sohbetlerözlü sözleryazarlarmakalelervideolar
DOLAR
9,2620
EURO
10,7921
ALTIN
526,44
BIST
1.410
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Ankara
Sağanak Yağışlı
26°C
Ankara
26°C
Sağanak Yağışlı
Pazar Sağanak Yağışlı
20°C
Pazartesi Sağanak Yağışlı
19°C
Salı Parçalı Bulutlu
19°C
Çarşamba Az Bulutlu
18°C

KUR’AN’IN GÖLGESİNDE KÜFRÜN MAHİYETİ

KUR’AN’IN GÖLGESİNDE KÜFRÜN MAHİYETİ
16.02.2021
0
A+
A-

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

ÖNSÖZ

Hamd; kendisinden başka ilah olmayan, insanlara imanı tercih edecek küfrü inkar edecek aklı ve iradeyi veren, hak ve batılı apaçık bir şekilde ortaya koyan, kulları için hidayet yollarını var eden, kitaplar indirip, peygamberler gönderen yegane hakimiyetin sahibi Allah (cc)’a mahsustur.

Salat ve selam; imanın rehberliği küfrün imhası için seçilen, güzel örnekleri üzerinde barındıran, insanlara Allah’ı tanıtması için Risalet, adaletle hükmetmesi için Şeriat verilen, hayra davetçi, batıla mani olan, küfrün ve kâfirlerin korkulu rüyası Allah Rasulu (sav)’in üzerine olsun.

İman ve küfür savaşı dünyanın yaratıldığı günden beri devam etmektedir. İman daima varlığıyla küfrün karanlığını ispat etmiş küfür ise tutarsızlıklarıyla imanın aydınlık olduğunu ispat etmiştir. İman emrettikleriyle kendisini tasdikliyorken, küfür emrettikleriyle kendisini dahi yalanlamaktadır. Bu savaşın galibi daima iman olmuştur. Bu sadece bilinen maddi bir galibiyet değil delil ve kadim olması türünden bir üstünlüktür. Yeryüzünden eseri ve tesiri silinememiştir, silinemeyecektir…

Küfrün mahiyetinde yatan inkârın sebebi insanın nankörlüğündendir. Nankörlük kimi zaman kıymet bilmezlik olduğu gibi bazen de tepkisiz kalmaktır. Mesela; kendisine iyilik yapan birisinin zor anında yardımına gitmeyip tepkisiz kalmak ya da isteğine cevap vermemek de bir tür nankörlüktür.

Misak âleminde Allah (cc)’a kulluk yapacağına dair söz veren insanoğlu imtihan gayesiyle dünyaya gönderildiğinde hidayete yani verdiği söze uygun hal ve davranışlarda bulunması için birçok imkânlar sunulmuştur. Âlemlerin Rabbi kendisine kulluk için söz veren bu insana doğru bir hayat yaşaması için birçok imkân var etmiştir. Gönderdiği peygamberler, indirdiği kitaplar, kâinata ve insanın kendi öz nefsine yerleştirdiği deliller bu kabildendir. Tüm bu iyiliklere tepkisiz kalan insan hiç şüphesiz ki nankör bir insandır. Bu iyiliğe cevap vermek işlerine gelmemiş cevap verirse kendisine imtihan için verilmiş olan ama kendisinin olmayan elindekilerinin azalmasından yok olmasından ya da dünyayı elde etmesine engel olmasından korkmuştur.

Peki, insana sadece iman etmesi uğrunda mı yardım ediliyor? Hayır. İnsana bu imanı elde ettikten sonra da onun muhafazası için destek, yardım, teşvik devam etmektedir. Bu Kur’an’a ve Sünnet’e bakılırsa net bir şekilde görülecektir.

Elinizde tuttuğunuz bu eser, kendisine iman etmesi için yapılan iyiliğe nankörlük edenlerin ve muhafaza etmesi gereken imanı hafife alanların muhafaza etmek için çırpınmayanların bu duruma düşüş sebebi olan “KÜFÜR VE KÜFÜRE GÖTÜREN SEBEPLER” i tespit için yazılmıştır. Aynı zamanda “KÜFÜR” ü tanımak ve ondan uzak durmak isteyenlerin büyük ölçüde istifade edeceği bu eserde “KÜFÜR” ün tehlikesinden ve nasıl yok edileceğinden bahsetmeye çalıştık. Gayret bizden Tevfik Allah’tandır… Kitap içerisindeki doğrular mükemmel olan İslam’a yanlışlar ise yazara aittir.

16 REBİU’L-EVVEL 1441
13.11.2019

 

BİRİNCİ BÖLÜM

KÜFÜR

Küfür kelimesi, Âlemlerin Rabbi olan Allah tarafından insanların kati surette kaçınılması gerektiğini söylemiş olduğu bir kavramdır. İlmin temel kaynağı olan Kur’an’da bu kavram şöyle sunulmaktadır;

إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا سَوَاءٌ عَلَيْهِمْ أَأَنْذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ

 “Şüphesiz, küfredenleri uyarsan da, uyarmasan da, onlar için farketmez; inanmazlar.”  (Bakara/6)

Küfür çoğulu ‘küffar’ veya ‘kefere’ dir. Kadın için ‘Kafire’nin çoğulu ‘Kevafir’dir[1]. Lügat manası, gizlemek veya örtmektir.[2] Şeriat manası; Hz. Rasul-i Ekrem (sav) efendimizin Cenab-ı Allah’tan getirip tebliğ ettiği katiyen malum olan(bilinen)  bilcümle(bütün) ahkâmı veyahut onların birini inkârdır.[3]Çünkü İslam kanunlarından birini inkâr etmek hepsini inkâr etmek gibidir.[4] Küfür; haddi aşmak, fıtrattan sıyrılmak ona aykırı hareket etmek ve ahde vefasızlıktır.

Nefsinde fıtraten(yaratılıştan) mevcut olan ve ruhta muhafaza edilen bir şeyi saklamış olması dolayısıyla Allah’ı inkâr eden kimseye kâfir denir.[5]

Küfür; tekziptir(yalanlama),istikbardır(büyüklenme), ırazdır(yüz çevirme),şek(şüphe) ve inkârdır.[6] Küfür; bilgisizliktir, sapıklıktır, vurdumduymazlıktır, istikametten sapmaktır, zorbalıktır, katliamdır(içindeki kalbini öldürmesidir) ve ahmaklıktır. Alleme Kadı Beyzavi (rha) der ki ; “Her kim İslam’ı hakir görürse küfre azmetmiş olur.”[7]

Küfür; kişiyi yaratandan uzak tutan bir özelliğe sahip olmakla beraber O’na hıyanet etmektir. O’na yaradılışının gayesi olan ibadetlerini ve hayatını yöneltmemektir. Başka bir ifadeyle hakkı gizlemek ve batılı ortaya çıkarmaktır, yaymaktır.

Küfür; haktan dönmek, büyüklenmek, kavmi hakkın önüne almak, delilsiz taklid etmek, kendi görüşlerini, isteklerini vahyin önüne almak, gazaba uğramak ve delalete düşmektir.

Küfür; iftiradır, hafife almaktır, değiştirmek, iptal etmek, yok saymak, gereksiz görmektir.

Küfür; Hakk’ın idaresinden çıkıp halkın iradesine girmektir. Yani Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmemektir. Allah (cc) Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır;

 

وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ فَأُولَٰئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ

“…Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, kâfirlerin ta kendileridir.” (Maide/44)

Ancak bazı kanaat önderleri, beşeri sistemler adına, bu ayetleri manaların dışında yorumlamak suretiyle hakkı gizlemektedirler. Alleme Kadı Beyzavi(rha) bu ayetin tefsirinde şöyle der;  “Allah’ın hükmünü inkâr ettikleri için kâfir, onu bırakıp hilafıyla hükmettikleri için zalim, Allah’ın hükmünün dışına çıktıkları için de fasıktırlar. Durumuna göre bir kişiye bu üç sıfatı vermek caiz oldu.”[8]

Ayetteki hüküm net ve açıktır, buna tevile kalkışmak gene hakkı örtmek olur ki bu da küfürdür. Ayetteki hitap sevdiği sisteme ya da para kazandığı yere temas ettiği için bunu devşirmeye kalkışmak büyük bir ihanettir. Detaya inildiği takdirde bu amelin ne kadar tehlikeli olduğu anlaşılacaktır. İleride değineceğimiz için şimdilik kısaca geçiyoruz.

Küfür; Şer’an imanın zıddıdır, imansızlık demektir. İman etmesi gerektiği halde iman etmemesidir. Hiçbir engel bulunmadığı(ikrah gibi) halde diliyle ikrar etmemesi de öyledir. Dolayısıyla imandaki tasdik gibi küfür de kalp, dil veya fiilidir. Yani iman nasıl kalp ile tasdik dil ile ikrar ve azalarla amel ise, küfürde kalp ile tekzip dil ile inkâr ve azalarla isyandır.

Küfür, insan amelinin insan için olmasıdır. Kanun, helal, haram, emir, nehiy hakkını Allah’tan başkasına vermektir. Bir de Rasulullah (sav)’in sünnetini kabul ve itiraf etmemektir.[9] Sünneti hafif görmek ve inkâr etmek küfürdür. Çünkü sünnet bütün ulema-i dinin yanında Ahkâm-ı Şeriyyeden bir tane olduğundan ittifak edilmiştir.[10]

Küfrün hülasası; Allah’ı ve Vahdaniyetini veyahut inzal ettiği ayetlerinden ve kitaplarından birini veya cümlesini veyahut Rasul-i Kiram’dan birini veya hepsini inkâr etmektir.[11]

Küfür, hakkı batıla karıştırmaktır. Hakkı batıl diye göstermeye çalışmak ve batılı da hak diye göstermeye çalışmaktır. Hak İslam’dır dışındakiler batıldır. Bunları birbirine karıştırmaya çalışmak da küfürdür. İslam tamdır ve hiçbir izm’e ihtiyacı yoktur. Kendisi hiçbir beşeri sisteme muhtaç olmadığı gibi ikamesi uğrunda da hiçbir beşeri sisteme ve metoda ihtiyacı yoktur. Kısacası İslam’ın ne kendisinin ne de hâkimiyetine giden yolun Demokrasi’ye ya da diğer izm’lere ihtiyacı yoktur.

Yukarıdan da anlaşıldığı üzere küfürden korunmak ve onu inkâr etmek için küfrün tanınması ve bilinmesi şarttır. Öyleyse küfrün çeşitlerinden başlayarak küfrü tanımaya çalışalım.

KÜFRÜN ÇEŞİTLERİ ve KÜFRE GÖTÜREN ŞEYLER

Kaybetmekten en çok korku duyulması gereken şey imandır. Zira bu kaybedilirse kişi için ebedi bir azap söz konusudur. Ne yazık ki günümüzde kaybetmekten korkulan şey iman değil de; para, lezzet, zevk, araba, kadın, ev gibi geçici şeyler olmuştur. Hal böyle olunca imanı korumak için gerekli tavsiyeler ve hükümler değil de saymış olduğumuz geçici şeylerin korunması için tavsiyeler ve hükümler meşhur olmuştur. Bundan dolayı insanı küfre sokan haller imanı bozan kelimeler, fiiller itikatlar unutulmuş, İslam’dan fersah fersah uzaklaşma gerçekleşmiştir.  Hatta öyle ki bu küfür sözleri ve davranışları herkeste alışkanlık haline gelen hayatın bir parçası olan söz, hal ve davranışlar haline gelmiştir. Milyonlarca insan günde sık sık söylediği, kullandığı cümlelerin hatta üzerinde barındırdığı kıyafetin İslam itikadına zıt olduğundan habersizdir. Bu cehalet sebebi olmak ile beraber imanı kaybetmek gibi bir endişenin olmamasındadır. Kaybetmekten korkacakları bir imanın olmaması da ayrı bir mesele…

Küfrün tanımı hususunu itikad bakımından insanların durumu ele alınırken yukarıda izahı yapılmıştı. Şimdide kapsamı, bütün çeşitleri ve küfre götüren yönlerini izah etmeye çalışalım. Bu izahın bilinmesi imanın muhafazası ve tehlikelerden korunmak için bilinmesi elzemdir.

  1. a) Küfrü Hakiki

Buna küfrü cehudi veya küfrü inadi de denilir.

Küfrü Hakiki: Hz peygamber(s.a.v) getirdiği haberlerin veya dinin hak olduğu bildiği halde bile bile iman esaslarından birini ya da tamamını inkar etmektir. Kâfirliği açıktır. Dil de imanları izhar etmedikleri ve İslam’ın hükümlerini kabul etmediklerini alenen söyledikleri için küfürleri açıktır. Munafıklar gibi ikiyüzlü veya maskeli değildirler.

Ebu Cehil, Nemrut, Ebu Leheb, Firavun gibi muannit kafirlerin küfrü bu kısımdandır. Bu çeşit küfre küfrü cehudi veya küfri inadi de denir.

Cahudi küfürü içten yani kalbin bilip ağızdan yani dilden ikrar etmemekten doğan küfürdür. Bir kişiyi düşünelim bu kişi kalben biliyor, iman edilecek şeyleri anlıyor, fakat lisanen söylemiyor ve itiraf etmiyor. Çünkü hüküm zevahire göre olduğu için bu kişi lisanen ikrar etmedikçe küfründe sabit kalmış olur. Bu küfre; küfrü ilani de denir.

İlahi kelamda “Kalpleri mühürlü” olarak da tabir olunmuştur. Kalpleri mühürlenen kâfirlerin bazıları Kuran-ı Kerimde ismen dahi belirtilmiştir. Şeytan, Firavun ve Ebu Leheb gibi bunların küfrüne küfrü muayyen veya küfrü ilani de denir. Bu tür kâfirleri tekfir etmemek küfür olur. Zira Kur’an-ı Kerimde Yüce Allah;

إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا سَوَاءٌ عَلَيْهِمْ أَأَنْذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ

خَتَمَ اللَّهُ عَلَىٰ قُلُوبِهِمْ وَعَلَىٰ سَمْعِهِمْ ۖ وَعَلَىٰ أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ ۖ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ

“Şüphesiz ki inkâr edenleri korkutsan da korkutmasan da onlar için birdir; iman etmezler. Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinin üzerinde ise bir perde bulunur. Ve onlar için büyük bir azap vardır.”   (Bakara/6-7) Diye belirlenmiştir. İşte bunlar küfrü hakiki cümlesindendirler.

Muhakkak ki o kâfirleri azap ile olanları uyarsan da uyarmasan da birdir inanmazlar. Kâfirler; yani hakkı gizleyip saklayanlar. Allah( c.c) onların kalplerini ve istikballerini bildiği için iman etmeyeceklerini izharla beyan buyurmuştur. Senin onları uyarman da uyarmaman da onların durumunu değiştirmez. Çünkü onlar senin kendilerine getirmiş olduğun kitaba ve dine inanmazlar. Muannit kâfirlerin durumunu Allah( c.c) başka ayeti kerimelerde de ifşa etmektedir. :

“Muhakkak ki Üzerlerine Rabbinin kelimesi(azab vaadi) hak olanlar elim azabı görünceye kadar bütün ayetleri getirsen de inanmazlar.» hakeza yüce Allah Teala Ehl-i Kitap’tan da muannit kafirlerin bulunabileceğini ve onların da hallerini beyanla şöyle buyuruyor:

وَلَئِنْ أَتَيْتَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ بِكُلِّ آيَةٍ مَا تَبِعُوا قِبْلَتَكَ ۚ وَمَا أَنْتَ بِتَابِعٍ قِبْلَتَهُمْ ۚ وَمَا بَعْضُهُمْ بِتَابِعٍ قِبْلَةَ بَعْضٍ ۚ وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ أَهْوَاءَهُمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَكَ مِنَ الْعِلْمِ ۙ إِنَّكَ إِذًا لَمِنَ الظَّالِمِينَ

“Eğer kitap verilmiş olanlara her ayeti getirmiş olsan yine de senin kıblene uymazlar.” (Bakara 145)

Yani Allah’ın şekaveti yazdığı kişiyi mesut edecek kimse yoktur. Allah’ın sapıttığı kimseyi hidayete getirecek yoktur. Öyleyse sen kendini bitirerek onların uğrunda heba etme. Kendilerine risaleti tebliğ et. Sana icabet edene büyük bir nimet vardır. Kim de yüz çevirirse onlar için üzülme ve yüz çevirmeleri seni mahvetmesin.

فَلَعَلَّكَ تَارِكٌ بَعْضَ مَا يُوحَىٰ إِلَيْكَ وَضَائِقٌ بِهِ صَدْرُكَ أَنْ يَقُولُوا لَوْلَا أُنْزِلَ عَلَيْهِ كَنْزٌ أَوْ جَاءَ مَعَهُ مَلَكٌ ۚ إِنَّمَا أَنْتَ نَذِيرٌ ۚ وَاللَّهُ عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ

«Çünkü senin için sadece tebliğ vardır. Hesap ise bize aittir.» «Ve sen ancak bir uyarıcısın Allah her şeye Vekil’dir.”(Hud 12)

Gerek müşrikler gerekse de ehli kitap olan kâfirler bazen Allah Rasulü’nden mucizeler bekliyorlardı. En büyük mucize Kuran-ı Kerim olduğu halde ona inanmıyorlarsa Kur’an’ın her bir ayeti için onlara birer mucizede gösterilse yine de iman etmezler. Yukarıda belirtiğimiz gibi esas iman gayba olan imandır. Mucizeler getirildikten sonra inanmadıkları vakit topyekûn helak olmaları mümkündür. Çünkü önceki peygamberlerin ümmetlerinden helak olanlar istedikleri mucizeleri gördükten sonra inanmadıktan sonra helak olmuşlardır.

Hz. Muhammed(s.a.v) insanlara İslam’ı tebliğ edip onları tevhide davet ederken onların iman etmelerini çok arzu ediyordu. Fakat kâfirlerin inatlarını ve küfürlerimden ısrarlarını görünce de ziyade mahzun oluyordu. Okuduğumuz son ayeti kerime bu hakikatle beraber Hz. peygamber(s.a. v) için teselli de içermektedir.

Okuduğumuz ayeti kerimenin manasının anlaşılması için tefsiri mahiyetinde olan bazı hadisi şerif rivayetlerini zikretmekte fayda vardır.

Ali İbn Talha bu ayet-i kerime konusunda Abdullah İbn Abbas’tan nakleder ki o şöyle demiş: Hz. Peygamber bütün insanların imana gelmesi ve hidayette kendisine tabi olmasını hırsla istiyordu. Bunun üzerine Allah Teâla önceden kendisi için ilk zikirde saadet yazılı olanlardan başkasının inanmayacağını ve yine ilk zikirde önceden kendisi için şekavet yazılı olanlardan başka kimsenin de sapıtmayacağını haber veriyor.

Muhammed İbn İshak der ki; bana Muhammed İbn Ebu Muhammed… İbn Abbas’tan nakletti ki, o şöyle demiş: «Şüphesiz ki kâfirleri… » Yani sana indirilenleri inkâr edenleri, isterse onlar senden önce geçenlere iman ettik demiş olsunlar onlar için «uyarsan da uyar­masan da birdir, inanmazlar.» Onlar kendi yanlarında bulunan ve se­nin bahsinin mevcut olduğu gerçeği inkâr etmişler ve kendilerinden alınan ahdi reddetmişlerdir. Dolayısıyla onlar sana gelene, senden baş­kalarına gelmiş olup kendi yanlarında bulunan gerçeklere de küfret­mektedirler. Öyleyse senin uyarın ve ihtarına nasıl kulak verebilirler? Kendilerinin yanında bulunan kitapta senin hakkında verilen bilgileri de inkâr etmişlerdir…

Ebu Ca’fer El-Razi, Ebu’l-Aliye’den nakletti ki bu iki ayet hiziplerin önderleri hakkında nazil olmuştur. Nitekim onlar hakkında Allah Teâla bir başka ayette şöyle buyurmuştur:

 

أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ بَدَّلُوا نِعْمَتَ اللَّهِ كُفْرًا وَأَحَلُّوا قَوْمَهُمْ دَارَ الْبَوَارِ

جَهَنَّمَ يَصْلَوْنَهَا ۖ وَبِئْسَ الْقَرَارُ

“Allah’ın verdiği ni­meti inkar ile karşılayanlara ve milletleri helak olacak yere yaslana­cakları cehenneme götürenleri görmüyor musun? Orası ne kötü karargâhtır?” (İbrahim/28-29).

