yürümeyen, Allah’ın ipine sarılmayan, eşya ve olayları iman terazisiyle ölçmeyen kimseler yani yoldan çıkmış fasıklar olmasalar tağutlar, diktatörler bunu yapamazlar. Mü’minleri ise, kandırmak, akıllarını çelmek, yele kapılmış bir tüy gibi onlarla oynamak son derece güçtür.” Bu yüzden Kur’an-ı Kerim, halk kitlelerinin Firavunu onaylamalarını bu açıdan yorumluyorlar ve şöyle diyor:

فَاسْتَخَفَّ قَوْمَهُ فَأَطَاعُوهُ إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ

“İşte Firavun bu şekilde kavmini aptallaştırdı, onlar da ona boyun eğdiler. Çünkü onlar yoldan çıkmış bir kavimdi.”(Zuhruf/54)[19]

Geçmiş topluluklardaki Ebu Cehiller, Firavunlar, Nemrutlar, Cengiz Hanlar gibi tüm düşüncelerin tabileri her ne kadar hayatlarında Allah(c.c)’ın lafzına ait kelimelerde olsa, unutmamalıdır ki yapmış oldukları düzmece kanunlar ve kurallar Allah(c.c)’ın peygamberlerine göndermiş olduğu bizler için hayatımızın vazgeçilmez kaynağı olan Kur’an-ı Kerim’i (anayasamızı) yok saymaya çalışmak, hedeflerine o kitabın içerisindeki sözlerle ulaşmak için bütün çabalarını ortaya koymak, o kitabın tabilerini ilk önce kendilerine çekmek sonra da asıl hedef  ve amaçlarını gün yüzüne çıkarmak içindir. Tarihimizde; bunu İsrailoğulları’nın Evs ve Hazrec kabilesine karşı kurmuş oldukları düzenekte, Osmanlı’nın İslami bir hayat nizamını her ne kadar tam olarak kuramasa da bütün bir şeriatın gelmesi için verilen mücadelede içten oynanan oyunlara düşmesindeki tek sebep; “Siz onların dinine uymadıkça onlar da sizden razı olmazlar”(Bakara/120) ayetini iyice anlamamaktır. Onların kanun ve nizamlarına göre hayatımızı değiştirmemizi isterlerken bizler bu ilahi buyruğun gereğince hayatlarımızı çizilen bu dengenin dışında asla ve asla şekillendiremeyiz. Son yüzyılın en büyük darbesini hilafetin kalkmasıyla, cehaletin gelmesi, bel’amların alim, alimlerin zalim gösterilmesiyle ümmet büyük bir zilletin içerisine düşmüştür. İşte bütün Ebu Cehillerin, Nemrutların ve Firavunların gerçekleştirmek istediği hedef en kısa şekliyle anlatılmak istenilirse bu kadar anlatılabilir. Bizlere düşen bu oyunları bizden olmayan yöneticilerin kurduklarını anlayabilmemiz için Hz. Ali (r.a)’nin şu sözünü iyi anlamak gerekir; “Hakkı bil ki ehlini tanıyasın” . Yani seni yönetini iyi tanı ki ne şekilde yönetildiğini bilesin. ÖZET GEÇİLECEK.

PEYGAMBERİN BIRAKTIĞI PAHA BİÇİLMEZ MİRASIN VARİSLERİ

“Mu­Hakkak ki âlimin, abide (olan) üstünlüğü ayın on dördüncü gecesinde ki dolunayın diğer yıldızlara (olan) üstünlüğü gibidir. Âlimler, pey­gamberlerin vârisleridir. Peygamberler miras olarak dinar ve dirhem bırakmazlar, ilim bırakırlar. Kim o ilmi elde ederse çok büyük bir na­sip elde etmiş olur.”[20]

Âlimler, parlaklıkta ayın on dördüncü gecesindeki bir dolunaya benzetilirken, âbidin yıldızlara benzetilmesindeki hikmet; âbidin ışığı yıl­dızlarınki gibi sadece kendine yetecek kadarken âlimin ışığı ise başkalarının yolunu da aydınlatması ve ayın ışığını güneşten aldığı gibi âlimin de bu ışığı­nı Hz. Peygamberden almış olmasıdır.”

Peygamberler vefat ederken gerçekten yakınlarına bir miras bırakma­mışlardır. Çünkü eğer peygamberler maddî bir miras bırakıp gitselerdi in­sanlar onların hayatları boyunca yakınlarını zengin etmek için çırpındıkları­nı zannedebilirlerdi.

Bu sebeple onlar geride mal bırakmamışlar, ellerinde bulunan mallarını ümmetlerinin maslahatlarına tahsis edip gitmişlerdir. Onların bıraktıkları en büyük miras ilim mirasıdır. Onu elde eden en büyük payı almıştır.[21]

Alim, İslam’ı bilen kişidir. İslam’ı bilen kişi siyasetle meşgul olduğu gibi ibadetleri eda eder ve onları diğerlerine öğretir. Ayrıca İslam’ın korunmasını, tam bir eşitlikle İslam kanunlarının tatbik edilmesine davet ettiği gibi, İslam ahlakıyla ahlaklanmaya çağırır. Ayrıca idarecileri hesaba çeker, sorumluları kontrol eder, büyüklere nasihat küçüklere yol gösterir. Alim olan kişi, gerektiğinde mihraba geçer takvada örnek olur. Zamanı geldiğinde de savaşın kahramanı ve savaş meydanının eri kesilir. Biz alimi, camide vaiz ve müderris, şura meclisinde; mürşid ve yol gösterici olarak görürüz. Alimin şiddet ve merhameti kendisinde toplayan tam bir kumandan ve nefer olmaya gücü vardır. Hayatı İslam’a has bir şekilde anlar. Bu anlayışlılık onu Hakkıyla dünyaya yönetici olmaya çalışarak da ahireti kazanmaya ehil kılar.[22]

Âlimler, bugün anlaşıldığı gibi; rahatına düşkün, insanların arzularına göre fetva veren, üfürükçü, sahtekar, düzenbaz değil, bilakis halkın aydınlaması için mücadele veren batılın karşısında dimdik Hakkın karşısında ise boynu kıldan incedir. Saymış olduğumuz olumsuz sıfatara sahip kişilerin alim olarak tanınması onların alim olmalarına delil değildir. Onlar olsa olsa Kur’an’ın ifadesiyle kitap yüklü EŞEKLERDİR. Zira Âlim’in İslam’daki konumuyla ilgili gerek Ku’an’da gerekse de hadiste bir çok nakil mevcuttur şimdi onlara göz atalım;

شَهِدَ اللّهُ أَنَّهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ وَالْمَلاَئِكَةُ وَأُوْلُواْ الْعِلْمِ قَآئِمَاً بِالْقِسْطِ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

“Allah, gerçekten kendisinden başka ilah olmadığına şahitlik etti; melekler ve âlimler de O’ndan başka ilah olmadığına adaletle şahitlik ettiler. Aziz ve Hâkim olan O’ndan başka ilah yoktur.” (Ali-İmran/18)

Ebû Saîd el Hudrî (r.a)’den rivayete göre, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: “En üstün cihad zalim olup Haksızlık yapan devlet idarecisine gerçeği söylemektir.”[23]

Zalim hükümdar Allah (c.c)’nin helal ve haramlarını ortadan kaldırıp kendi heva ve hevesine göre helal ve haram belirleyendir. Bunun en açık şekli Hz. Hüseyin’in yapmış olduğu şu açıklamada görüyoruz; Onlar şeytana itaati getirip Rahman’a itaati terkettiler, fesadı başlatıp İlahi kanunları kaldırdılar, devlet malına el koyup haramı-helal, helali haram yaptılar, o gün için Hz. Hüseyin zalim hükümdara nasıl başkaldırdıysa bu günde bizler aynı şekilde zalim hükümdarlara karşı başkaldıracak imamlara ihtiyaç duyarız. Çünkü böyle imamlar olmadıkça bizler ne bayram nede Cuma namazına toplanacak nede onu eda edebilecek imkâna sahip olamayacağız.

Şunu çok iyi anlamalıyız ki zalim hükümdarları korkutan en büyük etken Hakkı ve Hakikati olduğu gibi anlatan âlimlerdir. Çünkü onlar böylesi mücadeleleriyle saltan sahipleri lehinde girişimde bulunmazlar. Onların tek hedefi şeriata uygun bir saltanatın gelmesi için mücadele etmektir. Hayat rehberimizde geçen şu ayeti Kerime’nin şuurunda olan kimselerdir;

إِنَّ الَّذِينَ يَكْتُمُونَ مَا أَنزَلَ اللّهُ مِنَ الْكِتَابِ وَيَشْتَرُونَ بِهِ ثَمَنًا قَلِيلاً أُولَئِكَ مَا يَأْكُلُونَ فِي بُطُونِهِمْ إِلاَّ النَّارَ وَلاَ يُكَلِّمُهُمُ اللّهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَلاَ يُزَكِّيهِمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ

 “Allah’ın indirdiği Kitaptan bir şeyi gözardı edip saklayanlar ve onunla değeri az (bir şeyi) satın alanlar; onların yedikleri, karınlarında ateşten başkası değildir. Allah kıyamet günü onlarla konuşmaz ve onları arındırmaz. Ve onlar için acıklı bir azab vardır.”(Bakara 174)

İşte bu alimlerden biriside, saltanatlara boyun eğmeyen büyük müçtehid Ebu Hanife(rh.a) Halife mansur, ilim ve nüfüzunu takdir ettiği Ebu Hanife’yi saltanata bakış açısından nötürleşirmek ve de icraatlarının meşruluğunu ona onaylatmak için devletin kadısı yapmak istedi. Ebu Hanife kendisine yapılan bu teklifi kabul etmedi, çünkü o mansurun kötü icraatlarına, siyasetine, fetvalar vererek alet olmak istemiyordu. Çünkü o böylesine bozulmakta olan bir devlet yönetim tarzını, yani rejimi onaylamıyordu. Kaynaklar halife Mansur’un bu yüzden Ebu Hanife’ye 30 kırbaç cezası verdiğini hatta daha sonra pişman olarak otuz bin dirhem vermek istediğini fakat İmam’ı Azam’ın kabul etmediğini zikrederler.[24]

Mansur, hem kendisine karşı olan tavrından ve hem de gizliden Hz. Ali (r.a)’ın kıyam etmiş taraftarlarını desteklemesinden ötürü onu hapsetti. [25] Dikkat edilirse Ebu Hanife(rh.a) sırf zalim sultanın siyasetini reddettiği için zindana atılmıştır. Hocaları sadece camilerde namaz kıldırma memuru yada cenaze yıkayan Ğasil olarak görüp onları siyasetin dışında görmek; Başka bir deyişle hocaları sosyal yada siyasal hiçbir faaliyet içerisinde görmek istemeyen zihniyet de, kılıf değiştirmiş bir saltanat oyunundan başka bir şey değildir. Çünkü gerçekleri bilenler hocalardır. Bunları camiye veya ğasilhanelere hapsettiniz mi işiniz tıkırında. Hiç kimse düzeniniz için tehlikeli olamaz.

Ebu Hanife zindana atılmayı, kamçılanmayı devlet adamlarına körü körüne bağlanan bir din adamı olmaya tercih ederek en büyük dersi verdi  kendinden sonra gelecek olan hocalara… O; kendisinden sonra gelecek olan hocalara demek istedi ki; Ey benim mezhebimi takip ettiklerini söyleyen hocalar, sizler gerçekten Ebu Hanife’nin mezhebi üzerindeyseniz o’nun gibi davranın ve sadece Allah’ın rızası doğrultusunda fetva verin. Şu veya bu politikacını oyuncakları olmayın. Onların sömürü rejimlerini kendi fetvalarınızla meşrulaştırıp, dinden uzaklaşmayın. İki gündük dünyevi makam ve maaşlar için İlahi gerçekleri gizlemeyin ve her şeye bir tevil getirerek dinin aslını bozmayın…

Ebu Hanife gerçek bir İslam âlimine yakışır bu kıyamını yaptı ve davasını, mücadelesini hayatıyla noktaladı. Ebu Hanife, kıyamından dolayı atıldığı hapishanede, Hicri 150 senesinde vefat etti. Bazı rivayetlere göre Mansur, onu bulunduğu hapishanede zehirleterek öldürttü.[26]

Bütün davalar, o davaların fedaileriyle kaimdirler. İşte Ebu Hanife, bunun en güzel örneklerinden birini gösterdi Müslümanlara. Ne yazık ki Müslümanlar onun içtihadını unutup siyaseti göz ardı ettiler ve hayatlarını sultanları alkışlamakla geçirdiler: Padişahım çok yaşa! Padişahım çok yaşa!… Veya günümüzde olduğu gibi Müslümanlar siyaset yapmasın bizi kim nasıl ve hangi rejimle yönetsin bize düşen itaat etmektir! Zihniyetini öncüleri Müslümanları kul ettiler batı uşaklarına.

Bir ülke ki âlimleri hapsedilir ya da sultanların siyasetini onaylamadıkları için katledilir işte o ülke, gerçeklerden korkan bir sömürü ülkesine dönmüştür artık! İsterse devletinin başında bir halife bulunsun! Şahsiyetlerinden arındırılmış insanlar artık itaat eder dururlar başlarındaki tağutlara. Ve rejimle özdeşleşmiş olan çağdaş hocalar, rejimin bekası için ilkelerin devamı için, aman Ulul emre itaat edin deyip cami kürsülerin düzenlerine alet eder dururlar. Yeter ki işgal ettikleri makamlar berdevam olsun! Hanefilik bu mudur?[27]

Evet, Hanefilik kesinlikle bu değildir. Hanefi mezhebinin tabileri olabilmek tıpkı İmam’ı azam gibi zalim ve kâfir olan saltanatlara karşı cihad etmektir. Bu tarz saltanatlara müminleri itaat etmeye davet eden hiçbir kimse ne Hanefilik ile ne  ehli Sünnet ve’l cemaat nede islam ile hiçbir bağı yoktur. Böyleleri Risalet’in hayat nizamından yani Peygamber(s.a.v)’den  uzak, Peygamberde(s.a.v) onlardan uzaktır. Peygamberin mirasçıları hayatları pahasına zalim ve kafir idarecilere hiçbir zaman boyun eğmemiş başkaldırıdan da geri durmamışlardır. Bu sebepledir ki; bütün zamanlarda Allah cc rızasını kazanmak amacıyla bu tür cuntalara ve beşeri düzenlerin tamamına Hakkı haykırmak ve tevhidi bir şekilde şekillendirmek Peygamberlerin mirasçılarının değişmeyen en güzel ahlakları oluvermiştir. Asırlardır Peygamberin mirasçıları bu tarz beşeri düşüncelerin idarecilerine meyletmeyi onlara sözlü ve fiili yardımda bulunmayı cehennemlik olma sebebi olarak kabul etmişler ve bu hayat üzere en dirençli şekilde hareket etmişlerdir. Bunu en muazzam örneklerinden birini Tabiin alimlerinden mutlak müçtehid Süfyan-ı Sevri (rh.a)’in hareketinden anlamaktayız ki o halifenin ne yazacağını öğrenmeden kendisine mürekkep kalem vermemiştir. Zira: Zulmedeni övmek, temizlemek, haddi aşmakta ona yoldaş olmak demektir. Bir harf dahi de olsa isyanda yandaşlık, masiyettir. Süfyan-ı sevriye sormuşlar; Bir zalimi çölde susuzluktan ölüme mahkum olmuş görürsek, ona su verelim mi? Süfyan; vermeyin bırakın ölsün. Çünkü ona su verip hayata kavuşturmak yapacağı zulümde ona yardımcı olmaktır dedi.[28]

Alusi(rh.a)in tefsirinde bu konuyla alakalı bir iğnenin bile verilmesinin zalime yardım etmek olduğu bir misalle açıklanmıştır:

Terzi’nin biri Alim’e: Ben zalimlerin elbisesini dikiyorum. Acaba ben  Kasas suresinin 17. Ayeti gereği zalime yardım edenlerden olur muyum?  Diye sorar. Alim şöyle cevap verir: Hayır sen zalimlere yardım eden değilsin. Bilakis sana iğne satanlar zalimlere yardım edenlerdir. Sen ise bizzat zalim olmuşsun diye cevap verir.[29]

Şimdi zamanımızın insanı yapmış oldukları hal ve hareketler bir iğneden daha fazla olduğu halde zalime yardım etmekten daha çok halifeye yardım etmek gibi düşünülmektedir. Bunun ana sebebi âlimlerin dillerinin bağlanması, gözlerini kör olması, basiretlerinin yok olmasından kaynaklanmaktadır. Yapmış olduğum bu izahların, konunun anlaşılmasında yeterli olduğu kanaatine varmış bulunmaktayım. Fakat meselenin izahının anlaşılması ve zalim idareciye karşı meyledenlerin durumlarını son nokta olarak belirtmek gerekirse İmam Gazali(rh.a)’in şu sözleriyle noktalamak daha uygun olacaktır; Sultanların etrafını saran tebaa ve işçilerin tamamı da onlar gibi zalimdirler. Allah için onlara buğzetmek vaciptir. Sultanların yardımcılarından birisi gideceği yolu Osman bin zaide ’ye sorunca, gideceği yerde zulüm yapacağını ve kendisinin yol göstermekle ona yardımcı olacağını düşündüğünden, dilsizmiş gibi davrandı ve cevap vermedi. Tüccar hamamcı, boyacı, kan alıcı, sanatkâr vb. kimselerden bile fasık olanlarla yapılan bu gibi muamelelerde bu kadar mübalağa seleften rivayet edilmemiştir. Hatta zimmilerle yapılan muamelelerinde bile bu mübalağa görülmemiştir. Bu şekil muamele ancak yetim ve mazurların mallarını yiyenler ve Müslümanlara devamlı surette eziyet edip, şeriatın şiarını bozmak isteyenlere tatbik edilmiştir. Çünkü isyan, biri şahsa ait, diğeride başkalarına sirayet etmek üzere ikiye ayrılır. Fısk ve küfür, şahsa Raci ve yalnız Allah’a karşı işlenmiş birer cinayettir. Bunların cezası Allah’a aittir, fakat valilerin(idarecilerin) zulümleri halka sirayet ettiği için onlara cephe alınır. Zulümlerinin neticesi nispetinde Allah’tan uzaklaşır ve azaba uğrarlar. Bunun için onlardan uzaklaşmak ve muamelelerinden kaçınmak lazımdır.[30]

KURT KALPLİ BEL’AMLAR

Bel’am, dünyevî çıkar ve hesaplar için Allah’ın dinini tahrif eden bir ilim ve din adamını küfür sistemlerine ve kâfir yöneticilere yaranmak maksadıyla Allah’ın hükümlerini çiğneyen ve asıl gayesinden saptıran kimseleri temsil etmektedir. İnsanları “Allah (c.c) adını kullanarak”‘ aldatan, hevâ ve heveslerini tatmin için “Tevhid akidesini” tahrip eden “Bel’am’ın” etkisi korkunçtur. İslâm topraklarında; kâfirlerin istilâsını hazırlayan güç, “Bel’am”dır.

Allah (c.c)’ın indirdiği hükümlere karşı ayaklanan ve İslâm’a küfreden yönetimlerle yani Tağûtî güçlerle din adına uzlaşan ve Müslümanları da “Allah (c.c) adını kullanarak” aldatan, Kur’an’daki ifadeyle “köpek sıfatlı” kimselerin ortak ismi Bel’am”dır. Bu köpek sıfatlı kimseler de; Allah (c.c)’ın indirdiği hükümlerin bir kısmını kabul, bir kısmını “zamanın değişmesi” gerekçesiyle sükûtla geçiştirirler. Günümüzde, başta resmî ideolojiyi kabul eden ve İslâm’ı o ideolojiye hizmetçi kılmaya çalışan müesseseler olmak üzere, çok sayıda Bel’am benzeri vardır. Bunlar “çok dindar” görünmekle birlikte, Tağut’a itikad ve iman etme noktasında titizdirler. “Ulü’l-Emr”i İslâm’a karşı ayaklanan güçlere izafe ederek, müminleri yanıltırlar. İşte bunlar çağdaş Bel’am’lardır. Bizden olmayan yöneticileri bizdenmiş gibi gösterme gayretindedirler. Ve bunu yaparken de tağuti iktidarın yöneticisine ‘Ulu’l-Emr’ (Emir sahibi, müminlerin emiri) demekten çekinmezler. Allah’ın laneti zalimlerin üzerine olsun.

Böylece İslam’ın arkasına gizlenerek insanları şirke ve zulme teslim ederler. Bildiğini saklayan veya para karşılığı satanlar âlim değil din bezirgânlarıdır. Dini para mukabilinde satan yüklü eşeklerdir. Bunlara, din âlimi demek hata-i azimdir. Bunlar hangi kılıfa bürünürlerse bürünsünler muvahhid aldanmaz. Allah (c.c) şöyle buyurur : “Onların hali koca koca kitaplar taşıyan eşeğin hali gibidir.”(Cuma/5),Bel’am Hakkı ve Hakikati bilir. Bildiği halde Hakkı batıla karıştırır. Hakka batıla karıştırmayan belam, belam değildir ve tağuti güçlerin övgüsüne de mazhar olamaz. Allah (c.c) buyuruyor;

وَلاَ تَلْبِسُواْ الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُواْ الْحَقَّ وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ

 “Hakkı batıla karıştırıp ta bile bile gizlemeyin.”(Bakara/42)

Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Ahir zamanda bazı kimseler çıkacak ve dini dünyaya alet edecekler insanlara yumuşak görünmek için kuzu derilerine bürünecekler ve dilleri şekerden tatlı, fakat kalpleri kurt kalbidir. Allah şöyle buyurur: Benim affıma mı güvenip gururlanıyorsunuz, benim rahmetime mi güvenip cesaretli davranıyorsunuz şanıma yemin ederim ki onlara kendimden bir imtihan vesilesi göndereceğim yumuşak huylu olanlar bile şaşkına çevrilecektir.”[31]

Bu kimseler, halktan alelade bir kişiliğe sahip kimseler değil bizzat toplum tarafından itibar gören, ilimli olarak tanınan, Allah katında çok üstün bir makama sahip olduğu iddia edilen (Allah dostu vs.), kanaat önderi olan kimselerdir. Zaten eğer sıradan bir insan olmuş olsalardı saymış olduğumuz maddelere sahip olduğu zannı kimse tarafından beslenmezdi. Hadiste bildirildiğine göre bunların hasletlerinden bir tanesi olan, dini dünyaya alet etmeleri; Dini kullanarak mal, mülk, şöhret kazanmaları, mevki sahibi olmaları gibi dünyalık meta elde etme noktasında birçok imkâna sahip olma şeklinde görülmektedir. Ve bu kimselerin dilleri öyle tatlıdır ki konuşmaları çok keskindir, belağatlı bir konuşmaya sahip olup karşı tarafı adeta büyüleyen bir üsluba sahiptirler. Gene bir başka hadis-i şerifte Allah Resulü (s.a.v), onların bizim konuştuğumuz gibi konuşacaklarını bizim giyindiğimiz giyineceklerinden bahsediyor. Ama çağırdıkları yer Cehennem olacaktır. Hatta Allah Resulü (s.a.v) bunları tanımlarken bu kimseleri Cehennem Davetçileri olarak tanıtmıştır.

Bu din tüccarlarının karakteristik yapılarıyla ilgili ebedi düsturumuz Kur’an’da şöyle buyrulmaktadır;

وَإِنَّ مِنْهُمْ لَفَرِيقًا يَلْوُونَ أَلْسِنَتَهُم بِالْكِتَابِ لِتَحْسَبُوهُ مِنَ الْكِتَابِ وَمَا هُوَ مِنَ الْكِتَابِ وَيَقُولُونَ هُوَ مِنْ عِندِ اللّهِ وَمَا هُوَ مِنْ عِندِ اللّهِ وَيَقُولُونَ عَلَى اللّهِ الْكَذِبَ وَهُمْ يَعْلَمُونَ

“Onlardan öyleleri vardır ki, dillerini kitaba doğru eğip bükerler, siz onu (bu okur göründüklerini) kitaptan sanasınız diye. Oysa o kitaptan değildir. “Bu Allah katındandır” derler. Oysa o, Allah katından değildir. Kendileri de bildikleri halde Allah’a karşı (böyle) yalan söylerler.” (Al-i İmran/78)

Arapça metni sadece şeklen ele alırsak, “onların Kitab’ın asıl anlamından uzaklaştıkları ve kelimeleri değiştirerek anlamını saptırdıkları” anlatılmak isteniyor denebilir. Fakat metnin gerçek anlamı şudur: Kitab’ı okurlarken onlar kendi çıkarlarına, kendi ortaya çıkardıkları dinî inançlara veya teorilere uygun olmayan belirli bazı kelime veya cümlelerde dillerini sürçtürüyorlardı. Böylece, insanları zihnî hatalara, yanlış sonuçlara ve yanlış dinî inançlara yöneltmek için anlamları değiştiriyorlardı.[32]

Din adamları, doğru-dürüst hareket etmediği zaman, “din adamlığı” adıyla gerçekleri saptırmaya en müsait araçlar konumuna düşerler. Kur’an’ın, ehl-i kitabın bu grubu Hakkında kaydettiği gerçeği, biz zamanımızda çok rahat olarak anlıyoruz. Onlar daha önceden belirlenmiş bazı hükümlere varmak için kitaplarının metinlerini, çarpıtarak yorumluyor, istedikleri tarafa çekiyorlar, kitabın metinlerinin bu anlamda olduğunu ve verdikleri bu hükmün gerçeğin somut ifadesi olduğunu iddia ediyorlardı. Hâlbuki önceden belirlenen bu hükümler, temelinde bu dinin gerçeği ile çelişiyordu. Bu işi yapanlar; pasif durumdaki halkın çoğunun dinin gerçeği ve bu metinlerin gerçek anlamları ile metinleri kendilerine uyarladıkları uydurma hükümlerin arasını ayıramayacağı varsayımına dayanıyorlardı. Göstermelik olarak “din” kılıfına büründürülmüş bazı din adamlarında bu örneği bugün çok rahat anlayabiliyoruz. Bunlar, dini meslek edinenlerdir; dini her türlü isteğin hizmetine verenlerdir. Onlar bir menfaat elde edeceklerini sezdiklerinde, bu dünyanın mallarından birinin onlara hediye edileceğini fark ettiklerinde, nassları alırlar, arzu edilen şekilde kullanırlar! Bu metinleri alırlar, götürürler beşeri arzuların peşinde kullanmaya başlarlar. Bu nassların konusunu belirlenmiş arzulara uygun düşürmek için eğip bükerler. Bu din ve dinin temel gerekleriyle çelişen yönelişler ile dini bağdaştırmak için sözlerin yerlerini değiştirirler. Söz benzerliği bile olsa Kur’an ayetlerinden birinin anlamı ile, yaltaklık yapmayı görev bildikleri kişilerin arzu ve istekleri arasında bir benzerlik bulma çabasına düşerler! Bu çalışmada habire didinir, var güçleriyle çalışırlar: “Onun Allah katından olduğunu söylerler. Halbuki o, Allah katından değildir. Bile bile Allah adına yalan söylerler”. Aynen Kur’an’ın sözünü ettiği ehl-i kitap grubunun yaptığı gibi. Bu, yalnız ehl-i kitaba özgü bir felaket değildir. Din mensupları arasında Allah’ın dininin ucuzladığı, bu dünyanın mallarından birinin pahasına bile değmez konuma düştüğü her çeşit arzu ve isteğe rahatlıkla boyun eğer hale geldiği, her ümmetin başındaki felakettir bu! Bağlılığın bozulduğu, gönüllerin Allah adına bile yalan uydurmaktan çekinmediği, Allah’ın kullarına yaltaklık için O’nun sözlerini saptırmaktan çekinmeyen, Allah’ın dinine aykırı olan saptırılmış arzularının peşinde koşan her ümmetin durumu budur. Sanki yüce Allah bu açıklama ile müslüman cemaati o bulaşıcı hastalıktan sakındırmaktadır. Çünkü yahudilerden liderlik emanetinin alınmasına bu olumsuz tutumlar; neden olmuş bulunmaktadır.[33]

Bu kurt kalpli bel’amlar, tağuti yönetimlerin meşrulaşması için birer maşa görevi görürler. Bu gerçeğe dikkat çeken bir hadis-i şerifte, Allah Rasulu (s.a.v) şöyle buyurmuştur;

“Dinleyin! Benden sonra bir takım (zalim,zorba) emir (idareci)lerin olacağını işittiniz mi? Kim onların yanına girer, onların yalanlarını doğrular ve Haksızlıkları hususunda onlara yardım ederse o benden değildir, bende ondan değilim ve havuz başında bana varamayacaktır. Kim onların yanına girmez, Haksızlıkları hususunda onlara yardım etmez ve onların yalanlarını doğrulamazsa o bendendir, bende ondanım ve o havuz başında bana varacaktır.”(Tirmizi)

Bu gün toplumların din yönünden düştükleri cehaletin netice olarak ta İslam olmayan bir dinin müntesipleri hatta aşırı taraftarları olmalarının sebebi budur. Toplumun İslam’a kayıtsız kalmaları, ilim yönünden eksikleri bu bel’amların ekmeklerine yağ sürmüştür. Bunu fırsat bilerek hem halkı sapıtmış hem de kendileri sapmışlardır.

إِنَّ الَّذِينَ يَكْتُمُونَ مَا أَنزَلَ اللّهُ مِنَ الْكِتَابِ وَيَشْتَرُونَ بِهِ ثَمَنًا قَلِيلاً أُولَئِكَ مَا يَأْكُلُونَ فِي بُطُونِهِمْ إِلاَّ النَّارَ وَلاَ يُكَلِّمُهُمُ اللّهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَلاَ يُزَكِّيهِمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ

Allah’ın indirdiği Kitaptan bir şeyi göz ardı edip saklayanlar ve onunla değeri az (bir şeyi) satın alanlar; onların yedikleri, karınlarında ateşten başkası değildir.Allah kıyamet günü onlarla konuşmaz ve onları arındırmaz. Ve onlar için acıklı bir azab vardır.(Bakara/174)

Bunlar, ilâhî kitapları bildikleri halde onları halktan gizleyen ve aralarında yaygın olan tüm bâtıl inanç, kötü gelenek ve gereksiz kısıtlamalardan sorumlu, yeni yeni kurallar uyduran bilginlerdi. Ayrıca onların bir suçu daha vardı. Halk arasında kasten yaygınlaştırılan cahillik nedeniyle ortaya çıkan kötü davranış ve geleneklere karşı bir tek kelime bile söylememişlerdi. Sadece bununla da kalmamış, çoğunluğun bu üzücü durumunu kendileri için avantajlı bulmuş ve bu nedenle Allah’ın emirlerini halktan gizli tutmaya devam etmişlerdi.
Burada “ruhani önderler” ve “azizler” denilen kişiler Hakkındaki yanlış inanç ve iddialar reddedilmektedir. Bu kimseler kendilerini halka çok dindar ve kutsal olarak göstermeye çalışmışlar ve halk da onlara her zaman inanmıştı. Onlar, Allah katında, halk adına şefaat edip onların bağışlanmasını sağlayabileceklerini sanıyor, halk da bunlara inanıyordu. Allah burada bu “ruhani önderler’e değil şefaat yetkisi vermek, onlarla konuşmayacağını onları dindar ve kutsal olarak kabul etmeyeceğini bildirmektedir.[34]

Bu gibi kimseler halkın (itikadi)hastalıklarını çözecek meselelerden bahsetmek için çıkmaları gereken hutbelerde, ahlaktan, iyi birisi olmaktan, kanaatkâr olmaktan hatta orman haftası gibi bazı özel olduğu düşünülen günlerden bahsetmesiyle kime hizmet ettiklerini ispat etmektedirler. Bu tıpkı şuna benzemektedir; Beyin kanaması için hastaneye gelen kişiye ağrı kesici vererek onu evine göndermek onu ölüme terk etmekten başka bir şey değildir. Kanser olan kişiye merhem sürmek onu oyalamaktan başka bir şey değildir. Bu HATİPLER! Anlattıkları ve uygulamalarıyla, kitleleri yaşayan ölüler haline getirerek onları fertsel helaklarına terk etmişlerdir.

Bununla beraber Allah Rasulu (s.a.v) bu tarz insanlara karşı sevgi beslemenin karşılığında hayatlarımızın nasıl bir hale döneceğini şu hadis-i şerifiyle bizlere bildirmektedir;

“Kıyamete yakın, karanlık gecenin parçaları gibi karşılıklar olacaktır. Bu karışıklıklar içinde kişi mümin olarak sabahlayıp, kâfir olarak akşamlayacak ve mümin olarak akşamlayıp kâfir olarak sabahlayacaktır. Bazı toplumlar dünya metaı karşılığında dinlerini satacaklardır.”[35]

Hz. Peygamber (s.a)  insanların karanlık fit­nelere düşeceğini, bu fitnenin dokunmadık kimse bırakmayacağını söyle­miştir. Fitnenin insanlara dokunmasını da, Türkçe karşılığı tokat vurmak olan bir kelime ile ifadelendirmiştir. Efendimiz’in haberine göre, bu fit­neyi insanlar, onun bittiğini zannettikleri bir zamanda, tekrar görecekler­dir. O dönemde bazı insanlar, sabahları müslüman oldukları halde, akşam kafir olacaktır. Şarihlerin bildirdiğine göre buna sebep, kişilerin sabahla­rı diğer müslümanların kanlarını mallarını ve ırzlarını haram kabul ettikle­ri halde, akşam olunca onları helâl saymalarıdır.

Yine Resulullah’ın haberine göre, insanlar iki kampa ayrılacaklardır. Efendimiz, bu kampları çadır manasına gelen “Fûstât” kelimesi ile ifade etmiştir. Bazı âlimler, fustat kelimesinin, burada, şehir manasında olduğu­nu söylerler. Biz tercümeyi kelimenin Hakiki manasına göre yaptık ve maksada izah bölümünde işaret etmeyi uygun bulduk.

Bu kelimeyi ister çadır, ister şehir manasına alalım, maksat bu mahal­lerin kendisi değil, içindekilerdir. Yani, Mahal zikredilmemiş içinde olan­lar kastedilmiştir. Buna göre, insanların bir kısmı gerçek manada mümin olacak, içlerinde en ufak bir nifak bulunmayacak bazıları da tam manasıyla münafık olacak, içlerinde hiç bir iman kırıntısı olmayacaktır. Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta, Hz. Peygamber’in imansızları kâfir diye değil, münafık diye ifade etmesidir. Bundan anlıyoruz ki, anı­lan fitne geldiğinde kimi insanlar gerçekte mümin olmadıkları halde ken­dilerini mümin olarak göstereceklerdir.[36]

Günümüzde zuhur eden olaylar Allah Resulü ’nün seneler öncesinden haber verdiği fitnelerin kendisidir. Bugün İslam ile alakası olmayan şeylerin İslam’danmış gibi izlenim verilerek kitlelerin aldatılması söz konusu olmuştur. Yani Hakkın batıl, batılın da Hak olarak tanındığı bir dönemde yaşıyoruz.

Günümüzün belası haline gelen başta Demokrasi ve Laiklik olmak üzere bütün beşeri ideolojiler bunlara örnek olarak verilebilir. İslam ile yakından uzaktan alakası olmadığı halde bunlar aracılığıyla İslam’ın yaşandığı ya da İslam’ın geleceği düşünülür. Bu gerek yazılı gerekse de görsel basınla kitlelerin beyinlerine empoze edilir. Tabii ki bu algı operasyonun temelinde bel’amlar büyük rol oynamaktadır. Halkın kanaat önderi haline gelen, kitlelerin sorularını sorduğu ve kendisinden fetvalar aldıkları kurt kalpliler; izahına gayret gösterdiğimiz kadarıyla bunlardır. Sonuç olarak ümmete hıyanetlik edenlere yardım edenler de hıyanetlik etmişlerdir. Her ne kadar doçent, doktor, profesör ya da ilmi şahsiyetli olduğu düşünülen kişi de olsalar HAİNDİRLER. Arkasında namaz kılınıyor olması ya da her soruya verecek cevabının olması kurt kalpli bel’am olduğu gerçeğini değiştirmez.

EhliSünnet âlimleri bu gibi duruma düşmemek için azami surette gayret göstermişlerdir. Bundan sebep kadılık vs. gibi teklifleri reddetmişler ve saraylar(parlamento, meclis, vs) ile aralarına ölene dek engel girmiştir. Bundan sebep asırlardır devlet adamlarının etrafını şahsiyetli âlimler değil, bu kurt kalpli dalkavuklar doldurmuştur.

Esefle söylüyoruz ki bugünde durum aynıdır; belki daha da bozuktur! Ve çözemediğimiz esrarlı soru: Devlet başkanları neden böyle adamları etrafında tutuyorlar? Yoksa onların rejimlerini meşrulaştırıyorlar? Başka türlü açıklık getiremiyoruz. Yalnız şunu diyoruz ki; dalkavuklar devlet başkanı olan Hz. Muhammed (s.a.v)’in yanında O(s.a.v)’nun örnek halifeleri Hz Ebu Bekir’in(R.A.),Hz.Ömer (R.A.),Hz.Osman(R.A.),Hz.Ali(R.A.),Ömer b. Abdülaziz (rh.a)’nın yanında asla barınamamışlardır! Mikrop nasıl kirli çevrelerde barınak bulabiliyorsa, dalkavuk ve saltanatların yanında diktatörlerin yanında, (Laik yöneticilerin yanında) sınıf hâkimiyetlerinin yanında ortam bulabiliyorlar![37]

Meseleyi Abdullah b. Mes’ud (r.a)’un şu sözüyle özetlemek istiyoruz;

“Bazı kimseler, idareciler huzuruna imanlı olarak girer fakat imansız olarak çıkarlar” demiştir. Niye böyle oluyor? Diyenlere; “Çünkü o idarecileri memnun eder iken Allah’ı da gazablandırır.” Şeklinde cevap vermiştir.

 

FIKHIN ÖNEMİ

Önce fıkhın izahı üzerinde duralım;

Bilmek, anlamak, bir şeyin bütününe vakıf olmak. Istılahta, bir kimsenin leh ve aleyhindeki hükümleri bilmesi demektir. Başka bir tarife göre fıkıh; kişinin ibadetlere, cezalara ve muamelelere ait şer’î hükümleri mufassal delilleriyle bilmesidir. Ayrıca, söz ve fiillerin amaçlarını kavrayacak şekilde keskin ve derin anlayış diye de tarif edilmiştir.[38]

KUR’AN’DA VE SÜNNET’TE FIKIH

 

Kur’an-ı Kerîm’de: “… O kavme ne oluyor ki (kendilerine söylenen) hiçbir sözü anlamaya (fıkhetmeye) yanaşmıyorlar?” (en-Nisâ, 4/78) ayetinde geçen “lâ yefkahûn” ince anlayış ve keskin idrak anlamına gelmektedir. Başka birçok ayette kâfirler için “fıkhetmeyenler” denilmektedir (el-A ‘râf, 7/179; Hûd, l l/91). Tevbe suresinde, “…bir topluluk da dinî hükümleri iyice öğrenmek için kalmalıdır” (et- Tevbe, 9/122) buyruğunda özel bir fukahâ topluluğuna işaret edilmiştir.

Resulullah (s.a.v): “Allah, kimin hayrını dilerse, onu dinde fakîh (dini hükümlerin inceliğini kavrayan bilgin) kılar.”[39]

“Kendisinden daha anlayışlı kimseye fıkıh aktaran niceleri vardır.”[40]

İbnu Abbâs (r.a)ümâ anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Tek bir fakih, şeytana bin âbidden daha yamandır.”[41]

Hz. Ebu Hüreyre (r.a) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a Allah indinde en efdal insanın kim olduğu sorulmuştu: “Allah indinde en kıymetlileri en muttaki olanlardır!” buyurdular. “Biz bunu sormadık!” demeleri üzerine: “Öyleyse o, Halîlullah’ın oğlu, Nebiyyullah’ın oğlu Yusuf’tur” buyurmuştu. Yine itirazla: “Hayır, bunu da sormadık” dediler. Bunun üzerine Aleyhissalâtu vesselâm: “Siz bana Arap hanedanlarından mı soruyorsunuz?” dedi. “Evet (Ey Allah’ın Resûlü!)” dediler. “Onların cahiliye dönemindeki hayırlıları, fıkıh öğrendikleri takdirde, İslâm’da da en hayırlılarıdır!” cevabını verdi.”[42]

Hz. Ali (r.a) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Dinde fakîh (bilgili) olan kimse ne iyi kimsedir! Kendisine muhtaç olununca faydalı olur. Kendisine ihtiyaç olmayınca ilmini artırır.”[43]

FIKIH VE DÜNYA-AHİRET İLİŞKİSİ

Allah Teâlâ (c.c)’nın imtihan için beyan buyurduğu emir ve nehiylerin tamamına teklif denilir ve fıkhın konusu, insanın bu tekliflere muhatap olarak (mükellef) ortaya çıkan fiilidir. İnsanın lehindeki ve aleyhindeki bütün Haklarını delillere dayanarak çıkarmak fukahanın görevidir. Din hususunda Resulullah (s.a.v)’dan başka kimseye ilmi bir delile dayanmadan dinde söz söyleme Hakkı tanınmamıştır. İlmi bir delile dayanmakdan kasıt edille-i şer’iyye, yani dört delildir. Bunlar, Kitap, Sünnet, icma ve kıyastır.[44]

Fıkıh kelimesi İslam’ın ameli ve dünyevi yönünü ifade eder. İslam, Allah (c.c)’ın insanlar için seçtiği bir dindir. İnsanların dünya hayatlarını düzene koyup, onları dünya ve ahiret mutluluğuna ve Allah’ın rızasına kavuşturmak için gönderilmiştir. İslam yalnızca vicdani bir kanaat, kalplerde yer alan bir inanç, sıradan bir isim veya insanların hoşuna giden güzel ahlak ilkeleri değildir. İslam, hayatı bütün yönüyle kucaklar. İnsana ait bütün sorunlara çözümler getirir. İnsanın yolunu aydınlatır. Onu tek doğru yola ve hayata ulaştırır. Onu her açıdan yüceltmeyi hedefler. İslam fıkhı uygulanmasıyla insana fayda verebilecek bütün unsurları içine alır. Dinin Kur’an ve sahih Sünnet ile tespit edilmiş ibadet, akaid ve muamelatı zamana ve zemine göre değişmez.[45]

Allah cc değişmeyen hayat kitabımızda şöyle buyurmaktadır;

وَلَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَثِيرًا مِّنَ الْجِنِّ وَالإِنسِ لَهُمْ قُلُوبٌ لاَّ يَفْقَهُونَ بِهَا وَلَهُمْ أَعْيُنٌ لاَّ يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ آذَانٌ لاَّ يَسْمَعُونَ بِهَا أُوْلَئِكَ كَالأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ أُوْلَئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ

“Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.”(Araf 179)

Evet, bu kimselerin anlamamasından (Fıkhetmezler) kasıt nedir? Kur’anda beyan buyurulan bu insanlar ifadelerin lafzında bulunan bilgileri anlarlar. Mesela; Allah cc ’nun cehennem Hakkında verdiği bilgileri duyarlar cennetin varlığını duyarlar fakat bu akıbetlerin sebeplerini, Hak olduğunu, Allah cc adil olduğu için kimi insanların cehenneme, yine çokça ikram sahibi olduğu için cenneti lütfedeceğini anlayamazlar da kendilerini ıslah etmezler. Dünyaya geliş sebeplerini hayvanların durumlarıyla aynı tutarlar eşyalara, maddelere, cisimlere hayvanların baktığı gibi arkasında cereyan eden kudretin delillerini görmeden bakarlar. Şöyle ki kendilerine ifade edilen kelimeler Arapça kelimelerdir. Dolayısıyla Arap dilini konuşan kimselerin bunu anlamamaları düşünülemezdi. Bu durumda karşımıza Fıkıh kavramı “ince anlayış keskin idrak” olarak çıkıyor.

Fıkhın ölü kalpleri uyandıran ve dirilişin sembolü gibi bir özelliğinin olması; idareciler ve bel’amlar için tahrif etme adına yeterli bir sebeptir. Aynı zamanda namazı bozan şeylerin durumu ya da abdeste mani olan durumlar gibi meselelerin ilk olarak akla gelmesinin sağlanması yani fıkhın kısıtlanma yoluna gidilmesi; fıkhın tesir eden yönünden korkulmasındandır.

Bütün bunlardan sonra fıkhın bir İslami hayat nizamı olduğunu, fıkıhsızlığın ise İslamsızlık olduğu meydana çıkmaktadır. Ezeli hayat rehberimiz Kur’an’da Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır;

اتَّخَذُوا أَيْمَانَهُمْ جُنَّةً فَصَدُّوا عَن سَبِيلِ اللَّهِ إِنَّهُمْ سَاء مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

“Yeminlerini bir kalkan edinip de Allah yolundan yan çizmektedirler, Hakikat bunlar ne fena yapıyorlar.”( Münafikun 2)


ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ آمَنُوا ثُمَّ كَفَرُوا فَطُبِعَ عَلَى قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لَا يَفْقَهُونَ

“Bu (kötü amelleri şundandır:) Çünkü onlar (zahiren) iman ettiler. (Fakat) sonra (kalpleriyle) kâfir oldular. Bu yüzden kalplerinin üstüne (küfür) mührü basıldı. Onun için onlar (imanın Hakikatini) Fıkhetmezler.”(Münafikun 3)

Görüldüğü gibi fıkıhsız bir hayatın mensuplarının münafıklar ve kafirler olduğu gündeme gelmektedir. Çünkü fıkıh, insan hayatı ile vahyin birleşme noktasıdır. Bununla beraber dinin kemale ermesi, insanın donuk ve dönek bir hayattan kurtuluşudur. Fahri-i Kainat efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v) şöyle buyurmaktadır;

Her şeyin bir direği vardır. Dinin direği ise fıkıhtır.[46] Evet, İslam’ın şerefi, dinde fıkhetmek ile tamamlanır.[47]

Dinde fıkıh sahibi olmak, İslami bir hayatta izzet ve şerefe ulaşmak demektir. İslami bir hayatın yolu, fıkhetmek ile ancak bulunur; bunun dışında başka hiçbir yolla İslam’ın bir hayat metodu olması imkânsızdır.

DÜNYA VE AHİRET MİMARI FAKİHLER

Fakih: Bir şey bilen, fıkıh ilmine sahip olan kimse, fıkıh âlimi, İslâm hukukçusu. Çoğulu fukahâ’dır. Bu kelime fıkıh usulü ilminde müctehid anlamına gelmektedir. Müctehid, şer’i hükümleri delillerinden çıkarma yetkisi ve ilmine sahip olan kimsedir.

“İlmi İle amil olan Âlimler Müslümanlara analarından babalarından daha şefkatli daha merhametlidirler. Çünkü onlar insanın ahiretini kurtarıp cehenneme girmemelerini temin ederler. Ana babaları ise onları ancak dünya felaketlerinden koruyabilirler.”[48]

Kur’an’ın gölgesinde vahyin Hakikat nizamıyla yetişmiş olan muazzam bir şahsiyettir. Fakih Kur’an’da olan hayatı pratikte tercüme edendir. Fakihlik Rahman’ın kişiye vermiş olduğu özel bir nimettir. Kutlu davanın önderi Hz. Muhammed (s.a.v) bir hadisi şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır; Allah(c.c) kime hayır dilerse, o kimseyi dinde fakih kılar.[49] Allah (c.c) Kur’an’da hikmetin kullara verildiğinden ve verilen hikmetinde hayır olduğundan bahsediyor;

يُؤتِي الْحِكْمَةَ مَن يَشَاء وَمَن يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ أُوتِيَ خَيْرًا كَثِيرًا وَمَا يَذَّكَّرُ إِلاَّ أُوْلُواْ الأَلْبَابِ

“Allah, hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çokça hayır verilmiş demektir. Bunu ancak akıl sahipleri anlar.”(Bakara 269)

Fakih, dünya hayatında memur olan insanların şefi konumundadır. Allah cc tabiri caizse çizmiş olduğu plan ve projeyi uygulayıcı fonksiyonu bulunan insanların önlerinde yer alan kimsedir. Projede değişiklik, ekleme ve çıkarma değil de olduğu gibi saf haliyle uygulayıcısı ve muhafazası için çalışan kimsedir. Hasan-ı Basri (rh.a) şöyle diyor: Fakih ancak dünyadan yüz çevirip ahirete yönelen ve kendi kusurlarını gören kimsedir.[50]

Dikkat edilirse dinin inceliklerini anlayan iman ve itaat noktasında hayatları Kur’an ve Sünnet’e en uygun olan kimselerdir fakihler. İmam-ı Gazali(Rha.) bu konuda şöyle diyor: “Fakih siyaset kanunlarını yapan ve halk arasındaki çekişmeleri kaldırmanın yolunu bilen aracı bir kimsedir. Fakihler, milleti idare eden hükümet adamlarının hocaları ve çekişmelerde halkı idare etmenin doğru yollarını gösteren kimselerdir.[51]

M.Hamdi Yazır(rh.a) bu konuda şöyle diyor: “Fakih olmak için Fıkhın muhtevası olan usulu’de bilmek şarttır. Bu ise bütün ilimler ile alakadardır. Fıkıh hem nazari hem ameli haysiyete sahip bir ilim olduğu gibi bir tahkike göre ilimle amel edilmesi gerekenleri de kapsamaktadır. Yani ilim ile amel etmeyene Hakikat olarak fakih sıfatı verilmez.[52]

Fakih; Dünyevi maksatlar uğruna mal, makam, mevki ve şehevi arzuları uğruna dini alet etmez bilakis Allah cc rızası uğruna bütün imkanlarını seferber eder ve O (c.c)’nun rızasını gözetir. İbni Abidin(rh.a) şöyle der;

“Fakih, insanların ciddi ve gayri ciddi tutumlarını, hilelerini bilmek mecburiyetindedir. Ayrıca insanların arasındaki muhalefetleri maslahat ve mefsedetleri ile birlikte kavramalıdır. İnsanlar arsında cari olan işleri, örf ve adetleri bilmek zorundadır. Bu ise insanlar arasındaki mülakat, çeşitli mezheplere salik kişilerle görüşmek, onlarla müzakere ve sohbetlerde bulunmak onlara ait risaleleri toplayıp mütalaa etmek suretiyle elde edilebilir”[53]

Hazreti Ali (r.a.), “Fazilet, ancak ehlî ilme mahsustur. Çünkü onlar doğru yoldadır; hidayet arayana yol gösterirler. Herkesin kadir ve kıymeti başarısına göredir. Cahiller ehl-i ilme düşmandırlar. İmdi sen ilim elde etmeye bak, ilmin ebediyen cahili olma! İnsanlar ölü, ehl-i ilim diridirler” demiştir.

Hazreti Ali (r.a.)nın sözündeki cahillerden Murad, şer’i ilimleri bilmeyenlerdir. Böyleleri başka ilimleri bilirlerse de ulemaya avamdan daha fazla düşmanlık ederler. Cahilin düşmanlığına sebep Hakk’ı bilmemesi yahut âlimin onun fikrine muhalif fetva vermesi ve insanların âlime olan teveccühünü görmesidir. İnsanların ölü olmasından Murad, hükmen ölü olmalarıdır. Zira hiçbir faydaları yoktur. Onlar nebat yetiştirmeyen çorak toprağa benzerler. Teâlâ Hazretleri; Yoksa ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine verdiğimiz nurla insanlar içinde yürüyen kimse karanlıklar içinde olan gibi midir?(Enam 122) buyurmuştur. Bu ayet-i kerimedeki ölüden murâd cahil, diriltmekten murad ilim verilmesidir. Karanlıklar içinde yüzen de cahildir. Yani cahil iken öğretilerek nurlandırılan bir kimsenin, cehalet karanlıkları içinde bocalayan cahillerle bir olamayacağı beyan buyurulmaktadır. Yahut ölüden maksat kalplerinin ölmesidir. İhya’u Ulûmi’d-Dîn’de şöyle deniliyor:

Fethu’l-Mevsılî, Hastaya yiyecek, içecek ve ilâç verilmezse ölmez mi? demiş. Evet, ölür demişler. İşte kalp de öyledir. Ona üç gün hikmet ve ilim verilmezse ölür! demiş. Gerçekten doğru söylemiş! Çünkü kalbin gıdası ilim ve hikmettir; onun hayatı bunlarla kaimdir. Nitekim vücudun gıdası da yemektir. Kimde ilim yoksa onun kalbi hastadır, ölmesi kaçınılmazdır.[54]

Fakihlerin hem siyasi hem içtimai (münasebet) alanında etkileri büyüktür. Ümmetin sorunlarını çözmede büyük bir rol üstlenmişlerdir. Halkı yönetme idare etmede üstlenmiş oldukları görev onların sorumluluklarının ağır olduğunun ifadesidir. Dolayısıyla yöneticilere olan tutumu da gözden kaçırılmaması gereken bir Hakikattir. Sahip oldukları ilim ile fitneyi önceden sezmeleri, büyük felaketlerin önüne geçme açısından Allah (c.c)’ın bahşettiği eşsiz lütuftur.

“Alimler fitneyi daha gelirken anlarlar. Cahiller ise ancak giderken farkeder.”(Hasan-ı Basri(rh.a)

Aslında bu söz kimin âlim kimin ise cahil(âlim olduğu düşünülen) olduğunu ifade eden bir cümledir. Çünkü âlim, zamanındaki olaylara ve siyasete hâkim olmalıdır. Güncel meselelere hâkimiyeti, insanların içerisinde bulunmuş olduğu durum, ne seviyede oldukları ve o toplumun Allah’ın kuralları ile münasebetini iyi çözümlemiş olması şarttır. Oturduğu yerden fetva veren ya da ilmi aktarımda bulunan değil, bizzat cihad meydanlarında mücadele eden mücahit bir âlimdir. Doçentliğin, profesörlüğün yeterli bir hedef olmadığını iyi bilen kimsedir. Alimin en önemli yükümlülüklerinden biri de; kendi istikametini korumakla beraber toplumu sırat-ı müstakim üzere tutmaya çalışmasıdır. Kendi istikametini koruyamayanın insanları muhafaza edecek yeterliliğe sahip olması düşünülemez. Kısacası fakih toplum içinde en aktif olan en çok çalışandır. En çok fedakârlık yapan, en çok kendisini adayandır. Ona rahat yoktur demek yerinde bir cümle olacaktır. Böyle bir programı olan fakihin musibetlerle belalarla imtihan edilmesi de kaçınılmaz olacaktır. Tabii ki alacağı mükâfat da diğerlerinkine benzer mükâfat olmayacaktır. Bu konuyla alakalı Vehb b. Münebbih şunu söylemiştir; “Belayı nimet, rahatı musibet saymayan bir kimse, fakih değildir.”[55]

Sa’d (r.a.)’den rivâyete göre, şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v.)’e sordum insanların hangisinin belasının ağır olduğunu, buyurdular ki: “Peygamberler, onların peşinden yaşantı olarak Peygambere yakın olanlar sonra onlara yakın olanlar. Kişi dindarlığı oranında belayı uğratılır. Dininde sağlam ise belası ağırlaştırılır. Dininde gevşek ise dindarlığı oranında belaya uğratılır. Bela, kulun peşini bırakmaz, sonunda kul uğradığı belalarla üzerinde günah kalmayıncaya kadar günahlarından temizlenmiş olur.”[56]

İnsanlar içinde peygamberlere en çok benzeyenler âlimlerdir. Fakat bu benzerlik sadece görüntü şekil ve şemail olarak değildir. Aynı zamanda mücadeleleri ve fedakârlıklarıyla da O (s.a.v)’e benzemeye çalışırlar. Dolayısıyla musibetleri en çok üzerlerine çekenler de onlar olacaktır. Bu konuyla alakalı önderimiz Resulullah’ın (s.a.v) şöyle buyurmuştur;

“Kim ilim elde etmek için bir yol tutarsa Allah’ta onu Cennetine giden yola iletir. Melekler ilim öğrencisinin razı olması için kanatlarını indirirler. Bir âlim için göktekiler ve yerdekiler hatta denizdeki balıklar bile o âlimin bağışlanması için Allah’a yalvarırlar. Âlim bilgili bir kimsenin cahillikle ibadet eden bir kimseye karşı üstünlüğü, Ayın diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir. Âlimler peygamberlerin varisleridirler. Peygamberler miras olarak ne dinar ne de dirhem bırakmışlardır; onlar sadece miras olarak ilim bırakmışlardır. Kim ilimden nasibini alırsa çok büyük hayırlara kavuşmuş olur.”[57]

Peygamber varisi olan âlimlerin üstünlüğüyle alakalı Allah Resulu (s.a.v) şöyle buyurmuştur;

“Bir fakih, şeytan için bin abidden daha şiddetlidir.”[58]

Fakihin abide(fıkıh sız ibadet eden) olan üstünlüğünü şu Rahip Barsisa kıssasından anlamaya çalışalım;

îbn Cerîr Taberî der ki: Bana Yahya İbn İbrahim… Abdullah İbn Mesut’tan nakletti ki; o, Haşr 16. ayetin tefsirinde şöyle demiş: Bir kadın koyun güdüyordu. Ve dört kardeşi vardı. Kadın geceleyin bir rahibin kulübesinde kalıyordu. Rahip bir gün onun yanına indi ve onunla birleşti. Kadın hâmile kaldı. Şeytan rahibe gelip; onu öldür de göm, sen sözü dinlenen bir adamsın, dedi. Rahip kadını öldürüp gömdü. Abdullah İbn Mes’ud der ki: Şeytan rüyalarında kadının kardeşlerine varıp dedi ki; Kilisenin rahibi bacınıza tecavüz etti ve onu hâmile bırakınca da falan yere gömdü. Ertesi gün kadının kardeşlerinden birisi dedi ki: Allah’a Andolsun ki, dün gece ben bir rüya gördüm. Size anlatsam mı yoksa anlatmasam mı? Diğer kardeşleri: Hayır, anlat, dediler. Adam rüyayı anlatınca, öteki kardeşi: Allah’a andolsun ki ben de aynı şekilde bir rüya gördüm, dedi. Diğer kardeşi de aynı şekilde söyledi. Bunun üzerine dediler ki: Allah’a andolsun ki bu, mutlaka bir şey için gösterilmiş bir rüyadır. Abdullah İbn Mes’ud dedi ki: Gidip krallarından rahibi tutuklaması için yardım istediler. Alıp rahibi onun yanına getirdiler. Şeytan, rahibe gelip dedi ki: Doğrusu seni bu duruma düşüren benim. Benden başka kimse de seni bundan kurtaramaz. Öyleyse bana secde et de içine düşürdüğüm durumdan seni kurtarayım. Rahip şeytana secde etti. Onu hükümdarlarının yanına getirdiklerinde şeytan ondan uzaklaştı ve rahip tutulup öldürüldü. İbn Abbâs, Tâvûs ve Mukâtil İbn Hayyân’dan da buna benzer bir rivayet nakledilmiştir. Halktan pek çoğunun yanında şöhret bulduğuna göre, bu rahip; Barsîs imiş. Allah en iyisini bilendir[59]

İşte şeytan Fakih olmayan fakat Allah (c.c)’ ye ibadet eden bir insanı tuzağına kolayca düşürmektedir. Eğer şeytanın hilesini fark edecek kadar fıkha sahip değilsek ona bir oyuncak olmaktan kurtulamayız. İşte burada âlimin önemi gündeme gelmektedir. Bundandır ki; Hayatlarının bütün alanlarını Allah yolunda mücadeleye harcayanlar şeytanın ve şeytanlaşmış sistemlerin karşılarında hep bir tehdit oluşturmuştur. Onlar isterler ki adı âlim kendi fakih evinde otursun uydudan bir şeyler anlatsın, telefonlardan fetva versin ve insanlara namazı, orucu, zekâtı, haccı anlatsın da Allah yolunda cihadı anlatmasın. Fakat şu unutulmamalıdır ki Allah (c.c) nurunu muHakkak fakihlerin ve mücahitlerin eli ile tamamlayacaktır. Allah cc ezeli hayat rehberimiz Kur’an’ı Kerimde ; “Kâfirler istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır” (Saf 8) emrini buyurmuştur.

KARINLARINA ATEŞ DOLDURAN HAİN DİN TÜCCARLARI

İnsanın nezdinde dünyanın değerli hale gelmesiyle onu elde etme adına bütün imkânlar seferber edilmiştir. İnsanların manevi yönünün; onların zayıf noktası olduğunu fark eden din tüccarları dünyayı elde etmek için hareket ve bereket ilmi olan fıkhı bu oyunlarına alet ettiler. Dini ilimler adına zayıf bir toplumu aldatmak kolaydır. Çünkü bilmiyor, ne söylersen evet doğrudur diyebiliyor sadece vicdanlarını kısa bir zaman zarfı da olsa rahatlatmaları bu tüccarları kabul etmeleri için onlar adına yeterliydi. Bugün batıl inanç ve hurafeleri, felsefi sapıklıkları silah zoruyla kabul ettiremedikleri çirkinlikleri bu tüccarlar vasıtasıyla topluma empoze etmeyi başardılar. Toplumun bilmediği bilmekte istemediği bir kitabın içindeki cümleleri topluma kendi istedikleri şekilde sunmaları çokta zor olmadı.  Kısaca din tüccarları böylece ortaya çıkmıştır. Bu tüccarlar Hakkında Allah cc Kur’an’da şöyle buyurmaktadır;

إِنَّ الَّذِينَ يَكْتُمُونَ مَا أَنزَلَ اللّهُ مِنَ الْكِتَابِ وَيَشْتَرُونَ بِهِ ثَمَنًا قَلِيلاً أُولَئِكَ مَا يَأْكُلُونَ فِي بُطُونِهِمْ إِلاَّ النَّارَ وَلاَ يُكَلِّمُهُمُ اللّهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَلاَ يُزَكِّيهِمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ

“Allah’ın indirdiği kitaptan bir kısmını gizleyip onu az bir bedel ile değişenler (var ya); işte onlar karınlarına ateşten başka bir şey doldurmuyorlar. Kıyamet günü Allah, onlarla ne konuşacak, ne de onları arıtacaktır. Onlar için elem dolu bir azap vardır.”(Bakara 174)

Bu Ayeti Kerime’nin tefsirinde müfessirin ulemadan Mehmet Vehbi(Rha.) şöyle diyor;

“Ahkâm-ı Şer ’iyeyi kendi arzularına göre te’vile çalışanlar her zaman görülmüş ve bu gibi haller vuku bulmuştur. Ve şu anda da vuku bulmaktadır. Zira; Büyük tanıdıkları kimselerin keyfi için ahkam-ı Şer ‘iyeyi mevzuundan çıkararak onların keyfine göre te’vil edip batılı kabul ettirmeye çalışanlar, alemde her zaman mevcuttur ve bu te’vilat mukabilinde aldıkları para, (miktarca) nefsinde ne kadar çok olsa dahi ortaya çıkan zarara (elde ettikleri zarara)nispetle pek az olduğunu işaret için Vacip Teala   ثَمَنًا قَلٖيلًا ile vasıflandırarak az bir paha buyurmuştur.”[60]

Yine aynı ayetin tefsirinde Mevdudi(Rha.) şu açıklamayı yapmıştır;
“Bunlar, ilâhî kitapları bildikleri halde onları halktan gizleyen ve aralarında yaygın olan tüm bâtıl inanç, kötü gelenek ve gereksiz kısıtlamalardan sorumlu, yeni yeni kurallar uyduran bilginlerdi. Ayrıca onların bir suçu daha vardı. Halk arasında kasten yaygınlaştırılan cahillik nedeniyle ortaya çıkan kötü davranış ve geleneklere karşı bir tek kelime bile söylememişlerdi. Sadece bununla da kalmamış, çoğunluğun bu üzücü durumunu kendileri için avantajlı bulmuş ve bu nedenle Allah’ın emirlerini halktan gizli tutmaya devam etmişlerdi.”[61]

Bu ayetle alakalı Elmalılı Hamdi Yazır’da şu açıklamayı yapmıştır;
Allah’ın indirdiği kitabı, Yahudi bilginlerinin yaptığı gibi gizleyenler ve bu gizleme sebebiyle az bir değer, yani ne kadar çok da görünse, işin aslında az olan bir dünya menfaati, para, mal veya makam satın alanlar, kısaca dünya muradına ermek için Allah’ın kitabını veya o kitabın hükümlerini gizleyen ve gerçekleri değiştirenler yok mu? İşte onlar, karınları dolusu ateşten başka bir şey yemezler. Bu yüzden aldıkları bedeller, yedikleri şeyler, içlerinde gerçek bir ateş olacak, onları yakacak ve devamlı yakacaktır. Çünkü şer’i gerçeklerin aksine yapılan her işte manevi bir ateş kıvılcımı vardır. Onu gizlemek suretiyle elde edilen dünya menfaati, elbette ateşten başka bir şey olmayacaktır. Ve kıyamet gününde Allah, onlara söz söylemeyecek, yani rahmetle iltifat etmeyecektir. Çünkü “Bir kötülüğün cezası, onun gibi bir kötülüktür.” (Şûra, 42/40). Bunlar ise Allah’ın kelâmını gizlediklerinden, ahirette rahmet sözünden mahrum kalacaklardır. Onları tezkiye etmeyecek ve günahlarından temizlemeyecektir. Mümine yapacağı gibi affından hissedar kılmayacak, oldukları gibi bütün kirlilikleriyle mahşer yerine getirecektir. Ve bunların Hakkı acı veren devamlı bir azabdır.[62]

Yukarıda verilen izahlar bize şu gerçeği gösteriyor; Bu din tüccarları Allah (c.c)’dan korkan bir neslin sona ermesinden sonra ortaya çıkmışlardır. Yani Raşid halifelerin olduğu dönemde değil heva ürünü olan beşeri sistemlerin(Demokrasi, laiklik, cumhuriyet) ve saltanat döneminde ortaya çıkmışlardır. Bu ihanetin tarihsel süreciyle alakalı İmam Gazali (rh.a) şunları kaydetmiştir;

Bilmiş ol ki hilafet vazifesini Peygamberimiz(s.a.v)’den sonra Hulefâ’yı-yı Raşidin üstlenmiştir. Bunlar, Allah’u Teâlâ’yı bilen, İlahi hükümlere vakıf olan gerçek imamlar idi. İstişaresi gereken bazı meseleler müstesna hüküm ve fetvalarında kimseye ihtiyaçları yoktur. Bunun için devirlerinde Alimler tamamen ahiret ilmine yönelmiş ve yalnız onunla meşgul olmuşlardır. Dünya işlerinden insanları alakadar eden hükümler ve fetvalardan çekinir ve fetva vermemek için kendilerini müdafaa ederlerdi. Siret ve ahlaklarından rivayet edildiği gibi bütün imkânlarıyla Allah’u Teâlâ’ya yönelmişlerdi. Ne zaman ki hilafet fetvaya gücü yetmeyen ehliyetsiz ellere geçti, fakihlerden yardım dilemek ve hükümlerinde fetva almak için her halde onları beraberlerinde almak zorunda kaldılar. Tabiin(Peygamber efendimizi görmeyip sahabeye yetişen) bilginlerinden selefin yolunu tutan ve sahabenin usulüne riayet eden bir kısmı kalmıştı ki, onlara kadılık ve fetva için müracaat edildiği vakit kaçınır ve çekinirlerdi. Bu sebepten halifeler, vazife vermek için onları zorlamaya mecbur oldular.