Bizim daha önce zikrettiğimiz ve İbn Ebu Talha rivayetiyle İbn Abbas’tan nakledilen mana hem daha açıktır, hem de diğer ayetleri açıklayıcı niteliktedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Tekfir edilmemesi küfür olan kafirin küfrü; küfrü hakiki yani küfrü cahudi, küfrü inadi veya küfrü ilanidir.

  1. b) Küfrü Cehli

Körü körüne küfürde olan atalarının veya toplum büyüklerinin izinde giderek kendilerine hak tebliğ edildiğinde “Biz atalarımızdan böyle gördük böyle yaşarız” derler. Bu tipler; tefekkür, tasavvur, izan gibi akli melekelerini kullanmayıp Yüce Allah (c.c) ın bütün insanlara vermiş olduğu ulvi kabiliyetlerini kullanmayıp akli muhakeme ve muhasebe etmedikleri adeta beha · im gibi içgüdü ve nefsi arzularını itminan ile hayatlarını harcadıkları için ahiret hayatları da ebediyen azaba layık müstahak kılmaya çalışmışlardır. Kuran-ı Kerimde Yüce Allah (c.c):

وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَا أَنْزَلَ اللَّهُ قَالُوا بَلْ نَتَّبِعُ مَا أَلْفَيْنَا عَلَيْهِ آبَاءَنَا ۗ أَوَلَوْ كَانَ آبَاؤُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ شَيْئًا وَلَا يَهْتَدُونَ

 

“Onlara Allah’ın indirdiğine tabi olun! Denildiği zaman ” hayır atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey tere tabi oluruz!” dediler. Ya ataları bir şeye akıl erdiremeyen ve hidayete ermeyen kimseler idiyseler!”(Bakara/170)

Okuduğumuz ayeti   kerimede      kastedilenler cahiliye toplumunun İslam’a davet olunmaları karşısında atalarının yolunu kendilerine şiar edilmelerini sebep göstererek icabet etmeyenlerdir. İster İslam’a her çağrıldıklarında, kendilerine kendi hukuk sistemlerini ve ibadet geleneklerini sadece bu ilahi kaynağa dayandırmaları gerektiği her hatırlatıldığında, bu dinin onaylamadığı cahiliye geleneklerinden kopmalarının lazım geldiği onlara her söylendiğinde bu ayette nakledilen sözü hatırlatan müşrik Araplar olsun; isterse atalarından kendilerine miras kalmış olan kültür birikimine bağlılıklarını sürdürmekte ısrar ederek bu yeni dinin hem bütününü ve hem de ayrıntılarını benimsemeyi inatla reddeden yahudiler olsun, Hz. İsa’yı Allah’a evlat ve ortak koşan hristiyanlar olsun, İsterse de yine Allah’ın kitabını tahrif ederek daha geniş kitlelere yayılmak suretiyle isterse de adı müslüman da olsa itikada taalluk eden bid’atlar denizinde yüzmekte olan kimseler Kuran ve Sünnetin yolu ve ahlakına, Rasulullah’ın metoduna ve sıratı müstakimden Allah Rasulünün ashabı ve cemaatinin yaşadığı İslamiyet’e çağrıldığında icabet etmeyip “biz atalarımızdan böyle gördük böyle yaşarız” diyenler olsun çağrıya icabet etmeyenlerin tamamı kastedilmektedir.

وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَا أَنْزَلَ اللَّهُ قَالُوا بَلْ نَتَّبِعُ مَا أَلْفَيْنَا عَلَيْهِ آبَاءَنَا ۗ أَوَلَوْ كَانَ آبَاؤُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ شَيْئًا وَلَا يَهْتَدُونَ

Ya onların ataları hiçbir şeyi düşünemeyen, doğru yolu bulamamış kimseler idiyse de mi öyle yapacaklar?(Bakara 170)

Eğer durum gerçekten böyleyse yine atalarından gurup geldikleri cahiliye yaşantılarından kendilerine miras kalmış olan düşüncelere ve geleneklere uymakta yine mi ısrar edecekler? Bu bir katılık, cehalet ve körü körüne taklitçiliktir. Bu yüzden böylelerinin gözleri önüne, bu kör taklitçiliğe ve katılığa yaraşan alaycı ve komik bir tablo açık bir manzara olarak gösteriliyor. Kendisine söylenenlerden hiçbir şey anlayamayan, çobanın bağırarak söylediklerini sadece anlam ve içerikten yoksun bir ses dalgalanması, bir gürültü olarak algılayabilen, bayıra salınmış bir sürü hayvanın tablosu. Dahası da… Bu kimseler söz konusu hayvandan bile daha aşağı düzeydedirler. Çünkü bu hayvan görebiliyor, işitebiliyor ve ses verebiliyor. Oysa bu kimseler akıl sahipleri olmalarına rağmen sağır, dilsiz ve kördürler. Çünkü görmelerini, işitmelerini ve dillerini yaratılış gayesi doğrultusunda değil nefislerinin arzuları istikametinde kullanmaktadırlar.

Yukarıda da belirtildiği gibi daha önce gelen peygamberlerin ümmetlerinden cehalet sebebiyle küfre girenler olduğu gibi, İslam alemi içerisinde de Müslümanlıkları geleneksel, isimden ya da kimlikte kalmak suretiyle cahil kalmada ısrar ederek küfre girmek söz konusudur.

Cehli Küfrün Şekli

Cehli Küfrün Şekli yukarıda izah edilen cahillerin cehaletlerinden ısrar edip küfre giriş şekli gibidir. Bir insanın küfre kayıp gidecek kadar cehalet içinde kalması ve cahil kalmaya devam etmesi asla mazur karşılanamaz. Cehalet ve gaflet insanı küfre kadar götürebilmekte ve küfür bataklığında boğabilmektedir. Bir insanın kâfir olması ve münkirliği tercih etmesi kendisi için afetlerin en büyüğüdür. Hiçbir zaman cehaletin ve küfrün iyi bir tarafının olabileceği düşünülemez.

Küfür için cehaletin mazeret olup olmaması ve sınırının keyfiyeti üzerinde ulamanın ihtilafı mevcuttur. Evvela ilmihal bilgilerinin ve kişinin iştigal ettiği mesleği ile ilgili helal ve haram hudutların mutlak surette Müslümanlar tarafından bilinmesi farz-ı ayındır. Bu hususu birkaç cümle ile izah etmekte fayda vardır.

Bu nedenle evvela kuranı kerimde konuyla ilgili bir ayeti kerime okuyalım.

 

 

مَنِ اهْتَدَىٰ فَإِنَّمَا يَهْتَدِي لِنَفْسِهِ ۖ وَمَنْ ضَلَّ فَإِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَا ۚ وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَىٰ ۗ وَمَا كُنَّا مُعَذِّبِينَ حَتَّىٰ نَبْعَثَ رَسُولًا

 

“Kim doğru yolu bulmuşsa ancak kendisi için bulmuştur; kim de sapıtmışsa kendi aleyhine sapıtmıştır. Hiçbir günahkâr, başka bir günahkârın günah yükünü yüklenmez. Biz, bir peygamber göndermedikçe azap edici değiliz.”(İsra/15)

Hz. Âdem’ den peygamberimize kadar her kavme Allah( c.c) peygamber göndermiştir. Peygamberin gönderilmediği bir, döneme fetret devri denir. Peygamberimiz Hz. Muhammed(s.a.v) bissetinden kıyamete kadar başka peygamber gönderilmeyecektir. Çünkü fetret dönemi bitmiştir. Yani peygamberimiz(s.a. v) gönderilişinden kıyamete kadar bütün zamanların ve bütün insanların peygamberidir. Fetret dönemi olmadığına göre peygamberi tanımamak, peygamberin getirmiş olduğu haberleri tanımamak mazeret değildir. Daru’l İslam’da bir Müslüman mükellef olduğu itikadi ve ameli hiçbir konuyu bilmemek hususunda mazur değildir. Ancak Daru’l Harp ‘de itikadın temel esaslarını da bilmemek mazeret olmamakla beraber itikadın fer’i konuları ve ameli hususlarda öğrenme imkanı olmadığı zaman bilmemek mazeret olur.

İtikadi konularda mazerete dahil olan hususlar ya içtihat yolu ile gelen kinayeli kavillerdeki bilgiler yada detaylı olan meseleler hakkında itikadi konularda da mazeret olur. Ameli konularda ise öğrenme imkanı bulunmadığı takdirde mazeret vardır. Ancak öğrenme imkânın bulunduğu bir ortamda cehalet mazeret olmaktan çıkar.

 

  1. c) Küfrü Hükmi

Dinde tazimi gereken bir şeyi tahkir veya tahkiri gereken bir şeyi tazim etmekle olur.

Hükmi küfür dinimizce, İslam inancına göre iman edilmesi gereken şeyleri hafife ve alaya alına neticesi olarak meydana gelen küfürdür.

وَإِذَا طَلَّقْتُمُ النِّسَاءَ فَبَلَغْنَ أَجَلَهُنَّ فَأَمْسِكُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍ أَوْ سَرِّحُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍ ۚ وَلَا تُمْسِكُوهُنَّ ضِرَارًا لِتَعْتَدُوا ۚ وَمَنْ يَفْعَلْ ذَٰلِكَ فَقَدْ ظَلَمَ نَفْسَهُ ۚ وَلَا تَتَّخِذُوا آيَاتِ اللَّهِ هُزُوًا ۚ وَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَمَا أَنْزَلَ عَلَيْكُمْ مِنَ الْكِتَابِ وَالْحِكْمَةِ يَعِظُكُمْ بِهِ ۚ وَاتَّقُوا اللَّهَ وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ

 

“Kadınları boşadığınız ve onlar da bekleme sürelerini bitirdikleri zaman, ya onları iyilikle tutun yahut iyilikle bırakın. Haklarına tecavüz edip zarar vermek için onları tutmayın. Bunu kim yaparsa kendine zulmetmiş olur. Sakın Allah’ın ayetlerini eğlenceye almayın. Allah’ın üzerinizdeki nimetini, size öğüt vermek için indirdiği Kitap’ı ve hikmeti hatırlayın. Allah’a karşı gelmekten sakının ve bilin ki Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”(Bakara/231)

Hükmi Küfrün esası ikidir. Biri dinde tahkiri, kötülenmesi vacip olanları tazim ve ululamaktır. Diğeri tazimi vâcib olanları tahkir etmek. Hükmi küfür dil ile olur, küfür sözlerden birisinin söylemek gibi. Fiil ile hareket ile olur. Puta tazim etmek, zünnar kuşanmak ve şapka giymek gibi. Kalp ile olur. Küfür olan bir şeyi itikad etmek gibi. Bir kimse zorlama ve dil sürtmesi ile oynayıp isteyerek, küfür olduğunu bile bile bir küfür söylese bil ittifakla kâfir olur. Küfür olduğunu bilmeden söylese ekser ulemaya göre kâfir olur. İsterse şaka olarak yahut komiklik olarak söylesin, ister küfür olan manayı düşünmeyerek söylesin kâfir olur. İtikadının doğru olması fayda vermez, Şer’an kâfir olur. Fiili olan küfürde böyledir.

Hükmi Küfre Şunlar Sebep Olur

Zerafet ve belagat izharına kalkışması, tasavvuftan konuşmaya hevesli olmak, meclisi neşelendirip oradakileri güldürmeye çalışmak, hiddet, konuşmaya düşkün olmak, dilini ko­rumamak, islamı kayırmamak gibi.

Bazı cahillere ne kadar şaşılır ki bir söz söylemekle mü’min bir kimse hiç kâfir olur mu? Bizde deriz ki o kişiye cevap olarak: Kaç kelime ile müslüman oldu, bir kelime ile müslüman oldun bir kelime ile de kâfir olunur. Eğer söz küfür olmayan manaya da geliyorsa, küfür olan manada israr(gizlemek) ve iddia etmezse küfürden kurtarılması lazım. Zira bir mü’mini kâfir olmaktan kurtarmak on kâfiri müslüman etmekten iyidir demişlerdir. Mesela: Bir kimse bir söz söylese ve o söz yüz manaya gelse doksan dokuzu küfrüne birisi Müslümanlığına delalet etse, o Kadı’nın ve müftünün o doksan dokuz mananın çokluğuna itibar etmeyip, İslam’ını gösteren bir mana ile Müslüman olduğuna hükmedip küfürden kurtulmaları gerekir.

Hükmi Küfür Üç Şekilde Meydana Gelir

Şeriatın hükmüyle küfür olan şeydir. Bu kavlen olsun, fiilen olsun Şari’in(şeriat koyucunun) Allah ve Rasulünün kendisini yalanlama emaresi kıldığı şeydir. Her ne kadar, tasdik ve ikrar mevcut olsa bile. Çünkü yalanlama emaresinin bulunmasıyla birlikte, o kişiye itibar yoktur.

Şer’an tazimi vacib olan şeyi istihfaf önemsiz ve hakir görmek gibi. Bu başta Allahu Tealayı kendisine tazim için, kendisine, layık olmadığı şeyle tavsif etmek gibidir.

Allah’u teala bize arşdan veya gökden bakıyor veya görüyor sözü gibi. Hükmi olan küfür fiille de olur, puta tazim etmek, zünnar kuşanmak ve şapka giymek gibi. Kalb ile küfür, Küfür olan bir şeye itikad etmektir.

 

1) İtikadi Küfür

İslam’dan başka dinlerin veya o batıl dinlerin veya batıl inanç esaslarının bir kısmını dahi hak olduğuna inanmak. Mesela Yahudi din ayinlerinin İndallah da geçerli bir ibadet olduğuna inanmak gibi.

İtikadi küfür sahibi kişilerin küfürleri kalbi tasdiki olmayan gerek münafıkların veya önceden iman edip sonradan kalben küfre Aslında İslam dinini kabul etmiş veya müslüman sülbünden gelmişken bilahare kendi arzu ve ihtiyarı ile İslami usul ve dini zaruretin hepsini veya İslam dininin yalnız vicdani bir işten ibaret oldu­ğuna kail olup da dünya işlerine dair ihtiva ettiği maddi ve cismani ahkamını kabul etmemek gibi dini esaslardan bazısını, red inkar, tekzib ve tahkir etmek veya şer’an tahkiri vâcib olanlara tazim etmek suretiyle küfrü irtikap etmiş olanların küfrüdür ki bunlara mürted ve mürteci denir. Zamanımızda türeyen dinsizler bu zümredendir. Küfrün bu çeşidi evvelkinden daha muzır ve daha fe­nadır.

 

2) Efal-i Küfür

Küfrü mucib bazı fiil ve hareketlerdir. Herhangi bir küfür itikadının sembolü olan alametlerdir. Bunlara alamet-i farika veya şiaru küfür denir. Kalenseve-ul Mecus denilen şapka, zünnar denilen Hristiyanların bel kuşağı, salip denilen haçın. kosriç ve gıyyar gibi alametlerin takınılması giyilmesi veya kuşanılması efal-i küfürdendir.

Gerek efal-i küfür gerekse de elfaz-ı küfür durumlarıyla, küfre girmenin mümkün olduğu hususunda Kuran-ı Kerimde bazı ayeti kerimeler vardır. Bunlardan üç tanesini okuyalım:

إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بَعْدَ إِيمَانِهِمْ ثُمَّ ازْدَادُوا كُفْرًا لَنْ تُقْبَلَ تَوْبَتُهُمْ وَأُولَٰئِكَ هُمُ الضَّالُّونَ

 

“Şüphesiz ki İman ettikten sonra küfürde ileri gidenlerin tevbeleri bu yüzden asla kabul edilmeyecektir! İşte onlar ise, dalalete düşenlerin ta kendileridir.” (Al-i İmran/90) Buyrulmaktadır.

Bu ayeti kerimede bir kimsenin iman ettikten sonra elfazı küfür, efal-i küfür ve ya bilerek irtidat etmek suretiyle küfre giren kimselerin samimi olarak tevbe etmeden girdikleri küfür halinde devam etmek suretiyle ölen kimselerin kâfir olarak öldükleri, zamanında tevbe etmedikleri için sonradan tevbelerinin kabul olunmadığı ve ahiret hayatında varacakları yerlerinin ebediyen cehennem olduğu keyfiyetleri tamamen ifade olunmaktadır. Ve yine;

 

إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا ثُمَّ كَفَرُوا ثُمَّ آمَنُوا ثُمَّ كَفَرُوا ثُمَّ ازْدَادُوا كُفْرًا لَمْ يَكُنِ اللَّهُ لِيَغْفِرَ لَهُمْ وَلَا لِيَهْدِيَهُمْ سَبِيلًا

 

“İman edip sonra inkar eden, sonra inanıp tekrar inkar eden, sonra da inkarlarında ileri gidenler var ya; Allah, onları bağışlayacak da değildir, doğru yola iletecek de değildir.”(Nisa/137) Buyurulmaktadır.

İslam’dan dönmenin bu türlüsü hamakatın(ahmaklığın) zirvesidir. Hakikatte İman ettikten sonra kişinin kavuştuğu iman şerefi önceki küfür hayatını siler, imanın nuru karanlığı izale edip aydınlığa çevirir, hayatındaki kötülük ve iyilikleri birbirinden ayırır ve sufliyattan ulviyata çıkartır. Böylece imanın tadına varmış olan bir kimse imandan tekrar küfre dönerse bilerek fıtrata iftira etmiş ve isteyerek sapıklığa dalmış olur. Hemde tekrar tekrar bu işi (dönekliği) yaparsa yüce Allah’ında onu bağışlamaması dünyada onu rüsvay edip ahirette şiddetli azaba çarptırması mahza adalettir. Çünkü bu durumu kendileri bilerek seçmiş oldular.

Kişi Allah için her şeyden soyutlanmadıkça, her değere Allah’ın koyduğu ölçülerle bakmadıkça bütün alışkanlıklarını, zorunluluk ve çıkarlarını, ihtiras ve cimriliğini, heva ve heveslerini, masivaya bağlılıktan kurtarmadıkça gerçekten iman etmiş olamaz.

Gerçekten iman etmeden nefs-i emmarenin kötü arzularına, şeytanın vesveselerine, zulüm iktidarlarına karşı gelerek hakkı haykırma şeref ve izzetine kavuşamaz.

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَعْبُدُ اللَّهَ عَلَىٰ حَرْفٍ ۖ فَإِنْ أَصَابَهُ خَيْرٌ اطْمَأَنَّ بِهِ ۖ وَإِنْ أَصَابَتْهُ فِتْنَةٌ انْقَلَبَ عَلَىٰ وَجْهِهِ خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةَ ۚ ذَٰلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ

~~22.11~

“İnsanlardan bazısı da, Allah’a bir taraftan kulluk edip artık ona bir iyilik isabet ederse, onunla mutmain olur. Fakat ona bir kötülük isabet ederse yüzüstü döner Dünyayı da, ahreti de kaybetmiştir işte o apaçık hüsran budur!”(Hac/11) Buyurulmaktadır.

Bazı kimseler Müslümanlığı dünyanın basit menfaatleri için seçerler. Yukarıda ki ayeti kerimenin izahında geçtiği gibi zorluklara karşı direnemezler. Oysa gerçekten iman etmek; dünya ve bütün dünyalık imkânların Allah için ve ebedi saadet için gerektiğinde feda edilmesini önceden (peşinen) kabul etmeyi gerektirir.

İmandan sonra küfre girmek: bir nevi Müslümanlara hakaret ve İslam’a girmek isteyenlere kötü örnek olmak suretiyle engel teşkil eder. Bunların cezasız bırakılması ise dönekliği meşru gibi göstermek olur. Oysa bu en kötü suçun yayılmacılığının meydana gelmemesi için, dünyada da cezalandırılması adaletin ta kendisidir.