Padişahların alimlere yönelmesini, alimlerin ise bunlara iltifat etmediklerini gören zamanın insanları, padişahlar tarafından verilen mevkileri elde etmek için ilim öğrenmeye yöneldiler. Fetva ilmine çalıştılar ve kendilerini hükümdarlara takdim ettiler; Onlarla buluşmak için talepte bulundular ve onlardan vazifeler ve hediyeler istediler. Kimisi umduğunu buldu, kimisi de bulamadı. Dileği yerine gelen isteme alçaklığından kendini kurtaramadı. İşte böylelikle fakihler aranır halde iken kendileri aramaya başladılar. Padişahlardan çekinmekle onlara yönelmekle, yüce iken küçük bir duruma düştüler. Ancak her asırda Allah’u Teâla’nın yardımına mazhar olan fakihler müstesnadır.[63]

En başında da söylemiş olduğumuz gibi bu tüccarları harekete geçiren en önemli şey zalim ve kâfir yöneticilerin kendilerine sağlayacağı vaat etmiş oldukları dünyalık rütbeler, makam ve mevkilerdir. Hiç şüphe yok ki bunlar eşkıyalardan, katillerden daha tehlikelidirler çünkü İslam fıkhını te’vil edip onu değiştirmeye kalkışmak kâinattaki en çirkin ve en ağır cinayettir.

“Çünkü zalim sultanların ve kâfir idarecilerin merdut icraatlarını meşru göstermek için İslam fıkhını servet ve makam karşılığında te’vil etmeye kalkışmak, hem Allah’a hem de Allah’ın enbiyalarına ihanet etmektir. Müftülük makamı Rabbani bir makamdır. Müftülük makamında oturan müftü de varis-i Enbiya’dır.”[64]

İmam Nevevi (rh.a)’nin izahından da anlaşıldığı üzere; müftülük ve buna benzer makamlar ağır sorumluluktur. Yoksa günümüzde ki sözde müftü ve din adamlarının o makamlarda bulunuyor olmaları Hakkını verdiklerini göstermez bilakis orayı işgal ettikleri icraatlarından bariz bir şekilde anlaşılmaktadır. İster doçent, doktor, profesör ya da bir çok üniversite bitirmiş olsun fark etmez. Bu branşlar, tağuti sistemlerin egemen olduğu yerlerde gerekli şart olarak belirlense de hiçbir geçerliliği yoktur. Başlarına geçirdikleri takke, üzerlerine giydikleri cübbe yaptıklarını meşru hale getirmez. Halkı cahil olan toplulukları bu gibi şeylerle kandırmak zor olmayacaktır. Ölçüsü, gayesi, hedefi dünya olan toplulukları kandıranlar elbette aynı amacı güdenler olacaktır. Kur’an ve Sünnet’in takipçileri olan sahabe ve onların izinden gidenler; bizlere, yaşamış oldukları ve yapmış oldukları müdahaleler ile kimin HAİN kimin ise FAKİH olduğunu net olarak göstermişlerdir. Bu konuda herhangi bir karmaşa ya da bilinmezlik yoktur. Bunun tespit edilememiş olması ise onların yaptıklarının ve hainlere itaat etmelerinin bir sonucu olarak; gözlerinin ve kalplerinin perdelenmiş olmasındandır.

وَإِذْ يَتَحَاجُّونَ فِي النَّارِ فَيَقُولُ الضُّعَفَاء لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا إِنَّا كُنَّا لَكُمْ تَبَعًا فَهَلْ أَنتُم مُّغْنُونَ عَنَّا نَصِيبًا مِّنَ النَّارِ

قَالَ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا إِنَّا كُلٌّ فِيهَا إِنَّ اللَّهَ قَدْ حَكَمَ بَيْنَ الْعِبَادِ

 “Ateşin içinde birbirleriyle tartışırlarken, zayıf olanlar, büyüklük taslayanlara, “Biz size uymuş kimselerdik. Şimdi şu ateşin bir kısmını üzerimizden kaldırabilir misiniz?” derler. Büyüklük taslayanlar ise şöyle derler: “Biz hepimiz ateşin içindeyiz. Şüphesiz Allah, kullar arasında (böyle) hüküm vermiştir.””(Mümin/47-48)

إِنَّكَ لَا تُسْمِعُ الْمَوْتَى وَلَا تُسْمِعُ الصُّمَّ الدُّعَاء إِذَا وَلَّوْا مُدْبِرِينَ

وَمَا أَنتَ بِهَادِي الْعُمْيِ عَن ضَلَالَتِهِمْ إِن تُسْمِعُ إِلَّا مَن يُؤْمِنُ بِآيَاتِنَا فَهُم مُّسْلِمُونَ

 “Şüphesiz sen ölülere duyuramazsın. Arkalarına dönüp kaçarlarken sağırlara da çağrıyı duyuramazsın. Körleri sapıklıklarından vazgeçirip doğru yola getiremezsin. Ancak ayetlerimize inanıp da Müslüman olmuş olanlara duyurabilirsin.”(Neml/80-81)

 

DAR GÖRÜŞLÜ FIKIH DÜŞMANLARI VE AVANELERİ

ALLAH cc yeryüzüne bir hidayet kaynağı olarak indirmiş olduğu Kitabullah’a şüphesiz bir şekilde iman eden kimselere Kur’an’ın tabiriyle Müslüman denilir. Demokrasi ve demokrat yanlıları sağcı ve solcu adlarını alan müşriklerin müminlere takmış oldukları bir takım isimler vardır. Başlıca bu isimler; irticacı, şeriatçı, kökten dinci, radikal gibi isimlerdir. Fakat bu isimlerin hiçbir tanesi Allah (c.c)’nin onlara takmış olduğu Müslüman isminin yerini alamaz. Bununla beraber de müminleri bu takılan isimler bağlamaz. Müminler kendilerine Müslüman isminin dışında takılan bütün isim ve unvanları Hak etmedikleri gibi bütün beşeri düşüncelerin buna kalkışmasındaki tek sebep Allah’u Teâlâ’nın koymuş olduğu hudutlarını aşıp O’na tuğyana kalkışmaktan başka bir şey değildir. Mevdudi(rh.a) tuğyan kelimesini bizlere şu şekilde açıklamaktadır; Bilindiği gibi tuğyan lügat manası; haddi aşmaktır. Günahta haddini aşan herkese “taği” denir. “sel taşması” tabiri de aynı köktendir. Suyun haddinden fazla çoğalması Kur’an’ı kerimde bu anlama gelen ayet vardır “gerçekten su taştığında” (Hakka 11) Tuğyan tabiri burada suyun taşması olarak kullanılmıştır. İnsanoğlu haddini aşıp yeryüzünde hâkimiyet elde edince insanları zorla köleleştirip, Haklarına tecavüz ederek, onların gelir kaynaklarını sömürmek ister ve bunun için harplere girer. Tağut uğrunda dövüşmek budur.[65]

Günümüzde Müslümanlar kendilerine has olan bu ismin dışında bir takım isimlerle kendilerini ortaya koymaya çalıştıklarında tuğyan etmeye doğru bir gidişlerinin var olduğunu fark edemezler. Asıl vazifesi İslam’ı anlamak ve yaşamak olan insan Fıkıh ilmine düşmanlık ederek haddini aşmıştır. Şunun iyi bilinmesi gerekir ki İslam’ın gereklerini anlayıp hayata indirmenin ilmi olan fıkha karşı yapılan düşmanlık asıl manada İslam’a karşı yapılmış düşmanlıktır.

Bunu görev edinenler akıl yolundan uzak his yoluna yakın bir yolculukta bulunurlar. Bunların akılları cebinde, basiretleri elinde, sloganik bir takım laflarla heyecan savaşları içerisinde mücadele verirler. İslam’ın ortadan kaldırmak isteyen, hudutlarını yok edip kendi kalemle çizdikleri hudutlarla istediklerini tatbik etmek isteyenler Müslümanların güncel hayatlarını bir e-posta yoluyla tespit etmeye ve bir enter tuşuyla yok etmeye çalışırlar. Ne yazık ki bu gün meyvelerini net bir şekilde aldıkları bir ağaca dönüşmüştür bu durum. Bugün İslam düşmanları İslam’ı devre dışı bırakabilmek için bulanık bir su ortamını oluşturmaya çalışıyorlar. Bunu becerebilecekleri en sinsi ve en zarar verici ilk adım, ilim ve ilim adamlarını kendi yanlarına çekmek ya da kendi ithal ettikleri ilim adamları ile Müslüman fert ve toplumları dağınık bir hale getirmektir. Asıl amaçları, ümmetin içinde yaşamış olduğu pratik hayattaki meselelerden uzaklaştırarak felsefi bir hayata doğru yöneltmek ve bu konulardaki münakaşalarla bu alandaki sorunu kendilerine göre çözmektir. İşte bu mesele bütün dış güçlerin tarih boyunca ortaya attıkları bir oyundur. Bu orta oyunla Müslümanların gündemlerini belirlemek ve bununla beraber İslam âlimlerinin ilmi çalışmalarının önünü keserek bütün vakitlerini ve gündemlerini bu meselelerle meşgul etmeye çalışmışlardır.

Tarihte bu tarz olaylara çok örnek olmakla beraber vereceğimiz örnekte bu konuyu anlamamıza yeterli olacağı kanısındayız;

Emevi Kralı Yezid’in oğlu Halid; Yunan felsefesinin islam aleminde yaygınlaşmasını temin gayesiyle kitap tercüme işini başlattı. Basra ve Kufe’de felsefi tartışmaların yapıldığı toplantılar tertip ettirerek bunu devlet hazinesinden finanse etti. Abbasiler döneminde Mansur bu faaliyetleri hızlandırdı. Nihayet hicri 118 yılında tahta geçen Me’mun beytu’l hikme’yi kurmak suretiyle yunan düşüncesinin ve kültür saldırısının müesseseleşmesini sağladı. Aslında bu faaliyetler İslam’dan önce akdeniz’in doğu ve güney doğu bölgesinde yaygınlaşmaya başlayan Yunan felsefesinin yeniden başlatılması gayretinden başka bir şey değildi. Zira M.S 270 yılında Antakya’da, 30 yılında Nusaybinde ve 363 yılında Urfada felsefe okulları kurulmuştu. Özellikle Urfada kurulan felsefe okulunda yunanca’dan başka süryanice’de mecburi dil olarak öğretiliyordu. Bu akım iran hükümdarı Enşiravan (M.S 531-578) döneminde Hind felsefesinin de katılmasıyla apayrı bir görünüm kazanmıştı. Yunan felsefesi, Hind mistisizmi, Zerdüşt dininin öğretilerinden oluşan yepyeni, acayip bir düşünce Anadolu, Mezopotamya ve arabistana doğru yayılmaya başlamıştı. İşte Me’mun’un kurduğu beytul hikme, bu anlayışın devlet gücüyle ve resmi bir politika halinde İslam aleminde yaygınlaşmasını sağlama amacını güdüyordu.

Bu faaliyetlerin meyvesi kısa zamanda alındı. İslam alimlerinin karşısına filozoflar çıkarıldı. Bu sonuncular da, her ne kadar kendilerini Müslüman olarak ilan ediyor idiyseler de bütün güç ve gayretleriyle ehli Sünnet akidesine ve İslam fıkhına savaş açmaktan geri durmuyorlardı. Bu durum karşısında İslam alimleri dört bir yandan başlatılan saldırılar neticesinde İslam inancını ne açık ve net bir şekilde ortaya koyma gayretine giriştiler.

Ehli Sünnet akidesine bağlı Kur’an ve Sünnete mutlak itaat içinde olup, hayatlarını hiçbir döneminde İslam şeriatına ters düşen bir tavırları görülmeyen ve bunca saldırı karşısında İslam’ın nezih akidesini, Resul’un Sünnet’ini koruma, öğretme ve sapık inanışlara karşı temsil etme gayretlerini  gösteren alimleri, müçtehid imamları, velileri, takva erlerini; cihad etmediler , miskinliği telkin ettiler, gayri meşru iktidarı yıkıp islam devletini kurmadılar, siyaseti bilmiyorlardı diye tenkide kalkışmak iz’an, insaf, vicdan ve edeple bağdaşır mı?[66]

Görüldüğü üzere toplumun ifsadı devletin tekeline geçmesiyle yüksek oranda artış göstermiştir. Bu ifsad programı, sadece devletle kalmayıp insanların eğitim yuvalarına sirayet ederek geniş alana yayılmıştır.  Bununla beraber kendilerinin ve insanların tevhidden uzaklaşmasına sebep olmuştur. Halkı cahil olan toplulukların bu oyuna gelmeleri elbette zor olmamıştır.

İnsanı harekete ve berekete sevk edecek olan fıkıh ile alakalı yapılmış tahribat çalışmalarını da göz ardı etmemek gerekir. Bu uğurda kullanılmış süslü cümleler genellikle şunlar olmuştur; “Bunlar çok öncelere ait kurallar ve kanunlardır. Bunların güncellenmesi şarttır.”, “Bu meseleler sizin anlayamayacağınız meselelerdir. Sormayın, size denileni yapın, yoksa kafayı yersiniz.”, “Çöl kanunları(haşa) ile amel edecek değiliz.”  Gibi cümleler ile halkı bunun zaruretinden uzaklaştırarak gündemlerini tamamıyla dünyaya ya da bunların birer neticesi olan; felsefi ilimlere yönlendirmeye çalışmaları ve halkında buna boyun eğmesi ve kafalarının karışması yukarıda örneği verilmiş cümlelerin tesiri mesabesindedir.

Burada asıl hedef alınan noktanın şu olduğunu söyleyebiliriz; İstila edebilmek için idraklerini teslim almak. İdrakini yitirmiş kişinin kandırılması gayet kolaydır. İstediği şekilde yönlendirebilmek ve yönetmek insanoğlunun idrakini teslim almakla mümkün olur. Hele bir de kafası karıştırılan nokta cahil bırakıldığı konu olunca istedikleri emellere ulaşmak artık onlar için çok uzak bir ihtimal değildir. Cahil bırakıldığı konu derken; Hakkında hiçbir şey bilmediği değil, Hakkında konuşurken nasıl konuşacağını ve nasıl davranacağını bilmemektir. İçeriğine Hakim olamamak ve hükmettiği yerleri tayin edememektir. Ya da onun Hakkında istediği gibi konuşabilme Hakkına sahip olduğunu düşünmektir. Bu sapkınlık öyle dereceye ulaşır ki; “Benim İmam-ı Azam’dan ne eksiğim var, bende onun anladığı gibi anlayabilirim.”, “Hem peygamberin döneminde mezhep mi vardı” gibi söylemlere ulaşacak kadar cehaletin fışkırdığı bir durum halini alır. İnşaat yapmak isteyen bir kişinin mimara başvurması, ya da genelleme yapacak olursak bir kişi hangi işi yapmak isterse istesin o işten anlayana başvurması sorgulanmazken, fıkhi konuların bir ölçüye göre olması gerektiği bu gibi kişiler tarafından taassupçuluk olarak değerlendirilir.

İslam Hakkında bu gibi düşüncelerin var olması, ilmin değerini yitirmesinden ziyade hayata da hükmeden bir yönünün olmadığını kabul etmeye sebebiyet vermiştir. Hal böyle olunca fıkıh Hakkında ileri geri konuşabilenler rahatlıkla hüküm, kanun, yasak gibi ictimai konularda da aynı yöntemi kullanarak İslam’ın taHakküm boyutunu insanların zihinlerinden çıkarmışlardır.

Bu çağda Kur’an ile hükmetmenin imkânsız olduğunu delillendirme adına öyle konferanslar öyle mitingler öyle programlar kurulur ki saatlerce akıllarını bunun gereksiz olduğunu ispatlamak için çalıştırırlar. Zaten kurmuş oldukları meclisler ve oturumlarla İslam ile alakalarının olmadığını net bir şekilde ortaya koymuşlardır. İnsanlar üzerinde Hakim olan geçerli anayasanın Kur’an olmaması bir çok meselenin anlaşılması için yeterli bir meseledir.

Koymuş oldukları yasalarda bunun değiştirilemeyeceğini vurgulayarak insan için elzem olanın bu olduğunu anlatmaya çalışırlar. “Değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez…”

Onların bu gibi girişimleri için Allah kitabında şöyle buyurmuştur;

أَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ اللّهِ حُكْمًا لِّقَوْمٍ يُوقِنُونَ

 “Onlar hâlâ cahiliye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgiyle inanan bir topluluk için hükmü, Allah’tan daha güzel olan kimdir?”  (Maide/50)

 


أَمْ لَهُمْ شُرَكَاء شَرَعُوا لَهُم مِّنَ الدِّينِ مَا لَمْ يَأْذَن بِهِ اللَّهُ وَلَوْلَا كَلِمَةُ الْفَصْلِ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ وَإِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ


Yoksa onların birtakım ortakları mı var ki, Allah’ın izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine teşri’ ettiler (bir şeriat kıldılar)? Eğer o fasıl kelimesi olmasaydı, elbette aralarında hüküm (karar) verilirdi. Gerçekten zalimler için acı bir azap vardır. (Şura/21)

“Şürekau” (ortaklar) ifadesi ile sadece insanların kendilerine yalvardıkları, müracaatta bulundukları, dua ettikleri, ibadet edip adak kestirdikleri ve bu şekilde ortak koştukları ilahlar kastedilmiş değildir. Burada ‘ortaklar’ ile insanların kendilerine Allah ile beraber hüküm koymada ortak kabul ettiği kimseler kast olunmaktadır. Öyle ki, onların ortaya attıkları düşüncelere, akidelere, nazariyelere iman edilir ve ahlâkî kaideler, kültürel normlar şeklinde ihdas ettikleri değerler ölçü olarak kabul edilir. Onların icad ettikleri kanunlara, dini törenlere, örf ve adetlere uyulur. Kişisel ve toplumsal hayatı düzenlemede, alış verişte, mahkemelerde, siyasette, yönetimde hep onların kararları esas alınır. İşte bu, o insanların tabi oldukları şeriatlarıdır. Yine bu, Allah’ın dininin karşısında kendi başına müstakil bir dindir. Onlar nasıl ki Allah’ın rızası olmadan bir ‘din’ ortaya koymuşlarsa, onlara uyanlar da Allah’ın rızası olmadan uymuşlardır. İşte Allah’dan gayrısına kulluk nasıl şirkse, bu da öyle şirktir.”[67]

Şunu bilmekte fayda vardır; “ Nass ile sabit olmayan ve Hakkında hüküm olmayan bir kısım cüz’i hükümler, zamanın değişmesiyle değişebilir, fakat Hakkında kat’i nass bulunan bir mesele Hakkında değişikliğin olması mümkün değildir. Örnek vermek gerekirse kat’i nasslar ile sabit olan faiz haramdır. Ama zamanın değişmesiyle faizin kâr payı adı altında helal göstermeye çalışmak küfür ve tuğyandır. Ve yine örtünme ile ilgili kat’i hükümlerde de değişikliğe gidilmesi aynı hükme tabidir. Zamana göre örtünme zamana göre giyinme, zamana göre yaşama gibi hal ve hareketler Kur’an’ın ifadesiyle Cahiliyye veya bunun sonucu olan küfür ve şirk gibi bir durumla sonuçlanır velev ki 5000 sene de geçse…

Bu gibi fikirler, düşünceler yapısı itibariyle asılda Allah’tan daha iyi bildiğini (haşa) iddia ederler. Şunu demek istiyorlar aslında; “Allah bu çağdaki olayları bilemez, Onun ilmi 1400 sene öncesinde kalmıştır, bugünkü meseleleri biz daha iyi biliriz.” Oysa ki şunu hiçbir zaman fark etmezler;

Güneş, dünyanın ve diğer gezegenlerin yapısına en uygun bir yerde konumlanmıştır. Biraz daha yakın ya da uzak olması gibi bir durumda yaşamsal fonksiyonların sona ermesine sebebiyet verir. Bunun hesabı Âlemlerin Rabbi olan Allah tarafından yapılmıştır.

الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ بِحُسْبَانٍ

 “Güneş ve ay (belli) bir hesap iledir.”(Rahman/5)

 

وَالشَّمْسُ تَجْرِي لِمُسْتَقَرٍّ لَّهَا ذَلِكَ تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ

 “Güneş de, kendisi için (tesbit edilmiş) istikrar bulacağı vakte doğru akıp-gitmektedir. Bu, üstün ve güçlü olan, bilen (Allah) ın takdiridir.”(Yasin/38)

Bunlara bir ölçü tayin eden Allah(c.c), insanların hayatına ilişkin en faydalı olan kanunları mı bilemeyecek?

Güneş yaratıldığından beri aynı yörüngede hareket etmektedir. Artık zaman değişti, teknoloji ilerledi güneş de çağa uymalı, farklı yerden doğup farklı yerden batmalı gibi söylemler ne kadar ahmakçaysa Kur’an’ın hükümlerinin zamanla mukayesesi de en az o kadar ahmakçadır

“Allah(c.c)’ın dinine davetin insanlık tarihi boyunca değişmez özelliği İslam’ı (teslimiyeti) hedeflemesidir. Yani kulların, Âlemlerin Rabbine teslimiyetini… İnsanları kula kulluktan, bir tek Allah’ın kulluğuna yöneltmeyi hedeflemektedir. Bunun da yolu insanları, kulların egemenlik ve Hâkimiyetinden, beşeri kanun, ölçü ve geleneklerin baskısından ortaksız Allah(c.c)’ın egemenlik, Hâkimiyet ve şeriatine yöneltmektir. Ve bunu hayatın tüm alanlarında gerçekleştirmektir. Zaten İslam’ın geliş maksadı budur. İnsanları Allah (c.c)’ın Hâkimiyeti altında yaşatmaktır. Tıpkı insanları içinde barındıran kâinatın, bu Hâkimiyete boyun eğişi gibi… Yani insanın varlığına hükmeden otorite neyse hayatını düzene koyan otorite de o olmak zorundadır.”[68]

 

إِنَّ رَبَّكُمُ اللّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يُغْشِي اللَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَثِيثًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِأَمْرِهِ أَلاَ لَهُ الْخَلْقُ وَالأَمْرُ تَبَارَكَ اللّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ

 “Haberiniz olsun, yaratmak da, hükmetmek de O’nundur. Alemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir.”(Araf/54) 

 

مَا تَعْبُدُونَ مِن دُونِهِ إِلاَّ أَسْمَاء سَمَّيْتُمُوهَا أَنتُمْ وَآبَآؤُكُم مَّا أَنزَلَ اللّهُ بِهَا مِن سُلْطَانٍ إِنِ الْحُكْمُ إِلاَّ لِلّهِ أَمَرَ أَلاَّ تَعْبُدُواْ إِلاَّ إِيَّاهُ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ

 “…Hüküm, yalnızca Allah’ındır.”(Yusuf/40)

وَإِذَا قِيلَ لَهُم مَّاذَا أَنزَلَ رَبُّكُمْ قَالُواْ أَسَاطِيرُ الأَوَّلِينَ

 “Onlara Rabbiniz ne indirdi?» dendiğinde, «Eskilerin masalları» dediler.”(Nahl/24)

Şeriat orta çağdır, geri kalmışlıktır gibi söylemler, sadece bu yüzyılda ortaya çıkmış bir düşünce değildir. Asırlar öncesine dayanan bir sapkınlıktır. Dolayısıyla kimin geri de kaldığı kimin de  gerici olduğu; ortaya koyduğu ya da sahip olduğu fikirlerle ortaya çıkmaktadır.

Hülasa, bugün Allah’ın kanunlarına göre hükmetmemenin hiçbir mazereti olamaz. Hiçbirinin geçerliliği yoktur. Bunu meşru saymak Allah’ın otoritesine isyan etmek manasına gelir ki bu da Allah’tan başkasını ilah edinmek manasına gelir.

 

إِنَّا أَنزَلْنَا التَّوْرَاةَ فِيهَا هُدًى وَنُورٌ يَحْكُمُ بِهَا النَّبِيُّونَ الَّذِينَ أَسْلَمُواْ لِلَّذِينَ هَادُواْ وَالرَّبَّانِيُّونَ وَالأَحْبَارُ بِمَا اسْتُحْفِظُواْ مِن كِتَابِ اللّهِ وَكَانُواْ عَلَيْهِ شُهَدَاء فَلاَ تَخْشَوُاْ النَّاسَ وَاخْشَوْنِ وَلاَ تَشْتَرُواْ بِآيَاتِي ثَمَنًا قَلِيلاً وَمَن لَّمْ يَحْكُم بِمَا أَنزَلَ اللّهُ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ

 “…Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, kâfir olanlardır.”(Maide/44)

 

AYETLERİ YALANLAYAN ÂLİMLER

وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ الَّذِيَ آتَيْنَاهُ آيَاتِنَا فَانسَلَخَ مِنْهَا فَأَتْبَعَهُ الشَّيْطَانُ فَكَانَ مِنَ الْغَاوِينَ

 “Kendisine âyetlerimizi verdiğimiz hâlde, onlardan sıyrılıp da şeytanın kendisini peşine taktığı, bu yüzden de azgınlardan olan kimsenin haberini onlara anlat.”(Araf/175)

وَلَوْ شِئْنَا لَرَفَعْنَاهُ بِهَا وَلَكِنَّهُ أَخْلَدَ إِلَى الأَرْضِ وَاتَّبَعَ هَوَاهُ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ الْكَلْبِ إِن تَحْمِلْ عَلَيْهِ يَلْهَثْ أَوْ تَتْرُكْهُ يَلْهَث ذَّلِكَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا فَاقْصُصِ الْقَصَصَ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ

 


“Dileseydik o âyetlerle onu elbette yüceltirdik. Fakat o, dünyaya saplanıp kaldı da kendi heva ve hevesine uydu. Onun durumu köpeğin durumu gibidir: Üzerine varsan da dilini sarkıtıp solur; kendi hâline bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte bu, âyetlerimizi yalanlayan toplumun durumudur. Şimdi onlara bu olayları anlat ki düşünsünler.”(Araf/176)

 


سَاء مَثَلاً الْقَوْمُ الَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا وَأَنفُسَهُمْ كَانُواْ يَظْلِمُونَ


“Âyetlerimizi yalan sayan ve ancak kendilerine zulmeden bir kavmin durumu ne kötüdür!”(Araf/177)

Getirmiş olduğu şehadetini şehitlikle taçlandıran Seyyid Kutub(rh.a) bu ayetin tefsirinde sanki bugünleri görmüşçesine şunları kaydetmiştir;

Burada Allah’ın ayetlerini apaçık olarak gördükleri halde, bu ayetlerin gösterdiği yolda yürümeyip onları yalan sayanların durumu gözler önüne serilmektedir. Bu olay insanın hayatında ne de çok gerçekleşiyor. Allah’ın dininin bilgisi kendilerine bağışlandığı halde bu bilgiler doğrultusunda hareket etmeyenler ne de çoktur! Onlar bu dini bilgiyi, hükümlerin yerini değiştirmek ve onunla arzu ve isteklerine uymayı sağlamak için vasıta kılıyorlar. Onlar bu bilgilerini kendi heva ve hevesleri ve dünya hayatının nimetlerine sahip olduklarını zannettikleri efendilerinin arzu ve istekleri doğrultusunda kullanırlar.

Nice din bilgini tanıyoruz ki, Allah’ın dinini gerçek anlamda öğrendiği halde ondan sapar. Onu olduğundan başka türlü açıklar. Bu bilgisini bilinçli tahrifler, yeryüzünün geçici hükümdarlarının keyfine göre fetvalar için kullanır! Bu tahrifler ve fetvalarla Allah’ın Hakimiyetini ve O’nun yeryüzündeki bütün mukaddeslerini çiğneyenlerin saltanatını sağlama almaya çalışır!

Biz bu bilginler içinden; yasama Allah’ın Haklarından biridir, bu Hakka kendisinin sahip olduğunu iddia edenlerin ilâhlık iddiasında bulunmuş olacaklarını, ilâhlık iddiasında bulunanların ise kâfir olduklarını, ayrıca o kişilere bu Hakkı verenlerin ve onların peşinden gidenlerin de kâfir sayılacaklarını bilen ve söyleyen kimseler gördük. Bununla beraber bu gerçeği bilmelerine ve dinde bu gerçeği bir zaruret olarak öğrenmelerine rağmen bu din bilginleri, yasama Hakkını kendinde gören ve bu Hakkı iddia etmekle ilâhlık iddiasında bulunan zalim idarecilere dua ederler. Bizzat kendilerinin küfürlerine hüküm verdikleri bu insanlara dua ederler ve onlara “Müslüman” adını yakıştırırlar!.. Onların bu yaptıklarını en ideal İslam olarak gösteriyorlar. Yine bunların bazılarını gördük ki; bir sene faizin bütün çeşitlerinin haram olduğunu yazdıkları halde, başka bir sene onun helâl olduğunu yazmaya başlarlar. Yine bunların öylelerine rastladık ki, insanlar arasında fuhuşun ve ahlâksızlığın yayılmasına ön ayak oldukları gibi, bu çirkefin üzerine din örtüsünü, dini unvanları ve alâmetleri çekmeye çalışırlar.

Bu ise: “ona ayetlerimizi sunduk, fakat o onların içinden sıyrılıp çıktı. Arkasından şeytan onu peşine taktı da, azgınlardan oldu.” ayetini doğrulayan bir delilden başka bir şey değildir. Bu yüce Allah’ın kendisinden söz ettiği haber sahibinin hayvanlaşmasından başka nedir ki? “Eğer dileseydik, bu ayetler aracılığı ile onun düzeyini yükseltirdik, fakat o, yere saplandı kaldı. Onun durumu üstüne varsan da, kendi haline bıraksan da dilini sarkıtıp horlayarak soluyan köpeğin durumu gibidir.”

Eğer Allah dileseydi, kendisine verdiği ayetlerin bilgisiyle onu yükseltirdi. Ne var ki, yüce Allah bunu istememiştir. Çünkü ayetleri bilen bu adam, dünya hayatının rahatını tercih etmiş, ayetlere değil de arzu ve isteklerine uymuştur.”

Bu, Allah’ın kendi bilgisinden bir miktarını verdiği halde, bu bilgiden yararlanmayan, iman yolu üzerinde doğru bir istikamete yönelmeyen, horlanmış bir biçimde şeytanın peşine düşmek ve sonuçta şekil değiştirerek hayvanların mertebesine inmek için Allah’ın nimetinden sıyrılan herkesi kapsamına alan bir örnektir!

Sonra ardı arkası kesilmeyen köpek solumaları nedir acaba?

Kur’an’ın arz ettiği manzaranın tasvir gücünden ve haberin vurgularından da anlaşıldığı gibi, bu solumalar dünya hayatının geçici güzellikleri peşinde koşarken yaşanan solumalardır… İşte dünyanın bu geçici zevklerine takılanlar, Allah’ın kendilerine verdiği ayetlerden sıyrılmak isteyenlerdir. Dünya malının peşine düşen bu insanlara öğüt verilse de verilmese de, onlar bu solumalarından vazgeçmeyecekler ve onlar sürekli olarak bu hal üzere devam edip gidecekler.

Dünya hayatı her yerde, her zaman ve her toplumda bu örneği sürekli olarak gözlerimizin önüne getirir. Hatta birçok zaman geçmesine rağmen insanın gözleri hangi bilgine takılsa, onun durumunun da aynı olduğunu görür. Allah’ın ayetlerinden sıyrılmayan, dünya hayatının rahatına dalmayan, arzu ve isteklerin peşinde sürüklenmeyen, şeytanın boyunduruğuna razı olmayan, egemenliği ellerinde bulunduranların sahip oldukları dünya malının peşinden habire solumayan, Allah’ın kendilerini koruduğu çok az bir kesim hariç!

Bu varlığı ve meydana gelişi hiçbir zaman kopukluğa uğramayan bir örnektir. Belli bir kuşakta meydana gelen bir olayla asla sınırlı değildir!

Yüce Allah, Peygamberimize -salât ve selâm üzerine olsun- bu örneği Allah’ın ayetlerinin kendilerine gönderildiği kavmine okumasını istiyordu ki, onlarda bu ayetler kendilerine verildikten sonra ondan sıyrılmasınlar. Sonrakiler için de ders olsunlar. Ard arda gelen nesiller tarafından okunsunlar. Allah’ın ilminden bir şey öğrenenler bu çirkin akıbete uğramaktan sakınsınlar, Ardı arkası kesilmeyen bir soluyuş içine girmesinler. Hiçbir düşmanın düşmanına dahi reva görmediği biçimde kendi kendilerine zulüm etmesinler. Çünkü bu uğursuz akıbet ile kendi kendilerinden başka kimseye zulmetmiş olmazlar!

Günümüzde bu tip âlimlerden öylelerini gördük ki, Allah korusun kendi kendilerine zulmetmek için büyük bir ihtirasla ortaya atılıyorlar veya cehennem çukurundaki yerlerini kendileriyle beraber yarış halindekilerden birinin almasından korkan adamın hali gibi, bu işe dört elle sarılıyorlar! Cehennem ‘deki bu yerini garantiye almak için her sabah biraz daha ilerliyorlar! Bu dünya hayatının sonuna kadar bitmek tükenmek nedir bilmeyen salyalı solumaları ile bu emellerinin peşinde koşup duruyorlar!

Allah’ım sen bizleri koru! Ayaklarımızı kaydırma! Üzerimize sabır yağdır! Ve Müslüman olarak canımızı al![69]

Tabi ki yukarıdaki Ayet-i Kerime sadece bahsi edilen, bu tarihte yaşamış olan Bel’am B. Baura’ya münhasır değildir. Ayeti Kerime Bel’am’a benzeyen herkesi içine almaktadır.[70]

Kur’an şunu gösteriyor ki, kıssadan maksat şahsın tarifi değil, halinin tefhim ve misalidir. Mademki o hevasına uydu, ilm-ü dinden sıyrılıp insanlıktan sukut etmek istedi. Artık onun temsili köpek misali gibidir.[71]

Dolayısıyla Bel’am Allah cc tarafından köpeklere benzetilen âlimlerin genel ve devamlı ismidir. Kur’an’ın yapmış olduğu tasvir ve temsilin içine kim giriyorsa,kim o özellikleri taşıyorsa oda onun gibidir. Yani; Bu kimseler menfaat ve çıkar uğruna ahiretini satan bilginlerdir. Sarayların önünde azıcık çıkarlar için insanlara tafdil edilmenin neticesinde verilen küçük hediyelere kul olan alçak ruhlu kimselerdir. Allah cc sonsuz ilim ve rahmetiyle kendilerine verdiği ilmi Allah (c.c) değer vermediği amaçlar uğruna kullanan eziklerdir. Peygamberin yolunu terk edip kavmi adına şeriatın hükümlerini terekedendir. Alacağı üç kuruş maaş için izzeti verip zillete razı olan madrabazlardır. Hainliğin iliklerine işlediği ve bu sebeple göz göre göre hükümleri okurken dilleriyle başka kelimeler söyleyen lanetlilerdir bunlar. Allah(c.c)’ın davasının uygulanıp yaşanmaması adına din düşmanlarına taktiksel bilgiler veren, kadının arzusunu ve rızasını dini Mübin’in aziz maksadı olan Allah(c.c)’ın dinini hâkim kılma gayretinin önüne alan köpek karakterli kimselerdir.

Bu temsille ifade edilen ilim sahibi kimseler, Tağuti güçlerin çıkarları adına onlara itaatte sınır tanımayan zulüm sahipleridir. Resulullah’ın (s.a.v) şöyle buyuruyor: “Meddahçılara/Dalkavuklara rast geldiğinizde onların yüzüne toprak saçınız.”[72] Görüldüğü gibi, dalkavukluk ve iki yüzlülük İslam’da lanetlenmiştir. İnsanların yüzlerine karşı öven meddahların yüzlerine toprak saçılması, Resulullah’ın (s.a.v) emridir.[73]

Asılda yukarıda zikredilen hadisi ve hadisin izahının gereğini en iyi bilip amel etmesi gereken kimseler iken, kendilerini Kur’an ve Sünnet kaynaklı bir hayattan uzaklaştırıp heva ve şehvet kaynaklı hayat modelini ölçü kabul edenler olmuşlardır. Kur’an’ın Ayetlerini olduğu mananın dışında te’vil etmek ve yorumlamak çok çirkin ve sorumluluğu ağır bir iştir. Yaşadığımız zaman diliminde mafya görünümlü tavır takınan, 10 kişiyi öldürmüş diye bilinen, çok cesurdur 20 kişinin arasına korkusuzca dalar denilen kimseler emin olun bu kimseler değildir cesur olan. Cahil cesur olur Allah cc kitabını maksadının dışında yorumlayanlar cesur olandır ama Allah cc azabına karşı yapılan cesaret ahmaklıktan başka nedir ki. Ayet-i Kerime’ye baktığımızda Allah cc şöyle buyuruyor;

أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ أَنَّهُمْ آمَنُواْ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ يُرِيدُونَ أَن يَتَحَاكَمُواْ إِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ أُمِرُواْ أَن يَكْفُرُواْ بِهِ وَيُرِيدُ الشَّيْطَانُ أَن يُضِلَّهُمْ ضَلاَلاً بَعِيدًا

 “Ey imân edenler! Allah Teâlâ’ya itaat ediniz ve Peygamber’e de ve sizden olan emir sahiplerine de itaatte bulununuz.” (Nisa 59)

Bu gibi ayetlerde emir sahiplerini Müslüman idareciler olarak değil de nasıl yönetirse yönetsin, ne emrederse emretsin Şeriatın ahkâmı ile ölçmeden tartmadan olduğu gibi (Onlar emir sahipleridir diyerek) olabileceğini ifade edenler sapık âlimler insanları Kur’an’ın mesajından uzaklaştırdılar. Tağut ’un iktidarını meşru gösterdiler. Kavmiyetçiliği, maddeciliği ve çıkar arzusunu her şeyin önüne aldılar. Hatta o dereceye vardılar ki Kur’an’ın kendisine “Allah cc indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerdir”(Maide 44) dediği kimseleri Müslüman idareciler olarak sundular. Ne büyük zillettir ki Okunan Kur’an o insanlar için kâfir diyor bu ezik âlimlerde insanların önüne idareciler olarak sunuyor. İnsanlar nezdinde ismisin başına yapıştırılan Prof. veya odasının başında yazan “cami imamı” ismi, kullandıkları cümlelerin halk tarafından kabul görmeleri için fazlasıyla yetiyordu. Aldatmanın, saptırmanın zirvesi değil midir bu?

Daha bu yüzyılın başına İslam topraklarını işgal eden müşriklerle uzlaşmaya, onlardan bir kısmını diğerlerinden ‘ehven’ göstermeye çalışan dalkavuklara rastlanmıştır. İşin ilginç yönü, bunlardan bir kısmı bazı ayetlerin tefsirini yaparken İslami Istılahları bilmemezlikten gelerek, bazı kavimlerin üstünlüğünü ortaya atacak kadar küçülmüştür. Hilafetin sadece bir ırkın Hakkı olduğunu, Osmanlıların bir gasıp hükmünde bulunduğunu, bunlarla savaşın caiz olduğunu iddia eden bu dalkavuk ulema tipleri, İslam topraklarının parçalanmasında büyük rol oynamışlardır.[74]

Bu ehven-i şer (kötünün az kötüsü)’i yanlış yorumlama şekli her dönemde yüzünü farklı şekilde göstermiştir. “O geçeceğine bu geçsin” gibi cümlelerle küfürlerini mubah hale getirmeye çalışmışlardır. Ehven-i şer[75] meselesi sadece ameli meseleler için geçerli olan bir durumdur. İki küfür çatıştığında hafif olanı tercih etmek gene küfürdür, bu ehven-i şer değil, kötü emellerine ulaşabilmeleri için akıl oyunlarına başvurma yöntemidir.

İşgallerini devamlı hale getirebilmek için, (sözde) Müslümanlara Müslümanmış gibi gözükmeleri şarttır. Ancak bu yöntem ile onlara istediklerini yaptırabilirler. Bu oyunda bel’amlara büyük iş düşer. Halkı galeyana getirip onları Müslümanmış gibi gözüken ama asılda hain olan yöneticilere itaat etmeleri için peşkeş çekerler. Eğer böyle yapmazlarsa, başlarına büyük felaketlerin geleceğini söylerler. Bir zamanlar kötü geçen günleri hatırlatarak o günlere dönme tehdidiyle egemenliklerini devam ettirirler. Bundan daha iyi olamayacağını söyleyerek ses çıkarmamalarını isterler. Kendileri çil çil altınlar, dolarlar içinde yüzerken halka asgari ücretle geçinmeleri gerektiğini aşılarlar. Kanaatkâr olmaktan bahsederler. Peygamber ve sahabesinin durumlarını ve fakirliğin normal olduğunu söyleyerek zenginlerin müreffeh yaşamalarını sağlamaya çalışır bu zındıklar.

İlimden yoksun olan topraklardaki ihanet şebekelerinin eylemleri anlatmakla bitmez. Fakat asıl olan nokta ise bu ihanet şebekelerine itaat eden, onlara itibar gösteren taassup ehli halkın, içine düşmüş olduğu durumdur.

Bu bel’amlar dünya menfaati karşılığında ilimleriyle tağuti iktidarların devamı için katkıda bulunmuşlarıdır. İlimlerini halkı uyutmak ve yöneticilere yalakalık yapmak için kullanırlar. Tıpkı kendisine birkaç kemik parçası attığı için sahibinin yanından ayrılmayan, onu koruyan KÖPEK gibi…

Tabii ki her alim böyle değildir. İlmini İslam’ın Hakimiyeti ve onun devamı için kullanan alimler ve bu uğurda canlarını verenlerde vardır.

“Kur’an mahluk değildir, Allah’ın kelamıdır.” Dediği için o zamanın yöneticisi tarafından zindanlara atılıp kırbaçlanan Ahmed b. Hanbel (rh.a)…

Mu’tezile ekolü o zamanda yaygınlaşmış ve Halife Me’mun’ da bu ekolün etkisi altında kalmıştı. Halkını Kur’an mahlûktur[76] inancına zorlamış ve bu kararı almasında da gene bel’amlar görev almıştır. Kur’an mahlûktur demeyen kim varsa hepsini hapsedeceğini söylemiş çevresinde bu düşünceye sahip olanları da birer birer kovmuştur. Kimileri korkuyla bu fikri kabul etmiş kimileri ise sesini çıkarmamıştır. Fakat Ahmed b. Hanbel, ne olursa olsun haykırmaya karar vermiş ve İslam’ın müdafaası uğrunda çileli günlere göğüs germiştir. Hakkı haykıran her alime yapılan gibi Ahmed b. Hanbel’i de tutuklayıp işkence etmek suretiyle zindana attılar. Halife Me’mun’un ömrü Ahmed b. Hanbel’e kırbaç vurmaya yetmemiş olsa da kendisinden sonra tahta geçen kardeşi Halife Mu’tasım’a vasiyette bulunarak bu görevi ona devretmiştir…

Meymun b. El-Asbağ anlatıyor; Ben Bağdat’ta idim, bir şamata duydum: “Bu nedir?” dedim. Ahmed b. Hanbel devlet tarafından imtihan (işkence) ediliyor, dediler. Ben de içeri girdim. Ona bir kırbaç vurulunca: Bismillah, dedi. İkincisi vurulunca: Le havle vela kuvvete illa illah, dedi. Üçüncüsü vurulunca: Kur’an Allah’ın kelamdır, mahluk değildir, dedi. Dördüncüsü vurulunca: “De ki: Başımıza ancak Allah’ın yazdığı gelir.”(Tevbe/51) dedi. Böylece ona yirmi dokuz kırbaç vuruldu.

Ahmed b. Hanbel’in uçkur bağı bir elbise şeridi idi, kırbaç vurulunca koptu, şalvar eteğine kadar indi. Ahmed gözünü göğe kaldırdı ve dudaklarını kıpırdattı. Hemen şalvar olduğu yerde durdu, aşağı inmedi.

Bir hafta sonra yanına girdim: “Ey Ebu Abdullah dudaklarını kıpırdattığını gördüm, ne dedin? Dedim. O da şöyle dedi : “Allah’ım göğü doldurduğun ismin hürmetine, eğer ben Haklı isem avret yerimi açma, açma dedim.”

Muhammed b. İsmail b. Ebi Sümeyne’den, diyor ki: Şabas en-Naib’den şöyle dediğini işittim: “Ahmed b. Hanbel’e SEKSEN  kırbaç vuruldu, eğer FİLE vurulsa idi devrilirdi.”[77]

Kendisini tedavi eden hekimler, onun sırtının kırbaç yemekten delik deşik olduğunu ifade etmek için “sırtı mağara gibiydi” tasvirini kullanmışlarıdır.

Kendisine bu çilelerden kurtulması için, söylediklerinden vazgeçmesini telkinde bulunanlara tarihe geçecek cevaplar vermiştir. Dışarıda ağzından çıkacak cümleyi yazmak için hazırda bekleyenleri işaret ederek; insanların ağzından çıkacak cümleyi hemen not edeceklerini ve bundan sonraki nesillere ilim olarak bu batıl bir fikrin kalacağını söylemiş, sabredeceğini ve dayanacağını yineleyerek bir fili yıkacak kadar şiddetli kırbaçların altına yatmaya devam etmiştir.

Ahmed b. Hanbel(rh.a) her yediği kırbaçla biraz daha güçleniyor, kendisinden sonra gelecek mevkidaşlarına büyük ölçüde örnek oluyordu. Ahmed b. Hanbel (rh.a)’e göre İslam’ı savunmak kırbaç yemeğe değerdi, hatta ölüm bile olsa bu gerekliydi. “İslam Allah’ın dinidir, kimse dilediği gibi eğip bükemez velev ki ucunda işkence, ölüm de olsa…” düsturunun ete kemiğe bürünmüş hali idi. Ahmed b. Hanbel(rh.a) taviz vermedi, çünkü taviz vermek kırbaç yemekten daha tehlikeli ve daha zararlıydı. Çünkü Kur’an’da alimler için ağızlarıyla ayetleri eğip bükenler, soluyan köpeğe benzeyenler, kitap yüklü eşekler, ayetleri gizleyenler gibi alçaltıcı ve azabı gerektirici vasıflar mevcuttur.

Yine tarih sahnesinde buna benzer birçok olay vukuu bulmuştur. Mesela;

Şeyh Said’in Hanımıyla konuşması

Şeyh Said kıyam kararı aldıktan sonra evine döner ve 2 Ocak 1925’te hanımına durumu izah ederek evden ayrılacağını ve devlete karşı ayaklanacağını söyleyince hanımı karşı çıkar: Bey bey! Bizi bırakıp da nereye gidiyorsun? Sen gidersen bizim namusumuzu kim koruyacak? Bizim namusumuzu hiç düşünmez misin?’ Ama Şeyh Said’in cevabı nettir: “Hanım hanım! İslam’ın namusu ayaklar altındadır” Hanımı, engel olamayacağını anlamıştır. Şeyh Said, şu sözleri söyleyerek hanımından ve evinden ayrılır: “Hanım Yarın ben kıyamet gününde Allah’ın ve Peygamber’inin huzuruna suçlu olarak çıkmak istemiyorum. O zaman Allah bana ‘Ey Said! İslam dininin hükümleri ayaklar altına alındığında sen niçin sessiz kaldın, gücün ve imkânın olduğu halde niye başkaldırmadın?’ diye sorduğunda ben ne cevap vereceğim? Cehennem zebanileri beni sarığımdan tutup cehenneme çektiklerinde ben ne edeceğim? Hayır, Andolsun Allah’a ki, yalnız ben ve elimdeki asa bile kalsa batılın karşısına çıkıp kıyam edeceğim. Şehid olana kadar da mücadelemden de asla dönmeyeceğim. Hem, ne ben Hz. Hüseyin’den daha makbulüm ve ne de siz o’nun ailesinden, Ehl-i Beyti’nden daha makbulsünüz. Ben üzerime düşeni yapmak zorundayım. Allah’a emanet olun!” der ve adım adım şehadete doğru yürür. Çıkan karar neticesinde şeyh said(Rha.) yakalanarak idam edilerek şehid edilir. Ve Şeyh said şu vasiyette bulunmuştur; Arkamdan ağlayıp ta zalimleri sevindirmeyin, kıyamımızı iyi anlayın ve bizden sonrakilere anlatın. Yine cumhuriyet döneminden ikinci bir ihanet;

Bayrakla muhteşem savunma… Atıf Hoca’nın mahkemede konuşması zaten tarih için meşhur olmuş bir vakadır. Hoca, sakin ve vakur (ağırbaşlı) bir tavırla: “Evet efendim. Şapka Kanunu çıkmadan iki sene önce, şapkanın bir Müslüman kisvesi (giysisi) olmadığına dair bir risale yazmıştım” dedi. Kel Ali, “Şimdi ne yapıyorsun?” diye sordu. Hoca, “Kanunlara itaat ediyorum” cevabını verdi. Bunun üzerine Kel Ali hiddetle bağırarak, “Sen bilmiyor musun ki şapka da bezdir, fes de bezdir?” deyince hoca sükunetle, “Evet biliyorum, ancak hey’et-i Hakimin (Hakim heyetinin) arkasındaki bayrak da bezdir, lütfen o bezi kaldırınız da yerine bir İngiliz bayrağı asınız” karşılığını verdi. Kel Ali hiddetlenmişti. “Ne diyorsun?” diye bağırdı. Hoca, “Şapka bir alamettir; adet ile alamet arasındaki farkı düşünerek o risaleyi yazmıştım” dedi. Bunun üzerine celse tatil olundu ve savunmasını yapmak için mahkeme bir gün sonraya ertelendi. “Delil bulunamadı ama bu kitap bugünkü devrim ruhuna aykırı” Savcı, İskilipli Atıf Hoca için 3 yıl hapis cezası ister, mahkeme müdafaa için bir gün sonraya bırakılır, ertesi gün mahkeme reisi Kel Ali, müdafaa yapmaya gerek görmeyen İskilipli Atıf Hoca için alınan kararı açıklar. Kararı idam diye verilir. İskilipli Atıf Hoca, kendinden hiçbir şey kaybetmemiş imanın verdiği sorumluluk ve örneklik açısından idamında büyük bir heybetle cellatlarına gülümseyerek şunları söylemiştir: “Zalim ve katillerle elbette mahşer günü hesaplaşacağız” Ve Atıf Hoca idam edilerek şehid edilir. Atıf Hoca’nın şahadeti ile uyanış gösteren halk, karanlık zaman içinde yol gösteren bir kandil olan Atıf Hoca’yı, kendisine aydınlatıcı kandil olarak görür ve onun izinde yol sürer ve rejim bu aydınlanmayı bastırmak için Atıf Hoca’yı örnek alan herkesi idam ettirir. Yani birçok kişi şapka giymediği için idam edilir. Cumhuriyetin kuruluş döneminde bu şapka inkılabıyla başka bir travma yaşamıştır. Atıf Hoca, Cumhuriyet döneminde müslümanlara yapılan baskıların ne derece zalimce ve hunharca olduğunu gösteren olaylardan sadece bir tanesidir.

  1. yy benzeri az bulunan İslam davetçilerinden Hasan El Benna(rh.a)

Mısır’ın yeni tarihini yazmak isteyen herhangi bir tarihçi yahut Filistin meselesini yazmak isteyen birisinin Hasan el-Benna ’yı yazmadan bu konuları yazamaması onun büyüklüğünü göstermeye kâfidir.

Tarihçilerin her ne kadar Hasan el Benna Hakkında kendilerine özgü ayrı ayrı görüşleri olsa da, hepsi de olayların meydana gelişinde Hasan el-Benna ’nın büyük tesirleri olduğunda ittifak etmektedirler.

Bu olaylar ki yarım asırdan günümüze kadar hala tesirini devam ettirmektedir. İsterse günümüzdeki insanlar onun kıymetini bilmesinler ve isterlerse onun hayatında veya şehadetinden sonra da onu gereği gibi takdir etmemiş olsunlar. Bu durum bütün liderler için böyledir. İnsanların veya ileri gelenlerin onun kıymetini gereği gibi bilememeleri EI-Benna ‘ya en ufak bir zarar veremez.

Filistin’de cihad eden İhvan-i Müslim’in Mücahitlerinin Mısır’a gönderilmesinden korkan Faruk, Müslüman Kardeşleri tutuklatıp hapishanelere dolduruyordu. Dışarıda sadece Hasan el Benna kalmıştı. Kralın maksadı onu öldürtmekti. İste bu esnada Mahmut Abdülmecid gizli istihbarattan beş kişiyi Benna ‘yı öldürmeleri için gönderdi. Ve Kahire’nin en büyük meydanında Müslüman Gençler Teşkilatının önünde 12 Şubat 1949 tarihinde Hasan el-Benna kurşunlandı. Tedavi için hastaneye kaldırıldı. Bu arada Benna ‘ya müdahale edilmemesi ve kan kaybından ölmesi sağlandı. Böylece ömrünün sonuna kadar tebliğ için çalışan Hasan el-Benna ruhunu tertemiz olarak Allah Teâlâ’ya teslim ediyordu. Cenazesini bir yaşlı babayla birlikte dört kadın kabre götürmüştü. Bölgede elektrikler kesilmiş ve bu dört kadın dehşet verici bir ortamda tankların arasında Benna ‘yı götürüp defnetmişlerdi. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi müslümanlar Benna’nin cesedini çikaripta gösteri yapmasınlar diye mezarının başında nöbet tutturuyordu.

“Ben Kelime-i Tevhidi haykırdığım için asılıyorum” diyen Seyyid KUTUB(rh.a)

Yazdığı eserlerle birçok insanın uyanmasına sebep olan ve Kur’an’ın günümüze yansımış şeklini müthiş üslubuyla yazan ve korkusuzca yaşayan, döneminin tağutu tarafından zindanlara atılıp idam edilen Şehid Seyyid Kutub (rh.a)’ta Allah’ın Kur’an’daki tehdidinden korkan ve kanının son damlasına kadar mücadele eden bir şahsiyetti. Kendisine fikirlerinden vazgeçmesi halinde serbest bırakılacağı söylendiğinde tarihe geçen şu sözleri söylemiştir; “Namazda Allah’ın birliğine şehadet eden parmağım, tağutun hiçbir hükmünü onaylamayacaktır…”

İdam edilmesine ramak kala dahi mücadelesini bırakmamış ve kendisine telkin için gelen tağut’a kölelik yapan sözde din adamına İslam’ı anlatmış ve hidayetine sebep olmuştur. Olay şöyle gerçekleşir; İdam edilmek üzere koğuşundan çıktığı sırada camii görevlisi gelip kendisine: “Seyyid! biraz sonra öleceksin Kelime-i Tevhidi söyle” demiş ve Seyyid Kutub (rh.a)’ta ona dönerek; “Ben Kelime-i Tevhidi söylediğim ve haykırdığım için idam ediliyorum. Sen ise bu kelime ile para kazanıyorsun. Gel ben sana Kelime-i Tevhid ’in ne olduğunu anlatayım…” demiş ve kısa bir izahın ardından kendisine telkin etmeye gelen kişi Seyyid Kutub’a bu davayı sürdüreceğine dair yemin etmiştir… (Allah şehadetini kabul etsin(Âmin))

Gerçek su ki, İslam önderleri tarihte hiç bir zaman insanlar bilsinler ve takdir edip methetsinler diye, çalışmamışlardır. Bilakis İslam onları öyle özel bir duruma getirmiştir ki, tarihte bizden başka milletler bu önderleri pek bilemezler. Çünkü İslam onları ruhi terbiye ve büyük bir iman üzere yetiştirir. Öyle ki o ruhaniyet özel bir anlayış kazandırmış, hayatin gerçek yönlerini ve varlığın sırlarını öğretmiştir.

İslam onları öyle yetiştirmiştir ki en üstün fedakârlıkları yaparlar ve insanlığa karşı çok büyük bir muhabbet beslerler. İşte İslam önderlerini kendi aralarındaki bazı mizaç farklılıklarıyla birlikte onların genel durumu budur. Onlar Allah rızasından başka hiç bir şey de istemezler. Sadece Allah’ın hesabından korkar ve O’ndan sevap beklerler. Yalnız Allah’ın indinde itibarları olsun isterler. Hiç bir zaman kendileri için rahatlık ve huzuru talep etmezler, rahatlığı ancak Allah’a kavuşmakta ararlar. Onlarda şöhret veya methedilmeyi isteme yahut makam hırsı veya haset bulunmaz. Onların dünya hayati veya şehevi arzuları için herhangi bir is yapmaları mümkün değildir. Onlar insanlardan karanlıkları kaldırmak için gönderilmiş bir nurdurlar. Gökyüzün de devamlı olarak parıldarlar. Onlar yeryüzünde ki topraklara karışmayan ve en yüksek bina ile en küçüğüne dahi vuran bir güneş şubesi gibidirler.

İşte asıl tehlike ve zararı tespit edemeyenler ilimlerini beşeri ideolojilerin bekası için kullanmaya çalışır ve karınlarına ateşten başkasını doldurmazlar…

 

KİTAP YÜKLÜ EŞEKLER


مَثَلُ الَّذِينَ حُمِّلُوا التَّوْرَاةَ ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوهَا كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا بِئْسَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِ اللَّهِ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ

 

 

“Tevrat’la yükümlü tutulup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerle kitap taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah’ın âyetlerini inkâr eden topluluğun hâli ne kötüdür! Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.”(Cuma/5)

 

Cehaletin Hakim olduğu topluluklarda, ilime büyük ölçüde ihanet edilmiş demektir. Ve bu ihanetin sorumluları ise ilimleriyle amel etmeyen kitap yüklü eşeklerdir. İlimleriyle amel edip müslümanlaşmak ve müslümanlaştırmak yerine ilimlerini farklı mecralar için kullanıp (ki bu da ilim ile amel etmemek demektir.) hem kafirleşmeye hem de kafirleştirmeye sebep olmuşlardır. İsrailoğulları, Hak olan kitabın(Tevrat) hükmüyle amel etmek dururken onunla amel etmemiş İslam ile bağlarını kopararak Yahudileşmişler ve kitap yüklü eşeklere benzetilmişlerdir.

Görüldüğü gibi Allahu Teala, iman ettikleri ve ahkamlarını anladıkları kitabla amel etmeyen alimleri kitap yüklü eşeklere  benzetmiştir. Ayet-i kerimenin haber verdiği gibi, İsrailoğullarının alimleri Tevrat’ı okudukları ve anladıkları halde Tevratla amel etmeyi terk ettiler. Tevrat’a inanıp da onunla amel etmeyi terkedenlerin halleri; kitap yükünü götürüp de o kitaptan asla istifade etmeyen eşeğin hali gibidir. Çünkü; merkep kitabı götürür fakat ve lakin içinde ne gibi ahkam var onu bilmez ve amel etmez. Binaenaleyh; çekmiş olduğu zahmete mukabil asla fayda görmez. İşte Kur’an’ı tasdik edip onun gerekliliklerini yerine getirmeyenlerin hali aynı bu merkebin hali gibidir. Çünkü Kur’an’ın ahkamiyle amel etmedikleri cihetle verdikleri ikrarın ağırlığından başka menfaatleri yoktur.[78]

Kur’an’ın hükümleri amel edilmesi için nazil edilmiştir. Kur’an’ı tilavetine uygun okuyupta indirilişine uygun yaşamamak ona karşı büyük bir ihanettir. Seyyid Kutub (rh.a) bu konuyla ilgili şunları kaydetmiştir;

“İnanç emanetini yüklenip sonra onun gereğini yerine getirmeyenler, pek çok nesiller boyunca bozulan ve bu zamanda yaşayanlar, Müslümanların adlarını taşıdıkları halde onların yaptıklarını yapmayanlar, özellikle Kur’an’ı ve kitapları okudukları halde içindekilerle amel etmeyenler, gereğini yerine getirmeyenler, evet bunların hepsi önce Tevrat’ı yüklenip sonra gereğini yerine getirmeyenler gibidirler. Tıpkı koca koca kitapları taşıyan eşekler gibi. Bu tür insanlar çok hem de pek çoktur! Çünkü mesele taşınan ve okunan kitaplar meselesi değildir. Önemli olan bu kitaplardakini güzelce kavramak ve gereğini yerine getirmektir, anlamak ve yaşamaktır.”[79]

Fahreddin Razi(rh.a) bu ayetle ilgili şunları kaydetmiştir;

“Bu ayet-i kerime, Muhammed (s.a.v)’e iman edip de kitabı yüklendiği halde içinde ne olduğunu bilmeyenlerin de eşekliğine delalet eder. Mana ehli dedi ki: “Bu örnek/kitap yüklü eşek örneği, Kur’an’ın manasını anlayıp da onunla amel etmeyen için geçerlidir.”[80]

Eğer ki Kur’an okunduğu halde yaşanan hayat buna zıt ise orada kitap yüklü eşekler dolu demektir.

“Yüklü eşeklere benzetilen âlimler; Allahu Teala’ya kul olma konusunda kendi ilimlerinden istifade etmeyen âlimlerdir. Kitap yüklü eşekler darb-ı meseli her ne kadar Yahudiler Hakkında varid olmuşsa da Kur’an’da vaki olduğundan Kur’an ile amel etmeyenlere “Siz de bu merkep/eşek gibi olmakta Yahudilerden geri değilsiniz” demek manasına işaret eder ve bu suretle amel etmeyenlere tehdittir.”[81] Yani siz Müslümanlar bu Kur’an’ın içindeki bulunan ayetlerle amel etmezseniz sizin de durumunuz Yahudilerden kitap yüklü eşeklere benzeyenlerin durumu gibidir.[82]

 

Kitap yüklü eşekler, elde etmiş oldukları ilmin farkına varamayan onun ağırlığını hissedemeyip az bir bedele karşılık satarlar ve onunla amel etmekten sırf dünyalık makam ve mevki elde etme adına bu ameliyeden vazgeçerler.

Kur’an-ı Kerim’e iman etmenin ve ilim sahibi olmanın bir bedeli vardır. O da bu ikrardan kabulden sonra sahaya inip amel etmektir. Dünyalıklardan vazgeçip hem kendini hem de insanları irşad ederek bu ameliyeyi yerine getirirler. Çünkü elde ettiği o ilim kendisini yerinde saydırmaz, dünyayı kazanmayı telkin etmez. Daha çok mücadele aşılar ve sebatkârlık verir. Yoksa onunla dünyalık elde etmeyi makam elde etmeyi hedefleyenler için yük olmaktan başka bir şey olmaz. Yük olmakla beraber ilim ile amel etmemesi de büyük bir hesabın habercisidir.

Bir de bu ilimi Allah’ın kanunlarını hiçe sayarak beşeri ideolojiler uğrunda harcıyor ve kullanıyorsa hesabın ağrılığı biraz daha artar. Böylelikle Kur’an’da kitap yüklü eşekler sıfatını kazanırlar.

Kitap yüklü eşeklere benzetilen alimler; yüklendikleri, sırtlarına aldıkları kitabın farkında olmayan/içinde ne gibi bilgilerin olduğundan habersiz olan alimlerdir.[83]

Bundan ötürüdür ki Selef-i Salih’inden Meymun b. Mihran (rh.a) şöyle diyor; “Eşek, sırtındakinin kitap mı zibil(gübre) mi olduğunu bilmez. İşte (Tevrat’ı yüklenip de onunla amel etmeyen) Yahudilerin durumu, eşeğin durumu gibidir.”

Şunu da unutmayalım ki; “Kitap yüklü eşekler benzetmesi, Müslümanlar Yahudilerin düştükleri kötü duruma düşmesinler diye Kur’an’ı öğrenmek ve öğretmekle görevli olanlara Allah’u Teâlâ’dan bir tembihtir.”[84] Bize düşen görev Allah’ın alçalttıklarını alçaltmaktır. Onları yüceltmek hatta alkışlamak ve desteklemek Kur’an’ın karşısında saf almak demektir.

Sonuç olarak; kitap yüklü eşekler, beşeri ideolojilerin olmazsa olmaz parçasıdır. Çünkü tağuti sistemlerin (cumhuriyet, laiklik, …) meşruiyeti adına en büyük görev halkın kanaat önderleri olan ilim sahiplerine düşer. Bu kitap yüklü eşekler kendilerine ne emredilirse onu yaparlar ve önlerine ne konursa onu okurlar. Anlatılacak şeyleri kendileri değil kendilerine maaş veren efendileri! Belirler. Onlarda emredersiniz efendim anlamına gelen boyun eğişi gerçekleştirirler. Ay sonu alacakları paranın ellerinden gitme korkusu onları beşeri ideolojilerin köpeği haline getirmiştir. Ya da elde ettikleri makamdan kovulma korkusu Kur’an’a kolayca ihanet etmelerini sağlamıştır. Adeta robot misali kendilerine emredileni yaparlar ve sabah akşam tağuti sistemlerin yöneticilerin yalakalığını ve müdavimliğini ikame ederler. Başlarına geçirdikleri takkeyle, sırtına giydikleri cübbeyle, kıldırdıkları namazla, verdikleri vaazlar ile tağuti sistemlerin ve halkın takdirini kazanırken, hizmet ettikleri sistem ve kalplerinde de bulundurduklarıyla Allah’ın nefretini üzerlerine çekerler. Allah’ın laneti zalimlerin üzerine olsun…

Bu kimseler aynı zamanda sefihlerin(akılsızların) ta kendileridir. Çünkü sahip olduğu ilim ameline yön vereceği yerde, zalimlerin kendisi için seçtiği ameller ilmine yön vermektedir. Allah cc’ ın en Âlim olduğunu bilen bir kimse için her şey açık seçik iken bu akılsızlar sonsuz ilme sahip olan Allah cc’ ın verdiği haberleri arkaya atarak acze düşmüşlerdir. Bu konuda Nesefi (rh.a) şunları kaydediyor; “ Her kim ilmiyle amel etmiyorsa, sefihin ta kendisidir.”[85] Bu sefihler Hz. Peygamber ve Raşid halifeler döneminden sonra ortaya çıkmışlardır. Bilhassa Osmanlı devletinin yıkılmasında bunlar büyük rol oynamıştır. İslam ulemasından şehid İskilipli Atıf hoca Osmanlı’nın yıkılışında boy gösteren sefih ulema Hakkında şöyle diyor;

“İslami ilimleri neşr ve ta ‘mim( yayma ve genişletme) vazifesi Osmanlı Hükümeti’ne intikal ettikten sonra, ilmiye mesleğine rağbetsizlik baş gösterdi. Ve gayrette gevşeklik arttı. Büyük bir ciddiyet ve hulus(samimiyet) ile dini ilimlerin tahsiline çalışan ve gayret edenler azaldı. İlmin sukutu(duraksaması) çoğalmaya başladı. Bunun sebepleri ise:           .