Okuduğumuz bu üç ayet ve daha birçok ayetlerde kafirlerin küfre girme hükmünün konumlan ifade olunmaktadır.

İman ile amel arasındaki münasebette amelin imandan bir cüz olmadığını görmüştük. Ancak tembellik sebebiyle bazı ibadetleri yapmamak veya bazı haramları nefsin hevasına uyarak işlemek imanı bozmaz. Lakin farz ibadetin farziyetini kabul etmeyerek işlememek ve haram olan bir fiilin haramlığını kabul etmeyerek işlemek itikada taalluk eder. Yani imanı bozar.

Ayrıca bazı fiiller vardır ki, bunlar küfür din ve sistemlerin sembolü olan amelleri ihtiva ederler. Bunlara ‘ Şiari küfür ” veya “alamet-i farika” (küfürle iman arasını ayıran veya bir din sistemi diğerlerinden ayırt eden işaretler) denir. Bu alametlerin bazıları batıl din ve sistemlere göre zaman zaman değişiklik arz edebilir. Ancak yüzyıllardan beri değişmeyenleri de vardır.

Şapka (kalansuvetul Mecus), Zünnar (Hristiyanlara mahsus bir bel kuşağı), gıyyar, kostiç ve salib gibi alametifarikalar bunlardandır. Bunlardan birisini takan, kuşanan ve giyen bir kimsenin kalbi iman ile mutmain olsa bile o imanı bozulur yani imanı gider. Hatta şaka ile dahi bu fiillerden birini işleyen bir kimsenin imanı bozulur. Zira itikada taalluk eden fiillerin şakası yani itikadın şakası olmaz. Herhangi bir dinin ve küfür devletinin simgesi olan fiilleri işlemekte aynı sonucu doğurur.

 

3) Kavli Küfür

Elfaz-ı küfür denilen insanı küfre götüren sözlerden birini sürçü lisan veya ikrah-ı mulci olmadan şaka ile bile olsa (Allah Muhafaza) söyleyen kişi imandan sonra küfre girmiş olur. Bazı kişiler “Bir kelime ile dinden dönmek olur mu?” derler. Oysa bir kelime-i tevhid ile iman dairesine giriliyor. O halde tevhidin manasını bozan bir kelime ile de (HafazanAllah) dinden çıkılır. Bu bahis elfaz-ı küfür bölümünde izah edilmiştir.

Lafzi Olarak: İslam itikadına aykırı olarak söylenen sözler de imanı bozar Bunlara” Elfazı Küfür” denir. Yanı insanı küfre götüren sözlerdir. Bu sözleri bilerek söyleyenlerin küfrü hakkında İslam uleması müttefiktir. Ancak bilmeyerek söyleyenlerin küfre girmesi hususu ihtilaflıdır. Cumhuru ulema kafir olur demiş bazıları ise cehaleti mazeret görmüşlerdir. Bir Müslüman bunları öğrenmesi ve kendini (akidesini) muhafaza etmesi farzdır.

Elfazı Küfrün istisna-i Durumları

Elfazı küfürden müstesna (küfre götürmeyen) çeşitli durumları vardır.

A- Çocuk: Akıl baliğ olmamış olan bir çocuk teklife muhatap olmadığından elfazı küfür söylemekle tekfir olunmaz. Ancak velisi durumundaki kimselerin zaruret-ı diniyeyi çocuklara öğretmeleri üzerlerine farzdır.

B – Sürçü lisan: Elfazı küfrün söylenmesi kastetmediği halde dil sürçmesi ile sadır olması durumunda küfür vaki olmaz.

C- Kinayeli Söz: Birden fazla mana içeren tevile müsait olan ve manalarından birisi küfür alameti olmayıp kişinin imanının bozulmamasına delalet ederse o söz elfazı küfür olarak değerlendirilmez. Hatta bir söz yüz (100) manaya gelse 99 manası küfre bir tek manası da imana delalet etse yargıcın imana delalet eden manası üzerine hükmetmesi lazımdır. Zira bir mü’min mürtet olmaktan kurtulması 100 tane kâfirin imana davet edilmesinden evladır.

Bu durum dahi mürtet ile kâfir arasındaki farkın büyüklüğüne alamettir.

D- Cinnet: Delilik halinde söylenen bir elfazı küfür de değerlendirmeye tabi olmaz Ancak cinnet durumu aralıklı olup da ayıldığı vakit söylenirse küfür hükmü ile değerlendirilir.

E – Sekr: Sarhoş olup ne söylediğini bilmeyen kimsenin söylediği elfazı küfür de küfür hükmü ile değerlendirilmez.

F – Uyku: Uykuda sayıklama durumunda ne söylediğini uyandıktan sonra tam bilmeden söylenen elfazı küfür de değerlendirilmez.

G – İkrah: Baskı altında elfazı küfür veya efali küfür söylemektir.

Burada ikrahın tanımını, çeşitlerini ve şartlarını özetlememiz gerekmektedir.[12]

Lügatte İkrah: Hoşlanmama, iğrenme, tiksinme ve istemeyerek yapma demektir.

Istılahta ikrah: Elfazı küfür söylemekle, bir kimsenin zor (baskı) altında ya da baskının tehdidi altında söylenen elfazı küfür veya efal-i küfür kişiyi dinden çıkarmaz.

Başka bir deyişle ikrah: bir güç sahibi kimsenin veya bir devlet otoritesinin bir kimseye onun rızası olmadan ve zorla bir iş yaptırması demektir. (Bu ikrahın şer’i, hakiki veya ıstılahi manasıdır.)

Elfazı Küfrün Çeşitleri

Elfazı küfür pek çoktur. Bu konuda akaid ve fıkıh kitaplarında müstakil bölümler tasnif edilmiş hatta müstakil kitaplar yazılmıştır. Biz detaylara inecek durumda değiliz. Ancak ana hatlarıyla birkaç bölüm halinde muhtasar olarak belirleme ihtiyacı hissettik.

  1. a) Allah (c.c) Hakkında Küfür Sözleri

Allah(c.c)’ın varlığım inkâr etmek insanlar arasında fazla vaki olmadığından dolayı Kuran-ı Kerim’de Allah(c.c)’a iman edin diye sarih bir emir vaki olmamıştır. Ancak Allah(c.c)’ın genelde uluhiyet ve rububiyet yetkilerinin Allah(c.c)’dan başkasına isnad edilmesi söz konusu olmuştur. Allah( c.c) hakkında elfazı küfürde yine ancak Allah(c.c)’ın hakkında noksan sıfatların isnad edilmesi ve ya Allah’ın sıfatlarına başkasının ortak koşulması şeklinde varid olmuştur.

فَاطِرُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ ۚ جَعَلَ لَكُمْ مِنْ أَنْفُسِكُمْ أَزْوَاجًا وَمِنَ الْأَنْعَامِ أَزْوَاجًا ۖ يَذْرَؤُكُمْ فِيهِ ۚ لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ ۖ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ

 

““O, gökleri ve yeri yaratandır. Size kendinizden eşler, hayvanlardan da (kendilerine) eşler yaratmıştır. Bu suretle sizi üretiyor. O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.”(Şura/11) Diye buyurarak zatı, sıfatları, fiili ve esmasıyla Allah ( c.c) tektir. Ve yaratılmışlardan hiçbirine benzemediği açıkça ifade olunmaktadır.

Allah ( c.c) zat, sıfat, efal ve esması hakkında noksanlık, tenakuz ve şerik ifade eden bir ithamda bulunmak küfürdür.

1) Allah (c.c.)’a sövmek bil-ittifak küfürdür.

2) Allah’u Teâlâ’yı layık olmayan bir sıfatla vasıflamak küfürdür.

3) Allah (c.c.)’a mekân nispet etmek, mesela “Allah göktedir” derse kafir olur. Hakeza Allah’a cisim isnad etmekte küfürdür.

4) Allah’ın yardıma veya herhangi bir şeye ihtiyacının olduğunu söylemek küfürdür.

5) Allah (c.c.)’ı masivai bir mahlûka benzetmek küfürdür. Zira Allah’ı nasıl düşünürsen düşün o düşündüğünün dışındadır.

6) Bir kimse birisine “seni Allah’tan fazla seviyorum” veya “sen bana Allah’tan daha yakınsın” veya “sana taparım” derse kâfir olur.

7) Bir kimse herhangi bir konumda olursa olsun karşısındaki kimseye “Allah’ın hükmü burada geçmez” veya “Allah bu işe karışmaz” derse kâfir olur.

8) Yalan söyleyen bir kimse “Allah şahittir ki ben doğru söylüyorum” derse kâfir olur. Zira Allah’ı kendine kendisine yalancı şahit etmiş olur.

9) Bir kimse sırf Allah’a ait olup cüz’ü mahlûka verilmemiş olan, Allah, Rahman Kuddus, Rahman, Kayyum, Samed ve Halık, Bedi’ gibi isim ve sıfatlardan birisini bir kimseye takar ve onunla o şahsı çağırırsa bu küfür olur.

10) Bir kimse Allah’ın, bir şey kastederek bunu bilmez, görmez, işitmez veya unutmuştur veya gücü yetmez gibi ithamlarda bulunması küfürdür. Zira Allah’ın ilmi, kudreti geçmiş ve gelecek her şeyi kuşatmıştır.

11) Bir kimse Allah’ı adaletsizlikle, haksızlıkla itham etmesi veya zalimleri sevip desteklediğini iddia etmesi küfürdür.

12) Allah’ın varlığının bir başlangıcı veya sonu olacağını iddia etmek veya Allah’ın bilgisine sonradan bir şey eklendiği ve Allah’ın bir şeyi görmesi ve bilmesi için engellerin olabileceğini ve bu engelleri kaldırmak için bazı vasıtalara muhtaç olduğunu iddia etmek küfürdür.

13) Allah’ ın zıddı, benzeri ve alternatifi gibi iddialarda küfürdür. Allah(c.c.) yarattıklarından hiçbirine benzemediği gibi, bir yaratığı veya Allah’ a sınır kabul etmekte küfürdür.

14)Allah’u Teâla’nın isimlerinden birisi ile alay eden kimse kâfirdir.

15)Allah’u Teâla’nın vaat ve vaidini(tehdidini) inkâr eden kimse kâfirdir.

16)Allah’u Teâlâ’ya ortak koşan kâfir olur.

17)Allah’u Teâlâ’ya Cehl: (cahillik) isnad eden, acz (acizlik) isnad eden kafir olur.

18) Allah’u Tealâ, küfre razı olur diye itikad eden kimse kâfir olur.

19)Bir kimse, “Allah’u Tealâ, şöyle emretmiş olsaydı, yapmazdım.” dediği zaman kâfir olur.

20)Bir kimse hasmına “Seninle işimi, Allah’ın hükmü ile yapalım der oda ben Allah’ın hükmünü bilmem veya burada Allah’ın hükmü geçmez yahut burası Allah’ ın hükmünün yeri değildir. Derse veyahut da burada hükmetmez demek doğru olmaz yahut burada ifrit hükmeder” demiş olsa kafir olur.

21 )Bir kimse başka bir kimseye “Allah susturamıyor senin dilini ben nasıl susturayım” derse kâfir olur.

22)Bir kimse başka bir kimseye “Şayet Allah (Azze ve celle) kıyamet günü sana insaf etmiş olsa bende insaf ederim” derse kâfir olur.

23)Bir kimse “Ya Allah, rızkımı genişlet, ya ticaretimi artır, veya zulmetmiş olursun” demiş olsa kafiri billah olur.

24)Bir kimse diğer bir kimseye “Yalan söyleme” deyince o” Yalansız iş mi var ” dese o anda kâfir olur.

25)Kendisine: “Allah’ın rızasını iste” denilen şahıs: “Bana lazım değildir” dese veya Allah beni Cennetine girdirse ona mani olurum dese veya o şahsı günah işleme Allah seni cehenneme sokar, denilince oda “ben cehennemden korkmam dese veya çok yeme gerçekten çok yiyeni Allah sevmez denilince o şahıs ben yerim ister beni sevip dost etsin, isterse sevmesin, düşman etsin, dese kâfir olur.

26)Bir kimse şaka tarzında “ben Hüdayım derse” kâfir olur.

27)Bir fakir fakirliğinin şiddetinden dolayı, filan kul şu kadar nimete sahip bende kulum, şu kadar zahmet içindeyim, böyle adalet olur mu? derse kafir olur.

28) Keza bir kimse “Peygamber kabrinde yoktur “veya” Allah’ın ilmi kadim değildir” Yahut Allah olmayanı bilmez” derse kâfir olur.

29) Bir kimse dünyada uyanık olduğum halde Cenab-ı Allah’ı açıktan meydanda gördüm bana ağzından konuşup söyler” demiş olsa kâfir olur.

30) Cenab-ı Allah’ın beden unsurları gibi organları, eli, ayağı var diyen ve böyle bir inançta bulunan kimse kâfir olur.

31) Allah’ın hükmünü kabul etmeyip reddeden kimse kâfir olur.

32) Bir kimse burada Allah’ın hükmü yoktur, Allah’ın hükmü geçmez derse kâfir olur.

33) Bir insan bir mesele için “Şeyhlerin evrahı(ruhları)” hazır bulunmaktadır. Onlar bilirler demiş olsa kâfir olur.

34) “Bir adam, mekân isnad ederek Allah gökte şahidimdir” demiş olsa kâfir olur. “Bir adam gaybları bildiğini iddia ederek ben yitik ve çalınmış şeyleri bilirim derse kâfir olur. Yitik ve çalınmış şeyleri cin baba haber verdi, çünkü cinler de gaybı bilir diyen kimsede kâfir olur. Hatta bunu bu şekilde söyleyen de ve inanan da kâfir olmaktan kurtulamaz. Çünkü cin gaybı bilmez, Allah bilir.”

35)Allah’ın takdirini inkâr eden kimse kafir olur.

36)Bir kimse küfür (dinden çıkmaya sebep olan) sözü söylese diğeride gülse ikisi de kâfir olur.

37) Bir kimse diğer bir kimseye Allah’ın emirlerine itaat et dese de o kimsede inkâr tariki ile itaat etmem dese kâfir olur.

38) Bir kimse Allah’ın ruhu falan kişilere intikal etti onlar tan­rıdır demiş olsa kâfir olur kişi Cenab-ı Allah’ın sıfatlarından herhangi birine hadis’de (sonradan olmuştur) dese kâfir olur.

39) “Bir kimse Allah’u Teâla’nın evvelinin veya ahirinin olması caiz demiş olsa kâfir olur.”

40) Bir kimse bir adama sen Allah’u Teâla’nın sırrını biliyor musun diye sorduğunda o adam biliyorum derse kâfir olur. Zira sır ile gayb aynı manayı ifade eder. Bir kimse Allah’tan uzağım derse kâfir olur.”

41) Deyyusun ve pezevengin bulunduğu yerde Allah’ın hükmünün ne işi var diyen kimse kâfir olur.

 

b)Kuran-ı Kerim’e Dair Küfür Sözleri

إِنَّ الَّذِينَ يَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللَّهِ وَيَقْتُلُونَ النَّبِيِّينَ بِغَيْرِ حَقٍّ وَيَقْتُلُونَ الَّذِينَ يَأْمُرُونَ بِالْقِسْطِ مِنَ النَّاسِ فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ

 

Allah’ın ayetlerini inkâr ile kâfir olanlar, haksız yere Peygamber öldürenler ve insanların içinden adaleti emredenlerin canına kıyanlar (yok mu?) onları (Habibim) pek acıklı bir azab ile muştula!”(Al-i İmran/21)

1) Kuran’ın bir tek ayetini dahi inkâr eden, alaya alan, abes gören, artık bu zamanda veya bundan sonra hükmü geçerli değildir diyen kimse kâfir olur.

2) Kuran’ın bu zamanın itikadi, ameli, siyasi, hukuki, içtimai veya herhangi bir beşeri sorunlarına çözüm getiremeyeceğini iddia etmek veya kurtuluşun başka bir din ve sistemden olacağını savunmak da küfürdür.

3) Kim Allah’ın kelamını kendi sözü yerine koyarsa veya şakavari alay konusu yaparsa kâfir olur.

4) “Kuranı Kerim beşeriyetin münferit veya içtimai hayat nizamı değildir” diyen veya “o eskide idi şimdi daha iyisi mümkündür” diyen kimse kâfir olur.

5) Kuran’a insan sözü karışmıştır diyen veya eksiktir diyen kâfir olur. (Nazil olduğu zamandaki bütün ayetler yoktur diyen veya daha önce nazil olan Tevrat, İncil ve Zebur kitaplarının da eklenmesi lazım diyen de kâfir olur.)

6) Kuran’dan sonra başka bir kitap ve şeriatın nazil olabileceğini kabul eden kimse de kâfir olur.

7) İslam şeriatını hafife almak ” Böyle bir nizamla bu zamanda ülkeler idare olmaz demek” veya “başka sistemlerinde insanlığa dünya ve ahiret saadeti temin edebileceğini beyan etmek küfürdür.

8) İslam şeriatının emir ve yasaklarından bir tanesini kabul etmemek veya lüzumsuz bulmak küfürdür.

9) Kuran-ı Kerimde sarih nass ile sabit olan bir helali haram, haramı da helal kabul etmek küfürdür.

10) İslam ahkâmının başka bir sistemin hâkimiyeti altında bulunmasında bir beis olmadığını iddia etmek küfürdür.

11) Bir kimse ” Allah kâinatı yaratmış, kâinatın kanunlarını (tekvini kanunları) koymuştur fakat beşeriyetin nizamını koymamıştır” derse kâfir olur.

12) “Yeryüzünün müdebbiratında yıldızların veya sair yaratıkların da etkisi ve yetkisi vardır.” Demek küfürdür.

13) İslam dışında başka hak dinin olduğuna inanan kimse kâfir olur.

14) Nazil olduğu zaman Tevrat, İncil ve Zebur’un hak olduğuna inanamayan kâfir olur. Ancak şu an Tevrat, İncil ve Zebur’un hak olduğuna inananda kâfir olur. Zira onların muharref olduğuna dair Kuran da ve sünnette sarih naslar vardır.

15) İslam dininin esaslarından bir tanesinden şüphe duymakta küfürdür.

 

16) Kuranı Kerimde bir ayeti celileyi inkâr eden Kuranı Kerim ve mescidi ve dinen hürmet gösterilmesi gereken yerleri hafife alan Kuranı Kerimden bir yeri beğenmeyen alaya alan ve hatalıdır diyen kimse kâfir olur.

17)El-Hülasada şöyle bir kayıt vardır. Bir kimse def çalarak yahut kılınç oynayarak Kuran okursa kâfir olur. Bende derim ki Allah’ı def çalarak zikretmek de buna yakındır. Zikir yaparken el çarpmakta böyledir.

18)Bir Kimse Allah’ın kitaplarından herhangi birine inanmaz yahut Allah’ ın vaatlerinden birine yahut cezalarla ilgili ayetlerden birine iman etmez yahut Kuran ayetlerinden herhangi birini yalanlarsa bu kişinin durumu açıktır. Kâfir olduğu noktasında bir ihtilaf bahis konusu değildir.

19)Eğlence tarzında bir kimse Kur’an’dan bir ayet okursa kafir olur.

20)Kuran mahlûktur, (yaratılmıştır) diyen kimse kâfir olur.

21)Kur’an Acemcedir diyen kimse kâfir olur.

22)Bir kimseye Kuran okurken başka birisi “bu nasıl ses? Tufan gibi dese bu söz küfürdür.

23)Bir kimseye niçin Kur’an okumuyorsun denilince o Kurandan biraz okudum (usandım(yorulmaktan dolayı değil nefret dolayı)) dese kâfir olur.

24)Bir kimse çok Kur’an okudum benden cinayeti (suçu) kaldırmadı dese kâfir olur.

25)Bir kimse Kur’an çöl kanunudur. Bu işe yaramaz derse kâfir olur.

26)Bir kimse Hz. Muhammed (sav) Kuranı kafasından uydurmuş dese kafir olur.

27)Mukaddes kitaplara Kur’an’ı Kerime söven kimse kâfir olur.

28)Bir kimse Kur’an-ı Kerimin cümlelerinden birini inkâr etmiş olsa kâfir olur.