İlk olarak, Osmanlılar zamanında ilim tahsili hususunda Seyyid ve saadeddin mesleği, yani allamelik davasında bulunmak için her ilmi, her fenni öğrenmek ve bilmek usulü takip olunup daha faydalı, daha semereli olan mütekaddimin ve eslaf mesleği, yani ilmin şubelerinden birinde ihtisas kesp etmek(elde etmek) usulünün terk olunması,

İkinci olarak, ilmin kaynakları mesabesinde bulunan eslafın (geçmişteki Âlimlerin) eserlerini terk ve ihmal ederek müteahhirin (sonraki) ulemanın kısa ve muğlak ibareli kitaplarını medreseler programında kabulü ile maksatlarını anlamak için şerh, haşiye, haşiyetü’l-haşıye tedris olunarak talim ve teallüm’de (eğitim ve öğretim ‘de) suubet-(güçlük) gösterilmesi

Üçüncü olarak ulumu aliye ve ibarelerin lafızlarının tahlilleriyle lüzumundan fazla vakit harcayıp dini ilimler ve faydalı Hakikatlerle pek az iştigal olunması ve ilimlerin göğüslerde değil satırlarda muhafazasına çalışılması,

Dördüncü olarak, ilmiye mensupları maişetçe darlığa duçar olup ilmi şerefleri ile gayr-i mütenasip(uygun olmayan) ve mezelleti mucip bir çeşit maişetçe (geçim teminine) sevk olunmaları ve bu vesile ile de talebelerin zekilerinin memuriyet ve makam arkasından koşarak ilmi araştırmalarla meşgul olmaktan mahrum olmaları,

Beşinci olarak, İbn Kemal, Ebu’s-Suud merhumlar ile bazı emsallerinden sonra, riyaset ve idare-i ilmiyyeyi ihraz ile ilmiyenin mukadderatını tedvir edenlerin ehliyetsiz ve ilmiye mesleğine ruh verebilecek kabiliyetten mahrum olmalarıdır.

İşte arz olunan sebepler vesaire amillerin neticesi olmak üzere Osmanlılar zamanında ilmi inhitat (ilmi alçalma) çoğalmaya başladığından ne mutlak müctehid, ne de mukayyet müctehid kabiliyetinde hiçbir kimse yetişmemiştir. Şu kadar ki Osmanlıların ilk devirlerinde Molla Hüsrev, İbni Kemal, Ebu’s-Suud merhumlar gibi fıkhın güç ve müphem meselelerine ve dinin dikkate muhtaç hususların vakıf pek çok büyük ulema yetişmemişse de “erbab-ı tahric” “eshab-ı tercih” “erbab-ı temyiz” derecesinde fukahanın yetişip yetişmediği şüphelidir. Tanzimat devrinden itibaren hükümet kanunlarının başka kaynaklardan (şeriat dışı kaynaklardan) alınması ve İslam ümmetinin mukadderatına Hakim olanların garb efkarına(düşüncelerine) temayül ile dini bağlardan uzaklaşmaları hükümetin ilmiye mesleğine olan teveccühlerinin(yönelişlerinin) inkita’ına (kesilmesine) bais (sebeb) olmakla ilmiye mesleği mazhar olduğu yüksek mevki’den ve umumi rağbetten büsbütün sukut ettiğinden dini ilim­lerin tahsiline rağbet edenler daha ziyade azaldı. Bu­nun neticesi olmak üzere maalesef, son asırda mukallitler tabakasının üstüne çıkacak kabiliyette din alimi zuhur etmemiştir.

Bundan sonra ilim mesleğine ehemmiyet atf olun­maz ve ilmin neşrine fevkalade itina ve ihtimam edil­mezse, Allah korusun, dini kitaplardan, dini meseleler istihraç edebilecek kabiliyette din alimi yetişemeyece­ğinden korkulmaktadır. Onun için halifeler ve bütün İslam ümmeti; ilmiye mesleğinin terakki ve tealisine,(çoğalma ve ilerlemesine) İslam Dini’nin neşr ve ta ‘mimine büyük bir itina ve ih­timam göstermeyecek olurlarsa, İslam âlemi gerek diyaneten, gerek siyaseten ve gerekse ictimaen pek azim ve mühlik mazarrat ve mefsedete duçar olmak tehlike­sinden kurtulamaz.[86]

Nitekim şehidimizin işaret ettiği tehlikeler zuhur etti. Ahkâm-ı Şeriyye yerine Ahkâm-ı Beşer ile hükme­den cumhuriyet idaresi kuruldu. Cumhuriyet idaresi­nin temsilcisi Lozan’da Ahkâm-ı Şeriatı ortadan kal­dırdığını hem kabul etti ve hem de ilan etti.[87]

Dolayı­sıyla İslam ümmeti hem diyaneten, hem siyaseten ve hem de ictimaen bir mefsedetin içerisine düştü. Zalim otoriteler karşısında Peygamber varisliğinin Hakkını ‘Veren âlimler yerine, ilim ve amel noktasında çocuklar gibi hareket eden sefih ulema geldi.

İslam düşmanları, İslam topraklarını işgal ederken bu sefih ulema bu istilaya sessiz kalmış, namazı bozan abdesti bozan fetvalarla meşgul olmuş yıllardır gündemde sakızın orucu bozup bozmadığını tartışarak halkı asıl gayeden uzaklaştırmak suretiyle onları uyutmuşlardır.  Müstevliler Allah cc’ ın yeryüzündeki hükümlerinin uygulayıcısı konumunda olan halifeliği kaldırılıp yerine batılı, batıl küfür sistemlerinin getirilmesine çalışırken, Müslüman âlimlerin kanları oluk oluk akıtılırken bu sefihler pire kanının hükmünü araştırmakla İslam’a ve Müslümanlara ihanet ettiler.

ÜÇ MAYMUNU OYNAYAN ŞEYTANLAR

Yeryüzünde âlimlerin hareketsizliği ve uyuması ümmetin hareketsizliği ve uyuması demektir. İslam toplumlarının muhafazası ve küfrün tuzaklarının bertaraf edilmesi adına ümmetin komutanı vasfını taşıyan bir kişinin sorumluluğu hiç kuşkusuz bir askerin sorumluluğundan kat be kat fazladır. Dolayısıyla bu âlimlerin kalbi ve ameli yönlerinin Allah (c.c), Peygamber (s.a.v) ve Hak’la batılı birbirinden ayıran Kur’an ile bağlarının da o nispette kuvvetli ve sıkı olması lazımdır. Allah’u Teâla Kur’an’ı Kerimde Ulemanın durumu şöyle açıklıyor;

وَمِنَ النَّاسِ وَالدَّوَابِّ وَالْأَنْعَامِ مُخْتَلِفٌ أَلْوَانُهُ كَذَلِكَ إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاء إِنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ غَفُورٌ

“İnsanlardan, hayvanlardan ve davarlardan da yine böyle türlü renkte olanlar var. Kulları içinden ancak âlimler, Allah’tan (gereğince) korkar. Şüphesiz Allah, daima üstündür, çok bağışlayandır.”(Fatır 28)

Âlimi değerli kılan Allah cc’ ya olan yakınlığıdır. Müslümanlar katındaki değeri de, İzzet ve şeref sebebi olan Kur’an’ a vakıf olması sebebiyledir. Çünkü o Allah cc ilminin tecellisi olan Kur’an’ı Kalplerinde ve amellerinde taşıyan ve insanlarında taşıması adını canını adayan kimsedir. Hz. Muhammed(s.a.v) şöyle buyurmaktadır;

“Her kim Allah’tan korkarsa, Allah’ta her şeyi ondan korkutur.”[88]

Yani Allah cc kendisine öyle bir heybet verir ki, herkes ondan çekinir ondan korkar. Sahabe devrini biraz hatırlarsak Hz. Ebu Bekir, Hz. Osman ve diğer sahabeler açık örneklerdir. Tabi ki Allah cc’ dan korkmayan da herkesten korkar. Ömer b. Abdulaziz (rh.a) şöyle diyor; “Her kim Allah’tan korkarsa, her şey ondan korkar. Her kim Allah’tan korkmazsa o her şeyden korkar.”[89]

“Görmedim, duymadım, bilmiyorum” tiplemesini oynayan korkak ulema zalim idareciler karşısında Hakkı ketmetmişlerdir. Bu konuyla alaklı olarak Şehid AbdulKadir Udeh şunları kaydetmiştir;

“Alimler, bizim günahımızı, sömürgecilerin sömürme günahını, Hakimlerin ve gafil ferdlerin günahını ta­şırlar. Evet, böyle ağır bir mesuliyeti âlimlere nispet et­mek caizdir. Çünkü sömürmeye yardım ettiler yahut da sükût ettiler; çünkü sözde İslam hükümetlerine ba­zen bilfiil yardım, bazen de sükût ettiler. Cahil fertlere İslam ahkâmını öğretmediler. Kendi vazifelerinden ga­fildirler. Böylece İslam ile müslümanlar arasına girdi­ler. Müslümanlara sömürülmenin ne olduğunu anlatmadılar. Sömürenlere yardım eden hükümetlere karşı nasıl hareket edileceğini öğretmediler. Binaenaleyh, fertler sömürülmeye ve sömürgecilik peyki olan sözde İslam devlet(!)lerinin hükmüne razı olup rıza gösterdiler. İSLAM, ALlMLERlN SÜKÛTİYLE ZAYİ OLDU. Fertler de bilmeyerek zayii ‘ne yardımcı oldular. Çünkü, onlarca Alimler Haksızlığa karşı sükut etmezler!.

Alimler göz yumdular. Ağızlarını kapattılar. Kulaklarına parmaklarını soktular. Uyuya kaldılar. Birkaç asırdan beri hala uyanamadılar. Arkalarında Müslümanlar da uykuya daldılar. Zannederler ki, İslamiyet selamettedir. Onun için âlimler mışıl mışıl uyuyorlar. Uzun zamandan beri uykuda olan âlimler, İslam’a muhalif olan kanunların tek birisine dahi hücum etmediler. Şeriat’a muhalif olan bir tek emri durdurmadılar. Toplanıp da İslam’ı geri getirmeğe çalışmadılar. Hâkimler zulüm işliyor, fesadlık çoğalıyor. Allah’ın emrettiği hudutlar aşılıyor, âlimler hala uykudadır. Sanki İslam onları vazifeye davet etmiyormuş; sanki emri bil maruf ve nehyi anil münker farz değilmiş; sanki hâkimlere nasihat yapılmazmış gibi.

İslam ulemasına, kâfir istilacılara karşı çarpışmak sanki farz değilmiş gibi, hareketsiz duruyorlar. Maalesef İslam düşmanlarıyla işbirliği yaptılar. İhtilalcilerin saraylarına İslam’ın bazı dini geleneklerini dahi icra ediyorlar. Beşerin kanunları, Allah’ın kanununa muhalif olduğu halde, İslam diyarını kapladı. Yine de ses Yok. Ne toplandılar, ne istişare ettiler; ne uyardılar, ne de uyandırdılar. Beyler fücur gün be gün yayılıyor. Şaraphaneler, caz haneler açılıyor; hem de lafta (gerçek manada değil) İslam Devleti(!)nin ruhsatiyle. Neredesiniz? Başlarınızı sallayarak dudaklarınızı kıpırdatmakla vazifenizin yapıldığını mı düşünüyorsunuz?

Dini tanımayan mektepler açıldı: İlk önce bu mekteplere giden âlimlerin evladıdır. Misyonerlerin faaliyetini arttıran kolejler açıldı. Ecnebi lügatini öğrenmek bahanesiyle hocaların kızları buraları doldurdular. Ne­yi öğrendiler? Dans etmeyi, bilmeden Hristiyanlığı yaymayı bellediler.

Ne zaman ki, içkiyi helal eden hükümetler dara düştüler, İslam âlimlerinin gölgesine sığındılar ve on­lar da bu içkici, ayyaş, zinacı, faizci ve fasık kimselere yardım ederek halkı teskin ettiler. Bu durum uzun zaman devam edegeldi. Halk fıskı, isyanı İslam dininden sandı. Islah zor oldu. Bunların cümlesi âlimlerin gevşekliğinden neş’et etti. Alim, peygamberin varisidir. Peygamber varisi böyle mi olmalıdır?

Ey İslam âlimleri! Eğer devlet, İslam ahkâmını tat­bik etmezse mekteplerde İslam dersini vermekten ne fayda vardır? Sonra hutbede öğrettiğiniz güzel ahlakın ne faydası vardır; hüküm İslami olmazsa, içtimai, iktisadı muameleler İslam’a göre değil ise …

Neden karaborsacılığın ve fahiş kârın haram oldu­ğunu beyan etmiyorsunuz? Gayri meşru serveti elde edenin hükmünü neden açıklamıyorsunuz? İslam da­vetçilerini susturmaya çalışan sapıkları neden teşhir etmiyorsunuz? Kur’an-ı Kerim’e muhalif kanunları ne­den reddetmiyorsunuz? Acaba bunların söylenmesi dai­ma farz değil midir? Yoksa bir defa söylemek mi farz­dır. Şahsını müdafaa edip İslam’ı müdafaa etmeyen Müslümanın sapık olduğunu neden ilan etmiyorsunuz?

Ey âlimler; sizden az bir kitlenin, Allah’ın kitabına sarıldığını; doğru hareket ettiğini inkar etmiyorum. Hayatını Kur’an-ı Kerim’e feda edenleri de inkar etmi­yorum. Fakat yemin ederim, bunlar gayet azdır. Bun­larla paçayı kurtaramazsınız. (Zalimlerin zulmünü ifşa etmeyip sükut etmenizden dolayı işlediğiniz) kötülük­leriniz bunların iyiliklerini örter.[90]

Alimler; Hakk’ın gören gözleri, işiten kulakları ve iş yapan elleridir. Zalimler karşısında şahsını müdafaa edip de İslam’ı müdafaa etmeyen âlim, dilsiz şeytandır. Hayat muallimimiz Hz. Muhammed (s.a.v) şöyle buyu­ruyor : “HAKSIZLIK KARŞISINDA SUSAN, DİLSİZ ŞEYTANDIR. [91]

Üç Maymun tiplemesini oynayan ulema taşıdığı ilim ağırlığınca Haksızlık karşısında dimdik durmalıdırlar. Onların eğilmesi halkın eğilmesi demektir. Tağuti iktidarın zulmünü, küfrünü, fıskını görmemezlikten gelmek, bir de bununla yetinmeyip onların küfrüne kılıf uydurmak meydana gelecek fitnelerin, kargaşanın ve cahilliğin sebebi olacaktır ve hesabı da ağır olacaktır.

Halkın cehaletini ve içinde bulunmuş oldukları fitneyi ilk önce sezen ulemadır. Kimileri bu cehaletle fitneyle savaşarak âlim sıfatını korur ve Allah’a ya şehid olarak ya yıpranmış bir bedenle kavuşur ya da zindanlara atılır, kimi de halkın bu durumundan istifade ederek köpekleşir, maymunlaşır, hainleşirler. Ve beşeri sistemle işbirliği yaparak halkı sömürürler. Allah İslam Ümmetini bu köpeklerden korusun ve onları kahretsin…

KARANLIKLAR İÇİNDE KALAN TOPLUM

Kur’an’ı Kerim, arz üzerine gönderilen insanoğlunun huzur, saadet ve ahirette de kurtuluş sebebidir. Nasıl ki doktor tarafından yazılan reçetede ki ilaçlar ancak alınıp tarif üzere kullanıldığında hastalığımızın düzelmesine sebep oluyor ise Kur’an’ı Kerimde hayatlara hükmettiğinde, fert ve toplumların maddi ve manevi hastalıklardan kurtulması mümkün olacaktır. Hiç şüphesiz Kur’an’ın Hak olduğu bilgisi tek başına yeterli değildir. İçinde bulunanları sindirebilen, göğsünde Kur’an’ı taşıyan, itikadi, ameli, ahlaki, muamelat ukubat, siyasal her yönüyle Kur’an’ı hayat metodu olarak kabul eden kimselere Kur’an hayat kaynağıdır.

“Resulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur; Size iki şey bırakıyorum. Bunlara sımsıkı bağlandığınız sürece, asla doğru yoldan sapmayacaksınız. Bunlar, Allah’ın kitabı ve Peygamberinin Sünnetidir.”[92]

Hadisten şu manada anlaşılmaktadır, bu iki emanete sarılmadığınız müddetçe de delaletten ve sapıklıktan asla kurtulamayacaksınız. Bu emanetlere sahip çıkıldığının göstergesi mücerret olarak okumak değildir. Nasıl olacağına gelin sahabe neslinden bir göz atalım.

Haris b. A’ver (rh.a) anlatıyor;

Mescide uğradım ve Cemaati birtakım konuşma (dedikodulara) dalmış olarak buldum. Sonra Hz. Ali (R.a)’ın yanına girerek; “Ey Müminlerin Emiri!” de­dim, “Cemaatin dedikodulara daldıklarının farkında değil misiniz? Bunun üzerine Hz. Ali (R.a.) şöyle dedi:

Bakınız, ben Resulullah’ın (s.a.v) ‘den, “Dikkat ediniz, bir (büyük) fitne kopacaktır!” buyurduğunu işittim. Bunun üzerine: “Ya Resulullah”!” dedim, “Bu fitneden çıkış (kurtuluş) nasıl olacaktır?” Buyurdu ki: “Allah ‘ın kita­bına sarılmakla. Sizden öncekilerin tarihi, sizden sonrakilerin haberi ve aranızdaki meselelerin hükmü ondadır. O (Hak ile batılı birbirinden ayıran) kesin bir hükümdür; saçma değildir. Her kim zorbalığından ötürü onu bırakırsa Allah onun boynunu kırar. Her kim hidayeti ondan başkasında ararsa Allah onu dalalete düşürür. O, Allah ‘ın habl-i metin ‘i (sağlam ipi)dir. O, Zikri hâkim (hikmet dolu sözler)dir. O, sı­rat-ı müstakim ‘dir. O; arzuların Hakikatten saptıra­madığı, dillerin iltibasa düşüremediği, ilim adamlarının doyamadığı, fazla tekrarlanmaktan eskimeyen ve acaibi (hayranlık veren tarafları) bitmeyen bir kitaptır. O, öyle bir kitaptır ki cin(den bir grup) onu dinle­diği zaman “Biz, doğruluk ve olgunluğun yolunu göste­ren acayip bir Kur’an dinledik ve ona derhal iman ettik!” demekten kendilerini alıkoyamamışlardır. Ona dayanarak konuşan doğru söz söylemiş, onunla amel eden sevap kazanmış, ona dayanarak hüküm veren adalet etmiş ve ona davet eden doğru yola hidayet edilmiş olur. ” Ey A’ver! Bu sözlere sahip ol.[93]

 


وَمَنْ أَعْرَضَ عَن ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنكًا وَنَحْشُرُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَعْمَى


“Her kim de benim zikrimden (Kur’an’dan) yüz çevirirse, mutlaka ona dar bir geçim vardır. Bir de onu kıyamet gününde kör olarak haşrederiz.”(Taha/124)

“Bu ayet-i kerimede geçen zikirden murad Kur’an-ı Kerim’dir. Her kim Allah’ın kitabına tabi olup onun emir ve nehiylerine imtisal ederse delalet ve azaptan kurtulur.”[94]

“Ancak Kur’an-ı Kerim’den yüz çevirenlerin vakitleri kararır, rızık endişesi onları şaşırtır ve geçimleri hususunda darlığın içerisine düşerler.”[95]

“Allah ve O’nun geniş rahmeti ile bağını koparan yaşam, ne kadar bolluk ve eğlence dolu olsa da sıkıntı doludur. Bu Allah ile bağını koparmanın ve onun huzurundan, koruyuculuğundan mahrum olmanın sıkıntısıdır. Şaşkınlığın, ürkekliğin ve kuşkulu hayatın sıkıntısıdır. İhtirasın ve endişenin sıkıntısı. Elindekine dört elle sarılma ve onları kaybetmeme endişesinden kaynaklanan sıkıntı. Arzuların parıltıları ardında sürüklenme ve kaçırdığı her şeye karşı duyulan hayıflanma sıkıntısı. İnsanın kalbi Allah’ın koruyuculuğu dışında başka hiçbir yerde huzura kavuşamaz. Allah’ın kopmayan sağlam kulpuna yapışmadan, güvenin huzurunu hissedemez. Şüphesiz ki, imanın verdiği huzur, hayattaki tüm lezzet ve rahatlığın üstünde bir durumdur. İmanın huzurundan mahrum olmak ise, öyle bir mutsuzluktur ki, fakirlik ve yoksulluğun sebep olduğu mutsuzluk asla onunla bir olamaz.”[96]

Görüldüğü üzere Kur’an kendisine uyulduğu takdirde huzur dolu bir hayatı inşa eder. Gerek devletsel gerekse de fertsel olarak bütün alanlarda belirlediği programlar hem dünya hem de ahiret saadetini sağlar. Kur’an’dan uzaklaşarak KARANLIKLAR İÇİNDE KALAN TOPLUM, kendisini fitneden ve kargaşadan koruyamayacaktır. Asrımızda yaşanan kargaşanın, vahşetin ve kan emiciliğin temel sebebi Kur’an’dan uzaklaşmış olmaktır.

 


 ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِّلْمُتَّقِينَ

 “Bu, kendisinde şüphe olmayan kitaptır. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için yol göstericidir.”(Bakara/2)

إِنَّ هَذَا الْقُرْآنَ يِهْدِي لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ وَيُبَشِّرُ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْرًا كَبِيرًا

“Şüphesiz, bu Kur’an, en doğru yola iletir ve salih amellerde bulunan mü’minlere, onlar için gerçekten büyük bir ecir olduğunu müjde verir.”(İsra/9)

Kur’an’ın insanları doğru yola ilettiğinde şüphe yoktur. Onları en faydalı olanı emreden onlar için elzem olanı telkin eden ve onları zararlı olan ne varsa hepsinden koruyan bir özelliğe sahiptir. Ve bunların tek ve yegâne sağlayıcısı Kur’an’dır. Huzuru, ıslahı, idareyi Kur’an’dan başka yerde arayan toplumların durumu aşikârdır. Bunu anlamak için şu örneği verebiliriz; “Osmanlı Dönemi’nde(Kamil Hilafet olmadığı halde) 600 sene boyunca sadece 6 kere hırsızlık cezası ve 2 kere de recm cezası uygulanmıştır. Bugün ise saniye de yapılan hırsızlığın sayısını tespit etmek güçtür. Aynı şekilde her saniye işlenen zina sayısı da öyle. Hatta bu cümleyi yazana kadar belki de bu suçların binlercesi işlendi.”

İnsanları caydıracak ve o amelden uzaklaştıracak yöntemi, tek iyi bilen; o amelleri işlemeye meyilli olan insanı yaratan Allah’tır. Kur’an O’nun kelamıdır ve içerisinde ictimai hayata yönelik hükümler ve yükümlülükler mevcuttur.Yeni bir çamaşır makinesi aldığında  kullanma kılavuzuna göre hareket etmezsen, o makineyi bozarsın. Çünkü o makineyi keşfeden kişi yanında kullanma kılavuzunu, okumak için ya da evde güzel bir yere koyman için değil sana rehber olması için göndermiştir. İnsan, çamaşır makinesinden daha üstün bir varlık ise boşuna yeryüzüne gönderilmiş ve başıboş olarak bırakılmış olması düşünülemez

İşte bozulan ifsad olan nesil… Kurtuluşu çok uzaklarda aramaya gerek yok… Çok ama çok yakınımızda… Raflarda unutulmuş, tozlanmış olan HAYAT KAYNAĞINDA, KARANLIKLARDAN AYDINLIĞA ÇIKARAN KİTAPTA…

لَقَدْ أَنزَلْنَا إِلَيْكُمْ كِتَابًا فِيهِ ذِكْرُكُمْ أَفَلَا تَعْقِلُونَ

 “Andolsun, size öyle bir kitap indirdik ki sizin bütün izzet ve şerefiniz ondadır. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” (Enbiya 10)

KARANLIKLAR İÇİNDEKİ VAHİYSİZ DEVLET

Malumdur ki yeryüzü, insanların ortak yaşam alanıdır. Geçmiş topluluklarda ve bu günde dâhil olmak üzere insanlar hep bir arada yaşamışlardır. Bu zaruret insanın fıtri yapısının gereğidir. Her insanın ahlak yapısı ve özellikleri aynı değildir. Bu sebeple hayatın akışı esnasında insanların arasında ihtilafın çıkması kaçınılmazdır. Keza toplumlardaki temel ayrılış, ihtilafın varlığı veya yokluğu noktasında değil ihtilafların çözümü neye göre olacak ve kim belirleyecek asıl problem burada baş göstermiştir. Allah cc Kur’an da sadece belli başlı ameli ibadetleri değil sosyal ve siyasal yönüyle de,  “insan” adındaki varlığın bulunduğu her alanı kuşatan bir din indirmiştir. Dolayısıyla Devletin, İslami olması da kaçınılmaz bir zarurettir ki ferdi ibadetlerle beraber toplumsal hükümlerin uygulanması ancak İslami otoritenin varlığıyla söz konusu olur. Bu konuyu bir temsille izah edelim;

“Tren, sürücüsünün istediği yönde hareket eder. Raylar döşenmiştir. Yolcular ona tabidir. Eğer başka bir yöne gitmek istiyorsa ya treni, ya sürücüyü değiştirmek mecburiyetindedirler. Bu misalden de anlaşılacağı üzere insan medeniyetinin yönünü, siyasi iktidar ve güç sahipleri belirler. Elbette bütün toplumlarda hem iktidar hem muhalefet cephesi vardır. Ancak iktidar sahipleri; bütün kaynakları kontrol ettikleri için insanların düşüncelerini ve davranışlarını bile şekillendirebilirler.” [97]

Allah’ın dininin hâkim olmadığı toplumlarda adalet yoktur, zulüm vardır. Huzur ve güven değil korku ve endişe vardır. Çünkü zihinlere ve hayatlara yapılan telkinler, bazı kodaman kimselerin menfaatlerini ve çıkarlarını temin ve devam ettirmek için yapılır. Bu ise zulümdür. Allah cc Kur’an’ı Kerimde;

يَا أَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَاءكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ كَثِيرًا مِّمَّا كُنتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الْكِتَابِ وَيَعْفُو عَن كَثِيرٍ قَدْ جَاءكُم مِّنَ اللّهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُّبِينٌ

يَهْدِي بِهِ اللّهُ مَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَهُ سُبُلَ السَّلاَمِ وَيُخْرِجُهُم مِّنِ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ بِإِذْنِهِ وَيَهْدِيهِمْ إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ

 “…İşte size Allah’tan bir nur ve apaçık bir kitap (Kur’an) gelmiştir. Allah Teâlâ, rızasına tâbi olanları onunla selâmet yollarına götürür ve onları izniyle zulmetlerden nûra çıkarır ve onları dosdoğru yola hidayet eder.” (Maide 15/16)

“Allah’ın kitabı bizlere; zulümattan, sapıklıktan çı­kıp nura, hidayete yönelmemiz, gerek şeriat, gerek ka­nun gerekse düzen hususunda Allah’ın bizler hesabına belirlemiş olduğu şeyleri hoşnutlukla kabullenmemiz için çağrıda bulunuyor. Çünkü bizi hidayet yoluna ka­vuşturacak olan tek vasıta Allah’ın kitabıdır. Fakat İs­lam dünyasında görülen hallerin en garibi, müslüman­ların Allah’ın kitabından, şeriatından, kanunlarından, şimşek gibi parıldamakta olan nurundan yüz çevirmele­ri, şeytanların ardı sıra gitmeleri, değerli olanı değersiz olanla değiştirmeleri, cahiliyyetin sapıklık ve karanlı­ğına dalmalarıdır.

Allah’ın devlet idaresiyle ilgili hükümlerine, şeria­tına, hududuna, farzlarına, sosyal kanunlarına, ekono­mik sistemine, ahlaki düsturlarına, fert ile ilgili Hak ve hukukuna, toplum, devlet, yasama ile ilgili Hakları­na gelince, bunlardan sadece Kur’an-ı Kerim söz eder. Günümüzde müslümanlar bu hükümlerle bağlanmaz­lar. Bu günün müslümanları Allah’ın varlığını kabul­lenmekte, O’nun azabından korkmamakta, ilahi kitap için bir terazi koymamakta ısrar etmektedirler. Şeytan onları sapıklığa düşürmüş, onlara dinsizlik felsefesi telkin etmiştir: Ne gariptir ki bu felsefeyi müslümanla­rın konuşmalarında, hasis(Kötü), zelil, kâfir bir şekilde mü­şahede etmekteyiz.”[98] Bu hastalığın temel sebeplerinden birisi, Kur’an’ın bir bölümünü hayata karıştırıp kalan bölümlerini ise sanki muhatap biz değil de başkalarıymış gibi davranmalarından kaynaklanıyor

ثُمَّ أَنتُمْ هَؤُلاء تَقْتُلُونَ أَنفُسَكُمْ وَتُخْرِجُونَ فَرِيقاً مِّنكُم مِّن دِيَارِهِمْ تَظَاهَرُونَ عَلَيْهِم بِالإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَإِن يَأتُوكُمْ أُسَارَى تُفَادُوهُمْ وَهُوَ مُحَرَّمٌ عَلَيْكُمْ إِخْرَاجُهُمْ أَفَتُؤْمِنُونَ بِبَعْضِ الْكِتَابِ وَتَكْفُرُونَ بِبَعْضٍ فَمَا جَزَاء مَن يَفْعَلُ ذَلِكَ مِنكُمْ إِلاَّ خِزْيٌ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ يُرَدُّونَ إِلَى أَشَدِّ الْعَذَابِ وَمَا اللّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ

 “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Artık sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında rezil olmaktan başka bir şey değildir. Kıyamet gününde ise onlar azabın en şiddetlisine uğratılırlar. Çünkü Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir.” (Bakara 85)

Kur’an bir bütündür bölünemez. Dolayısıyla bir kısmını alınıp bir kısmını bırakılması ifsada uğramaktan başka bir sonuç vermeyecektir. Devlet yapısı itibariyle yönetim sistemini Kur’an’ın dışındaki kaynaklardan almasıyla insanları büyük bir felakete sürüklemektedir. Kur’an’ın bir kısmına iman edip bir kısmını inkâr eden toplumda İslam’ın taHakküm boyutundan uzak kalmasıyla, Kur’an ’sız devleti inşa edenlerin ekmeklerine yağ sürmektedirler. Böyle bir danışıklı dövüşün içerisine giren devlet ve toplum dini devletten ayırma safsatasıyla bocalayıp durmaktadır. Dinin devletten ayrı olamayacağı gerçeğini haykırdığı için sık sık devlet tarafından ifadeye çağırılan bir davetçinin savcı ile aralarında gerçekleşen diyalog ta verdiği bir temsille bu meseleyi anlamaya çalışalım;

 

 

Savcı sorar;
– Laiklik, dinsizliktir diyorlar. Bunun Hakikatini anlatır mısın? Bir kısmı da dinsizlik değildir diyor. Bu konuda sen ne düşünüyorsun?
-Davetçi: Laikliğin kısaca tanımı; devlet dine karışmayacak din de devlete karışmayacak laikliğin kısa tarifi bu.
-Savcı: Evet hocam pratikteki kısa tarifi bu.
-Davetçi: Ancak görüyorsunuz ki devlet dinin her şeyine karışıyor. İmamı devlet tayin ediyor, müezzini devlet tayin ediyor, müftüyü devlet tayin ediyor. Hani devlet dine karışmayacaktı.
-Savcı: Hocam Haklısın bizde bu işe karışmayalım başımız ağrır.
-Davetçi: Dinin devlete karışmaması halinde devletin durumu ne olur? O zaman bu devlete bir sıfat lazım ne diyeceğiz bu devlete… ( Tam bu esnada içeriye çaycı girer, davetçi bu sırada o müthiş örneği verir) şekeri çaya karıştırmazsak çayın durumu ne olur?
-Savcı: Şekersiz çay olur. Başka ne olsun ki?
-Davetçi: Bir misal daha arz edeyim; Şuraya bir kâse çorba koyalım yanında da bir tuzluk sizde derseniz ki sakın bu tuzu çorbaya karıştırmayacaksın! derseniz çorbanın ne olması lazım.
-Savcı: Tuzsuz çorba olur.
-Davetçi: Aynı mantık ve muHakemeyle Şuraya devleti şuraya da dini koyalım sakın dini devlete karıştırmayın derseniz devlet ne olması lazım deyince.
-Savcı: Dinsiz devlet olur hocam dedi.

Savcı biraz durduktan sonra dilinden şu cümleler dökülür; Vallahi bu namussuzlar bizi aldatmışlar…

Kur’an ‘sız bir devlet inşa etmek, Resul’ün(s.a.v) metodundan uzaklaşmakla beraber O’na savaş ilan etmektir. Getirdiklerini yıkmak ve onlara engel olmaya çalışmaktır. Resulullah(s.a.v) Kur’an ’sız devletin portresini çizerek tehlikelerinden şöyle haber vermiştir;

“İhsan/ hediye ihsanlık/ hediyelik vasfını koruduk­ça kabul edin. Fakat bu, dine karşı rüşvet mahiyetini alınca reddedin, almayın. ·(Maalesef) bunu terk etmeye­ceksiniz, Dine karşı rüşveti terk etmekten sizi alıkoyan şey korku ve fakirliktir. Haberiniz olsun, İslam çarkı (ilelebet) dönecektir. Bu çark her nerede dönüyorsa Al­lah ‘ın kitabına uygun olarak döndürün. Haberiniz ol­sun SULTAN/DEVLET VE KİTAP/ KUR’AN BİRBİ­RİNDEN AYRILACAKTIR. (Sakın sakın) SİZ Kİ­TAP’TAN AYRILMAYIN. Haberiniz olsun başınıza öy­leleri reis/ emir olarak geçecektir ki (kendileri için hük­mettiklerini sizin için hükmetmeyecekler). Onlara isyan etseniz (emirlerini dinlemeyip başkaldırsanız) sizi öl­dürürler, kendilerine itaat etseniz sizi saptırırlar. (Ce­maatten bazıları sordu:) “Ey Allah ‘ın resulü! (Kur’­an ‘sız devlet ve Kur ‘an ‘sız idarecilere karşı) ne yapa­lım?” Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdular:

(Kur’an ‘sız devlet ve Kur’an ‘sız idarecilere karşı) Hz. İsa’nın ümmeti gibi yapın. Onlar, ateşe atıldılar, testerelerle biçildiler (fakat dinlerinden dönmediler.) Allah ‘ın itaati içerisinde ölmek, Allah ‘a isyan içinde yaşamaktan daha hayırlıdır.”[99]

Şurası bir gerçektir ki vahye dayanmayan ve vahyi hiçe sayan devlet, devlet değil bir katliam ve zulüm şebekesidir. İslam fıkhına göre devlet; Şeriata dayanmak ve ona bağlı kalmak aynı zamanda insanların maslahatını gözetme esasına dayanır. Zira böyle bir devlet hem dünyevi saadeti hem de uhrevi saadeti sağlayacaktır. Çünkü İslam, zulüm şebekeleri gibi insanlarının kanını emme ve onların sırtına basarak yükselme gayesi taşımaz. İslam zaten yücedir imam Buhari(rh.a) naklettiği bir hadiste; “İslam en yücedir ve onun üstüne yücelecek yoktur” buyrulmaktadır. Zayıf ve aşağıda olan insan ve toplumların o yücelikleri ancak onun katına yükseldiklerinde anlamaları mümkün olacaktır. Eğer devlet adı verilen yapılanma İnsanları Allah cc ’ya yakınlaştırmıyor ise, onlara ahiret şuuru açısından fayda sağlamıyorsa o yapılanma İnsanların zararından başka maksat gütmüyor demektir. Allah cc kendi hükümlerine göre bir idare sisteminin kurulmasının zaruretini yada kurulmadığı taktirde insanın kazanacağı sıfatı şöyle ifade etmiştir;

إِنَّا أَنزَلْنَا التَّوْرَاةَ فِيهَا هُدًى وَنُورٌ يَحْكُمُ بِهَا النَّبِيُّونَ الَّذِينَ أَسْلَمُواْ لِلَّذِينَ هَادُواْ وَالرَّبَّانِيُّونَ وَالأَحْبَارُ بِمَا اسْتُحْفِظُواْ مِن كِتَابِ اللّهِ وَكَانُواْ عَلَيْهِ شُهَدَاء فَلاَ تَخْشَوُاْ النَّاسَ وَاخْشَوْنِ وَلاَ تَشْتَرُواْ بِآيَاتِي ثَمَنًا قَلِيلاً وَمَن لَّمْ يَحْكُم بِمَا أَنزَلَ اللّهُ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ

 “ …Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.”(Maide 44)

 

Uygulamaları, ölçüsü Kur’an’a dayanmayan bütün devletler, yapılanmalar; KARANLIKLAR İÇERİSİNDE KALMAYA MAHKÛMDURLAR…

 

ÖLÇÜSÜZ İDARECİLER

Yeryüzünde topluluk halinde yaşayan insanların bir devleti ve o devletinde idarecileri vardır. Her idarecinin adalet ile hükmettiğini düşünmek yanlıştır. Onlar zulümde işleyebilirler. İşte tam burada karşımıza Kur’an’ın Hakikati çıkar ki; o Hakikat de idarecilerin Kur’an’ı terk etmeleriyle zulüm işledikleri gerçeğidir. Allah peygamberine dahi Hak(Kur’an) ile hükmetmesini emretmiştir;


إِنَّا أَنزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَا أَرَاكَ اللّهُ وَلاَ تَكُن لِّلْخَآئِنِينَ خَصِيمًا

 “(Ey Muhammed!) Biz sana Kitab’ı (Kur’an’ı) Hak olarak indirdik ki, insanlar arasında Allah’ın sana öğrettikleri ile hüküm veresin. Sakın hainlerin savunucusu olma.”(Nisa/105)

Bu ayetten de açıkça anlaşılıyor ki Kur’an insanlar arasında hükmetmek, onların ihtilafını çözmek ve hükümlerinin uygulanması için Hakem olarak indirilmiştir. Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen ve amel etmeyen onları meşru kabul etmeyenler tağutturlar ve tağutun mıuHakemesine boyun eğerler. Adalet ile hükmetmenin doğuracağı sonuçlara binaen Allahu Teala ebedi hayat düsturumuz Kur’an’da mealen şöyle buyurmuştur;

 

يَا دَاوُودُ إِنَّا جَعَلْنَاكَ خَلِيفَةً فِي الْأَرْضِ فَاحْكُم بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعِ الْهَوَى فَيُضِلَّكَ عَن سَبِيلِ اللَّهِ إِنَّ الَّذِينَ يَضِلُّونَ عَن سَبِيلِ اللَّهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ بِمَا نَسُوا يَوْمَ الْحِسَابِ

Ona dedik ki: “Ey Dâvûd! Gerçekten biz seni yeryüzünde halife yaptık. İnsanlar arasında Hak ile hüküm ver. Nefis arzusuna uyma, yoksa seni Allah’ın yolundan saptırır. Allah’ın yolundan sapanlar için hesap gününü unutmaları sebebiyle şiddetli bir azap vardır.”(Sad/26)

“Ey Davud, biz seni yeryüzünde bir halife yaptık.” Allah Tealâ, Hz. Da­vud’a hitap ederek, kendisini yeryüzünde insanlar arasında hükmeden bir halife yaptığını bildirmektedir. Saltanat, iktidar ve hüküm Hz. Davud’un olacak, diğer insanlar ise onu dinleyip kendisine itaat edeceklerdir. Daha sonra Allah Tealâ, Hz. Davud’a, diğer insanlara öğretmek amacıyla hüküm ve idare etmenin kurallarını beyan buyurmaktadır:

1- “O halde insanlar arasında Hak ile hükmet.” Yani insanlar arasın­da, göklerin ve yerin kendisiyle kaim olduğu “adalet” ile hükmet. Bu, hü­küm vermenin ilk ve en önemli şartıdır.

2- “Hevâna tabi olma.” Yani hüküm verirken nefsinin istek ve arzula­rına meyletme, yahut da dünya lezzetleri sebebiyle Haktan ayrılma. Zira hevâya tabi olma, kişinin ayaklarını kaydırarak cehenneme götüren bir davranıştır. Bunun için Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“… Bu seni Allah yolundan saptırır.” Yani hevaya tabi olmak, Hak yol­dan ayrılma ve sapma sebebidir ve sonucu, yardımsız kalıp hor ve zelil ol­maktan başka bir şey değildir. Zira Allah Tealâ şöyle buyurmaktadır:

“Çünkü Allah yolundan sapanlara, hesap gününü unuttukları için on­lara çetin bir azap vardır.” Yani Hak ve adalet yolundan ayrılan kimseler için, bu günün dehşetini ve bu günde her insan için görülecek ince ve has­sas hesabı unuttuklarından ve bu gün için amel işlemeyi -ki yargıda ada­letli hüküm verme de buna dahildir- terk ettiklerinden dolayı kıyamet gü­nü şiddetli bir azap ve uhrevî hesap vardır.

Bu konudan çıkarılacak ibret ve alınacak ders şudur: Yüce Allah, ida­recilere insanlar arasında adaletle hüküm vermelerini ve adaletten ayrıl­mamalarını tavsiye buyurmaktadır. Zira böyle yaparlarsa Allah yolundan sapmış olurlar. Yüce Allah, yolundan sapanları ve hesap gününü hatırlamazlıktan gelenleri şiddetli bir şekilde tehdit etmektedir.

İbni Ebî Hâtim’in rivayet ettiğine göre Ebû Zür’a, Velîd b. Abdulmelik’in huzuruna girmiş, Velîd kendisine şöyle demişti: “Bana haber ver! Ha­lîfe de hesaba çekilecek mi? Zira sen Kur’an’ı okuyor ve tefakkuh ediyor­sun.” Ebû Zür’a, “Ey müminlerin emiri! Bunu gerçekten söyleyeyim mi?” dedi, o da “Söyle. Allah’ın emniyetindesin.” karşılığını verdi. Bunun üzeri­ne Ebû Zür’a, “Ey müminlerin emiri! Sen mi Allah katında daha şereflisin, yoksa Davud (a.s.) mu? Allah Tealâ ona hem hilafet, hem de nübüvvet ver­miş, sonra da onu Kitab’ında tehdit ederek, “Ey Davud, biz seni yeryüzünde bir halife yaptık. O halde insanlar arasında Hak ile hükmet. Hevana tabi olma ki bu seni Allah yolundan saptırır…” buyurmuştur.[100]

Kur’an’ın emirlerinden sapmak Hak yoldan ayrılmak için yeterli bir sebeptir. İnsanı Allah yaratmış ve onun hangi yollarla sapacağını da bildirmiştir. Sıkı sıkı tutması tutunması gerekenin ne olduğunu da bildirmiştir.

وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ إِذَا قَضَى اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَمْرًا أَن يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْ وَمَن يَعْصِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا مُّبِينًا

“Allah ve Resûlü bir iş Hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadın için kendi işleri konusunda tercih kullanma Hakları yoktur. Kim Allah’a ve Resûlüne karşı gelirse, şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır.”(Ahzab/36)

 

Ayette de görüldüğü üzere; Allah(c.c), ‘mü’min’ portresi çizmiştir. Dolayısıyla Allah’ın ve Rasulu’nun seçimine boyun eğmek ve seçme Hakkından feragat etmek mü’min olmanın gereğidir. İslam ulemasından Allame Menavi (rh.a) şöyle diyor; “Kulluk amacıyla nefsin Allah’a teslim olması, İslam’ın şartlarındandır.”[101]Teslimiyet elbette ki Kur’an’a ve Sünnet’e teslim olmakla mümkündür. Dolaysıyla Kur’an’a teslim olmayan onun uygulamalarını geçersiz sayan onlarla hükmetmeyen idareciler sapıtmışlar ve halklarını saptırmışlardır. Onlar adaletin düşmanı, anarşinin membaı, sömürgenin baş mimarlarıdırlar.

Abdullah b.Ömer (R.a.) şunu rivayet ediyor: Resu­lüllah (s.a.v) bize yönelerek şöyle buyurdu:

“Ey muhacirler cemaati! Beş şey vardır ki onlarla mübtela/imtihan olacağınız zaman (hiçbir hayır kal­maz). Ben sizlerin o şeylere (döneme) erişmenizden Al­lah ‘a sığınırım (o şeyler şunlardır):

Bir kavmin içinde zina-fuhuş ortaya çıkıp nihayet o kavim bu suçu aleni olarak işlediğinde, mutlaka, iç­lerinde taun hastalığı ve onlardan önce gelip geçmiş kavimlerde vuku bulmamış hastalıklar yayılır.

Ölçü ve tartıyı eksik yapan her kavim mutlaka kıt­lık, geçim sıkıntısı ve başlarındaki hükümdarın zulmü ile cezalandırılırlar.

Mallarının zekatını vermekten imtina eden her kavim mutlaka yağmurdan menedilir (kuraklık cezasıyla cezalanlandırılır) ve hayvanlar olmasa onlara yağmur yağdırılmaz

Allah ‘ın ve Resulünün ahdini (yani şeriat-ı gar­rayı uygulamak sözünü) bozan her kavmin başına mutlaka Allah kendilerinden olmayan düşmanı musal­lat eder ve düşman o kavmin elindekilerinin bazısını alır. Ve İMAMLAR/ İDARECİLERİ ALLAH’IN KİTABI iLE AMEL ETMEYİP ALLAH’IN İNDİRDİĞİ HÜKÜM­LERDEN İŞLERİNE GELENİ SEÇTİKÇE ALLAH ONLA­RIN AZABINI KENDİ ARALARINDA KILAR (yani; fitne, fesad, terör ve anarşi gibi azablarla kendilerine azab eder).[102]

Yeryüzünde kargaşanın, huzursuzluğun, anarşinin, terörün, vahşetin, katliamların biricik sebebi; Kur’an-ı Kerim’i mahkemelerinden devlet dairelerinden uzaklaştırıp mezarlıklara ve raflara atmalarıdır. Kur’an ile hükmetmemeleri hüsranı ve tuğyanı doğurmuştur. Yıllardır yönettikleri ve meşru saydıkları yöntemle her geçen gün bataklıklar çoğalmış, suç oranları artmış ve dengesi bozuk sapık bir nesil sapık bir ortam peyda olmuştur. Gün geçtikçe suçların, sapıklığın ve akan kanın çoğalması zulmün iktidar olduğunun bariz delilleridir. Dünyayı mahvettikleri gibi ahiretlerini de mahvetmişlerdir. Kur’an-ı Kerim yerine beşeri sistemlerle (demokrasi, laiklik,…) hükmetmeyi tercih edenler Kur’an’a göre kafirdirler, zalimdirler, fasıktırlar. Nitekim Allahu Teâla Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır;

إِنَّا أَنزَلْنَا التَّوْرَاةَ فِيهَا هُدًى وَنُورٌ يَحْكُمُ بِهَا النَّبِيُّونَ الَّذِينَ أَسْلَمُواْ لِلَّذِينَ هَادُواْ وَالرَّبَّانِيُّونَ وَالأَحْبَارُ بِمَا اسْتُحْفِظُواْ مِن كِتَابِ اللّهِ وَكَانُواْ عَلَيْهِ شُهَدَاء فَلاَ تَخْشَوُاْ النَّاسَ وَاخْشَوْنِ وَلاَ تَشْتَرُواْ بِآيَاتِي ثَمَنًا قَلِيلاً وَمَن لَّمْ يَحْكُم بِمَا أَنزَلَ اللّهُ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ

“…Her kim Allah’ın indirdiği hükümler ile hükmetmezse, işte onlar kafirlerin ta kendileridir.”(Maide/44)

وَكَتَبْنَا عَلَيْهِمْ فِيهَا أَنَّ النَّفْسَ بِالنَّفْسِ وَالْعَيْنَ بِالْعَيْنِ وَالأَنفَ بِالأَنفِ وَالأُذُنَ بِالأُذُنِ وَالسِّنَّ بِالسِّنِّ وَالْجُرُوحَ قِصَاصٌ فَمَن تَصَدَّقَ بِهِ فَهُوَ كَفَّارَةٌ لَّهُ وَمَن لَّمْ يَحْكُم بِمَا أنزَلَ اللّهُ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ

 “…Her kim Allah’ın indirdiği hükümler ile hükmetmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.”(Maide/45)

وَلْيَحْكُمْ أَهْلُ الإِنجِيلِ بِمَا أَنزَلَ اللّهُ فِيهِ وَمَن لَّمْ يَحْكُم بِمَا أَنزَلَ اللّهُ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ

 “…Her kim Allah’ın indirdiği hükümler ile hükmetmezse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.”(Maide/47)

 

“Kâfir oluşları Allah(c.c)’ın hükmünü inkâr ettiklerinden ötürüdür. Zalimlikleri zulümlerinden, fasıklıkları, Allah’ın emrinden çıktıklarından ötürüdür. Durumuna göre bir kişiye bu üç sıfatı vermek caiz oldu.”[103]

Bu son derece kesin ve su götürmez bir ifadedir. Gerek ayetin orijinalinde şart edatı olarak “men”in kullanılması ve gerek cevap cümlesi, bu hükmün, herkesi kapsayabileceğinin göstergesidir. Ayette herhangi bir kapaklık olmadığı gibi bu hüküm, zaman ve mekan sınırlarını da aşmaktadır. Bu, hangi kuşakta ve hangi ulusta olursa olsun, Allah’ın indirdiği ayetlere göre hüküm vermeyen herkesi kapsamına alan genel bir hükümdür…

Bunun nedenini ise daha önce açıklamıştık. Zira, Allah’ın indirdiği ayetlere göre hüküm vermeyen, Allah’ın ilahlığını reddediyor demektir. Oysa ilahlık zorunlu olarak, egemenliği ve yasamayı da içermektedir. Allah’ın :ayetlerine göre hüküm vermeyen bir kimse ise bir yandan, Allah’ın ilahlığını ve ilahlığının niteliklerini reddetmekte, diğer yandan da ilahlık hakkını ve ilahlığın niteliklerini kendisine mal etmeye kalkışmaktadır. Gerçekten de küfür bu değil de nedir? Pratik -ki bu teoriden çok daha önemlidir- sırf küfür kokuyorsa, dil ile mümin ya da müslüman olduğunu savlamanın anlamı nedir?

Son derece kesin olan bu hüküm konusunda demagoji yapmak, gerçekten kaçmaya çalışmaktan başka bir şey değildir. Böylesi bir hükmü tevil etmeye Çabalamak, ayeti çarpıtmaktan başka bir şey olamaz. Bu bağlamda yapılan demogojiler ya da teviller, söz konusu ayetin muhatabı konumundaki kimseler hakkında Allah’ın koyduğu hükmü hiçbir biçimde değiştiremez.[104]

CAHİLİ SİSTEMLER

Arz üzerinde insanların İslam’ı bırakıp dışındaki beşeri ideolojilere (cahili sistemlere) sarılması onları karanlığa mahkûm etmiştir. İslam’dan gayrısı ile yükseliş,felaha erme mümkün değildir. Bu gibi girişimler azgınlığa ve despotluğa meydan verecektir, nitekim vermiştir de. Halı hazırda var olan bu sistemlerin adı her ne kadar yabancı literatüre ait de olsa hepsi cahili sistemdir. Adının yabancı literatüre ait kelimelerle gündemde tutulması duyulduğunda ne olduğunun anlaşılmaması içindir. Örn; Emperyalizm, sekülerizm, liberalizm, laisizm, demokrasi gibi. Aslında hepsinin hedefi aynıdır menfaatlerine engel olan İslam’ı engellemek. Bu izimler; güçlünün Haklı, güçsüzün Haksız olduğu, hayallerin dahi para ile kurulduğu, maddenin geçerli olduğu, dinin dünyadan tecrit edilip vicdana hapsedildiği, idare sisteminin maddeye göre belirlendiği, paranın tek geçerli kaynak olduğu cahili sistemlerdir. Orman Kanunu diye tabir edilen hayat sistemi geçerlidir. Kuvvetlinin dilediğini yapabildiği güçsüzün ise bir av, yem olduğu sistemlerdir.

Sermayesi zulüm olan bu sistemler, kendi çıkarları için kendi kanunlarını bile çiğnerler. Asılda nefislerinin kölesi olmuş olan bu sistemlerin mimarlarının ‘Başkan’, ‘Cumhurbaşkanı’, ‘Kral’, ‘Milletvekili’ adını almış olmaları onların masum oldukları anlamına gelmez. Bütün vahşetten, yıkımdan sorumlu olanlar bizzat bu sıfata sahip kimselerdir. Bu mimari yapının (cahili sistemler) bir de ustabaşıları vardır ki onlarında; ‘Molla’, ‘Şeyh’, ‘Hocaefendi’, ‘İmam’, ‘Doç.’ İsmini almış olmaları bu suça ortak olmadıkları anlamına gelmez. Bu ustabaşıları halkın(amelelerin) başında bekleyen onlara yapacakları işi tarif eden simsarlardır. Onların tarif ettikleri iş ise, bu kan emici yöneticilere itaat etmelerini ve kanaat sahibi olmaları gerektiğini aşılamaktır. Ve bu mimari yapıyı (cahili sistemleri) korumanın inşa etmenin imanı bir gereklilik olduğunu, namus meselesi olduğunu dile getirerek Müslümanlık adı altında vatanperverlik zehrini kalplerine enjekte ederler. Onlara bu sistemin meşru olduğunu empoze edip sistemin müdavimi haline getirirler. Ve bu meşruluğu öyle süslü hale getirirler ki, bütün dünya onları yıkmak istiyormuş izlenimi verip Hak elbisesi giydirmeye çalışırlar. Halkı galeyana getiren bu ustabaşılar; kan emici idarecilerin, ceplerini doldurduğu din tüccarlarıdır.

Cahili sistemler; zulmün, zalimlerin, faizcilerin, soyguncuların, namussuzların, arsızların, kan emicilerin sistemidir. Şunu unutmayalım ki; bir memlekette çalışanlar Hak ettiğini kazanmıyor, kazananlar çalışmıyor, Hakkı yazan kalemler kırılıyor, Hakkı haykıranlar suçlu sayılıyor, susturuluyor, talancı, tefeci, ayyaşlar sanatkâr rütbesini alıyor, faiz ticaret, rüşvet de servet kabul ediliyorsa; hiç şüphe yok ki o memlekette cahili sistemler egemen olmuş demektir. Ve o memleketin idarecileri de koltuğuna oturmuş gerçekleştirdiği soygunların hesabını yapan ve yeni yapacağı soygunların hayalini Kur’an kan emiciler olmuşlardır.

Cahili sistemler, suçluların cezalandırılmadığı, suçsuzların cezalandırıldığı, mahkemelerde adaletsizliğin hâkim olduğu, soyguncuların, zanilerin, ayyaşların omuzlara alınıp, yaptıklarının hesabının sorulmadığı, sorulduğunda da suç sayıldığı sistemlerdir.

Cahiliye sistemi, bütünüyle bir firavunlar mirasıdır. Yani cahiliye sistemi; firavunun yaptıklarından ve söylediklerinden meydana gelmiş bir sistemdir. Bakınız Firavunlardan Titos, çıkardığı bir kanunla ülkedeki bütün güzel kadınlara el koymuştu. Titos, dilediği kadını, kocası varmış, babası varmış demeden sarayına alıyordu. Titos kaba kuvveti sayesinde kadınları ve kızları anne, baba ve kardeşlerinin gözyaşlarına rağmen cebren alıp götürüyordu. Titos, bununla da kalmayıp, yol kenarlarına haydutlarını yerleştirir; gelen giden kadınları kontrol eder, beğendiklerini alır götürürdü.[105]

İslam coğrafyasında fuhuşhaneleri, kerhaneleri, meyhaneleri açtırıp faaliyete geçiren hatta onlardan vergi alıp cebini dolduran tüm bunları yaparken de bir bildiği olan! Ve kesinlikle hesap sorulmayan liderler, cahili sistemin baş mimarı Firavun’ un torunudurlar, Hakiki takipçisidirler. Cahili sistemler de, hainleri besleyen, fahişelere fuhuş izni veren ve onların yaptığı işin vergisini ticari bir kazanç kabul eden bir sistemdir. Ve o sistemin bekası için çalışan din tüccarları da o vergiyle cebini dolduran, maaş alan kukladırlar. Fahişenin kazandığı parayla maaş alan memurların(cami görevlileri) halkın kanaat önderi olduğu, onlara namaz kıldırdığı, hutbe verdiği memleketlerde egemen olan sistemlere ‘Cahili Sistemler’ denir.

أَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ اللّهِ حُكْمًا لِّقَوْمٍ يُوقِنُونَ

“Onlar hâlâ cahiliye hükmünü mü arıyorlar? Kesin olarak inanacak bir toplum için, kimin hükmü Allah’ınkinden daha güzeldir?”(Maide/50)

KAMİL HİLAFET İLE DİĞER YÖNETİM ŞEKİLLERİ ARASINDA BİR MUKAYESE

Kamil Hilafet; te’banın halifeye mutlak itaatı bakımından bir mut­lakiyet yönetimine benzer ancak; Halifenin seçimle tensibi ve halifenin bağlı kalmak zorunda olduğu şartların mevcudiyeti gibi durumlardan dolayı Kamil Hilafet mutlakiyetten ayrıdır.

Kamil Hilafette, halifenin bazı şartlara bağlı kalmak zorunluluğu olması ömür boyu idareyi elinde tutması ve veliahd gibi vekil tayin et­mek yetkilerinin bulunması hesabıyla bir meşrutiyet yönetimine ben­zer. Fakat halifenin bir nevi seçimle nasb edilmesi, azlini gerektirecek bazı halleri bulunduğunda azledilme durumunun olması ve hilafete seçilebilmesi için bazı vasıflara haiz olma şartlarının bulunması gibi özellikleriyle Kamil Hilafet bir meşrutiyet yönetiminden ayrıdır.

Kamil hilafette, halifenin seçimle nasb edilmesi ve bazı şartlara bağlı kalma zorunluluğunun mevcudiyeti bakımından Kamil Hilafet bir cumhuriyet yönetimine benzer. Fakat Kamil Hilafette halifenin mu­vakkat bir zaman içinde değil ömür boyu nasb edilmesi halifenin bağ­lı kalacağı ve icra edeceği anayasanın halk tarafından değil Allah ( cc) tarafından belirlenmiş olması ve halifenin bölgesel veya ulusal değil evrensel bir idare yetkisine sahip olması gibi özelliklerin mevcudiye­ti dolayısıyla bir Cumhuriyet yönetiminden de tamamen ayrıdır. Gö­rüldüğü vechile, Kamil Hilafetin diğer yönetim şekilleri ile müşterek benzerliklerinin olmasıyla ne mutlakiyet ne meşruiyet ne de cumhu­riyettir. Çünkü Kamil Hilafetin bunlardan ayrı olan özellikleri dikkate alındığında aradaki büyük farklılık açıkça anlaşılacaktır.

KAMİL HİLAFETİN BÜTÜN BEŞERİ SİSTEMLERDEN ÜSTÜNLÜĞÜ

Kamil Hilafeti bütün beşeri sistemlerden ayıran gayet büyük ve sa­yısız farklılıklar vardır. Ancak biz buradan en önemlilerinden bazıları­nı zikretmekle yetineceğiz.

Hakimiyet kanunları ve icrası : Bütün beşeri sistemlerde kanun koyma Hakimiyeti insanlarındır. Yani toplumların itaat etmek zorun­da olduğu sosyal, içtimai, siyasi, hukuku, askeri vs. kanunları ya bir kişi veya bir zümre ve toplumlar belirler. Bu durumda insanlar yine insanların yaptığı kanunlara itaat etmekle toplumsal olarak kanun yapanları Ma’bud kabul edip hükmen onlara ibadet olmuş oluyorlar. Böylece kula kulluk keyfiyeti meydana gelir. Yani beşeri idarelerde Hakimiyet kullarındır. Kamil Hilafette ise, Hakimiyet (Tekvini ve Teşrii olarak kayıtsız şartsız ancak Allah’ındır) Kamil Hilafette kula kulluk yoktur. Ancak, sadece ve sadece Allah’a kulluk vardır. Böylece kul büt­ün ibadetlerinde olduğu gibi içtimai, siyasi, askeri, ve ekonomik tanz­im kanunlarının tümünde Allah’ın kanunlarına itaat etmekle içtimai olarak da Allah’ın ma’budiyetini tevhid edip O’na yapmış olmaktadır. Bu Hakikati bir ayetle delillendirelim.

وَأَنِ احْكُم بَيْنَهُم بِمَآ أَنزَلَ اللّهُ وَلاَ تَتَّبِعْ أَهْوَاءهُمْ وَاحْذَرْهُمْ أَن يَفْتِنُوكَ عَن بَعْضِ مَا أَنزَلَ اللّهُ إِلَيْكَ فَإِن تَوَلَّوْاْ فَاعْلَمْ أَنَّمَا يُرِيدُ اللّهُ أَن يُصِيبَهُم بِبَعْضِ ذُنُوبِهِمْ وَإِنَّ كَثِيرًا مِّنَ النَّاسِ لَفَاسِقُونَ

أَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ اللّهِ حُكْمًا لِّقَوْمٍ يُوقِنُونَ

 “Aralarında, Allah’ın indirdiği ile hükmet. Onların arzularına uyma ve Allah’ın sana indirdiğinin bir kısmından (Kur’an’ın bazı hükümlerinden) seni şaşırtmalarından sakın. Eğer yüz çevirirlerse, bil ki şüphesiz Allah, bazı günahları sebebiyle onları bir musibete çarptırmak istiyor. İnsanlardan birçoğu muHakkak ki yoldan çıkmışlardır. Onlar hâlâ cahiliye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Kesin olarak inanacak bir toplum için, kimin hükmü Allah’ınkinden daha güzeldir?”(Maide/49-50)

 

Bu Ayet-i Kerimede hüküm (kanun) koyma yetkisinin ancak Allah (c.c)’ a ait olduğu ve bu hükümlerin (cüzi de olsa) bir kısmından taviz verilemeyeceği idarecilerin Allah’ın kanunlarını tamamen uygulamak zorunda olduğu, Allah’tan başkalarının birkaç tane de olsa kanun mey­dana getirip bu ilahi kanunlara ilave edemeyeceği hususlar muhkem ve açık olarak anlaşılmaktadır.

İdarecilere İtaatin Keyfiyeti : İtaat hususunda da Kamil Hilafet ile Beşeri yönetim arasında büyük farklılıklar vardır. Beşeri yönetim­ler; kalplere hitap edemeyip ölümden sonraki hayata karşı sorumlu­lukla bir ceza veya itaat karşılığı olarak mükâfat vaadinde bulunma durumunda olmadığından sadece fiziki cisimlere taHakküm edebilir. Bu nedenle de beşeri yönetimlerde halktan bir çoğu yasakları çiğne­meyi akıllılık ve cesaret olarak algılarlar. Böyle sistemlerde, idareciler dahi ( en tepedekinden en alt düzeyde görevliye kadar) eğer bir işte çok dünyalık bir menfaat etme durumu varsa, tereddüt etmeden kanunla­ra aykırı olan işleri yapmaktan çekinmezler. Bu güne kadar ve halen beşeri yönetimlerde böyle işler sayısızca yapılmaktadır. O da halkın duyduğu bunlar. Halkın duymadıkları ise zaten saymakla bitmez.

Beşeri yönetimler halka huzur da veremezler. Sadece şekli bir takım değişiklikler yaparlar. Çünkü ruhaniyet bilgisinden, manevi­yattan ve uhrevi inançtan yoksundurlar. Bütün beşeri sistemler bir avuç azınlığın hizmetine bütün imkanları sunarken çoğunluk ve kit­lelerin Hakları dolaylı veya direk gasp edilip baskı altında tutulur. Bu kalabalık kitlelere ihtiyaç duyulduğunda da; idareciler yaldızlı sözler­le ve yapmayacakları veya yapamayacakları vaadlerle halkı aldatırlar. Bu aldatma sanatına da siyaset derler. Bu konuyu açıklamak çok söz götürür ancak burada sözü daha fazla uzatma imkanına sahip değiliz.

Kamil Hilafet yönetiminde durum, beşeri sistemlerin genelde zıddınadır. Hilafet yönetiminde; Halifenin emirlerine (meşru olduğu için) itaat evvela farzdır. Çünkü Allah (c.c) bu yönetimde olan emirlere itaati emretmiştir.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَطِيعُواْ اللّهَ وَأَطِيعُواْ الرَّسُولَ وَأُوْلِي الأَمْرِ مِنكُمْ فَإِن تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللّهِ وَالرَّسُولِ إِن كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ ذَلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلاً 

 

 

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin ve sizden olan Ulul Emr’e (Alim ve İdarecilere)’de itaat edin. Bir hu­susta anlaşmazlığa düşerseniz Allah’a ve ahiret gününe (gerçek­ten) inanıyorsanız O’nu Allah’a ve Resulüne götürün (Kitaba ve Sünnete göre çözüme kavuşturun), bu hem hayırlı hem de netice bakımından en güzelidir.” (Nisa Suresi/59)

Ayet-i kerime’ den de anlaşıldığı üzere; Hilafet yönetiminde idare­cilere itaat sevap, onlara itaatsizlik de günahtır ve bu itaatsizliğin ce­zası sadece dünya hayatındaki ceza-i müeyyidelerle kalmayıp ahirette de Allah’ın azabına uğramak söz konusudur. Bu nedenle insanlar Ka­mil Hilafet yönetiminde insanlardan gizli bir mekanda dahi yasakları işlemeye yeltenemez. Çünkü Allah’ ın her halde ve her yerde kendisini gördüğüne inanır, sağ ve sol omuzlarında bulunan “Kiramen Katibin” adında iki meleğin devamlı kişinin amellerini kaydettiği inancı vardır. İşte bu inanç, Hilafet yönetiminde toplumda nizam ve intizamın sağ­lanmasında en etkili rolü oynar.

Halife hem içtimai ve siyasi konularda hem askeri ve ekonomik düzende en yüksek icra yetkisine sahiptir. Bununla beraber dini bü­tün ibadet esaslarını yaptırmada en büyük icra yetkisine sahiptir. Yani Halife Resullüllah’ın vekili olma konumunda olduğu için orduda en bü­yük komutan devlette en büyük devlet başkanı, medresede en büyük müderris, mahkemede en büyük kadı (yargıç) ve camii de en büyük imamdır. Halifeye ve halifenin tayin etmiş olduğu vekil emirlere itaat farz olması bakımından toplumların isteyerek ve içten gelerek emirle­re itaat ve yasaklardan ictinab(uzak durmak) esas olduğundan hilafet yönetimi diğer bütün beşeri sistemlerden huzurlu ve daha düzenli olur.

idare Kanunlarının Tesiri: Beşeri yönetim şekillerinde kanunlar tesir gücünü ancak cezai müeyyidelerde tehdit unsuru oluşundan alırlar. Fıtrat dini olan İslamın nizamı uygulanmadığı için insanlara huzur ve adaleti sağlayamazlar. Kalplere hitap etmedikleri içinde ferdi gö­nüllü olarak emirlere itaat ve yasaklardan uzaklaştırma tesirine sahip olamazlar. Bu nedenle beşeri sistemlerin icra edildiği bütün memleket­lerde işkenceler, zindanlara tıkılmalar, para cezaları ve idamlar devlet eliyle bol bol uygulanan vakalardır. Geriye kalan halkın çoğunluğu ise huzursuz ve rejimlerini sevmez. Bu sevmemeler eğer sesli olmuyorsa sadece korkularındandır. Ayrıca beşeri sistemlerde kanunlar mütema­diyen (günden güne dahi) yenilenmeye muhtaçtırlar. Yani çıkarılan ka­nunlarda kısa zaman sonra değiştirilmeye mahkûmdur. Bundan dolayı da doğru bir kanun olduğu iddiası inandırıcılıktan uzaktır.