29) Kuranı Kerimde 114 sure vardır, bir kimse bu sürelerden birini inkâr etse veya şüphe etse kâfir olur. Kuranı Kerimde 6666 ayet vardır, bir kişi bu ayetlerden birini inkâr etse kâfir olur.

30)Bir adam istihfaf maksadı ile ayağını Mushafı şerifin üzerine koymuş bulunsa kâfir olur.

31)Bir adama Kuran hakkında: sorsalar, neden çok Kuranı Kerim okumuyorsun demiş olsalar, bu adamda kerih (çirkin iğrenç) gördüm demiş olsa kâfir olur.

32)Bir kişi Allah Kuranda bilmem ki şunu neden zikretti demiş olsa kâfir olur. Yine bir kimse çalgı çalmak üzere Kuranı Kerimi okumuş olsa kâfir olur.

33)Bir kimse Kuranın hükümlerinden ve haberlerinden birinden şüphe ederse kâfir olur. Zira Kuran’ı kerimin açıkladığı hususlarda şüphe etme ve cedelleşme küfürdür.

34)Bir kimse Kuran yazılmakta ise cisimdir, okumakta ise araçtır demiş olsa kâfir olur. Bir kimse Cenab-ı Allah’ın zikri (zikrullah) ile istihza ederse kâfir olur.

35)”Malum Kur’an fahri kâinat efendimiz Hz. Muhammed (as) nazil olan dini ve dünyevi her türlü esbab-ı saadetimizin husulünü kefil olan mübarek kitabı mübindir. Onun kendisine has okuma kaideleri vardır. Kuranla ilgili kıraati mutavatirenin inkâr eden kafir olur. Bir kimse şer-i şerifte varid olarak mütevatir olan haberleri inkâr etse kafir olur.

36)Bir kimse şer-i şerife lanet olun derse kâfir olur. Bir kimse diğer kişi ile çekişirken Kuranı kastederek ona kitabınıza pisliyeyim derse kâfir olur.

37)Bir kimse bir konu hakkında İslam ulemasından şer-i fetva alsa diğer kimseye veya davalı olduğu kişiye gösterse o kişi ben fetva bilmem dese veyahut fetvayı tahkir için Kuranı Kerimi yere atsa kâfir olur.

38)Bir kimse Cenab-ı Allah’ın emrine işaret ederek bu emri sonuna kadar yapmaya kim güç yetirebilir derse kâfir olur.

39)Bir kimse helal ve haram bilmem dese yahut ulemadan birisi ilimden bir şey söylerken yahut hadisi şerif rivayet ederken onu red için şu bir şey değildir, olmadı dese yahut şu kelam hangi emri ıslah eder, lazım olan para ve dirhem bulunmalı zira izzet ve hürmet şimdi paraya, ilime değil dese kâfir olur.

40)Dini İslam’ın ana temeli Kuranı kerimdir, kuranı tahkir eden kafir olur. Tecdidi iman ve tecdidi nikâh gerekir.

  1. c) Peygamberler Hakkında Küfür Sözleri

وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ مَطَرًا ۖ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُجْرِمِينَ

 

Üzerlerine bir azab yağmuru yağdırdık. İşte bak, peygamberleri inkar eden mücrimlerin sonu nasıl oldu!(Araf/84)

1) Kuran’da ve mütevatir sünnette peygamberlikleri beyan olunmuş olan peygamberlerden birisini dahi inkâr eden kâfir olur.

2) Bizim peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a) ‘in peygamberliğini kabul etmekle birlikte son peygamber olduğunu da kabul etmek şarttır. Bir kimse peygamberimiz (s.a)’den sonra başka bir peygamberin geleceğine inanırsa kâfir olur.

3) Peygamberlerden bir tanesine hakaret etmek veya alay etmek, hafife almak küfürdür.

4) Peygamberimizin mütevatir sünnetini inkar etmek veya onu küçümsemekte küfürdür.

5) Peygamberlik iddiasında bulunan kâfir olur. Ona inanan da kâfir olur. Şakayla söylese dahi kâfir olur.

6) Bir kimse iyi bir adama “o peygamberdir veya peygamberlerden üstündür” dese kâfir olur.

7) Bir kimse sevdiği bir kişi hakkında” o adam peygamberim dese ben ona inanırım” dese kâfir olur.

8) Velilerin peygamberlerden üstün olduğunu iddia eden kâfir olur.

9)Bir kimse Hz. Muhammed (sav) Peygamber değildir derse kâfir olur.

10)Bir kimse Hristiyan ve Yahudilerde cennete girer derse kâfir olur.

11 )Peygamberlere söven kimse kâfir olur. Bir kişi peygamberlerden bazılarını tasdik ve ikrar etmese kâfir olur. Bir kişi ben peygamberim demiş olsa kâfir olur. Bir kimse Hz. Muhammed (as) peygamber olduğunu inkâr etse kâfir olur. Bir kimse Hz. Muhammed (sav) için çöl bedevisi dir dese kâfir olur.

12)Bir adam peygamberlerden birini herhangi bir şeyle ayıplamış olsa kâfir olur.

13)Bir kimse peygambere söverse kâfir olur. Peygamberlerin sünnetlerinden birini beğenmeyen kişi kâfir olur. Bir kimse eğer peygamberlerin söylediği doğruysa kurtulduk derse kâfir olur, bir kimse Hz. Muhammed (sav) deli oldu demiş olsa kâfir olur. Bir kimse sünnet ne işe yarar dese kâfir olur.

14)Rasulu Ekrem’e lanet eden kâfir olur. Bir kimse efendimizi ayıplarsa kâfir olur. Efendimizin huyuna noksanlık nispet eden kimse kâfir olur. Efendimizin aleyhine dua eden kimsede kâfir olur. Çirkin ifade ve lafızlarla Rasulu Ekrem’e hakaret eden kişi kâfir olur. Efendimizi küçültmek maksadı ile diğer veya başka bir şeye benzeten kimse kâfir olur.

15)Efendimiz Hz. Muhammed (sav)’e sihirbazlık nispet etse kâfir olur.

16)Peygamberimizi küçük düşürmek için ona çobanlık nispet eden kâfir olur. Efendimiz Muhammed (sav) e unutkanlık nispet eden kimse kâfir olur. Rasulu Ekrem’in varlığına münasip düşmeyen ve layık olmayan şeyleri izafe eden kişi kâfir olur.

17)Bir kimse peygamberimizin küçük düşmesini kastederek kadınlara meyilli olduğunu söylerse kâfir olur.

18)Bir kimse iyi bir adama bu adam peygamberlerden hayırlıdır dese kâfir olur. Bir kimse veli peygamberlerden hayırlıdır dese kâfir olur.

19)Bir kimse peygamberlik iddia etse kafir olur, bu kimseden mucize istemek de küfürdür. Şayet onu rezil etmek veya rahatsızlandırmak ise sakıncası olmaz demişler.

20)Hz. Peygamberin sözleri nass (delil) dir, reddetmek küfürdür. Efendimiz Muhammed (sav) verdiklerini ve tebliğ ettiklerini almayan, kabul etmeyen ve reddeden kimse kâfir olur.

21)Bir kimse diğerine Peygamber (sav) efendimiz yemek yedikten sonra üç parmağını yalardı der diğeri ise bu edepsizliktir derse bu söz küfürdür.

22)Bir kimse “peygamberler günah işlerler” demiş olsa kâfir olur. Çünkü bu söz setm (sövmedir) dir.

23)Ebu Hafsıl Kebir: Her kimin kalbinde peygamberlere buğz varsa o kâfirdir, buyurmuştur.

24)Bir kimse ben bilmiyorum peygamber (sav) insan mıdır yoksa cin midir demiş olsa küfürdür.

25)Bir kimse: Muhammed (sav) derviş idi demiş olsa veya peygamberin giydiği elbiseler temiz değildi dese veya peygamberin tırnağı uzundu dese kâfir olur denilmiştir. Bir kimse peygamber için şu adam şöyle şöyle söylüyor dese kâfir olur denilmiştir.

 

  1. d) Melekler Hakkında Küfür Sözler

مَنْ كَانَ عَدُوًّا لِلَّهِ وَمَلَائِكَتِهِ وَرُسُلِهِ وَجِبْرِيلَ وَمِيكَالَ فَإِنَّ اللَّهَ عَدُوٌّ لِلْكَافِرِينَ

 

Kim Allaha, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail’e, Mikail’e düşman olursa şüphesiz Allah da o (gibi) kâfirlerin düşmanıdır.(Bakara/98)

 

1) Meleklerin varlığına inanmayan kâfir olur.

2) Meleklere söven, hakaret eden bazılarını sevmeyen kâfir olur.

3) Bir kimse sevmediğini birini melekelere benzeterek tavsif etse kâfir olur.

4) Ayet ve hadislerle isim ve görevleri belirtilmiş meleklerden birisine buğz etse veya tahkir etse kâfir olur.

5) Cebrail (a.s)’ın vahyi yanlış getirdiğini iddia eden kâfir olur.

6) Cinlerin varlığını inkâr eden kâfir olur. Ancak cinler akıl ve nefis sahibi oldukları için kâfirleri ve müminleri vardır. Şeytanda cinlerdendir. Böyle itikad edilmesi şarttır.

7)Bir kimse “Falanın yüzü bana ölüm meleğinin yüzü gibi düşman geliyor” dese ekseri ulema onun küfrüne hüküm verir.

8)Bir kimse “Falanın şehadetini dinlemiyorum. Cebrail ve Mikail olsa dahi dese kâfir olur?”

9)Bana bir dirhem ver ki; ölüm meleğini göndereyim de falanın ruhunu kaldırsın dese kâfir olur.

10)Bir adam meleklerin mevcudiyetine inanmamış yani meleklerin olmadığını iddia etmiş olsa kâfir olur, yine bir adam melek gibi gaybı (görünmeyeni) bilir itikad etmiş bulunsa kâfir olur.

11 )”Bir adam şer’ i şerifçe kötü bulunan şeyleri işleyen kimseye ne hoş ne güzel ettin demiş olsa kâfir olur, melekleri ayıplamak ve istihzaya konu etmek küfürdür, çok kötü iştir. Bu bakımdan bir kişi meleği ayıplamış olsa kafir olur.”

12)”Bir adam meleği kınamağa kalksa, yanı kınasa ayıplasa kâfir olur. Yine bir adam Azrail (as) şu kişinin canını yanlış bir şekilde aldı demiş olsa kâfir olur.

13)Bir kimse Hz. Cebrail Peygamberliği başkasına getirecekti Hz. Muhammed’e yanlış getirdi dese kâfir olur.

14)Melekleri kötü sıfatlarla nitelendirmek yani kınamak küfürdür. “Mesela: Bir kişi semada melekler çalgı çalarlar demiş olsa kafir olur.

 

  1. e) Ahirete Taalluk Eden Küfür Sözler

الَّذِينَ يَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا وَهُمْ بِالْآخِرَةِ كَافِرُونَ

 

İnsanları Allah yolundan çevirenler ve yolu eğri (çarpık) bir hale getirmek isteyenler, işte onlar, ahireti inkar edenlerdir.(Araf/45)

Ahiret hallerini ve müştemilatı inkâr eden kâfir olur. Kıyameti inkâr eden kişi kâfir olur.

Ölen kimsenin dirilmesini inkâr eden kişi kâfir olur. Kıyamet gününde cereyan edecek olan hesabı inkâr eden kâfir olur. Kıyamet gününde şefaat etme salahiyetine sahip bulunan zevatın şefaatini inkâr eden kâfir olur. Mahşerden korkmam diyen kâfir olur. Kabir azabını bilmem diyen kâfir olur. Amel defterini inkâr eden kâfir olur.

Ölüm haktır, her canlı ölümü tadacaktır, hakikatinin inkârı küfürdür.

Cennetin ve Cehennemin varlığını mizanı sıratı inkâr eden kişi kâfir olur.

Yevm-i Ahirete inanıp ikrar etmek her İslam’a (yani her Müslümana) farzdır. Yevmi ahireti inkâr eden kâfir olur, bazı cühela-i cesur ahireti inkâr edenler böylece dinden çıkmış olurlar.

Zalim olan kimse zulmettiği adama yevmi kıyametin o kalabalığında beni sen nerede nasıl bulacaksın demiş olsa kâfir olur.

Cennete dâhil olduğunda cenabı Allah’ın görülmesini inkâr eden kişi kâfir olur. Görülme esnasında Allah’u Teâlâ’ya cennette bir mekân isnad eden kimse kâfir olur.

Bir kimse insanlardan başka canlılardan ahiret günü dirilmeyeceğini söyleyen kişi kâfir olur. Kötülüğü yasak edip iyiliği emir eden kişiye bir başkası ben kendimi cehenneme hazırladım dese kâfir olur. Bir kişi kelime-i küfrü (küfür sözleri) söylese diğer kimselerde gülseler kâfir olurlar.

Hastalığı şiddetlenen birisi Beni öldür de istersen müslüman olarak öldür, istersen kâfir olarak öldür dese dinden çıkmış kâfiri billah olmuş olur.

Keza çeşitli belalara uğrayan birisi malımı aldın, çocuğumu aldın filanımı aldın yapmadığın kalmadı dese ve bunlara benzer sözler söylese kâfir olur.(Allah’a)

Bir kimse Allah bana dünya lezzetlerinden bir şey vermeyecektir de niçin yarattı dese bu kimse Ebu Hamide göre kâfirdir.

Bir kimse filanı Allah niçin yarattı derse kâfir olur. Çünkü Allah insanları Allah’ı bilmeleri ve ona ibadet etmeleri için yaratmıştır. Bunu söyleyen kimse şu ayeti kerimeye muhalefet etmiştir.

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ

 

 “Ben cinleri de insanları da ancak bana ibadet etmeleri için yarattım.” (Zariyat Suresi: 56)

Allah beni filan ile beraber cennete koyacak olsa girmem yahut filansız cennete girmem veya sensiz cennete girmem veyahut filanla cennete girmeye emrolunsam girmem diyen kâfir olur.

  1. f) Kaza ve Kadere Taalluk Eden Küfür Sözler

وَلِكُلِّ أُمَّةٍ أَجَلٌ ۖ فَإِذَا جَاءَ أَجَلُهُمْ لَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً ۖ وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ

 

Her ümmet için bir ecel vardır. Onların ecelleri gelince, ne bir saat ertelenebilirler ne de öne alınabilirler (tam zamanında çökerler.)”(Araf/34)

Hz. Ali (kerremallahu vechehu) diyor ki: Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) şöyle buyurdu: Kişi dört şeye inanmadıkça mü’min olmuş sayılmaz: Allah ‘tan başka ilah olmadığına ve benim Allah ‘ın kulu ve elçisi Muhammed olduğuma, beni (bütün insanlara) hakla göndermiş bulunduğuna şehadet etmek, ölüme inanmak, tekrar dirilmeye inanmak, kadere inanmak

Kaza ve kader ile ilgili ayeti kerimeler, sarih ve sahih hadis-i şerifler mevcut olduğu halde, İslam adına bazı çevreler ısrarla kadere iman diye bir şeyin olmadığını iddia etmektedirler. Zaman zaman belirttiğimiz gibi Kuran-ı Kerimin en büyük müfessiri evvela Hz. Muhammed(s.a.v)’dir. Hadislere başvurmadan ayetleri te’vil etmeye kalkışmak bir tahrifat niyeti ve gayretinin sonucudur. Çünkü hadisler devreden çıkmadan Kuran-ı Kerimin ayetlerini Rasulullah’ın İslam anlayışına hilafen te’vil etmek zordur. Bu nedenle söz konusu çevreler evvela hadis-i şeriflerin sıhhati hakkında şüpheler meydana getirip sonrada devre dışı bırakarak kendi emelleri doğrultusunda Kuran-ı Kerim’i te’vil etme yoluna girmektedirler. Nasıl ki Kuran-ı Kerim’e iman etmekle beraber Hz. Muhammed (s.a.v)e de iman etmek gerekliyse, Kuran-ı Kerimle beraber hadis-i şeriflere de inanmak gereklidir. Zira hadislerin mevzu olanları zaten muhaddisler tarafından geçmişte tashih edilmiştir.

Bir kimse herkes kendi işlediği yaptığı işin yaratıcısıdır, demiş olsa kâfir olur. Yine bir adam şer Cenabı Allah’ın takdiri değildir dese kâfir olur.

Bir adam her şey veya bazı şeyler Allah’ın takdiri ile olmaz dese kâfir olur. Çünkü ayeti kerimede her şeyin Cenabı Allah’ın takdiri ile vücuda geleceği açık açık belirtilmektedir.

Bir adam Allah’ın dilemediğini insanlar yapabilir, işleyebilir dese kâfir olur. Bir kimse Allah’ın dilediğini insanlar işlemeyebilir derse kâfir olur. Yine bir kişi kâfirlerin küfrünü Allah dilemez demiş olsa kâfir olur, yine bir kimse insanların yaptıkları işledikleri fiiller kendi güçleri iledir dese kâfir olur.

Cenab-ı Allah’ın hükmünü ve takdirini reddetmek küfürdür. Bir adam bir mü’min kimseye beddua edip Allah senin ruhunu (canını) küfür üzere alsın demiş olsa kâfir olur. Bir kimse semadan yağan yağmurun sebep ve hikmetini kabul etmeyip inkâr etmiş bulunsa kâfir olur. Bir adama iman nedir dendiği vakit o adam bilmiyorum derse kâfir olur.

Bir adam Allahu Tealâ Hz.lerinin hükmü işte böyledir dese, başka bir adamda ben Allah’ın hükmünü ne bilirim diye istihfaf kastı ile söylerse kâfir olur.

Bir adam yaptığı günahın tevbesini (Allah Dilemedikçe) yapmayacağını ifade etse Allah’ın dilemesini bahane edip bu şekilde itikad etmiş olsa kâfir olur.

Bir adam insanların yaptıkları işlerde hiç bir güç ve kendi istekleri yoktur insanlar ağacın yapraklarına benzerler yel rüzgâr esince hareket edip sallanır, esmez ise hareket etmez sallanmaz derse kâfir olur.

Bir adam bir Müslümana Allah senden İslamı alsın demiş olsa başka bir kişide âmin demiş bulunsa ikisi de kâfir olurlar, (cevahir) Bir kimse kendi nefisinin yani bizzat şahsının küfrüne razı olsa hakikat halde kâfir olur.

Bir kişi falan Müslümanın dünyadan imansız çıkmasını istiyo­rum derse kâfir olur.

Ne zaman vaiz küfür söz söylese cemaatte bulunan kimseler sukut etseler ve vaiz küfrü söyledikten sonra onun yanında otursalar kâfir olurlar.

f)Kelime-i Şehadete Taalluk Eden Küfür Sözler

فَاعْلَمْ أَنَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا اللَّهُ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ ۗ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مُتَقَلَّبَكُمْ وَمَثْوَاكُمْ

 

“Bil ki Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. Hem kendinin, hem de inanmış erkek ve kadınların günahlarının bağışlanmasını dile! Allah, gezip dolaştığınız yeri de, içinde kalacağınız yeri de bilir.”(Muhammed/19)

 

İslam dairesine giriş bu Kelime-i Tevhid ile olur. Ancak Kelime-i Tevhid’i kalp ile tasdik, dil ile ikrar eden Hz. Peygamber(s.a.v)’e ve onun getirdiği şeriata tamamen iman etmeyi gerektirir. Bu nasslardan birini inkâr manasına gelen bir kelime ile de İslam dairesinden çıkar.

Bir kimse Kelime-i Tevhid ‘in manasını ifade eden (Allah’tan başka ilah yoktur) cümlesinin (ilah yoktur) kısmını (Allah’tan başka) kastetmeyerek kasten söylerse kâfir olur, çünkü bunda (La ilahe ilah yoktur) demekle Allah’ı da kast etmiş oluyor.

Kelime-i şehadeti (Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve rasuluh) cümlesini inkâr itikadı ile terk eden kâfir olur. Çünkü kelime-i tevhidi inkâr etmiş demektir.

Bir kimse şeriat ilminde tevhid yoktur dese kâfir olur. Çünkü kelime-i tevhidi inkâr etmiş demektir.