Hilafet yönetiminde kanunlar tesir gücünü evvela bizzat Allah ( cc )’ın ilminden ve kudretinden alırlar. Bütün kainatı ve insanı mad­de ve mana olarak yaratan Allah( cc) olduğu için insanların gelecek­teki hayatını da bilip belirleyecek yegane varlık ancak Allah (c.c)’dır. Allah’ın kanunları zaman aşımına uğramaz. Kaç asır geçerse geçsin tazeliğinden ve insanlar için zaruri ihtiyaç olduğundan hiçbir şeyi noksanlaşmaz. Bu nedenledir ki 1400 küsür sene geçmesine rağmen Kur’an-ı Kerimin bir tek hükmünün şu zamanda geçerli olmayacağını iddia edecek tek bir aklı selim sahibi insan bulunamaz. Muannid kefe­reler söz konusu değildir.

Beşeri sistemlere dayalı yönetimlerde kanunların suç işlenme du­rumuna karşı caydırıcılığı olmaz. Çünkü beşeri sistemlerin kendisin­den kaynaklanan fıtrata aykırı kanunlarda kötülük mevcuttur. Kötülü­ğün kaynağı kurutulmadığından işlenmesinin önlenmesi mümkün ol­maz. Mesala sarhoş bir insanın başka bir suçu işlemesi kaçınılmazdır. Şimdi bir ülke düşünün ki, içkinin üretimi, satışı, taşınılması ve içilme­si serbest olsun. Böyle bir ülkede sarhoş olan ve sarhoş iken çok çeşitli suçlar işlenmemiş olsun, böyle bir ülke hayallerde bile var olmaz.

İslam Ahkamı topluma zararı dokunacak bütün fiilleri yasak kıl­makla kalmamış, kötü fiillerin faillerinin ahirette Allah’ın azabına uğra­yacakları inanç ve şuurunu aşılar ki en büyük caydırıcılık budur. Bun­dan sonra da onun meydana gelebileceği ortamı yok eder. Üretimini, satışını, taşınmasını, isteyerek seyredilmesini ve içilmesini yasakla­dıktan sonra başka bir suçun işlenmesini de yasaklayarak suçların işlenmesine karşı en büyük caydırıcılığı kurmuş olur. Bundan sonra suç işleyen olursa o kişi de gerçekten ahlaksızlığından işlemiş olur ki, bu kişi dünyada iken de şeriatın belirlediği had cezasının uygulanması suretiyle tecziye olunmayı Hak etmiş olur.

Hilafet Devletinde, insanların kalplerinin ihyası hedeflenerek İs­lam Dinini kabul etmek için insanlar hür iradesi ile tam bir serbestlik içerisinde bulundurulur. Kimse İslam’ı istemediği halde kabullenmeye zorlanamaz. Bunun için de İslamı içten gelen bir sevgi ile kabul eden kişiler İslam’ın emir ve yasaklarına rahatlıkla uyum sağlarlar. İslam devletinin sınırları içerisinde yaşayanlar ise dinlerinin gereğini rahat­lıkla yapmakta serbesttirler. Ancak toplumun ahlakını bozmaya yöne­lik hareketlere müsaade edilmez. Bu nedenlerden dolayı, insanların gizli halleri araştırılmaz. Kişiler gerek münferit olarak gizli günahları­nı ve gerekse ailesinin içerisinde, evindeki hallerini araştırıp ona göre cezalandırma yoluna gidilmez. Yani İslam dininin ilk hedeflerinden biri evvela kalpler üzerinden Hakimiyet kurmaktır. Bu nedenledir ki; içki içmeyi yasaklayan ayet nazil olduğunda insanlar evlerinin gizli köşelerinde saklı bulunan yıllık şarap küplerini sokaklara çıkarıp dök­müşlerdir. Yine bu nedenledir ki Hulefai Raşidin döneminde ( özellikle Hz, Ebubekir ve Hz. Ömer ( ra) dönemlerinde) ve daha sonra bazı İs­lam Devletleri (Hilafet-i Nakısa olduğu halde Osmanlılar) zamanların­da İslam orduları Hıristiyan (Roma ve Batı Devletleri gibi) devletleri­nin orduları ile savaştıklarında, İslam devletinin te’bası olan Hıristiyan topluluklar İslam ordularının muzaffer olmaları için dua etmişlerdir.[106]

 

ULEMA VE YÖNETİCİLER

İnsanlar hayatlarının devamını sağlayabilmek için havaya, suya, toprağa, güneşe ihtiyaç duyarlar. Bu durum, Allah cc tarafından bizim için tayin edilmiş bir kanundur. İşte bu durum gibi toplumlarda idarecilere ve âlimlere ihtiyaç duyarlar. İdarecilerin ve âlimlerin salahı ve istikamet üzere olmaları hemen arkasından toplumların salah ve istikametlerini beraberinde getirir. Bir manada insan topluluklarının menfaat elde etmeleri ve bozulmalardan korunmaları âlim ve idarecilerin sağlıklı olmasında ileri gelir. Zıddı olarak ta onların bozulmaları arkasından toplumun düzenlerinin bozulmalarını meydana getirir ki bu konuyu izah edici bir hadiste Hz. Muhammed (s.a.v) şöyle buyuruyor;

“İnsanlardan iki sınıf vardır ki onlar bozulduğunda bütün insanlar bozulur. Onlar düzeldiğinde bütün insanlar da düzelir. Bunlar; ÂLİMLER VE İDARECİLER ’dir.”[107]

Yaşadığımız yüzyıl ve daha önce yaşanan asırlar bu acı tabloya şahitlik etmektedir. Ne zaman Peygamber(s.a.v)’in vermiş olduğu bu haberin içindeki hikmet anlaşılıp, gereği olarak ta ulemanın ve âlimlerin Kur’an ve Sünneti saf ve duru olarak yaşamaları yerine ifsad(bozgun)  başladığında o toplumlar bunun ceremesini ağır bir bedelle ödemişlerdir. Daha öncede belirtildiği üzere, âlimlerin dünyaya saplanabilmeleri mümkün olduğu gibi idarecilerinde saplanabilmeleri mümkündür. Allah cc bizleri korusun. Dolayısıyla insanlar da sınıf sınıftır. Kur’an ve Sünnetin övdüğü ve itaati emrettiği alimlere itaat mümkün olduğu gibi, zalim ve diktatör idarecilere boyun eğmeleri de söz konusudur. İşte tercihleri neticesinde bir kısım insanlar, övülen âlimlerin ardınca cihad meydanların da koştular, kimileri şehid oldu kimileri beklemektedir. Kimileri medreselerde ulemanın dizleri dibinden ayrılmayıp islamı öğrendi ve yaşanması için çalıştı. Zalimlerin karşısında Hakkı haykırmaktan çekinmedikleri gibi arkasından gelen şiddetli baskıyı da önemsemediler. Hayatları pahasına İslam’ın değerlerinden taviz vermediler. Vel hasıl Müslümanca yaşamanın lezzetini iliklerine kadar taşıdı hepsi. Bir kısım insanlarda Hakkı haykıran âlimlerin karşısında sultanlara, nefsi ve şehvani arzularına yenik düşmüş kimselere yardımda bulundular izlerini takip ettiler ve etmekteler. Aslında Hz. Muhammed(s.a.v) idareciyi tarif edişi, yapılan uygulamalardan çok farklı olarak karşımıza çıkıyor;

Ebu Hüreyre (R.a)’den rivayete göre, Resulüllah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Devlet başkanı kalkandır, ondan güç alınarak savaşılır ve onunla tehlikelerden korunulur. Devlet başkanı Allah’a karşı sorumluluk bilincini emreder ve adaletle hükmederse yaptıklarından hep sevap kazanır. Yapılması gerekenleri yapmazsa günah kazanır.”[108]

Evet, asılda bu tür idarecilere yardım etmek ve halkı, onları destekleme konusunda teşvik etmek âlimlerin ve tabilerinin de en önemli vazifelerindendir. Fakat Haktan uzak olanlara ise isyan etmek lazımdır. Bu isyanın gerekliliğini aşağıdaki açıklamalardan anlamaya çalışalım.

“Bu tür devlet başkanını, söz hürriyetini kısıtlayan, neşriyata sansür koyan, yazarları hapseden, şüpheli şeylere tutunan, hapishanelerini ardına kadar açmış insanları oraya doldururken görüyoruz. Hapishanelerinin hücreleriyle insanları korkutarak tehdit eder. Bu tehditlerinde birinci hedefleri âlimlerdir. Onlara göre âlim; karşılarında susan, kendilerini tenkit etmeyen, onlara öğüt vermeyen, tek kelimede olsa açıklamada bulunmayan, herhangi bir davada karşısında dudağını kıpırdatmayan, gönül rahatlığıyla bütün işlere razı olan, kendi için mazeretler bulan, cihada teşvik eden Resulullah’ın(s.a.v) hadislerini ve Kur’an’ı Kerim’in ayetlerini gördüğünde te’vile teşebbüs eden İslam düşmanlarıyla savaşmamanın gerektiğini iddia eden kişiler olarak görür. Çünkü cihad onlara/Zalim idarecilere göre tehlikelidir.[109]

Âlimler, idarecilerin zulümleri karşısında dikilen kalkanlardır. İdarecilerin zulümleri karşısında âlimlere düşen görev, sabırla başkaldırıp direnmektir. Bakınız bu konuda İmam-ı Şarani (rh.a) Şunları kaydediyor;

İmam-ı Ebu Hanife(rh.a)’in kadılık vazifesini kabul etmesi için zorladıkları zaman, o bunu reddetmişti. Bu sebeple onu hapsettiler. Kadılığı kabul ederek kendilerinin emrine girmesi için, onu, hapisten çıkarıp günlerce dövdüler. O, bazı günler, yediği dayakların tesiriyle bir çocuğun ağlaması gibi ağlar, fakat yapılan teklifi de reddederdi. Sonra şöyle söylemeye başladı: “ Nice Hak vardır ki, onu kadı iptal eder! Ve nice batıl vardır ki onu kadı Hak yerine kor!”[110]

Ashab-ı Kiram valilerin zulmünü açıklamakta devam ederek idare şeklinin değişmesini ve hükümetin şura’ ya dayanmasını savunmuşlardır. Ashab-ı Kiram ’ın yetiştirdiği tabiin, aynı yolu tutarak Hakkı yaymak ve yüceltmek hususunda bütün kuvvetleriyle çalışmışlardır. Tabiin müstebitlerin/ Zalim ve zorbaların yüzüne karşı: “Ya ıslahı hal ediniz; Ya yıkılıp gidiniz, Allah sizi başımızdan gidersin” derlerdi.[111]

Âlimler padişahlara meylettiğinde ümmet kayar. Ümmetin selamette olması âlimlerin istikamet üzere kalmasına bağlıdır.

İslam’a zararlı ve şerir ulemanın kalemleri zehirli birer ok, fetvalarıyla amel edenler ise helak olurlar. İlim adamları yemeğin tuzu gibidirler. Tuz bozuk olduğu zaman, az olsa bile koca bir tencere yemeği bozar. Bozuk olmayan tuz ise yemeğe tat ve lezzet verir.[112]

Demek oluyor ki İslam uleması toplumun sırat-ı müstakim üzerinde kalmasını sağlayan en büyük denge çubuğudur.

İnsanlar için idarecilerin varlığı hayat için suyun varlığının gerekliliği gibidir. Onlarsız, beşeri saadet sağlanamaz. Gerçek Hak ve adalet ancak idarecilerin varlığıyla mümkündür. Onlarsız insanlar dağınıklık ve başıboşluktan kurtulamazlar. İnsanlara terettüp eden şer’i hükümler onlarsız yerine getirilemez. İslam’ın vaaz ettiği had cezaları tatbik edilemez ve İslam kanunları yürürlülüğe konulamaz. Ayrıca insanlar hayatlarından emin olamaz, dolayısıyla mutluluk gerçekleşemez. Bu dağınıklık içinde emperyalist düşman püskürtülüp def edilemez.[113]

Emperyalist düşmanların püskürtülebilmesi için başımızda olan Müslüman âlimlere ve amirlere itaatsizlik etmemeli onlara başkaldırmamalı ve bununla beraber bir hüsrana düşmemeliyiz. Bu konu ile alakalı Sehl bin ABDULLAH(rh.a) şöyle diyor; “ İnsanlar âlimler ile amirlere tazim ettikleri müddetçe hayır üzeredirler. Çünkü insanlar âlimler ile amirlere tazim ettikleri zaman, dünya ve ahiretleri ıslah olur. Ama âlimler ile amirleri hor ve Hakir gördükleri zaman da dünya ve ahiretlerini ifsad etmiş olurlar”[114]

Ezeli hayat rehberimiz Kur’an’ı Kerimde Bizlere hayatımızı nasıl tatbik etmemiz gerektiği konusunda şöyle buyurulmaktadır;

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تُحِلُّواْ شَعَآئِرَ اللّهِ وَلاَ الشَّهْرَ الْحَرَامَ وَلاَ الْهَدْيَ وَلاَ الْقَلآئِدَ وَلا آمِّينَ الْبَيْتَ الْحَرَامَ يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِّن رَّبِّهِمْ وَرِضْوَانًا وَإِذَا حَلَلْتُمْ فَاصْطَادُواْ وَلاَ يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ أَن صَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ أَن تَعْتَدُواْ وَتَعَاوَنُواْ عَلَى الْبرِّ وَالتَّقْوَى وَلاَ تَعَاوَنُواْ عَلَى الإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَاتَّقُواْ اللّهَ إِنَّ اللّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ

 “İyilik ve takva üzere yardımlaşın. Ama günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın. Allah’a karşı gelmekten sakının. Çünkü Allah’ın cezası çok şiddetlidir.” (Maide 2)

İmam-ı Malik Rah şöyle diyor; “ Her Müslümana ve Allah’u Teâlâ’nın ilim ve dini bilgiden nasipdar ettiği kişinin, her bir idarecinin yanına gitmesi ve onu hayra çağırması ve şerden (Beşeri Bütün sistemlerden) sakındırması gereklidir. İyilikle emretmek ve kötülükten sakındırmak hususunda âlimlerle herhangi bir kişinin arasındaki fark meydana çıksın. Bu yapılırsa, en büyük fazilet olmuş olur.[115]

Yukarıda yapılan bütün açıklamalardan anlaşılmaktadır ki İslam salt ibadetlerden ibaret değildir. Dolayısıyla İtikadi, ameli, siyasi,İçtimai ve ahlaki yönüyle İslam bir bütündür. Cüzlere ayrılmayı kabul etmez. Netice olarak ta siyasal ve içtimai alanda devlet başkanı sorumludur. Kalplerin ve ruhların ıslahında da âlimlere sorumluluklar düşmektedir. Ne zaman ki onlar dünyaya meyleder ve saparsa insanlarda saparlar. İslam müntesiplerinin bu günkü acı tablosunun altında yatan acı ama gerçek sebepler bunlardır yani idarede ve yönetimde Müslüman idareci ve âlimlerin olmayışıdır.

Denilir ki; Âlimler helal yollardan mal biriktirmeye başlayınca toplum şüpheli şeylere düşer. Âlimler şüpheli şeylere meyledince toplum haramlara meyleder. Âlimler haramlara meyledince toplum dinden çıkar. Buradan anlaşılan âlimler neyin şüpheli neyin haram olduğunu bildiğinden ona göre hareket eder, ya da etmesi gerekir eğer öyle yapmazlarsa toplumda bu fıkha sahip olmadığından haramları helal saymaya başlar bununla da dinden çıkar.

SARAYLARIN EMİR KULLARI

Allahu Teala’nın şeriatını ret ve inkar eden sultan­ların seçkin ve çirkin adetlerinden birisi de, karın tok­luğuna saraylarında köleler bulundurmalarıdır. Şeriat, düşmanı sultanların en çok hoşlandıkları şey, kendi cinslerindeki kadın ve erkeklerin kendilerine kulluk etmeleridir. Krallık rejimleri dediğimiz Firavun, Nemrut, Kay­ser, Şah rejimlerinde tek kanun koyucu insan, krallık tahtı üzerinde oturan şahıstır. Devlet ona aittir; devle­tinin kanunlarını da o yapar; ya da yaptırır. Maiyetin­de birinci sınıf köle durumunda olup çalışanlar, bütün hareketlerini, kralın direktifleri doğrultusunda ayarlarlar. Birinci sınıf köle dediğimiz bu insanlar, devletin, yani kralın memurlarıdırlar. Bunlar, alt tabakadaki ikinci sınıf köle durumunda olan ve toplumun çoğunlu­ğunu teşkil eden halkı, kral adına idare eder, onların en sadık köleler olmasını sağlarlar. Her iki köle sınıfının da düşünme ve düşündükleri­ni açıkça söyleme Hakları yoktur. Ne var ki memur de­diğimiz birinci sınıf, kralın emri üzerine düşünebilir, hatta düşünmeye mecburdur.

Mesela Firavun, memurlarından birine, “bana en karmaşık olan bir mezar tipi yap!” diye emrederse, me­muru olan mimar, öldürülmemek için veya en azından ikinci sınıf köle durumuna düşmemek için yıllarını harcar ve piramitleri ortaya koyar… Bu gibi sistemler­de, devlet kralın menfaati için vardır. Firavun ‘un dev­leti de, mezar gibi piramit şeklindedir. En tepede bü­tün yetkileri elinde bulunduran Firavun ve tabana doğru genişleyen köle sınıfları ya da tabakaları vardır. Tepe­deki ne derse o olacağından; onun altındakilerin tek ça­bası, kölelikte bir üst rütbeye ulaşmak. Bunun için çır­pınıp dururlar. Ve tabiidir ki piramit; en tepede oturan tağut’a doğru daraldığından; yani üst kölelik makam­larının kadroları azaldığından, yukarı doğru çıkıldıkça köle sınıftarı arasındaki ve özellikle bir sınıfın birey kö­leleri arasında amansız bir “kadro kapma” mücadelesi başlar. Ve bu mücadelede birey köleler birbirlerini yer­ken, tepedeki tağut keyif içerisinde sömürü rejimini de­vam ettirir.

Aslında tüm beşeri sistemlerde, idare mekanizması aynı piramitle çalışır: Krallıklarda, Piramit’in üst tabakası kral, kominizmde politbüro, kapitalist rejimlerde parti ve parti başkanı, nasyonal-sosyalizmlerde, yani faşist idarelerde ise diktatörlüktür.[116]

Bu batıl sistemlerin ayakta kalmasının en önemli sebebi müntesipleri tarafından verilen savaştır. Onun devamlılığı için her şeylerini seferber ederler. Onun yolunda savaşır, onun için mücadele eder ve onun için yaşarlar. Müslümanın da bir savaşı vardır ki o da; tüm bu savaşı verenlerle savaşmaktır. Çünkü amaçları İslam’ı yok etmek, engellemek intişarına müsaade etmemektir. Nitekim Allah (c.c) Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır;

الَّذِينَ آمَنُواْ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَالَّذِينَ كَفَرُواْ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ الطَّاغُوتِ فَقَاتِلُواْ أَوْلِيَاء الشَّيْطَانِ إِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَعِيفًا ~~4.76~

“İman edenler, Allah yolunda savaşırlar. İnkâr edenler de tâğût  yolunda savaşırlar. O hâlde, siz şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır.” (Nisa/76)

Allah, İslam dışı sistemlerin bekası için savaşanların Tağut yolunda olduklarını bildirmiştir. Bu savaşı verenler ise idarecilerin kapısında bekçilik yapan köpeklerdir. Onların işaretini bekleyen, onlardan emir alan ve aynı zamanda da yaptıkları zulmü meşrulaştıran yalakalar, kapıkullarıdırlar. Yazar, gazeteci, bürokrat, Prof., molla, şeyh ünvanını almış olmaları onların kapıkulu oldukları gerçeğini değiştirmez. Bakınız Ebu Zer (r.a) Seleme (r.a)’ye hitaben şöyle diyor;

“Ya Seleme, sultan kapılarında sürünme, çünkü onların dinine olan zarar maddi menfaatlerinden fazladır. Padişahlar meclisine katılmak alimler için büyük fitne ve şeytanın alimler aleyhine açtığı korkunç bir yoldur. Bilhassa güzel ifadeye sahip, sözünde halavet olanlar için çok tehlikelidir. Çünkü “Onların arasına girer ve vaaz edersen, onları zulümden alıkoyar ve İslam şiarını onlarda yerleştirirsin” diye şeytan seni daima teşvik eder durur. Böylece onların yanına girmeyi dini bir vazife bilirsin. Sonra yanlarına girdin mi başlar kendi ilmini ortaya koymaya ve yaltaklık ederek padişahları övmeğe mübalağa etmeye. İşte dini yıkmak buradadır.”[117]

İzzet ve şerefi onlara itaatte arayan alimler, dinlerini satarak büyük bir cinayet işlerler. Fakat bu izahtan şu anlaşımamalıdır; “Alimler, idarecilerle konuşamaz, bir araya gelemez, onların işlerine karışmazlar.” Nitekim Allah (c.c), Musa (as) ile Harun (as)’ı Firavuna göndermiştir. Allah Teala şöyle buyuruyor;

اذْهَبْ أَنتَ وَأَخُوكَ بِآيَاتِي وَلَا تَنِيَا فِي ذِكْرِي

اذْهَبَا إِلَى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغَى

“Sen ve kardeşin mucizelerim ile (desteklenmiş olarak) gidin ve beni anmakta gevşeklik göstermeyin. Firavun’a gidin. Çünkü o azmıştır.”(Taha/42-43)

 

Allah (c.c), nasıl kı Musa (as)’ı Firavunu uyarmak için görevlendirdiyse, bugün de peygamberlerin varisleri olan alimler Firavunların amacını gayesini ifşa edip makamlarının küfür olduğunu Allah’a savaş olduğunu ilan etmelidirler. Yoksa onların makamına gidip onları övmek, ya da yanlarında gözükmek için can atmak peygamberin varisi olmak değil onların kapıkulları haline gelmektir. İçinde bulunduğu asrın batıl olduğunun ilanı alimlere aittir. Demokrasi, Laiklik, Cumhuriyet vs. ilk duyulduğunda halk tarafından anlaşılmayan kavramlardır. Fakat ilim sahipleri böyle değildir. Onlar ne manaya geldiğini ve amaçlarının ne olduğunu bilirler. Bu sistemler ayrı ayrı İslam’a aykırı ve savaş açan ihanet şebekeleridir. Bugün ilim sahibi olanların beşeri sistemleri inşa edenlere; Allah’ın indirdiğine uymalarını ve onunla hükmetmelerini telkin etmeleri gerekirken, meşrulaştırıp müdavimliğini yapmaları ağır ihanettir. Bunlar değil âlim, hoca, Seyda olsa olsa Demokrasi Havarisi ya da İdarecilerin Köpekleri(!)dirler.

Sonuç olarak; âlim, Allah korkusu taşımalı ve canı pahasına da olsa Hakkı inzar batılı iptal etmelidir. Eğer taviz verir dünyalık metaa ‘ya meylederse âlim sıfatını kaybetmekle beraber hem kendini hem de halkı saptırır.

Cennet, kendileri Firavun ve Karun(kapıkulları) gibi olmayı arzu etmemekle beraber Firavun ve Karun gibilerin ortaya çıkmasına fırsat vermemek için de sakınıp korunan takvalılar içindir.[118]

 

SADIKLAR VE HAİNLER

İnsanların ıslahı ve fesadı iki zümreye bağlıdır. Bunlar Sadıklar ve hainlerdir. Sadıklar ve hainler; Hz. İbrahim (as) ile Nemrut, Hz. Musa (as) ile Firavun ve Hz. Muhammed (s.a.v) ve Ebu Cehilin arasındaki Hak ve batıl kavgasının sonucunda ortaya çıkan zümrelerdir. Sadıklar; Hz. İbrahim (as), Hz. Musa (as) ve Hz. Muhammed (s.a.v)’in takipçileridirler. Hainler ise; Nemrut, Firavun ve Ebu Cehil ’in takipçilerdirler. Nitekim Allah Resulü (s.a.v) şöyle buyurmaktadır; “Âlimler, peygamberlerin varisleridirler.”[119]

Hainler, insanların ahmaklaşması, bozguna uğraması ve birbirlerine düşmesi için uğraşırken; Sadıklar, onları bir arada tutmaya, huzur sağlamaya ihtilafları çözmeye ve onları yetiştirmeye çalışırlar. Çünkü Sadıklar Allah’tan korkarlar ve yeryüzünde aydınlatıcı kandilleri taşırlar.

Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur; “Âlimler, arzın kandilleri, Peygamberlerin halifeleri, benim varislerim ve enbiyanın varisleridirler.”[120]

Sadıklar Allah’ın emanetinin emin taşıyıcılarıdırlar. Sadıklar, Allah’ın emrettiklerine sadık kalan onlardan vazgeçmeyen ve insanları da sadık kalmaya teşvik edip onları karanlıklardan aydınlığa taşıyan rahmet aynalarıdır. İnsanlara Allah’ı hatırlatan ve tanıtan şeytanın etkisinden kurtarıp Allah’a kulluğa ileten yol göstericilerdir. Nitekim Allah Resulü (s.a.v) şöyle buyurmuştur; “Âlimler gökteki yıldızlar gibidir. Yıldızlar nasıl ki karanlığa yol gösterirse, onlar da yeryüzünde rehberdirler.[121]

Hasan-ı Basri (rh.a) şöyle diyor; “Âlimler olmasa insanların diğer canlı varlıklardan farkı kalmazdı. Çünkü onların okutmasıyla insanlar insanlık seviyesine ulaşırlar.”[122]

“Âlimler; asırların, devirlerin ışıklarıdır. Her âlim, zamanının insanlarını aydınlatan bir kandildir. Âlimler olmazsa, insanlar karanlıkta kalır ve insanlığını kaybederler.”[123]

Âlimler ümmete öncülük eden ve onları sömürmeye çalışan hainlere karşı kalkan görevi görürler. Çünkü âlimlerin bu gibi durumlarda üzerlerine düşen görevler vardır. Mücadele sahasına inip emri bi’l maruf nehyi ani’l münker kılıcıyla kuşanandır. Küfür ve zalim saltanata sahip hainlerin korkulu rüyasıdırlar. Küfre ve zulme direnişte öncülük edenler onlardır. Böylelikle ümmete annelik ve babalık etmiş olurlar.

Yahya b. Muaz (rh.a) şöyle diyor; “Âlimler, Muhammed (s.a.v)’in ümmetine anne ve babalarından da şefkatlidirler. Çünkü anne ve babaları onları dünya ateşinden, Âlimler ise ahiret ateşinden korurlar.”[124]

Ümmetin üzerindeki sorumluluklarını yerine getirmeyen alimler hainleşirler. Zira Allah’ın hükümleriyle amel etmeyen ve onunla hükmetmeyen despotlara seyirci kalanlar zalimlerin ve hainlerin ta kendileridirler.

Hainler insanları Cehennem’e davet ederken, sadıklar Cennet’e davet ederler. Hainler nurun düşmanıyken sadıklar nurun savunucularıdırlar. Çünkü batıl, sapıklık, fücur Kur’an’dan ve Sünnet ’ten beslenen sadıklarla giderilir. Onlar halkın içinde olması gereken rehberdirler. Hz. Muhammed (s.a.v) şöyle buyurmuştur;

Âlimlerin yeryüzündeki misali, gökyüzündeki yıldızlar gibidir. Kara ve denizin karanlığında onlarla yol bulunur. Yıldızlar kaybolduğunda hidayet bulanlar neredeyse sapıtırlar.[125]

“Bütün bu üstünlükler ve ikramlar İslam’ı koruyan, Allah cc ‘nun dininin bekçiliğini yapan, Hak söz ve sabırla İslam şeriatına uymaya ve İslam şeriatını uygulamaya çağıran âlimlere aittir. Onlar peygamberin ahlakıyla ahlaklanmışlardır. Onların yaşayışları, Kur’an’ı Kerimi ve Sünneti Resulullah’ı öğretmek için bir rehberdir. Bahsettiğimiz bu âlimler, zalimlere çekinmeden; zulmettiniz, ifsad edenlere ifsad ettiniz, günahkârlara Allah cc ’ya isyan ettiniz, derler. İslam’ın ruhuna zıt her şeyi düzeltirler, sapmaları doğrulturlar. Bütün bunları yaparken kimseden korkmazlar.”[126]

Bu konu ile alakalı şu kelimeyi kalplerimize yazmalıyız ki dünya ve içindekiler adına nokta kadar menfaat elde etmek için virgül kadar eğilen basiretsiz ve şuursuz kimselerin ümmeti idare eden âlimlerden sayılması mümkün değildir. Allah (c.c) ‘ye değil de kulların önünde eğilen bilinçsizlerin ümmete Allah cc ‘ya boyun eğmeyi öğretmesi düşünülemez.

“Âlimin Allah’a olan imanı ve ihlası arttıkça ve O’nun rızasına yakınlık hissettikçe, Allahu Teâlâ’ya itaat duygusu da artmış olur, korkunun yerini sevgi ve saygı alır ve gelişir. Allah’a olan bu mutlak sevgi bütün varlık âlemini içine alır. Nerede bir zulüm ve Haksızlık görürse, karşısına dikilir, nerede bir bidat ve hurafe görürse onu ortadan kaldırmaya ve doğrultmaya kendi­sini mecbur hisseder. Nerede bir mazlum, darlık ve sı­kıntıya düşmüş görürse ona destek olmaya ve sıkıntısı­nı gidermeye. Kendisini mecbur hisseder.

Âlimin sorumluluk ve vazife anlayışı, onun mükemmel imanından ve Resul-i Ekrem Efendimize halife olduğundan kaynaklanır. Âlimin imanı kuvvetlendiği ve ilmi arttığı nispette sorumluluğu artar. İnsanların hidayetine ve salahına çalışır. Fitne ve şerre düşmelerine mani olur, nefsin, şeytanın ve şeytanlardan daha etkili mürtetlerin aldatmalarından onları kurtarmaya çalışır, onlara öncü olur, Allah için sevgisiyle sırat-ı müstakimi gösterir, insanlara olan gerçek muhabbetiy­le ellerini tutar ve kudreti sonsuz olan Allahu Teâlâ’nın yoluna götürür, iki cihanda saadetlerine sebep olur.

Bunu hangi âlim yapar ve nasıl yapar ve nasıl yapabilir? Bunu ancak bütün ameli şer’i şerife uyan, sa­lih selefin yolunu tutan ve onları örnek alan, müslüman halka örnek olan İslam fıkhını iyi bilen ve bildi­ğiyle amel eden kendi nefsinde azimeti ruhsata tercih eden gerçek İslam âlimi yapabilir. Çünkü ilim evvela sahibinin kalbini nurlandırmalı, yolunu aydınlatmalı­dır. Âlim ilmiyle amel etmelidir ki, şaşmayan ve yanlış yol göstermeyen bir pusula gibi ona uyanlar kendilerini aldanmaktan alıkoysunlar, yanlış yolda olmadıklarından kesin emin olsunlar ve inansınlar.[127]

Allah cc bir ayeti Kelimede şöyle buyurmaktadır;

وَلاَ تَرْكَنُواْ إِلَى الَّذِينَ ظَلَمُواْ فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُم مِّن دُونِ اللّهِ مِنْ أَوْلِيَاء ثُمَّ لاَ تُنصَرُونَ

“Zulmedenlere meyletmeyin. Yoksa size de ateş dokunur…”(Hud 113)

Bu Ayeti Kerime’nin hükmü gereğince âlimler; zalimlerin yanında değil, karşısında yer alandır. Âlimler; nefislerini ilme verip ilimleriyle amel eden âlimlerdir. Onun için ulema ilmi ile amel etmelidir. Müminlerde ulemaya hürmet ve ikram etmelidir.[128] Zalimlere meyletmenin ne gibi sonuçlar vereceğini iyi bilen âlimler bu konuda canları pahasına da olsa zalimlere meyletmemişlerdir.

Zalim idarecilerin âlimleri hapsedişleri âlimler için büyük bir nimet ve hayır oldu. Onları hürriyet ve eser­ler telif etmeden yoksun bıraksalar bile yalvarıp ve ya­karma ile Allahu Teâlâ’yı zikretmeye mani olamazlar. Çünkü onların kalpleri, Allahu Teâlâ’nın rızasını ka­zanmak ve yüce Allah’a kavuşmak duygusuyla dolu­dur. İşte bu, en ‘büyük nimet ve hayırdır. Bu noktaya çok kişiler ulaşamaz. bakınız Hanefi fakihlerinden bü­yük alim “Şemsü’l-Eimme” lakabıyla meşhur İmam-ı Serahsi (Rha.) otuz cilt olarak basılan fıkha ait meşhur “El-Mebsut” adlı eserini hapiste iken yazdı. Hakan’a yaptığı nasihat yüzünden bir kuyu içinde hapso­lundu. Hiçbir kitaba müracaat etmeden kendisi kuyu­nun içinde talebeleri kuyunun üstünde olduğu halde eserini te’lif etti. Kitabının “İbadet” bölümünü bitirin­ce: “Bu en veciz ve en açık ifade ile izah edilen ibadetle­re müteallik meselelerin de sonudur. Bunu insanlarla görüşmekten ve kitaplardan yoksun bir mahkûm yazdı” diye kaydedilmiştir.[129]

 

El-Mebsut ‘un “İkrar” bölümünün sonunda: “Gizli kalan şeylerin manalarını içine alan şerlile­rin zamanında mahpus olan kişinin kaleminden sunu­lan ikrar bölümünün sonudur bu” diye yazdı. İşte bu âlimler, yaşadıkları yüce İslam Şeriatını yüceltmişlerdir. Seçkin İslam şahsiyetinin temsilcileri oldular. Par­makla gösterilen bu seçkin sınıfa bütün müslümanlar uydular. Bu büyük âlimlerden sonra bunlara benzer olaylar her zaman ve her yerde olagelmiştir. Bu büyük şahsiyetlerden hiçbir devir mahrum olmamıştır.[130]

 

Bu, Allah cc ‘nun seçkin kullarına verdiği bir rahmettir. Bilinmeyen yollarda mutlaka insanlar rehbere ve yol göstericilere ihtiyaç duyarlar. Eğer gitmek istediği hedef ve istikamet konusunda emin ve arzuluysa aynı zamanda yolu bilmiyorsa kesinlikle rehbere ihtiyaç duyar. Dolayısıyla Allah cc Kur’anda şöyle buyurmaktadır;

 

وَمِنَ النَّاسِ وَالدَّوَابِّ وَالْأَنْعَامِ مُخْتَلِفٌ أَلْوَانُهُ كَذَلِكَ إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاء إِنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ غَفُورٌ

 

“Allah’tan asıl korkanlar, O’nun âlim kullarıdır. Hiç kuşkusuz Allah üstün iradeli ve bağışlayıcıdır.” (Fatır 28)

 

Bilinmesi değil anlaşılması zaruri olan durum Ulama’nın Hakikate olan teslimiyeti onu bizim katımızda değerli kılar. Allah (c.c) ’ye olan korkuları O kimseleri İslam’ın, gerek ve farziyetlerini yerine getirme açısından devamlı surette hareket halinde olmasını sağlar. Allah’ın dininin hâkimiyetine giden yolun yolcusu ve o ordunun rütbeli askerleridir onlar.

İZZETİ VE ŞEREFİ TAĞUTLARIN YANINDA ARAYANLAR

 

 

يَقُولُونَ لَئِن رَّجَعْنَا إِلَى الْمَدِينَةِ لَيُخْرِجَنَّ الْأَعَزُّ مِنْهَا الْأَذَلَّ وَلِلَّهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَلَكِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَا يَعْلَمُونَ

 “…Hâlbuki asıl üstünlük, ancak Allah’ın, Peygamberinin ve mü’minlerindir. Fakat münafıklar (bunu) bilmezler.”(Munafigun/8)

 

Kur’an ve Sünneti işkembelerini doldurmak için kullananlar doğal olarak izzeti ve şerefi
de tağutlar ‘ın yanında ararlar. Onların görüşlerine göre hareket eder, onları yüceltir ve onların bekçiliğini yaparlar. Onları savunmak için kendi şeref ve izzetlerinden vazgeçerler. Kurtuluşu, huzuru, gelişmişliği onların görüşlerinde ve fikirlerinde ararlar. Bununla beraber kendilerine verilen kitaba iman edip itaat etmek yerine tağut’a iman ve itaat ederler.

 

أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ أُوتُواْ نَصِيبًا مِّنَ الْكِتَابِ يُؤْمِنُونَ بِالْجِبْتِ وَالطَّاغُوتِ وَيَقُولُونَ لِلَّذِينَ كَفَرُواْ هَؤُلاء أَهْدَى مِنَ الَّذِينَ آمَنُواْ سَبِيلاً

 

Kendilerine Kitap’tan bir nasip verilmiş olanları görmüyor musun? Onlar “cibt’e ve “tağut’a inanıyorlar. İnkâr edenler için de, “Bunlar, iman edenlerden daha doğru yoldadır” diyorlar.(Nisa/51)

 

Bu Ayet-i celile “Puta ibadet, Allahu Teâlâ indinde Muhammed (s.a.v)’in davet ettiği dinden daha ziyade makbuldür” diyen Yahudiler Hakkında nazil olmuş­tur.[131] Yahudiler, Kureyş’i Resulüllah’la savaşmaya teşvik ve onlarla ittifak etmek üzere Uhud vakasından sonra Mekke’ye gelip Kureyş’e arz-ı keyfiyet ettiklerin­de Kureyş; “Siz ehl-i kitapsınız, Muhammed (s.a.v) da­hi kitaba davet ediyor. Sizin tarafınızdan şu davetin bi­ze bir hile olmak ihtimali vardır. Bizim putlarımıza secde ederseniz size inanır, tasdik eder ve sözleşmeye girişiriz” demeleri üzerine Yahudiler Kureyş’i tatmin etmek üzere putlara secde ettiklerini Allahu Teala bu ayette Cibt ve Tağut’a iman ettiklerini beyanla işaret buyurmuştur.[132]Oysaki Yahudiler, Resulüllah (s.a.v)’le sözleşme ve ittifakları vardı, onu nakzla/bozmakla Kureyş’le muahede ettiler. Bundan sonra Ebu Süfyan, Ka’b b.Eşref e: “Biz ümmiyiz, sen okuryazarsın, kitap­tan malumatın vardır. Bizim dinimiz mi doğru, Mu­hammed (s.a.v)’in dini mi doğrudur?” dedi. Ka’b b.Eşref cevaben: “Sizin dininiz Muhammed’in davet ettiği din­den daha doğrudur ve siz Muhammed’den daha doğru yoldasınız ” dedi.[133]

 

Bahsi geçen olaydaki Ka’b b. Eşref bir timsaldir. Günümüzün Ka’b b. Eşrefleri; içkiyi, kumarı, zinayı, faizi kısacası fahşayı kanun haline getiren ve bunu insanlara aydınlık, çağdaşlık olarak dayatan Laiklerin, Demokratların, Marksistlerin, Liberallerin savunucusu olan onları halka önder olarak tanıtanlardır. Bunların âlim kisvesine bürünmüş olması onların Yahudi Ka’b b. Eşref’e benzemedikleri anlamına gelmez. Kendileri yahudileşerek halkı da yahudileştirmişlerdir. Halka yapılan bu dayatmanın sonucunda günümüzde batıya olan hayranlık üst seviyelere ulaşmıştır. Batılılara benzeme çabası da aynı oranda ilerlemektedir. Hatta öyle ki keşfettikleri icatları övme hususunda ifrada(aşırıya) gidilerek kurtuluşun ancak onların eliyle olacağı düşüncesi hâkim olmuştur. Müslüman deyince ise akla temizlik işçisi, asgari ücretle çalışan, işe yaramayan, dünyanın sözüm ona ilerlemesine hiç bir katkısı olmayan kişiler gelmektedir. Filmlerde temizlik işçisinin başına geçirilen başörtüyle, sakallı rolündeki kişiye sahtekâr rolü verilmesiyle İslam’ın irtica olduğu vurgulanmaya çalışılmıştır. Bunun sonucunda da batı hayranı olan bir kitle peyda olmuştur.

 

Asıl ihaneti bizden olmayıp bizden gibi gözükenler yapmıştır. Müslümanların lideri kisvesine bürünerek halkı tağut’a ve cibt’e hayranlığa ve ona itaate dolaylı olarak teşvik etmişlerdir. Din ile yönetimin olamayacağını, hocaların siyasete karışamayacağını devamlı surette vurgulamışlardır. Eğer ki karışıyorsa ya da din eksenli bir yönetimin olmasını istiyorsa ona vurulacak yaftalar çoktan hazırlanmıştır hazırda beklemektedir. Sistemlerini bunun üzerine kurmuşlar ve ona zarar verecek bütün unsurlara karşı tedbirlerini de almışlardır. Asılda bunlar asırlar öncesinden alt yapısı hazırlanmış ihanet şebekelerinin ta kendileridir. Toplumda yaygın hale gelen bir söz aslında meseleyi özetlemektedir; “Minareyi çalan kılıfını hazırlar.” Hedef İslam’ı karalamak ve onun geçerliliğini kaldırmaktır ve kılıf ise daha işe başlarken hazırlanmıştır. Kendilerine düşman olanları hain, fitneci, vs olarak tanıtarak halk üzerindeki diktatörlüklerine kılıf hazırlamışlardır.

 

Tıpkı Ka’b b. Eşref’in ;”Sizin dininiz Muhammed’in dininden daha hayırlıdır.” Demesi gibi. Laikliğin, Demokrasinin tek çözüm kaynağı ve en lazım olanın bunlar olduğunu empoze ederek Demokrasi Bayramları ve şölenleri düzenlerler ve bu programlarda demokrasinin sözde faydalarından bahsederler hatta daha da ileri giderek daha körpe beyinlere ilkokul çağındaki çocuklara ilk ders olarak bunu okuturlar. Şu sözün neredeyse herkesin dilinde olması hedeflerine ulaştıklarının delilidir; “Demokraside çareler tükenmez…”

 

Aslında hepsi kendi uydurdukları ve taptıkları düzmece ilahlardır.

 

مَا تَعْبُدُونَ مِن دُونِهِ إِلاَّ أَسْمَاء سَمَّيْتُمُوهَا أَنتُمْ وَآبَآؤُكُم مَّا أَنزَلَ اللّهُ بِهَا مِن سُلْطَانٍ إِنِ الْحُكْمُ إِلاَّ لِلّهِ أَمَرَ أَلاَّ تَعْبُدُواْ إِلاَّ إِيَّاهُ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ

 

“Siz Allah’ı bırakıp; sadece sizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimlere (düzmece ilâhlara) tapıyorsunuz. Allah, onlar Hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Hüküm ancak Allah’a aittir. O, kendisinden başka hiçbir şeye tapmamanızı emretmiştir. İşte en doğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.”(Yusuf/40)


Yukarıda beyan edildiği üzere demokrasi bir dindir. Yaşam biçimidir. Kendine özgü ölçüleri vardır, Müntesipleri tarafından hayatın her safhasında uygulanır. O dinin belirleyici kriterlerini ortaya koyan her fikir sahibi ve uygulayıcısı bir ilah durumundadır ki ayetin geliş ifadesi o sahte ilahların geçerliliği Hakkında Allah cc ‘nun delil indirmediğini ve kullarına da o sahte din simsarlarına itaat etmelerine müsaade etmediğini ortaya koymaktadır. Bu konu ile alakalı olarak müfessir Vehbe ZUHAYLİ (rh.a) Şu izahı yapmıştır;

 

 

“Siz aklın veya naklin ilâhlığa lâyık olduğuna delâlet etmeyen şeylere birtakım isimler verdi­niz. Sonra da bu yakıştırdığınız uydurma isimleri dikkate alarak onlara tapın­maya başladınız. “Hüküm” ve hâkimiyet “ancak Allah’ındır.” Kulluk hususunda hükmet­mek sadece Allah’a aittir. Çünkü O bizzat ibadete lâyık olandır. Zira O Vacibül-vücuddur. Varlığı kendisiyle kaim olandır. Her şeyi var eden, emrine malik olan O’dur. “O yalnız kendisine kulluk etmenizi emretmiştir.” Peygamberlerin diliyle ancak kesin delillerin delâlet ettiği kendi zatına kulluk edilmesini emretmiştir. “İşte bu,” Tevhid inancı “doğru dindir” Hak ve dosdoğru olan inanç budur. Siz eğri olanı doğru olandan ayırt edemiyorsunuz.”[134]

Evet, bugün “Hâkimiyet(Egemenlik) Kayıtsız Şartsız Allah’ındır” ilkesini kendi görüş ve düşünceleriyle değiştirip egemenlik kayıtsız şartsız milletindir diyenler kâfir olmuşlardır.

 

أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ أُوتُواْ نَصِيبًا مِّنَ الْكِتَابِ يَشْتَرُونَ الضَّلاَلَةَ وَيُرِيدُونَ أَن تَضِلُّواْ السَّبِيلَ

“Kendilerine kitaptan bir pay verilenleri görmüyor musun? Onlar sapıklığı satın alıyor ve sizin de doğru yoldan sapmanızı istiyorlar.”(Nisa 44)

 

“Bu hususta Abdullah b. Abbas’ın şunları söylediği rivayet edilmiştir: “Ri­faa, Yahudilerin ileri gelenlerinden birisi idi. Resulullah konuştuğunda bu kişi dilini eğer bükerdi ve “Ey Muhammed, konuşurken bize özen göster ki seni anlayabilelim.” derdi. Sonra bu kişi İslâm’a dil uzattı. Onu ayıpladı.”[135]

 

Bu gün islamı bilmeyen insanları, din kisvesi altında aldatan cüppeli, takkeli, kavuklu din adamları eğer davranışlarında ve eylemlerinde Yahudilerden farklı değil de onlar gibi İslam’ın değerlerine karşı dil uzatıyor ve (haşa) ayıplayıcı cümleler kullanıyorsa Yahudilerden ne farkı kalır. Hiç, koskoca bir hiç.

 

 

Kur’an’ı Kerimin çağlara hitabı ve daveti tüm canlılığıyla ortadadır. İnanç, amel ve içtimai alanıyla dünya ve ahirette nesillere vaat ettiği huzur ve saadet sadece o nesli değil tüm kuşaklara vaat ettiği bir gerçektir. Her kuşakta dinsiz insan olmadığı gibi ilahsız kimsede olmamıştır, çünkü evren boşluk kabul etmez. Her din sahibi demokrasi, kominizim, faşizm, liberalizm, bütün izimlerin kendi yolundan giden demokratlardan veya faşistlerden veya komünistlerden bekledikleri ve uygulamalarını istedikleri bir hayat şekli vardır. Dolayısıyla her hangi bir din sahibi o dine uyulmadığı ve istekleri yerine getirilmediği müddetçe o kişi ve şahsı kendi müntesibi olarak kabul etmeyecektir. Yani komünist gibi davranmazsan komünist, demokrat olarak davranmazsan demokrat olarak kabul etmez. Hatta ve hatta o kişileri otoritesinin geçerli olduğu toprak parçasında yaşamasına bile müsaade etmez. O halde tek ve yegâne Hak din olan İslam’ın esaslarına uymadığı ve uygulamadığı müddetçe de fert ve toplumları kendi müntesipleri olarak kabul etmez, Daha açık ifade ile müslüman olmuş saymaz.

 

 

 

SON SÖZ

 

Şurası iyi bilinmelidir ki Kur’an 14 asır önceki tazeliğini korumaktadır. Ne kadar zaman geçerse geçsin ne olursa olsun Kur’an güncelliğini ve tazeliğini yitirmeyecektir. Ondan istifade edemeyenler zihinleri bayatlayan ve güncelleme hususunda geri kalanlardır. Elinizde tuttuğunuz eser Kur’an’dan ve Sünnet’ten uzaklaşmakla ne gibi zararların ve felaketlerin olacağını tespit için yazılmıştır. En önemlisi de Kur’an’dan ve Sünnet’ten uzaklaştıran etkenlerin tespitidir. Bu zararı da en çok hadiste geçtiği üzere KURT KALPLİLER, Bel’amlar vermiştir. Kurt Kalpli Bel’amlar Kur’an’dan ve Sünnet’ten uzaklaştıran en önemli etkendirler. Yöneticilerin köpeği haline gelip hevalarını da ilahlaştırarak Allah (c.c)’ın ayetlerini az bir paha karşılığında satarak karınlarına ateş doldurmuşlardır. Eğer ki onlara uyan halk olmasaydı onların varlığından bahsetmek imkânsız olurdu. Onlara uyanda gene heva ve heveslerine tabi olanlardır. Zira Allah(c.c), kitabında heva ve hevese karşı kullarını uyarmıştır. Nitekim

 

أَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ أَفَأَنتَ تَكُونُ عَلَيْهِ وَكِيلًا

 

 

“Görmedin mi nefsini(hevasını) ilah edineni ? Ona sen mi vekil olacaksın ?” (Furkan/43)

 

Genellikle de kandırılanlar; zayıf noktalarıyla ya da cahil bırakıldıkları konuyla aldatılmışlardır. Günümüzde İslam’ı herkes bilir ama içeriğinden de birçoğu gafildir. Hal böyle olunca onları İslam ve İslam kisvesiyle kandırmak kurt kalpli bel’amlar için kolay bir hale gelir. İslam konusunda yaşanan cehalet beraberinde büyük felaketleri getirmiştir. Kendilerini müslüman olarak niteleyen kitlelerin Hak diye batıla tabi olup batıl diye de Hakka karşı olmalarının sebebi de budur. Aynı hastalık aynı felaket devam etmektedir ve durum içinden çıkılmaz hal alma yolunda ciddi adımlar atmaktadır. Batıla ittiba yok olması gerekirken bizden olmayan yöneticilerin hamleleriyle batılda sebat daha da perçinlenmektedir. Ona olan ittiba onun uğrunda canı feda etmeye kadar götürmüştür. Son yıllarda yaşanan olaylar bu sözümüzü desteklemektedir. Tüm bunlar olurken de Hak görmesi gereken değerden her geçen gün fersah fersah uzaklaşmakta. Kendi ayağına sıkmaktan ya da celladının bıçağını bilemekten zevk alan bir topluluğu bundan önceki asırlarda görmek zordur. Bugün kandırılmasıyla ve aldatılmasıyla sevinen, kandırılmak ve aldatılmak için canını feda eden kitlelerin varlığı, tahmin edilemeyecek zararlar vermektedir. Tabii ki bahsedilen zararlar halkı etkileyen ama bu işte parmağı olanların ise bir hayli hoşuna giden bir durumdadır. Var olan tehlikeler ve zararlar bir hayli fazladır ve bunun temel sebebi de; düstur, hayat kaynağı, ölçü, anayasa, karanlıklardan aydınlığa çıkaran, Hakkı ve batılı ortaya koyan Kur’an-ı Kerim’den ve Kur’an’ın izdüşümü olan, güncellenmiş hali olan, gidilmesi gereken yol olan Sünnet’ten uzaklaşmış olmaktır. Nitekim Allah (c.c) kitabında şöyle buyurmaktadır;

 

 

وَقَالَ الرَّسُولُ يَا رَبِّ إِنَّ قَوْمِي اتَّخَذُوا هَذَا الْقُرْآنَ مَهْجُورًا

 

“Peygamber, “Ey Rabbim! Kavmim şu Kur’an’ı terk edilmiş bir şey hâline getirdi” dedi.”(Furkan/30)

 

Tevfik Allah(c.c)’tandır.

9 Cemaziye’l-Ahir 1440

[1] Vehbe Zuhayli (Tefsiru’l Münir) C:2 Sh:22-23

[2] Şahımerdan Sarı Kelime-i Tevhid ve Manası

[3] Öğüt,nasihat.Bir cemaat veya bir kimseye kalbini yumuşatacak ve iyiliğe sevk edecek surette Hakikatleri ders vermek.

[4] Sünen’i İbn-i Mace (H. Hatipoğlu) C.1 Sh:65,66 İst/1982

[5] Hilafet ve saltanat(Mevdudi)Ter: Ali genceli Sh:88,90 İST 1980

[6] Devlet ve Siyaset (Yusuf Kerimoğlu) Sh:147 Ankara 1995

[7] Mea Hulefa-i Raşidin (Muhammed Kasım) s.37 Kuveyt/1985

[8] Mukaddime İbn Haldun sh,91 Mısır

[9] Sadreddin Taftazani Şerhu’l Akaid sh.180-181 İst/1326

[10] Siracüddin Ebu Hafs Ömer el-Gaznevi- El-Gurretu’l Munife-Kahire 1950 Sh.168 ayrıca İbnu’l Hümam Fethu’l Kadir – Beyrut: 1316 c.4 sh.129

[11] Ebu Davud, Sünne, 8: Tirmizî, Fiten, 49

[12] Şamil İA

[13] Muslim/Emirlik/ Bab: 9 Hd. No: 1841

[14] Sünen-i Tirmizi c,4 sh.504 Beyrut

[15] En-Nekir ala münkirin-nimeti mine’d-dini ve’l-hilafeti ve’l-ümmet(Mustafa sabri efendi) Sh:18,19 beyrut 1342)

[16] Tefhimu’l Kur’an (Mevdudi) Şura 21 tefsiri An:38

[17] (Ruhu’l-Meani, cilt: 24, sh: 56)

[18] Tefhimu’l-Kur’an/Mü’min/26

[19] Fi Zilali’l Kur’an/Seyyid Kutub-Zuhruf/54

[20] Sünen-i Ebu Davud/İlim/1 hd.no:3641, Sünen-i İbn-Mace Mukaddime 17. Bab 223 numaralı hadis

[21] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 13/244-245

[22] İhya-ı Ulumi’d-din/İmam Gazali c.2 sh.358 İst/1973 Terceme; Ahmed Serdaroğlu

[23] İbn Mâce, Fiten: 5, Tirmizi Fİten: 13

[24] Tarihu’l  Hamis (Diyar bekri) C: 2 Sh: 36, Beyrut

[25]  Tarihu’l  Hamis (Diyar bekri) C: 2 Sh: 37, Beyrut

[26] Tarihu’l  Hamis (Diyar bekri) C: 2 Sh: 337, Beyrut

[27] Abbasiler Dönemi ( İ. Süreyya Sırma) Sh 3,7 İst

[28] Tefsiru’n-nesefi(İmam-ı Nesefi) C:2 Sh:207 İst 1984

[29] Alusi Ruhu’l- meani Fi Tefsiri’l-Kur’ani’l-Azim ve’s-seb’i’l-mesani 20/49

[30] İhya-u ulumi’d-din İmam gazali Ter. A Serdaroğlu C:2 Sh 373,374 İst 1973

[31] Tirmizi, Zühd,59

[32] Tefhimu’l-Kur’an-Mevdudi-Al-i İmran/78

[33] Fi Zilali’l Kur’an – Seyyid Kutub – Al-i İmran/78

[34] Tefhimu’l-Kur’an – Mevdudi – Bakara/174

[35] Tirmizi

[36] Sünen-i Ebu Davud Tercüme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 14/335.

[37] İhsan Sureyya Sırma – Abbasiler Dönemi sh,42-43 İst.

[38] Muhammed Maruf Devâlibî, İlmi Usûl-i Fıkıh, Beyrut 1965, 12; İbn Âbidin, Reddü’l-Muhtâr Ale’d-Dürri’l Muhtâr, İstanbul 1982, I, 34; İmam Burhaneddin, ez-Zernûci, Ta’limü’l Müteallim, İstanbul 1980, 27; M. Ebû Zehra, İslâm Hukuk Metodolojisi (Fıkıh Usulü), 13; Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuk-ı İslâmiye ve Istılâhât-ı Fıkhıyye Kamûsu, İstanbul 1976, I, 13

[39] Buhâri, ilim, 13

[40] Tirmizi

[41] Tirmizî, İlim 19, (2083)

[42] Buhârî, Enbiya 8, 14, 19, Menâkıb 1, 25, Tefsir, Yusuf 1; Müslim, Fezâil 168, (2378).

[43] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/487.

[44] Şamil İA

[45] H.Ece – İslam’ın Temel Kavramları

[46] El-Firdevs (Deylemi) C3 Sh:331, Beyrut 1986

[47] El- Fethur-Rabbani şerhi Buluğu’l- Emani (Ahmed Abdurrahman El- Benna) C1 Sh:149 Beyrut/ty

[48] Hilyetul evliya C.10 Sh:51

[49] Camiu’l Usul Fi Ehadisi’r-Rasul İbni Kesir C.10 Sh: 164

[50] El-Mecmuatu’z-Zühdiyye Fi Ahkami’d-Diniyye (Seyyid A. Zühdi) C.1 Sh:7-8 İst/1311

[51] İhya’u Ulumi’d-din İmam Gazali

[52] Hak Dini Kuran Dili (M. Hamdi Yazır) C.2 Sh:917. İst 1971

[53] Mecmutu’r-Resail (İbn-i Abidin) Sh:140 İst/1325

[54] İbni Abidin Reddul Muhtar C.1

[55] Tenbihu’l-Muğterin (İmam-ı Şa’rani/Ter. Ömer Temizel sh.172 İst./1971)

[56] İbn Mâce, Fiten: 23, Tirmizi Zühd 56 2398 nolu hadis

[57] Ebû davud, İlim: 17; İbn Mâce, Mukaddime: 27; Tirmizi İlim: 19 2682 nolu hadis

[58] Camiu’l Usul Fi Ehadisi’r-Rasul İbni Kesir C.9 Sh.7 Beyrut/1983

[59] Hadislerle Kur’an Tefisiri – İbn Kesir (Haşr/16)

[60] Hülasatu-l Beyan Fi Tefsiri’l Kuran İlgili ayetin tefsiri

[61] Tefhimu’l Kuran (Ebu’l Ala Mevdudi)  Bakara 174 tefsir

[62] Hak Dini Kuran Dili (M. Hamdi Yazır) İlgili ayetin tefsiri

[63] İhya’u- Ulumiddin (İmam-ı Gazali) İlim/ Münazaranın Âfetleri ve Mübah Olmasının Şartları/c:1

[64] El-Mecmu’ Şerhu’l-Muhezzeb(İmam-ı Nevevi) C.1 Sh:40 Beyrut/Ty

[65] El-Cihadu Fi Sebilillah  (Mevdudi)Sh:16

[66] Müslüman’ın müslümanlaşması Ömer Vehbi HATİPOĞLU (Sh:54,56) İst 1987

[67] Mevdudi – Tefhimu’l-Kur’an/Şura 21 an.38

[68] Seyyid Kutub/ Davetçinin Yol Azığı – Davetin Tabiatı

[69] Fi Zilali’l Kur’an – Seyyid Kutub/Âraf-175-177

[70] Tefsirde israiliyat (Abdullh aydemir) Sh:238 Ankara 1979

[71] Hak Dini Kuran Dli ( M. Hamdi YAZIR) C.4 Sh 2335 İst 1971)

[72] Sünen-i Ebu Davud (Ebu Davud) C.4 Sh:54 Beyrut /Ty

[73] Sünen-i Tirmizi (Tirmizi) C.4 Sh:600 Beyrut/Ty

[74] Hüsnü AKTAŞ (Medeni Vahşet) Sh:96/198 İst 1980

[75] Bu mesele fıkhi bir terim olduğu için detayına girmedik. Fıkıh kitaplarına müracaat edilerek gerekli bilgi alınabilir.

[76]  “Kur’an mahluktur” demek ile şu hedeflenmiştir; Kur’an’da bizim gibi yaratılmıştır. Dolayısıyla mahluk hata eder ve yanılabilir diyerek Kur’an’da hata olabileceğini ifade ederek tahrife kalkışarak, emellerini gerçekleştireceklerdi.

[77] Sıfatu’s-Safve – İbnu’l-Cevzi sh,562, Kahraman Yay. İst/2006

[78] Hulesatu’l Beyan (Mehmed Vehbi) Cuma-5

[79] Fi Zilali’l Kur’an – Seyyid Kutub/ Cuma-5

[80] Tefsir-i Kebir – Cuma/5

[81] Hulesatu’l Beyan (Mehmed Vehbi) Cuma-5

[82] Ed-Durru’l-Mensur Fi Tefsiru’l-Me’sur (Suyuti)/Cuma-5

[83] Taberi Tefsiri/Cuma/5

[84] El-Camiu Li Ahkami’l Kur’an (İmam Kurtubi) / Cuma-5

[85] Keşfu’l- Ensar Şerhu’l- Musannef Ala’l- Menar Nesefi C.1 Sh:10 Beyrut 1986

[86] Frenk Mukallidliği ve İslam İskilipli atıf hoca Sh:110, 111

[87] En-Nekiri, Ala Münkiri Nimeti Mine’d-Dini Ve’l-Hilafeti Ve’l-Ümmeti Şeyhul İslam Mustafa Sabri Efendi sh:59

[88] Keşfu’l-Hafa (El-Acluni) C.2 Sh:249 Beyrut/ 1352

[89] El-Makasıdu’l-Hasene Fi Beyani Kesirin-Mine’l-Ehadisi Meşhureti Ala’l-Elsineti (Es-Sehavi) sh.409

[90] El-İslam Beyne Cehli Ebnai ve Aczi Ulemaihi (Abdul Kadir Udeh) sh,73-79 Kuveyt/1977

[91] Keşfu’l Esrar Şerhu’l Musannef Ala’l Menar (Nesefi) c,2 Sh,183 Beyrut/1986

[92] İmam Malik (Muvatta Kader 3)

[93] Sünen-i Tirmizi(Tirmizi) C.5 Sh:172,173 Beyrut

[94] Tefsiru’n-Nesefi (Nesefi) c.3 sh.69 İst/1984

[95] El-Cami’uli Ahkami’l-Kur’an (Kurtubi) c.11 s.259 Kahire/1967

[96] Fi Zilali’l Kur’an (Seyyid Kutub) İlgili ayetin tefsiri

[97] Yusuf Kerimoğlu(Kelimeler ve kavramlar) Şura-Müşavere Sh:368  22.Bask İnkılap yay İst 1436

[98] Devletü’l-Kur’an (Talha Abdulbaki Sürur/Ter: Mehmet Keskin) Sh: 77-80 İst/1977

[99] Mecmau’z-Zevaid ve Menba’ul-Fevaid El-Heysemi C.5 Sh:227,228 Beyrut 1988

[100] Tefsiru’l-Munir-Vehbe Zuhayli/Sad-26

[101] Feyzu’l-Kadir Şerhu Camiu’s-Sağir (Allame Menavi) c:1 Sh:405

[102] Sünen-i İbn Mace (İbn Mace) c:2 Fiten/22 Hd. No: 4019 Kahire/1952

[103] Envaru’t-Tenzil ve Esaratu’l-Te’vil (Kadı Beyzavi) C:1 Sh: 339

[104] Şehid Seyyid Kutub Maide 44 tefsiri

[105] Badayiu’z-Zuhur Fi Vakayii’d-Duhur (İbn-i İlyas) C:1, Sh:79

[106] Kelime-i Tevhid ve Manası – Şahımerdan Sarı/ İ’tisam Yay.  Sh:159-165/ 2015/İst.

[107] Feyzu’l Kadir Şerhu Camiu’s Sağir (Menavi) C:4 Sh:209 Beyrut/ty

[108] (Buhârî, Ahkam: 17; Müslim, Imara: 9)

[109] İslam’a göre devlet adamı ve alim(Abdulaziz el-bedri/ter:Mehmet bıyıklı- kemal solak) Sh:70-72 İst/ty

[110] Tenbihu’l-muğterin(İmam ŞARANİ/Ter Ömer Temizel) Sh201,202  İst 1971

[111] Ölümsüz müdafaa (Mevlana Ebul Kelam/ Ter: A. Kemal BELVİRANLI) Sh: 5,6 1970

[112] İslami harekette ulema( Mehmet çağlayan)  Sh: 20, 22 İst 1991

[113] İslam’a göre devlet adamı ve alim(Abdülaziz el-bedri/ter: Mehmet bıyıklı- kemal solak) Sh:55 İst/ty

[114] El-Cami-u Li Ahkami’l Kur’an (İmam kurtubi Rah) C:5 Sh: 260 Mısır 1967

[115] İslam’a göre devlet adamı ve alim(Abdulaziz el-bedri/ter:Mehmet bıyıklı- kemal solak) Sh:157, 165 İst/ty

[116] Emeviler Dönemi (İ.Süreyya Sırma) Sh:14-15 İst/1991

[117] İhyau Ulumi’d-Din (İmam Gazali) Terc. Ahmed Serdaroğlu C.1 Sh.177 İst/1973

[118] Hak Dini Kur’an Dili – Elmalılı M.Hamdi Yazır/Kasas-83. Ayet C.6 Sh.406 Akçağ yayınları

[119] Ebu Davud C.3 Sh.317 Beyrut

[120] Feyzu’l-Kadir ŞErhu Camiu’s-Sağir (Allame Menavi) C:4 Sh: 383 Beyrut

[121] El-Müsned – Ahmed b. Hanbel c:3 Sh:157 Mısır/1313

[122] İhyau Ulumu’d-Din Ter. Ahmed Sardaroğlu C:1 Sh:37 İst/1974

[123] Tenbihu’l Muğterin (İmam-ı Şa’rani/Ter:Ömer Temizel Sh:35 İst/1971

[124] İhyau Ulumi’d-Din – İmam Gazali Ter. Ahmed Serdaroğlu C:1 Sh:37 İst/1974

[125] El-Fethu’r-Rabbani Şerhu Buluğu’l Emani Ahmed Abdurrahman el-Benna C.1 Sh.145 Beyrut

[126] İslam’a göre devlet adamı ve alim(Abdulaziz el-bedri/ter:Mehmet bıyıklı- kemal solak) Sh 45,46 ist ty

[127] İslami hareket’te Ulema (Mehmet Çağlayan) Sh: 151-15 İst 1991

[128] Hak Dini Kuran Dili (M. Hamdi YAZIR) C:7 Sh:4797 İst 1971

[129] El- Mebsut (İmam-ı Serahsi) C:4 Sh:19 Mısır 1324

[130] İslam’a göre devlet adamı ve alim(Abdulaziz el-bedri/ter:Mehmet bıyıklı- kemal solak) Sh: 77,78, 198 199

[131] Esbabu’n-Nuzul (el-Vahidi) Sh:89 Beyrut/ty

[132] Hulesatu’l-Beyan Fi Tefsiru’l-Kur’an (M.Vehbi) C:3 Sh:946 İst/1968

[133] El-Cami-u Li Ahkami’l-Kur’an (Kurtubi) C:5 Sh:249 Mısır/1967

[134] Vehbe ZUHAYLİ (Tefsiru’l Münir) Yusuf 40 tefsiri

[135] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 3/12-13.

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.