Bir kimse bir adam yalan söylerse o adam yalan söyleyen kimseye yalan söyleme diye uyarırsa o kimse (benim söylemiş olduğum kelime-i şehadetten daha doğrudur) derse kâfir olur.

Kelime-i Şehadeti Bozan Maddeler

Kelime-i Şehadet bozanlardan biri Allah’tan başkasına güvenmek tevekkül etmektir.

İnsanın kendisine verilen maddi manevi açık gizli bütün ni­metlerin Allah’ın bağışı olduklarını, Allah olmasa bu nimetlerin de olamayacağını itiraf etmemek de insanın kelime-i şehadetini bozucu bir tutumdur.

Allah’ın izin vermemiş olduğunu bir başkasına ibadet etmek de kişinin kelime-i şehadetini bozar. Bu ibadet şekillerini açıklamamız da gerektiği dolayısıyla sırasıyla şu şekillerde gösterebiliriz.

Milliyetçiliği (kavmiyetçiliği) tek hedef haline getirerek bütün gayret ve çalışmalarını bu uğurda yoğunlaştırma bu uğurda savaşma bu uğurda konuşma, bu inancı benimsemeye ve benimsetmeye uğraşma ve tek ideal olarak yapma, ne yapacak olursa sadece bunun için yapılan bir fiili kavli ve fikri bir yöneliş olması dolayısıyla, kısaca insanı bir başkasının hoşnutluğunu kazanmak için yapılan her hareket her eylem şirktir. Ve dolayısıyla küfürdür.

Vatanseverliği tek amaç edinmek şirktir ve Kelime-i şehadetle söz verilen Allah’a kulluğu bozar ve vatanını, davranış ve çalışmalarının kıblesi haline getirir. Şayet vatanının ve vatandaşlarının Allah’a bağlılıkları boyun eğmişlikleri yararına hizmet etmek Allah’a hizmettir. Allah’ın emirlerinin yaşanılması, yasaklarından sakınılması için çalışmak da Allah’ın emirlerindendir.

Emretme, yasaklama, helal ve haram kılma, kanun koyma ve hükmetme yetkisini Allah’tan başkasına vermek gibi hallerin hepsi kelime-i şehadeti bozucu küfür hallerindendir. Çoğunluğun egemenliği şeklindeki demokrasi denen yönetim şekli de ulûhiyet yetkisini insanlara ve insanların heva ve heveslerine teslim ettiği için imanı bozar ve kişiyi şirke düşürür. Böylece kelime-i şehadet bozulur.

Allah ‘ın izin vermediği bir mercie itaat etmek de kelime-i şeha­deti bozar. Allah’ın kitabı ile peygamberin sünnetine uygun hareket etmeyen ister din âlimi veya âlimleri olsunlar, ister siyasi otoritesinin temsilcileri olsunlar, Allah’a isyan yolunda kimseye itaat yoktur. Allah yerine başka hiç bir kimseye ne nefsine, ne şeytanına, ne bir kâfire, ne bir sapığa, ne bir haddini, bilmeze, ne bir gafile, ne bir sapık yol sözcüsüne ve nede bizi Allah’ın emrinden başka başka bir düzene çağıran herhangi bir kimseye itaat etmek kelime-i şehadeti bozan hallerdendir.

Allah’ın indirdiklerinden başkası ile hüküm vermek veya hük­metme yetkisini başkasına yakıştırmak kelime-i şehadeti bozar.

İslam’ın bir unsurundan veya tercih etmek ve dünyayı biricik hedef haline getirmek de kelime-i şehadeti bozar.

İslam’ın herhangi bir hükmü ile herhangi bir sembolü veya nasslarından biri ile alay etmek de kelime-i şehadeti bozar.

Allah’ın haram kıldığı şeyleri helal, helal kıldığı şeyleri haram saymak da şehadet inancın bozar.

Kuran’da ve Peygamber (sav)’in sünnetinde kesinlikle belli olan nassların bütününe inanmamak da insanın kelime-i şehadetini bozar. Kâfirleri ve münafıkları dost edinmek ve Tevhid ilkesinin bağlıları olan müminleri sevmemek de kelime-i şehadeti bozar.

Hz. Peygamber (sav)’e karşı edepsizce davranışlarda bulunan veya herhangi bir tutum ve davranışını ve sözünü alaya almak da kişinin şehadetini bozar.

Allah’ın ortaksız birliğini vurgulayan sözlerden tiksinmek bu­na karşılık şirk niteliği taşıyan, Allah’a ortak koşma anlamına gelen sözlerden hoşlanmak, haz duymakta kelime-i şehadeti bozar.

Kuran’ın zahiri manasından ona ters düşen batını bir anlamı, o olduğunu ve batını anlamı sadece kendilerine ilham gelen bazı seçkin şahsiyetlerin bilebildiğini ileri sürmekte kelime-i şehadeti bozar.

Allah’ın sıfatlarından isimlerinden ve fiillerinden birini inkâr etmek suretiyle Allah’ı doğru bir şekilde tanımamak, bilmemek te kelime-i şehadeti bozar.

Peygamberimiz (sav)’i doğru bir şekilde tanımamak ona Allah’ın yakıştırdığı bir vasfı inkâr etmek Ona şahsiyeti ile bağdaşmayan ya da küçük düşürücü bir nitelik yakıştırmak veya onun insanlığa üstün bir örnek oluşturduğuna inanmamak da kelime-i şehadet inancını bozar.

Şehadet cümleciklerini benimseyip onaylayanları kâfirlikle suçlamak, buna karşılık şehadet kelimesini reddedenleri kâfir saymamak ve şahadeti onaylayanların kanını dökmeyi helal görmek de kelime-i şehadeti bozar.

Sadece Allah’a sunulması gereken nitelikli bir davranışı Allah’tan başka birine takdim etmek de kelime-i şehadeti bozar.

Allah’tan başkası için kurban kesmek, rükûa varmak, secde etmek veya Kâbe’den başka bir yeri kıble edinmek, Allah’ın yakınlığını kazanmayı beytullahtan başka bir yerde sayarak o yeri ziyaret etmek, insanın yararlı veya zarar giderici olduğu kanaatiyle Allah’tan başka birine dua etmesi, ondan bir şey dilemesi de kelime-i şehadeti bozan durumlardır.

 

Kulun işleyeceği her amelde görülebilecek ve inancın özünü giderici bir nitelik de taşımayan küçük şirk çeşidi de, kelime-i şehadet inancının bozulmasına doğru itici, ikinci dereceden davranış ve tutumlardır.

ğ) Namaza, Oruca, Hacca, Zekata Taalluk Eden Küfür Sözler

Namaz, oruç, hac ve zekât gibi sarih nasslarla sabit olarak farz olan ibadetlerin her birisinin inkârı küfürdür. Bu ibadetlerden her birisinin farziyeti hakkında birçok ayet-i kerimler vardır. Hepsinin zikredildiği bir ayet-i kerime bulunmadığı için ayrı ayrı ayetleri burada zikretmedik. Ancak hadis-i Cibril diye meşhur olan hadis-i şerifte bu ibadetlerin yapılmasının emredilmesinden bahseden kısmını okuyalım.

Ey Muhammed! Bana İslam hakkında bilgi ver! Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) açıkladı: “İslam, Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi oldu­ğuna şehadet etmen, namaz kılman, zekât vermen, Ramazan orucu tutman, gücün yettiği takdirde Beytullah’a haccet­mendir.”[13]

Bir kimse fasık bir adama namaz kıl ki namazın tadını bulasın dediğinde, fasık ona sende namaz kılma ki terk etmenin tadını alasın dese kâfir olur.

Bir köle ben namaz kılmam, namaz kılarsam sevabı efendime gider derse kâfir olur. Bir kimseye namaz kıl dendiğinde Allah benim malımı noksan kıldı bende onun hakkını noksan kılarım dese kâfir olur.

Bir kimse kendisine namaz kıl diyene bekle ramazan gelince de kılarız derse kâfir olur.

Bir kimse kendisine namaz kıl diyene, bu işi kim sonuna kadar götürebilir veya sen kıldın da ne kazandın, ne kar ettin dese kâfir olur.

Namaz kıl. Dendiğinde ramazanda kılarız, çünkü o namaz yetmiş namaza bedeldir diyen kimse kâfir olur.

Beş vakit namazı terk eden fasık ve inkâr eden kâfir olur. Cuma namazı farzdır(Daru’l İslam için), özürsüz terkine müsaade edilmemiştir.

Cuma namazının farziyetini inkâr eden kâfir olur.

Bir mü’min namaz kılmaktan sadrım (göğsüm) sıkıldı yoruldu, demiş bulunsa kâfir olur.

Ezanı Muhammediyeyi alaya alan küfre varır. Bir kimse istihza ederek ezanı tekrarlasa bu ne biçim ne tuhaf sestir, diyerek tahkir etse küfre girer. Bir kimse Ezan sesini duyan kimse bu çan sesidir dese kâfir olur.

Namaz kıl diyen kişiye cevaben bir kimse şimdilik ben bekârım dur bakalım daha zamanı var der alay ederse kâfir olur.

Çok çok namaz kıldım ama felaketler benim başımdan kalkmadı diyen kimse küfre varır.

Bir kimse namaz bir şey değildir, karnımı doyurmaz ve eda olup kalınmadığı zaman kokar ve yere batar bir şey değildir dese küfre varır. Bir kimse bir adama gel namaz kıl dese oda bana namaz kılmak zor iştir dese kâfir olur.

Bir kimse ramazanda oruç ibadeti farz olmasaydı daha hayırlı ve daha iyi olurdu derse kâfir olur. Orucun terkini helal itikad edenler kâfir olurlar. Orucu inkâr eden ve ondan şüphe eden kâfir olur.

Bir kimse Müslümanlığı kabul edip müslüman beldesinde bir ay kalsa, kendisine oruç ibadetten sorulsa bu kimse bilmiyorum itikad etmiyorum dese kafir olur.

Haccın farz olduğunu inkâr eden (neuzubillah) kâfir olur.

Bir kimse Hacca ne lüzum var ve hacca gitmek Araplara para yedirmektir ve lüzumsuz bir seyahat dese kâfir olur. Haccın farzlarını inkâr eden kâfir olur.

Zekâtı inkâr eden kimse (neuzubillah) kâfir olur.

Üzerine zekât farz olan kimseye neden zekât vermiyorsun de­miş olsalar oda bu sıkıntılı ve zahmetli zararı ne vakte dek ödeyeceğiz demiş olsa kâfir olur. Bir kimse İslamda farz olan bir emri veya bir hükmü inkâr etse kâfir olur. Bir kimse fakire neden zekât vereyim fakir benim malıma ortak mıdır? Hak şeriat ve zekât yoktur dese ve böyle itikad etse kâfir olur.

  1. h) Helal ve Harama Taalluk Eden Küfür Sözler

قُلْ لَا يَسْتَوِي الْخَبِيثُ وَالطَّيِّبُ وَلَوْ أَعْجَبَكَ كَثْرَةُ الْخَبِيثِ ۚ فَاتَّقُوا اللَّهَ يَا أُولِي الْأَلْبَابِ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

 

“De ki: «Pis ile temiz bir olmaz, pis olanın çokluğu tuhafına gitse bile. O halde ey temiz özü, düşünür beyni olanlar, Allah’a sığının ki, kurtuluşa eresiniz!”(Maide/100)

Bir kimse helali haram, haramı helal itikad ederse kâfir olur.

Ancak eşyanın reva buluşu ve cahilane hükmettiği için bir kimse bir harama bu helaldir demiş olsa küfür olmaz.

Haram liaynihi olduğu zaman onu helal itikad etmek küfürdür.

Fakat haram ligayrihi olursa helal itikad etmek küfür değildir.

Bir kimse haram maldan fakire sadaka verse ve bundan sevap beklese kâfir olur. Eğer fakir o malın haram olduğunu bildiği halde o şahsa dua eder verende âmin derse ikisi de kâfir olurlar.

Kendisine helal ye denilen bir kimse Haram bana daha sevgili dir karşılığını verse kâfir olur.

Bir fasıkın oğlu içki içse, onun akrabaları da gelip üzerine dirhem saçsalar kâfir olurlar.

Hayızlı bir kadına cima yapmayı helal sayan kimse kâfir olur, demişlerdir, keza karısına livata yapmayı helal sayan kimse kâfir olur. Bir kimse ben helal ve haram bilmem der ve inkâr olarak itikad ederse kâfir olur.

Bir adam herhangi bir zaruret bulunmadığı halde kan, domuz eti yemek helaldir derse kâfir olur. Bir kişi (bozuk itikad ile) ben helal haram bilmem derse kâfir olur. Ancak ben bilgisizim bundan dolayı haram ve helali ayırt edemem diyerek muterif[14] olursa kâfir olmaz.

Bir adam büyük olsun küçük olsun günahları helal olarak itikad ederse kâfir olur. Bir kişi dinimizce çirkin bulunan şeyleri yapsa da ne iyi ettim en güzel yaptım demiş olsa kâfir olur. Bir kimse put yapmak günah değil diye itikad ederek put yapsa kâfir olur. Bir kimse put yapmak günah değil diye itikad ederek put yapsa kâfir olur. Puta tapınak küfürdür. Puta saygı göstermek küfürdür, puta dua etmek küfürdür, çünkü tazim küfürdür.

Bir adam yemekte tamamen doyduktan sonra fazla yemek yemek haram olmayıp helal olsaydı diye temenni eylese kâfir olur.

Bir adam ne olaydı kıtal (öldürme) zulüm, zina, kumar, içki helal olsaydı diye temennide bulunsa kâfir olur. Yine bir kimse Allah keşke zulmü, haksız yere adam öldürmeyi, zinayı haram kılmasaydı dese kâfir olur.

Bir kimseye mahrem bulunanların nikâhı haramdır. Kişinin mahremi annesi ve kız kardeşi gibi.

Kocası ölen veya kocasından boşanan kadının iddeti 130 gündür ( 4 ay 10 gün) Böyle bir kadını olan kimse kadının iddeti bitmeden bu kadınla cinsi münasebette bulunmasının haram olduğunu kesinlikle bildiği halde helal itikad ederse yahut helal derse kâfir olur.

Bir adam diğer bir adama Allahu Teâla İblis (üzerine) şeytana lanet eder demiş olsa oda ben lanet etmem dese şayet Allah’a karşı çıkma niyeti bulunursa kâfir olur.

Bir kimse pek çok seviyorum, içkisiz yapamıyorum, onsuz duramıyorum dese kâfir olur.

Livata haramdır, dinimizde haram kabul buyrulan livatayı helal telakki eden kimse kâfir olur.

Zulüm (haksızlık eziyet): Zulüm haramdır, adalet helaldir. Şüphesiz hiç bir haramda helal değildir. Bu bakımdan bir kimse zalime adil derse kâfir olur.

Çoğu sarhoşluk veren nesnenin azı da haramdır. Günahlar ve günah işlemeye devam eden bir çocuk ilk önce içki içmekte iken akra­baları ve sülalesi onun bu halini görürler, ilgi göstererek çocuğun bu halini sevinçle kabul ederek mübarek olsun kutlu olsun derlerse hepsi birden kâfir olurlar. İçki içmeyenin müslüman olmadığını söyleyen kâfir olur.

Bir kimse oğlunun nikâhlısı ile (zevcesi ile) nikâhlanmayı caiz kabul ederse kâfir olur.

Zina helal olsaydı diyen kâfir olur. Ancak içki helal olsaydı ben de içerdim diyen kâfir olmaz. Çünkü zina önceki bütün şeriatlarda da haramdır. Fakat içki daha önceki şeriatlarda haram değildir. Ama şimdi haramdır. Şu anda içkiye helal diyen kâfir olur.

I)Şeriata Mutaallık Küfür Sözleri

وَأَنْزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ الْكِتَابِ وَمُهَيْمِنًا عَلَيْهِ ۖ فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ ۖ وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمْ عَمَّا جَاءَكَ مِنَ الْحَقِّ ۚ لِكُلٍّ جَعَلْنَا مِنْكُمْ شِرْعَةً وَمِنْهَاجًا ۚ وَلَوْ شَاءَ اللَّهُ لَجَعَلَكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَلَٰكِنْ لِيَبْلُوَكُمْ فِي مَا آتَاكُمْ ۖ فَاسْتَبِقُوا الْخَيْرَاتِ ۚ إِلَى اللَّهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعًا فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ

 

““””Ey Resulüm, sana da bu hak kitabı (Kur’an’ı), kendinden önceki kitapları hem tasdikçi, hem onlar üzerine bir şahid olarak indirdik. O halde sen, ehl-i kitab arasında Allah’ın sana gönderdiği hükümlerle hüküm ver; sana gelen bu haktan ayrılıp da onların arzuları arkasından gitme. Ey insanlar! Sizden her bir peygamber için, bir şeriat ve bir yol tayin ettik. Eğer Allah dileseydi, hepinizi tek şeriata bağlı bir ümmet yapardı. Fakat sizi, zamana göre size verdiği şeriat ölçüleri içinde imtihan edecek. O halde hayırlı işler yapmakta birbirinizle yarışın. Sonunda toptan dönüşünüz Allah’adır. O gün, din hakkında yaptığınız ihtilafları Allah size haber verecektir.”(Maide/48)

Bir kimse ben şeriatı bilmem kabul etmem dese kâfir olur. Bu kimse din başka şeriat başka deyip böyle itikad etse küfrünü izhar etmiş olur.

Bir kimse benim malım, mülküm servetim ve silahım var ne yapayım şeriatı dese kâfir olur.

Bir kimse şeriat hükümlerinden birini alaya alsa kâfir olur. Bir kimse şeriat ilminde (Tevhid) yok demiş olsa kâfir olur. Şeriata buğz eden kâfir olur.

Bir adamın bir hususa müteallik şeri davası olsa bu adam ilgili kimseye zikri geçen hususu ben şeri şerife götürürüm dese ilgili kimse kanun dahi var ben şeri bilmem kanun ile görürüm dese ilgili kimseye tecdidi iman ve tecdidi nikâh lazımdır.

Bir kimse şeriatı Muhammediyeyi melabe (oyuncak) olarak telakki ederse küfre girmiş bulunur.

Bir kadı bir maddeyi şeri şerif hükmeylese bir kimse dahi darılıp o kadıya buğz etse veya darılıp gitse kâfir olur.

Bir adam bir kimse için o kimse şeriatçıdır. Onun kafası şeriatla küflenmiş, onu bırak bizim perişan halimiz şeriattan olmuş dese kâfir olur.

Bir kimse şeriatın modası geçti şeriat bana bir halt etmez veya şeriat bana vız gelir bize şeriat lazım değil dese kâfir olur.

Şeriatlardan bir şeriat vardır ki o Muhammed (sav) şeriatından hayırlıdır diyen kimse kâfir olur. Sözü küfürdür.

İlimlerden bir ilim vardır ki o şeriat ilminden hayırlıdır diyen kimse kâfir olur.

Bir kimse yüksek makama otursa ve oturtulsa istihsa (alay) et­mek için bir takım sorular soruyorlar oda alaylı bir tavırla cevap verse dinleyenlerde gülseler hepsi kâfir olur.

Ben veya siz şeriatın karşısındayız veya karşısındayım diyen kimseler şeriat demek: din demek. Şeriat demek: Kuran demek, şeriat demek: İman ve İslam demek olduğundan doğrudan doğruya küfürlerini ilan ederler ve kâfirlerin ta kendileridirler.

Bir kimse yanında şeriattan ve hükümlerinden bahsedildiğinde kü­çümseyerek şeriat bu mudur şeklinde alay ederse kâfir olur.

  1. Farzın İnkarından Doğan Küfür Sözleri

 

وَمَنْ أَحْسَنُ قَوْلًا مِمَّنْ دَعَا إِلَى اللَّهِ وَعَمِلَ صَالِحًا وَقَالَ إِنَّنِي مِنَ الْمُسْلِمِينَ

 

“ (İnsanları) Allah’a çağıran, iyi iş (Salih amel) yapan ve «Ben Müslümanlardanım» diyenden kimin sözü daha güzeldir?”(Fussilet/33)

Farzı terk eden cehennem azabına layık olur, farza inanmayan (neuzubillah) kâfirdir. Misal, namaz, oruç, cihad, emri bil maruf nehyi anil münker (iyiliği emretmek, kötülüğü nehyetmek) gibi ibadetleri terk eden cehennem azabına layık olur, inkâr eden küfre girer.

Bir kimse Allah’ın varlığını, birliğini inkâr etse kafir olur.

Allah’a inanmak imanın farzlarındandır.

Bir kimse Allah’ın meleklerini, peygamberlerini, kitaplarını, ahiret gününü, kaderi, hayrın ve şerrin Allahu Teâla’nın dilemesi ile olduğunu bütün bunları inkâr etse kâfir olur.

Bir kimse Kelime-i Şahadeti namazı, orucu, zekâtı, haccın farziyetini inkâr etse kâfir olur.

Bir kimse rızık hakkında Allahu Teâla’nın vadine itimat ve onu inkâr kastı ile tevekkül etmese kâfir olur.

Bir kimse Kader-i İlahiye ile Kaza-i ilahiyeyi inkâr etse kâfir olur. Kader ve kaza-i ilahiye hakkında münakaşa caiz değildir.

Bir kimse Rabbimizin ihsanlarını inkâr kastı ile şükretmeyi kabul etmez ve reddetse tekfir olunur Nankör olmayı Rabbimiz yasak etmiştir.

Bir kimse her işte Kuranı Kerim’i inkâr kastı ile hüccet (delil) tutmaz onu kabul etmeyip reddederse kâfir olur.

İbadette riya yapanların gizli şirke gitme ihtimalleri vardır. Bir kimse Allah’ın sevdiklerini sevmeyi Allah’ın buğz ettiklerini inkâr kastı ile kabul etmeyip reddetse tekfir olunur. Tecdidi iman ve nikâh lazım olur. Cenab-ı Allah’ın buğz ettiği kimseler kâfirler ve zalimlerdir.

Bir kimse emri bil marufun ve nehyi anil münkerin hak olduğunu inkâr etse kâfir olur. Tecdidi iman ve tecdidi nikâh lazımdır. “Müslümanların içinde belirli bir cemaat icap etmektedir ki bu cemaat İslam’ın esaslarını öğretecekler, İslamı yaymakla meşgul olacaklardır. Aksi halde İslam öğretilmez yayılmazsa müslümanlar topyekûn sorumlu olurlar.

Bir kimse Şeri şerifin haram kıldığı nefsin meşru olmayan hevasına arzusuna uymayı helal olarak telakki ederse tekfir olunur. Tecdidi iman ve tecdidi nikâh lazım gelir.

Bir kimse zinadan kat’i sakınma farziyetini inkâr kastı ile zinadan sakınmaz onu helal olarak telakki ederse tekfir olunur. Tecdidi iman ve tecdidi nikâh lazım olur.

  1. k) Kılık Kıyafete Müteallik Küfür Sözleri

İbnu Amr İbni’l-As (radıyallahu anhüma) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalatu vesselam) üzerimde sarıya boyanmış iki giysi görmüştü. Derhal: “Bunu giymeni annen mi sana emretti?” diye sordu. Ben: “Bunları yıkayayım mı, ey Allah’ın Resulü!” dedim. “Hatta yak onları!” buyurdular.” Bir rivayette: “Bu, kafirlerin kıyafetidir, sakın bunları giyme!” buyurdular” denmiştir.[15]

Kılık kıyafetin keyfiyeti ile ilgili birçok hadis-i şerifler vardır.

Kılık kıyafetlerden bazıları küfür itikatlarının sembolleridir. Bundan dolayı “kim bir kavme benzerse o da ondandır.” Diye buyurulan hadis-i şerifin manasından da anlaşıldığı gibi, kâfir kavimleri ya da batıl inançların sembolleri olan kıyafetlerden sakınmak da itikadın gereğidir.

Başına Mecusi’nin giydiği şapkayı giyen kimse kafir olur.

Ancak zaruriyet için sıcağı ve soğuğu def için giyerse müstesna (Yani helak olmaktan kurtulmak için)

Beline zunnar (papazların beline bağladıkları uçları sarkık ipten örme kuşak) kuşanan (bağlayan) kimse kâfir olur. Ancak savaşta hile olarak kuşanmış olması müstesna.

Mecusilere uyup nevruzda onlarla birlikte çıkıp o günde onların yaptığını yapmak küfürdür.

Kâfirlerin işini güzel gören kimse küfre girmiş olur. Bir kadın beline ip bağlasa bu zunnardır dese kâfir olur.

Bir kadın kocasına sende hamiyet ve İslam dini yok mu yabancılarla beni yalnız bırakıyorsun dediğinde, kocası gerçekten bende hamiyet ve İslam dini yoktur dese bu şahıs mutlak kâfir olur. Bir kimse bir başkasına “Ey kâfir, Ey yahudi, Ey Mecusi” deyince o şahıs buyur dese kâfir olur.[16]

  1. j) Muhtelif Meselelerde Elfazı Küfür

1) Kâbe ve Ravzai Mutahhara gibi İslam’ın mukaddes saydığı şeyleri tahkir etmek, sevmemek ve küçümsemek küfürdür.

2) Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’ in hilafetlerini inkâr etmek (icma ile sabit olduğu için) onlara buğzetmek veya sövmek küfürdür.

3) Hz. Aişe ‘yi ifk hadisesinden dolayı suçlu kabul etmek küfürdür. Zira Nur Suresinde nazil olan 12 ayet Hz. Aişe ‘yi tezkiye eder.

4) Şer’i ilimleri hafife almak küfür olduğu gibi İslam âlimlerini hafife almak veya onlarla alay etmekte de küfürdür. Fetevayı Bezzaziyede “dini bir sebep olmaksızın bir âlime buğzetmek de küfürdür” denmiştir.

5) Bir kimse kendisini bir âlime benzeterek minber gibi yüksek bir yere oturup âlimi taklit ederek alay etse ve bir toplulukta müstehzi olarak gülseler onların hepsi kâfir olur.

6) Bir kimse bu zamanda ilim değil, para lazımdır derse kâfir olur.

7) Ölümden sonra dirilişi, haşrı, kıyameti, kaza ve kaderi, sıratı, mizanı, amel defterlerinin verilişini, cennet ve cehennemi inkâr etmek küfürdür.

8) Hülasa; Kuran’da ve mütevatir hadislerde sabit olan her hakikatin birini inkâr eden veya her batıldan birini doğru ve geçerli kabul etmek küfürdür.

9) Hiç kimseye kâfir denmez, demekte küfürdür. Bu sözü genelde inançsızlar Müslümanlara karşı kullanırlar.

Bu itibarla haddi zatında elfazı küfür çoktur. Allah (c.c.) cümlemizi muhafaza buyurup sıratı müstakim üzere sabit kılsın. (âmin) Biz burada sadece genel konuları ana hatlarıyla ile belirlemeye çalıştık. Bu ana hatlar kapsamında bütün türleri aynı hükümde olarak imanı bozarlar.

İmanı bozan şeylerden sakınmak, kaçınmak ve uzaklaşıp bilhassa imanı kuvvetlendirmeye çalışmak bütün müminlerin zaruri vazifelerindendir. Küfrü murad maksadı olmaksızın bile olsa cehalet ve irtikab-ı seyyiat insanı küfre yaklaştırır. İbadetler ve ilim insanı imanın kemaline vasıl eder. Bütün müminlerin günahlardan sakınıp tevbe ve istiğfar ile İslami emirleri öğrenip, ihlas ve takva ile amel etmek suretiyle imanın kemaline erişmeye ve ölünceye kadar bu halini muhafaza etmeye çalışmaları ve İslami yaşantısıyla örnek bir şahsiyet olup, Allah(c.c.) yolundaki her türlü zorluklara fedakârlıkla katlanan, sadece hakka boyun eğen, küfre karşı amelde ve bilhassa itikatta asla taviz vermeyen en şerefli mahlûklar olarak dünya ömürlerini geçirmeleri gerekir. Küfürden böylece kendilerini çok uzak tutmaları itikadı muhafaza etmenin şartıdır. Kâfirler Kuran’ın tabiriyle mahlûkatın en aşağıdırlar. Küfür ile iman arasında yedi kat gökler ile yedi kat yerler arasındaki farklılık gibi büyük bir seviye mesafesi vardır. Hakeza; kâfir ile mümin arasındaki mesafe farkı da aynıdır. Esasen ebedi cehennem hayatı ile ebedi cennet hayatı arasındaki mukayeseyi yapmak için, insanın mefhum kapasitesi ifade-i lisan ve adedi kelimatın kifayet etmesi mümkün değildir.

Küfür İle Şirk Arasındaki Farklılık

Küfür imanın zıddıdır. İman itikad esaslarını tasdik edip bu hakikatleri ilan etmektir. Küfür ise kısmen veya tamamen bu hakikatleri kapatmak örtmek veya gizlemektir.

Şirk ise tevhidin zıddıdır. Tevhid Allah ( c.c) (zatında, halıkıyetinde, rububiyetinde, ulûhiyetinde, fiillerinde ve sıfatlarında) birlemektir. Şirk ise Allah (c.c) a bu mezkûr hususlarda ortaklar isnad edip kabullenmektir. Bu keyfiyetle tevhid akidesi bozulmuş olur Tevhid akidesinin bozulması küfürdür.

Küfür, daha kapsamlı ve daha geniş bir tabirdir. Buna nazaran her şirk küfürdür fakat her küfür şirk değildir. Yüce Allah’ın zatına, sıfatlarına, fiillerine, halıkıyetinde, rububiyetine ve ulûhiyetine ortak koşma keyfiyetine şirk denir. Şirk kelimesinin çoğulu şürekâdır. Şirk koşan kişiye de de müşrik denir şirk adı bir küfür çeşididir.[17]

Akaid kitaplarından aldıklarımız alıntılarla bu bölümü sonlandırıyoruz. Fakat mesele bunlarla sınırlı olmayıp genel hatlarıyla belirtmeye çalıştık. Yukarıdaki geniş tafsilattan da anlaşılacağı üzere iman ve küfür meselesi dikkatli olunması gereken bir meseledir. Zira tek bir kelime kişiyi iman dairesinden dışarıya atabilir. Bu gibi tehlikelerden korunmak için ilim öğrenmek şarttır. Aksi takdirde bunlardan korunmak mümkün olmayacaktır.

Küfrün çeşitlerine ve sebeplerine değindikten sonra, küfrü biraz daha iyi tanıma adına millet oluşundan organize bir güç oluşundan bahsederek buna karşı alınması gereken tedbirleri öğrenelim.

İKİNCİ BÖLÜM

MİLLET

Günümüzde yanlış kullanılan kavramların başında “millet” kavramı gelir. Türkçede kavim, kabile veya belli bir topluluk anlamında kullanılan “millet” kavramı İslâm kültüründe daha farklı manalara gelmektedir. “Millet” sözlükte, tutulan ve gidilen yol demektir. Bu yol eğri de olabilir, doğru da. Bu anlamdan hareketle ‘millet’ kelimesi ‘din ve şeriat’ yerine kullanılmaktadır. Çoğulu, milel’dir. Kur’an’da ve İslâm kültüründe millet, din anlamında kullanılmıştır.

Esasen din, şeriat ve millet kelimeleri birbirine yakın manada olup, her biri başka yönlerden yaklaşık aynı anlamı ifade ederler. ‘Millet’, tıpkı din gibidir ki, Allah’ın kullarına peygamber diliyle gönderdiği şeriatın özel adı olmuştur. İnsanlar o şeriata uyarlar ve Allah’a yakınlık kazanmaya çalışırlar. “Din” ile aralarındaki fark; millet kavramı, gönderildiği peygamberin adıyla söylenir. “İbrahim milleti”, “Mûsâ milleti” gibi. “Allah’ın dini” denilebilir ama, “Allah’ın milleti” demek yanlış olur.

Arapça olan “millet” kelimesi; din, şeriat, tarikat ve sünnet gibi manaları ifade eder. İmam-ı Kurtubi; “Millet ve şeriat aynı manadadır. Allahu Teâla (cc)’nın kullarını yapmaya davet ettiği şeylerin tamamına verilen isimdir.[18]

İtikat ve iman yönünden din, amel ve uygulama bakımından şeriat, sosyal bakımdan, yani sosyal realite yönünden de millet kavramları kullanılır. İtikat edilen (inanılan) şeyler, genelde amel edilen (pratikte uygulanan) şeylerdir. Amel edilen ve uygulanan şey ne ise, üzerinde birlik sağlanan şey de odur. Buna göre ‘millet’, bir toplumun etrafında toplandığı ve üzerinde yürüdüğü, kitlenin uyduğu ve bağlı olduğu ilkeler ve takip ettiği yoldur. Bu yolun hak olanı da, bâtıl olanı da olabilir.

قَالَ لَا يَأْتِيكُمَا طَعَامٌ تُرْزَقَانِهِ إِلَّا نَبَّأْتُكُمَا بِتَأْوِيلِهِ قَبْلَ أَنْ يَأْتِيَكُمَا ۚ ذَٰلِكُمَا مِمَّا عَلَّمَنِي رَبِّي ۚ إِنِّي تَرَكْتُ مِلَّةَ قَوْمٍ لَا يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَهُمْ بِالْآخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَ

 

“Dedi ki: ‘Size rızıklanacağınız bir yemek gelecek olsa, ben mutlaka size daha gelmeden önce onun ne olduğunu haber veririm. Bu, rabbimin bana öğrettiklerindendir. Doğrusu ben, Allah’a iman etmeyen, ahireti de tanımayanların ta kendileri olan bir topluluğun dinini terk ettim.” (Yusuf – 37)

Burada geçen: terektü millete kavmin lâ yu’minûn (İnanmayan bir kavmin milletini terk ettim) ibaresi, kavim ile milletin ayrı ayrı mahiyete sahip olduğunu göstermektedir.

وَلَنْ تَرْضَىٰ عَنْكَ الْيَهُودُ وَلَا النَّصَارَىٰ حَتَّىٰ تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْ ۗ قُلْ إِنَّ هُدَى اللَّهِ هُوَ الْهُدَىٰ ۗ وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ أَهْوَاءَهُمْ بَعْدَ الَّذِي جَاءَكَ مِنَ الْعِلْمِ ۙ مَا لَكَ مِنَ اللَّهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَصِيرٍ

 

“Sen onların dinlerine uymadıkça, yahudi ve hristiyanlar senden kesinlikle hoşnut olmazlar. De ki: ‘Şüphesiz doğru yol, Allah’ın (gösterdiği) yoludur.’ Eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların heva (istek ve arzu)larına uyacak olursan, senin için Allah’tan ne bir dost vardır, ne de bir yardımcı.” (Bakara – 120)

Burada dikkat edilecek husus Aralarında Ebu Hanife, Şafiî, Davud, Ahmed b. Hanbel’in de bulunduğu bir grup ilim adamı bu âyet-i kerimeye dayanarak küfrün tek bir millet ol­duğunu söylemişlerdir. Çünkü yüce Allah: “Onların milletine (dinine)” di­ye buyurarak “millet” kelimesini tekil olarak zikretmiştir.[19] Resûl-i Ekrem (sav)’in: “Küfür, tek bir millettir” hadisi; dikkate alınırsa mahiyet kolayca kavranır.

Dolayısıyla “Türk kavmi” vardır, ancak “Türk milleti (şeriatı)” yoktur. “Kürt kavmi” vardır, ancak “Kürt milleti (şeriatı)” yoktur. Türk kavmine veya Kürt kavmine mensup olan insanlardan; mü’min olanlar bulunduğu gibi, olmayanlar da mevcuttur!.. Farklı dinlere tâbi olmaları, onların “Türk kavminden” olma özelliğini ortadan kaldıramaz.. Çünkü insanlar, “hangi kavimden olacaklarına” bizzat kendileri karar veremezler. Ancak hangi milletten (dinden) olacakları konusunda irade beyan etme hakları vardır. Ya iman ederek “İslâm milletinden” olurlar, ya inkâr ederek “küfür milletine” geçerler.

Resûl-i Ekrem (sav)’in sünnetinde de; “millet” kelimesi, din karşılığında kullanılmıştır. Nitekim “İki millet, ehli birbirine mirasçı olamaz.”[20] Hadisi şerifi, bunun en güzel misalidir. Nitekim fukaha, mirasa engel olan halleri zikrederken; “Müslümanın kâfire, kâfirin de Müslümana mirasçı olamayacağını” sünnete dayanarak izah etmiştir. Hanefi fûkahası: “Küfür tek bir millettir” hükmünde müttefiktir.

Dolayısıyla zimmet ehlinden olan; bir yahudi ile (onun karısı ve çocuğu olan) Hristiyan birine mirasçı olurlar. Çünkü ikisi aynı milletten (millet-i vahide) sayılır. İki ayrı milletten (dinden) olan kimselerinde, birbirlerinin üzerine yapacağı şahitlik, kabul edilmez. Yani; müslümanların kâfirlerle, kâfirlerin de Müslümanlarla ilgili şahitlikleri geçersizdir. Zira aralarında; millet (din) ayrılığından kaynaklanan bir mücadele söz konusudur.[21]

Sanıyorum “millet” kelimesinin; günümüzde ne kadar yanlış kullanıldığı ve bu kavram anarşisi yüzünden ne kadar insanın telef edildiği sabit olmuştur.

Dolayısıyla yeryüzünde iki millet vardır. Birisi “İslâm milleti”, diğeri de “küfür milletidir.” Resûl-i Ekrem (sav), Hz. Ebû Ducâne’yi mezara koyarken “Bismillah!.. Ala milleti Rasûlullah” demiştir.[22]

وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِرُسُلِهِمْ لَنُخْرِجَنَّكُمْ مِنْ أَرْضِنَا أَوْ لَتَعُودُنَّ فِي مِلَّتِنَا ۖ فَأَوْحَىٰ إِلَيْهِمْ رَبُّهُمْ لَنُهْلِكَنَّ الظَّالِمِينَ

 

“İnkâr edenler, resullerine dediler ki: ‘Muhakkak (ya) sizi toprağımızdan süreceğiz veya dinimize(milletimize) geri döneceksiniz.’ Böylelikle Rableri kendilerine vahyetti ki: ‘Şüphesiz biz, zulmedenleri helak edeceğiz.” (İbrahim – 13)

Yukarıdaki ifadelerden de net bir şekilde anlaşılmaktadır ki ‘millet’, Kur’an’da din ve şeriat manasında kullanılmıştır. Fakat günümüzde bu ulus, bir toprak parçası içinde yaşayan topluluğun ismi olarak kullanılmaktadır. Yani öyle anlaşılıyor ki kavramların tahrif edilmesinden millet kavramı da nasibini almıştır. Vahiyden yoksun bir hayat yaşayan toplulukların bu tür çelişkiler içinde yaşaması gayet normaldir. Müstevli kâfirlerin güdümünde yaşıyor olmak İslam milletinden yüz çevirmiş olmak daha bir çok felaketi de beraberinde getirecektir.

وَمَنْ يَرْغَبُ عَنْ مِلَّةِ إِبْرَاهِيمَ إِلَّا مَنْ سَفِهَ نَفْسَهُ ۚ وَلَقَدِ اصْطَفَيْنَاهُ فِي الدُّنْيَا ۖ وَإِنَّهُ فِي الْآخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِحِينَ

 

“Kendi nefsini aşağılık kılandan başka, İbrahim’in dininden(milletinden) kim yüz çevirir? Andolsun, biz onu dünyada seçtik, gerçekten ahirette de O salihlerdendir.”(Bakara/130)

İbrahim (as)’ın milletinden yüz çevirmek başka bir milletin istilasına girmek demektir. İslam inancı etrafında bir araya gelip imamı önderi olan toplum İslam Ümmeti, İslam Milleti’dir. İslam’ın dışında bir inanç etrafında bir araya gelen ve önderleri kâfir olan topluluk ise Küfür Ümmeti, Küfür Milleti’dir. İsterse bu iki grup aynı toprakta yaşasın fark etmez. Onları bir arada tutan ya da aralarında bağ kuran sebep coğrafya, vatan, toprak parçası değil akidedir. Bir kimse doğacağı yeri yani kavmini seçemez ama milletini seçer. Bu da hayatına hâkim kıldığı sistem ile anlaşılır. Peşinden koştuğu, uğrunda fedakârlık gösterdiği, desteklediği ayakta kalması için çalıştığı şey onun inancıdır, dinidir.

İnsanlar bu hayat programıyla, çabalarıyla, fedakârlıklarıyla vs. ikiye ayrılır. İslam Milleti ve Küfür Milleti… Dolayısıyla bir kimsenin dinini doğduğu coğrafya değil uğrunda ömrünü harcamak için tercih ettiği sistem belirler. Türkiye’de doğdun Müslümansın cümlesi tamamen safsatadır. Ya da Türkiye dışında doğanların gayr-i müslim olarak doğduklarına inanmakta safsatadır. Bu ayrım net bir şekilde anlaşılmalıdır. Zira kendini Müslüman olarak addedenler milliyetçilik adı altında verdiği mücadele ile doğru bir yol takip ettiğini düşünmekteler. Batıl davalar uğrunda ömür tüketmek doğru bilgiden ne kadar uzaklaşıldığının ifadesidir. Doğru bilgiye ulaştıkça hak netleşecek ve batılda gün yüzüne çıkacaktır o kişi için. Millete doğru bir tanım verip asıl manası ile kullanmak Hakk’a isabet edip batılı iptal etmektir. Bu her Müslüman’ın görevidir. Zira Müslüman’a yakışan Kur’an’a ait kavramları Kur’an’ın beyan ettiği şekliyle kullanmaktır. Kâfirlerin, inatçı zorbaların tabiriyle bu kavramları kullanmak öz benliklerini bu kimselere kurban etmiş kişilerin işidir.

Sonuç olarak Müslümanların Milleti; Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Fars, Arap değil sadece ve sadece İslam’dır. Aynı şekilde kâfirlerin milleti de; Türk, İngiliz, Alman, Arap, Laz değil sadece ve sadece Küfür’dür. Müslümanlara düşen görev kavim ve millet arasındaki farkı muhafaza etmektir.

Kavim ve millet arasındaki farkı izah edip millet hakkındaki doğru tanımı ifade ettikten sonra küfrün tek millet oluşuna ve ne gibi hedefler ve çalışmalar yaptığına değinelim.

KÜFÜR TEK MİLLETTİR

Küfrün tek millet oluşu organik bir yapıyı ifade eder. Batıl bir akideye sahip olma hususunda hepsi bir olduğu gibi hakimiyeti ele geçirme hususunda da bir olurlar. Ortak hedef İslam’a hâkimiyet hakkı tanımamak ve hâkimiyeti ele geçirmek. Yeryüzüne hükmetmeye çalışmak küfrün başlıca hedeflerindendir. Ekini ve nesli yok etmek için insanlara ilahlık taslamak için ve emellerine ulaşabilmek için ve en önemlisi İslam’a düşmanlık etmek için hâkimiyeti ele geçirmeyi kendilerine hedef olarak belirlerler. Bunu yaparken birbirleriyle yardımlaşırlar ve bu uğurda mücadele ve gayreti de elden bırakmazlar. Miting miting dolaşır, ülke ülke gezerler.  Kar kış demeden küfrü hakim kılmak için çalışırlar. Bunu yapabilmek için bir organik yapıya yani birliğe ihtiyaçları vardır.

وَالَّذِينَ كَفَرُوا بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ ۚ إِلَّا تَفْعَلُوهُ تَكُنْ فِتْنَةٌ فِي الْأَرْضِ وَفَسَادٌ كَبِيرٌ

 

“Kâfirler birbirlerinin yandaşları, koruyucularıdırlar. Eğer aranızda bu sıkı dayanışmayı gerçekleştirmezseniz, yeryüzünde fitne ve büyük bir kargaşa çıkar.”(Enfal/73)

“Kâfirler birbirlerinin yandaşları, koruyucularıdırlar.”

Cahiliye toplumunun üyeleri bireysel davranmazlar. Aksine organik bir yapı gibi hareket ederler. Varlığının ve oluşumunun tabiatı gereği cahiliye toplumunun üyeleri onun varlığını ve rejimini korumak için harekete geçerler. Çünkü onlar, doğal olarak ve hükmen birbirlerinin koruyucuları, dostlarıdırlar. Bu yüzden İslam, kendine özgü özelliklere sahip başka bir toplum olarak belirmenin dışında cahiliye toplumuna karşı koyamaz. Ancak bu yeni toplum daha köklü, daha sağlam ve daha güçlü olmalıdır. İslâm, birbirlerine dost olan fertlerden oluşan bir toplumla cahiliyeye karşı koymadığı zaman, cahiliye toplumu müslüman fertlere baskı yapmaya, onları dinlerinden döndürmeye çalışacaktır. Çünkü müslüman fertler dayanışmalı cahiliye toplumuna karşı koyamayacaklardır. İslâm var olduktan sonra cahiliyenin ona üstünlük sağlaması sonucu tüm yeryüzünü fitne ve kargaşa kaplayacaktır: Cahiliyenin İslam’a üstünlük sağlaması, kulların ilahlığının Allah’ın ilahlığını ortadan kaldırması ve insanların tekrar kulların kulu olmasıyla yeryüzünde bozgunculuk meydana getirecektir. Kuşkusuz bu, en büyük bozgunculuktur.

وَالَّذِينَ كَفَرُوا بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ ۚ إِلَّا تَفْعَلُوهُ تَكُنْ فِتْنَةٌ فِي الْأَرْضِ وَفَسَادٌ كَبِيرٌ

“Eğer aranızda bu sıkı dayanışmayı gerçekleştirmezseniz, yeryüzünde fitne ve büyük kargaşa çıkar.”(Enfal 73)

Bundan büyük korkutma ve bundan etkin sakındırma olmaz. Varlıklarını tek bir dostluğa, biricik bir önderliğe sahip hareketli ve organik bir toplum esasına dayandırmayan müslümanlar, kişisel hayatlarında sorumlu olduklarının dışında, Allah’ın katında, yeryüzünde çıkan fitneden ve kopan büyük bozgunculuktan da sorumludurlar.[23]

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الْيَهُودَ وَالنَّصَارَىٰ أَوْلِيَاءَ ۘ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ ۚ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَإِنَّهُ مِنْهُمْ ۗ إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ

 

“Ey müminler Yahudileri ve Hristiyanları dost edinmeyiniz. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse o onlardan olur. Hiç kuşkusuz Allah, zalimleri doğru yola iletmez.”(Maide/51)

Öncelikle müminler ile yahudi ve hristiyanlar arasında, Allah’ın yasaklamayı uygun gördüğü dostluğun neyi ifade ettiğine değinmemiz yerinde olacaktır. Bu dostluk, onların dinine tabi olmayı değil, onlarla işbirliği ve dayanışmayı ifade etmektedir. Zaten, din konusunda müslümanların, yahudilere ve Hristiyanlara tabi olmaya eğilim duymaları gerçekten çok uzak bir olasılıktır.

Yeri gelmişken bu çağrının “iman eden kimseler”e yönelik oluşunun nedenine de değinelim. Bu ayet indiği sırada, Medine’deki kimi müslümanlar ile kitap ehline -özellikle de yahudilere- mensup kimi insanlar arasındaki ilişkiler bütünüyle kopmuş değildi. Bu iki kesim arasında, birtakım dostlu:. ve dayanışma ilişkileri, kimi ekonomik ve karşılıklı ilişkiler, kimi de komşuluk ve arkadaşlık ilişkileri söz konusuydu. Medine’de araplar ile özellikle yahudiler arasında bu tür ilişkilerin bulunması, kentin İslâm öncesindeki tarihsel, ekonomik ve sosyal durumu göz önüne alınacak olursa son derece doğaldı. Bu durum, Yahudilerin İslâm’a ve müslümanlara karşı komplolar hazırlayabilmelerini kolaylaştırıyordu. Onların hazırladıkları bu komploların her biri Kur’an’daki birçok ayette (ki biz bunların kimisini bu kitabımızın daha önceki bölümlerinde açıkladık) ortaya konulup sıralandığı gibi, buradaki ayetlerde de bunlardan bir bölümü dile getirilmektedir.

Kur’an, yaşamda yeni bir düzeni gerçekleştirebilmek için inancı uğruna vereceği mücadelede Müslümana gerekli bilinci kazandırmak, müslümanlar ile İslâm toplumundan olmayan, İslâm sancağının altında toplanmayan diğer insanlar arasında kesinkes bir ayrım gözetmeyi Müslümanın benliğine yerleştirmek üzere indirilmiştir. Buradaki ayrım gözetme, insanlara karşı hoşgörülü davranmayı engellemek anlamında değildir. Hoşgörü, Müslümanın sürekli sahip olacağı bir niteliktir. Buradaki ayrım gözetme meselesi dostluk, bağlamındadır. Müslümanın yüreğindeki dostluk duygusu, Allah’a, peygamberine ve müminlere tahsis edilmiştir. Sözünü ettiğimiz bilinci kazanmak ve istenilen ayrımı gözetmek meselesi, her yerde ve her kuşaktaki müslüman için mutlak bir gerekliliktir.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الْيَهُودَ وَالنَّصَارَىٰ أَوْلِيَاءَ ۘ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ ۚ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَإِنَّهُ مِنْهُمْ ۗ إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ

“Ey müminler! Yahudileri ve Hristiyanları dost edinmeyiniz. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse o, onlardan olur. Hiç kuşkusuz Allah, zalimleri doğru yola iletmez.”(Maide 51)

Onlar, birbirlerinin dostlarıdırlar.. Bu, çağlar üstü bir gerçektir. Çünkü bu, eşyanın doğasından kaynaklanan bir gerçektir. Onlar, hiçbir yerde, hiçbir tarihte müslümanlara dost olmayacaklardır. Nitekim geride kalan bunca yüzyıllarda, Allah’ın bu şaşmaz sözündeki doğruluğu perçinlemiştir. Onlar Medine’de peygamberimiz ve müslümanlara karşı savaşma noktasında birbirlerinin dostlarıydılar. Bu noktada, tarih boyunca da birbirlerinin dostları oldular. Bu kural, tarih boyunca bir kez de olsa delinmemiştir. Yeryüzünde meydana gelen olayların tümü, Kur’an’ı Kerim’in tek bir olay değil, sürekli bir nitelik biçiminde ortaya koyduğu tespitler doğrultusundadır. Ayette, “Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar” biçiminde bir isim cümlesi kullanılması, sadece bir ifade tarzı olarak görülmemelidir. İsim cümlesi kullanılmasının nedeni, ayetin değişmez ve sürekli bir niteliği vurguladığını belirtmek içindir.

Bu temel gerçeğin ardından, bunun sonuçları anlatılıyor… Yahudiler ve Hristiyanlar birbirlerinin dostları olduklarına göre, ancak kendilerinden olan bir kimseyi dost edinirler. Müslümanların safları arasındaki bir kimse yahudi ve Hristiyanları dost edindiğinde, müslümanların safını bırakmış, kendini “İslâm” niteliğinden soyutlamış ve karşıt safa katılmış demektir. Böylesi bir davranışın, gerçek ve doğal sonucu da budur:

“Hiç kuşkusuz Allah, zalimleri doğru yola iletmez.”

Bu Medine’deki İslâm toplumuna sert bir uyarıydı. Ancak, abartılı bir uyarı değildi. Sert bir uyarıydı. Ancak bütünüyle gerçeği dile getiren bir uyarıydı. Müslümanın, hem -birbirlerinin dostları olan- yahudiler ve Hristiyanlarla dostluk kurması, hem de müslüman ve mümin kalabilmesi, ayrıca -sadece Allah’ı, peygamberi ve müminleri dost bilen- müslümanlar safındaki yerini kaybetmemesi mümkün değildir… Bu mesele tam bir yol ayrımıdır…

Müslüman, kendisi ile İslâmî sistem dışında başka bir sistem benimsemiş insanlar ya da kendisi ile İslâm sancağı dışında başka bir sancak taşıyan insanlar arasında tam bir ayrım gözetme noktasında gevşeklik gösterdiği sürece, -her şeyden önce yeryüzünde diğer tüm sistemlerden farklı, eşsiz ve gerçekçi bir sistemi yerleştirmeyi amaçlamış ve de diğer tüm görüşlerden, farklı, eşsiz bir anlayışı temel almış olan- görkemli İslâmî hareket adına, kayda değer hiçbir eylem ortaya koyamaz…[24]

Küfrün elebaşları sadece Yahudiler ve Hristiyanlar değildir. Bugün birçok izm ayetin ifadesi ile dostluk kurulamaması ve iş birlik yapılmaması gereken inanç sistemleridir. Çünkü onlar aynı hedef için çalışırlar. İster laiklik, ister demokrasi, ister komünizm olsun fak etmez hepsi küfürdür ve küfün hadimleridir, fedaileridir. İcraatlarına bakıldığında bu net bir şekilde anlaşılacaktır. İslam’a zıt olduğu aşikâr; bir de aldığı önlemlere bakacak olursak İslam’ın gelmemesi hususunda tek millet oldukları açıkça görülecektir.

İnsanları İslam’dan soyutlamak için bu kisveye sahip olanları karalamak ve İslami kisve kılığına bürünüp sapıkça davranışlarda bulunmak tek millet olduklarının bir başka delillerindendir. Müslüman olduklarını söyleyenleri de asıl tarihlerini unutturarak ve kitabı olarak kabul ettikleri Kur’an’dan uzaklaştırarak, önderleri olan Peygamber (sav)’i bir gülün içine hapsederek kimliklerini bozmuştur.

Daha sayamayacağımız birçok özelliği ile küfür insanlar üzerindeki hâkimiyetini çeşitli oyunlarla gerçekleştirmiştir. Bu oyunlara müslüman olduğunu söyleyenlerin gelmesi içler acısıdır. Kitap ve Sünnet ile ilişkisini koparmış olan bu sözde müslümanlar aslında varlıklarıyla bu kimselere destek olmaktadırlar. Küfür, düşman olma potansiyeline sahip olan kitleleri yaptığı oyunlarla kendisine destek veren kitle haline dönüştürmüştür. Hatta öyle ki; sözde müslümanlar demokrasinin kurucularından çok demokrasiyi savunur oldular. Laikliğin kurucularından çok laiklik oldular. Namazlı abdestli kimseler meydanlarda demokrasi nöbeti tutar oldular vatanperverlik uğruna. Namaz ve abdest emrini Kur’an’dan alan bu kimseler demokrasinin nöbeti emrini kimden almaktalar? Belli aralıklarla yapılan sahte ilahlar seçimini hangi gerekçe hangi direktifle desteklemekteler?

Beşeri sistemlerin öğrettiği kadar İslam’ı yaşayanların ve Beşeri sistemlerin müsaade ettiği kadar İslam’ın emirlerini uygulayanların İslam Milleti ile bir bağı yoktur. Zira  Cenab-ı Allah Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır;

إِنَّ هَٰذِهِ أُمَّتُكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَأَنَا رَبُّكُمْ فَاعْبُدُونِ

 

“Gerçekten, sizin bu ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim, öyleyse bana ibadet ediniz.”(Enbiya/92)

Sizin şu ümmetiniz, peygamberler ümmeti tek bir ümmettir. Tek bir inanç sistemine uymaktadır. Tek bir hareket metodunu izlemektedir. O da sadece Allah’a yönelmektir, başkasına değil. Tek bir kanun doğrultusunda hareket eden tek bir ümmet. Yerde ve gökte yürürlükte olan tek bir iradeye şahitlik eden tek bir ümmet…[25]

Tek yerden direktif alan tek bir ümmet. İşte küfrün karşısında durabilecek olan ümmet budur. Direktif verenleri şartlara, mekâna, zamana göre değişenler bu tek bir ümmet içerisinde olamazlar. Camii’de kurallarına uyulan Rab, yönetimde kural koyucu olarak tanınmıyorsa bu şirk değil de nedir? Allah’ı kural ve kanun koyucu olarak tanımanın mazereti olamaz. Hiçbir çağ, hiçbir mekân, hiçbir güç, hiçbir olumsuz olay ve hiçbir yönetim şekli Allah’ın kural ve kanun koyucu olmasına engel olamaz. Böyle olduğunu düşünmek Allah’a noksanlık izafe etmektir. Allah’ın kural ve kanun koyucu olması “yavaş yavaş”, “zamanla” gibi ifadelerle ertelenemez. Bunun kim derse desin fark etmez.  Adı isterse Ahmet, Mehmet, Veli, Recep olsun bu gerçeği değiştirmez. İsterse İmam Hatip okumuş olsun, isterse de Camii’de Kur’an okusun Allah’ı kural ve kanun koyucu olarak kabul etmiyor ve uygulamıyorsa bu apaçık bir şirk ve küfürdür.

İslam Ümmeti, hak ile batılı birbirinden ayıran ve hakka tabi olup batılı iptal edendir. Sırf lider olarak kabul ettiği kişi hakka batıl dedi diye batıla da hak dedi diye bir bildiği vardır diyecek kadar sapıtmış olamaz. Ya da batıl yollarla uğraştığı halde hala bir amacı olduğunu düşünecek kadar cahil kalamaz. Eğer batıl yollarla uğraşıyorsa bir amacı vardır o da batılı hâkim kılmaktır.  Böylesine cahil olmuş bir vaziyette değil küfre karşı koymak onun küfür olduğunu fark etmek bile mümkün değildir. Bakınız Seyyid Kutub bu meseleyi şöyle özetliyor;

Peygamberimiz Hz. Muhammed’in -salât ve selâm üzerine olsun- eliyle gerçekleşen İslam çağrısı, sadece seçkin peygamberler kafilesinin önderliğinde süregelen uzun davet zincirinin son halkasıdır. İnsanlık tarihi boyunca süren bu davetin bir tek hedefi vardı: İnsanlara biricik ilahlarını, gerçek Rabblerini tanıtmak, onları tek ve ortaksız Rabblerine kul yapmak, yaratıkların ilahlığını geçersiz kılmak… Bazı kısa dönemlerde ortaya çıkan sayılı kişiler dışında insanlar ilahlık gerçeğini inkâr etmiyorlardı. Allah’ın varlığını temelde tartışma konusu yapmıyorlardı. Bunun yerine inanç ve ibadette ya da hâkimiyet ve itaatte O’na başka ilahları ortak koşuyorlardı. Bunların ikisi de şirktir ve insanları Allah’ın dininden çıkarır. İnsanlar bu dini, gelen her peygamber aracılığıyla öğrenmişler. Sonra zaman geçtikçe inkâr etmişler, bu din sayesinde içinden çıktıkları cahiliyeye geri dönmüşler. Tekrar Allah’a ortak koşmaya koyulmuşlar… İnanç ve ibadet noktasında itaat ve hâkimiyet noktasında, ya da her ikisinde…

İnsanlık tarihi boyunca süregelen Allah’a davet olgusunun özelliği budur. Bu davet, “İslam’ı” hedeflemiştir. Kulları kulların Rabbine teslim etmeyi, onları kulların otoritesinden, egemenliğinden, yasalarından, değerlerinden ve geleneklerinden kurtarıp Allah’ın otoritesine, O’nun egemenliğine, bütün hayat meselesinde sadece O’nun şeriatının hükümranlığına teslim etmek suretiyle kula kulluktan çıkarıp, tek ve ortaksız Allah’ın kulluğuna yükseltmeyi hedeflemiştir. İşte İslam, Hz. Muhammed’in -salât ve selâm üzerine olsun- eliyle bunun için gelmiştir. Nitekim ondan önceki seçkin peygamberler aracılığı ile de bu hedefi gerçekleştirmek için gelmişti. İnsanları da içine alan bütün evrenin boyun eğdiği gibi, insanları da Allah’ın hâkimiyetine boyun eğdirmek için gelmiştir İslam. İnsanların hayatını yönlendiren otorite, evrenin varlığını yönlendiren otoritenin kendisi olmalıdır. İnsanlar tüm evreni yöneten sistemin, otoritenin ve idarenin dışına çıkıp değişik bir sistemle, otorite ve idareyle bütünden ayrılamazlar. Aslında evreni yöneten otorite, onların hayatının isteğe bağlı olmayan kısmını da yönetmektedir. İnsanlar, doğuşları, gelişmeleri, sağlıkları, hastalıkları, hayatları ve ölümleri açısından Allah yapısı fıtri kanunlara uymaktadırlar. Aynı şekilde onlar toplumsal yaşayışlarında ve isteğe bağlı davranışlarının sonucu olarak başlarına gelen durumlarda bu kanunlara uymaktadırlar. Onlar bu konularda Allah’ın yasasını değiştirme gücüne sahip değildirler. Nitekim onlar şu evrene hükmeden, onu yönlendiren evrensel yasalara ilişkin Allah’ın hükmünü de değiştiremezler. Bu yüzden onlar, hayatlarının isteğe bağlı kısmında İslam’a yönelmelidirler. Bu hayatın her alanına Allah’ın şeriatını egemen kılmalıdırlar. Böylece hayatlarının isteğe bağlı olan yönü ile fıtri yönü arasında, varoluşlarının bu iki yönü ile evrenin yapısı arasında ahenk sağlanmış olur.

Ne var ki, insanın insana egemenliği esasına dayanan, böylece varlık bütününden kopan, insan hayatının isteğe bağlı yönüne hükmeden sistemi ile fıtri yönüne hükmeden sistemi arasında çatışma meydana getiren cahiliye… Bütün peygamberlerin tek ve ortaksız Allah’a teslim olma davasıyla karşıladıkları, yine Peygamberimizin -salât ve selâm üzerine olsun- Allah’tan getirdiği mesajla karşı koyduğu cahiliye… Evet, bu cahiliye hiçbir zaman, sadece bir “teori” olarak belirmez. Hatta çoğu zaman cahiliyenin kesin anlamda bir “teorisi” de olmaz. O her zaman organik bir yapıda somutlaşır. Bir toplumun varlığında somutlaşır cahiliye, o toplumun rejimine, düşüncelerine; değer yargılarına, kavramlarına, duygularına, gelenek ve göreneklerine uyma şeklinde belirir. Cahiliye, bireyleri arasında bu denli bir ilişki, bir dayanışma, uyum, dostluk ve organik yardımlaşma bulunan örgütlü bir toplumdur. Bu özellikler o toplumu bilinçli ya da bilinçsiz olarak varlığını korumaya, rejimini savunmaya, herhangi bir şekilde bir varlığı ve rejimi tehdit eden tehlikeli unsurları ortadan kaldırmaya yöneltir.

Cahiliye, sadece bir “teori” olarak belirmediğinden, daha çok, işaret ettiğimiz şekilde hareketli ve örgütlü bir toplumun varlığında somutlaştığından, bu cahiliyeyi ortadan kaldırma ve insanları bir daha Allah’a döndürme eyleminin sırf bir “teori” olarak belirmesi normal değildir ve hiçbir yarar sağlamayacaktır. Böyle bir durumda, ondan üstün olması bir yana, fiilen var olan, organik ve hareketli bir kitle tarafından uygulanan cahiliyeye denk olması da mümkün olmayacaktır. Nitekim fiilen var olan bir varlığı ortadan kaldırıp, yerine, mahiyeti, metodu, bütünü ve parçasıyla temelden farklı bir varlık yerleştirme eylemi böyle bir üstünlüğü zorunlu kılmaktadır. Daha doğrusu bu yeni değiştirme eyleminin, teorik ve pratik kuralları, ilgileri, bağları ve ilişkileri bakımından fiilen var olan cahiliye toplumundan daha güçlü, örgütlü ve pratik bir kitlenin varlığında somutlaşması kaçınılmazdır.

İslam’ın tarih boyunca dayandığı teorik temel; “Allah’tan başka ilah olmadığına” şahitliktir. Yani yüce Allah’ı ilahlıkta, rabblıkta, yönetimde, otoritede ve egemenlikte bir kabul etmektir… Bu konularda O’nu, vicdanda, inanç ve davranışlarda, ibadet ve hayatın realitesinde şeriat açısından bir kabul etmektir. `Allah’tan başka ilah olmadığına şahitlik’ etmek, ona ciddi ve gerçek bir varlık kazandıran bu eksiksiz şekilde gerçekleşmediği sürece, fiilen var olmadığı gibi, Allah’ın şeriatına göre de bir değer ifade etmez. Bu sözü söyleyenin müslüman oluşu ve müslüman olmayışı bu gerçeğe göre değerlendirilir.

Bu temel gerçeğin teorik açıdan belirginleşmesinin anlamı şudur: İnsanlık hayatı toptan Allah’a dönmelidir. Onlar hayata ilişkin herhangi bir konuda, hayatın herhangi bir yönünde, kendi kendilerine bir karar veremezler. Daha doğrusu hayatta uymaları için Allah’ın hükmüne dönmeleri kaçınılmazdır. Allah’ın bu hükmünü de, kendilerine bu hükmü açıklayacak bir tek kaynaktan öğrenmelidirler. O da Allah’ın peygamberidir. Bu kaynak, İslam’ın ilk şartı olan şehadetin ikinci cümleciğinde, yani “şahitlik ederim ki, Muhammed Allah’ın peygamberidir” cümlesinde somutlaşmaktadır.

İşte İslam’ın somutlaştığı teorik temel budur. Bu temele dayanır İslam. Bu temel, hayatın tüm sorunlarına uygulandığında eksiksiz bir hayat sistemine kaynaklık eder. Bu sistemle müslüman, gerek İslam yurdunun sınırları içinde, gerekse dışında, hem müslüman toplumla ilişkilerinde, hem müslüman toplumun diğer toplumlarla olan ilişkilerinde bireysel ve toplumsal hayatın tüm ayrıntılarını karşılar.

Fakat İslam -dediğimiz gibi- sadece kendisini kabul edenlerin inanç olarak kabul etmesini ve ibadetleri yerine getirmesini, bundan sonra da fiilen var olan pratik cahiliye toplumunun organik rejiminin bünyesinde birer fert olarak kalmasını öngören bir `teoride’ somutlaşamaz. Sayıları ne kadar çok olursa olsun, böyle fertlerin var olması, İslam’ın “fiilen var” olduğu anlamına gelmez. Çünkü cahiliye toplumunun organik yapısına giren `teoride müslüman fertler’ kesinlikle bu organik toplumun isteklerine olumlu karşılık vermek zorunda kalacaklardır. İsteyerek veya istemeyerek, bilinçli ya da bilinçsiz olarak, bu toplumun hayatı ve varlığı için kaçınılmaz olan temel ihtiyaçları temin etmek için harekete geçeceklerdir. Bu toplumun rejimini savunacaklardır. Varlığını ve rejimini tehdit eden etkenleri bertaraf edeceklerdir. Çünkü organik bir yapı ister istemez bu görevleri bütün üyelerine yükleyecektir. Yani, `teoride müslüman’ fertler, `teoride’ yıkmaya çalıştıkları cahiliye toplumunu `pratikte’ güçlendirmeye çalışacaklardır. Onun bünyesinde, ona kalıcılık ve süreklilik kazandıran canlı birer hücre işlevini göreceklerdir. Hareketleri; şu cahiliye toplumunu yıkıp yerine İslami bir toplum kurmak hedefine yönelik olacağına, yeteneklerini, deneyimlerini ve emeklerini cahiliye toplumunun yaşaması ve güçlenmesi için harcayacaklardır.

Bu yüzden daha ilk andan itibaren, İslam’ın teorik temeli, yani inanç sistemi (akide) hareketli ve organik bir kitlenin varlığında somutlaşmalıdır. Cahiliye toplumunun dışında hareketli ve organik diğer bir toplumun oluşması kaçınılmazdır. Bu yeni toplum, İslam’ın ortadan kaldırmayı hedeflediği hareketli ve organik cahiliye toplumundan ayrı ve bağımsız olmalıdır. Ve bu yeni toplumun ekseni, peygamberimizin, ondan sonra da insanları Allah’ın tek ve ortaksız ilahlığına, Rabblığına, otoritesine, hâkimiyetine, sultasına ve şeriatına döndürmeyi hedefleyen İslam önderlerinin şahsında somutlaşan yeni yönetim olmalıdır. Dolayısıyla, “Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın peygamberi olduğuna şahitlik edenler” hareketli ve organik cahiliye toplumu ile -yani içinden kopup geldikleri toplum ile- ve bu toplumun önderliği ile olan tüm dostluk bağlarını koparmalıdırlar. Bu dostluk ne şekilde olursa olsun; ister kâhinler, tapınak bekçileri, sihirbazlar ve falcılar gibi dini önderlere yönelik olsun, ister Kureyş’te olduğu gibi siyasi, toplumsal ve ekonomik önderlere yönelik olsun kesilecektir. Bu insanlar tüm dostluk bağlarını yeni, hareketli ve organik İslam toplumuna ve onun müslüman yöneticilerine özgü kılmalıdırlar.

Bu durum daha müslüman İslam’a girer girmez, “Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın peygamberi olduğuna” şahitlik eder etmez gerçekleşmelidir. Çünkü müslüman bir toplumun varlığı bunun dışında başka türlü gerçekleşmez. Sayıları çok da olsa, organik, bireyleri birbiriyle uyuşan ve yardımlaşan bir toplumun şahsında somutlaşmadığı sürece İslam’ın teorik temelini fertlerin gönüllerine yerleştirmekle İslam toplumu gerçekleşmez. Bu toplumun başlı başına ve bağımsız bir varlığı olmalıdır. Üyeleri tıpkı canlı bir organizma gibi varlığını kökleştirmek, derinleştirmek, yaygınlaştırmak için organik olarak hareket etmelidirler. Varlığına ve bünyesine yönelik olarak saldırıya geçen etkenleri bertaraf etmek suretiyle varlığını savunmalıdırlar… Bunun için de, hareketlerini düzenleyen ve uyumlu hale getiren, cahiliyenin yönetiminden bağımsız bir önderin yönetiminde hareket etmelidirler. Bu yönetim onlara, İslami varlıklarını kökleştirecek, derinleştirecek ve yaygınlaştıracak direktifler verir. Diğer cahili varlıkla mücadele etmek, başkaldırmak ve ortadan kaldırmak için hareketlerini yönlendirir.

İşte İslam bu şekilde ortaya çıktı. Özlü ve fakat kapsamlı teorik temeline dayanarak, aynı anda cahiliye toplumundan bağımsız, ondan ayrı ve ona karşı koyan hareketli ve organik bir toplumun varlığında somutlaşarak ortaya çıktı. Hiçbir zaman İslam bu pratik varlığından uzak olarak sadece bir “teori” olarak gerçekleşmemiştir. Yeniden İslam’ın bu şekilde ortaya çıkması mümkündür. İslam’ın hareketli ve örgütlü oluşumunun tabiatı gereği gibi kavranmadığı sürece, hiçbir zaman ve hiçbir yerde cahiliye toplumunun gölgesinde İslam’ı yeniden oluşturmak mümkün değildir.[26]

 

KÂFİR VE MÜMİN AYRIMI

Bu iki ayrım Kur’an’a ve Sünnet’e dayanan bir ayrımdır. Yani Allah (cc) kâfiri ve mümini birbirinden ayırmıştır. Her ikisi farklı birey ve farklı topluluktur. İslam Milleti ve Küfür Milleti olarak ikiye ayrılmış olmak bu farklılığı net bir şekilde ortaya koymaktadır. Fakat günümüzde hümanizm adı altında bu gerçek gizlenmeye çalışılıyor. Herkesin kardeş olduğunu ve aralarında hiçbir ayrımın olamayacağını dile getirmekteler. Dini dil, ırk ayrımı yapmaksızın insanların bir oldukları gerçeğini savunmaktalar. Yani bu savlarıyla aslında dinin farklılık ortaya koyan bir tesis olmadığını dile getirmeye çalışıyorlar. Evet dil ve ırk farklılık sebebi değildir. Ama din öyle midir? Dini bu kategoriye sokarak basitleştirmeye çalışıp onun vicdan ile alakalı bir şey olduğunu, bu gibi girişimlerle her fırsatta belirtmektedirler. Müslim ve Gayri Müslim ayrımı gizlemeye çalıştıkları bir ayrışmadır. Burada asıl gizlemek istedikleri İslam Dini’nin insanların hayatını değiştiren, hükmeden bir din olduğunu gizlemektir. Çünkü bu hümanizm düsturu ile insanları diledikleri gibi yönlendirebilmekte, kendi kural ve kanunlarına boyun eğdirebilmekteler. Ama bu iki ayrım gün yüzüne çıkarsa tahtları sarsılacağından bunu eşitlik propagandaları eşliğinde insanlara sunmaktadırlar. Mümin ve kâfir birbirinden tamamen farklıdır. Değerleri, ölçüleri, serbestleri, yasakları, tasdikleri, inkârları taban tabana zıttır. Bunların bir olmaları mümkün müdür?

وَمَنْ أَحْسَنُ قَوْلًا مِمَّنْ دَعَا إِلَى اللَّهِ وَعَمِلَ صَالِحًا وَقَالَ إِنَّنِي مِنَ الْمُسْلِمِينَ

 

“İnsanları Allah’a çağıran, iyi iş yapan ve “Ben Müslümanlardanım ” diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?” (Fussilet/33)

Güzel sözlü olan güzel bir hayata sahip olan ancak Müslüman olan ve bunu salih amelleriyle ispat eden kimsedir. Bu iki kesim arasında övgü ve yücelik Müslümana aittir. Diğerleri aşağıların aşağısıdır. İkisini bir olduğunu düşünmek büyük bir ahmaklıktır.

مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللَّهِ ۚ وَالَّذِينَ مَعَهُ أَشِدَّاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَاءُ بَيْنَهُمْ ۖ

“Muhammed, Allah’ın Rasulü’ dür. Ve onunla birlikte olanlar da kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında ise merhametlidirler…”(Fetih/29)

“Eşiddau ale’l-kuffar”; Arapça ‘da “Fulanun şedidun aleyhi” (filan kişi onun aleyhine şiddetlidir) yani, onu alt etmesi, kendi isteğine baş eğdirmesi kendisini zorlar manasına denilir. Kâfirlere karşı Peygamber’in ashabının sert olması, onların kâfirlere karşı haşin ve katı davranmaları demek değil, imanlarının sağlamlığı, prensiplerinin kesinliği, hayat düzenlerinin olgunluğu ve imanlarından gelen ileri görüşlülüklerinin şaşmazlığı sebebiyle kafirler karşısında granit bir kaya gibi sağlam durmaları demektir. Kâfirlerin istedikleri gibi çevirebilecekleri, şahsiyet tanımayan varlıklar değillerdir onlar. Müşriklerin dişleri arasında rahatça çiğneyip eritecekleri yumuşak bir yem değildir onlar. Onlar korku ile sindirilemezler. Onlar bir takım ihtiraslarla satın alınamazlar. Hz. Peygamber’in (s.a.) yoluna baş koymuş bu mü’minleri o yüce davalarından döndürmeye kâfirlerin gücü yetmeyecektir.[27]

Müslümanları kolay lokma yapabilmek için herkesin bir olduğunu ve kardeş olduğunu dayatmaya çalışmaktalar. Bunu kabullendirmek taviz verdirmektir. Zira bu birlik kabullenilirse içeriye sızma ve kontrol altına alma gerçekleşecektir. Osmanlı Devleti’nin yıkış sebeplerine baktığımızda bunu net olarak görebiliriz. Kanun-i Esasi’den Müslim ve Gayri Müslim özelliğini kaldırmakla büyük bir taviz verilmiş olup yıkım gerçekleşmişti. Bu kararla gayri müslimler müslümanlara idareci olabilecek onlara direktif verebilecek ve onların hayatına çok rahat bir şekilde karışabilecekti. Bir kâfirin müminin hayatında değiştireceği ilk şey akidesidir. Bunu da dostu, kardeşi veya kendisinden gözükmek ile gerçekleştirebilir. Bu konuya ilişkin net hükmü Allah (cc) şöyle belirlemiştir;

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تُطِيعُوا الَّذِينَ كَفَرُوا يَرُدُّوكُمْ عَلَىٰ أَعْقَابِكُمْ فَتَنْقَلِبُوا خَاسِرِينَ

 

“Ey iman edenler! Siz eğer kâfir olanlara uyarsanız sizi gerisin geriye (küfre) çevirirler de büsbütün hüsrana uğrarsınız.”(Al-i İmran/149)

“Onlar sizi, henüz kurtulduğunuz küfür durumuna tekrar geri döndüreceklerdir”. Bu uyarı tam zamanında yapılmıştı, çünkü Uhud yenilgisinden sonra münafıklar ve Yahudiler, müslümanları inançlarından döndürmeye çalıştılar. Yaptıkları yanlış mantıkî değerlendirme şu şekilde idi: “Eğer Muhammed (s.a) gerçekten peygamber olsaydı bir yenilgi yaşanmazdı. Buradan da anlaşıldığı üzere O, bir gün yenen, öbür gün de yenilen normal bir insandır. Allah’ın O’na yardım ve zafer vaadettiği sadece bir propagandadan ibarettir.”[28]

Münafıklar ve Yahudilerin müslümanları inançlarından döndürmeye çalıştığı zamana dikkat etmenizi istiyorum. Uhud’ta müslümanlar yenilmiş durumdayken… Bu durumu kâfirler fırsata çevirip lehlerinde kullanmak için çabalara giriştiler. Bu hep böyle olmuştur. Onlar kimi zaman müslümanlar yenikken kimi zamanlarda da yenikmiş göstererek ağlarına çekmeye çalışırlar.

Nitekim Osmanlı’nın yıkılışına yakın dönemde de(ki bunda da payları vardır) bu fırsatı ganimet bilerek, padişahların yönetimde zafiyet gösterdikleri bahanesiyle Hilafet’in kaldırılması gerektiği kararı alınmış ve kendilerinden sözde kahramanı ortaya çıkarıp insanların kurtarıcısıymış gibi gösterip küfür kanunlarına insanları mahkûm ettiler. Tarih kitaplarında padişah hakkında yazılanlar çizilenler hepimizin malumu… Bu hilafeti kaldırmakla kendilerince ne kadar haklı olduklarını göstermeye çalışmalarındandır. İslam yenik durumdayken ya da yenilmeye yakın bir haldeyken kâfirlerin kurduğu tuzaklar bu duruma alternatif olan fakat İslam ile alakası olmayan şeyler olmuştur. İmanı zayıf olanları ya da yaşanan olaylardan etkilenen insanları kandırmanın en kolay yolu budur.

Bu coğrafyada bu hezimet sadece Osmanlı’nın yıkılışında değil 28 Şubat diye meşhur olan dönemde de kendisini göstermiştir. İslam’a ve İslam’ın değerlerine müthiş bir kinin ve mücadelenin olduğu bu dönemde yine kâfirler devreye girip insanlara bir kurtarıcı gösterip onları bu halden kurtaracak kişi ve kişileri onlara tanıtıp meşhur ederek gene kendi ağlarına farklı bir metot ile çekmişlerdir. Fakat ne yazık ki tüm bunlara şahit olan halk hala küfür kanunlarını ve kâfir idarecileri tercih etmeye devam ederek daha başka yeni yıkımların mimarı olmaktalar. Bunu çok net bir şekilde ifade edeceğine kanaat getirdiğim bir meseleyi anlatarak biraz daha izaha gayret etmek istiyorum; Koca koca filleri küçücük bir ip ile kontrol eden onlara dilediklerini yaptıran insanları gördükçe insan hayret etmiyor değil. Nasıl bunu yaptılar ya da nasıl diledikleri şekilde onları yönlendirebiliyorlar? Gibi sorular akla geliyor. Bunu araştırdığımızda görüyoruz ki bu filleri idare eden insanlar fillere şöyle bir algı operasyonu yapmış; Öncelikle derin bir kuyu kazıp sonrasında filleri tek tek bu kuyuların içine atıyorlar. Sonra gidip üzerlerine siyah elbise giyip filleri kırbaçlamaya onlara işkence yapmaya başlıyorlar. Daha sonra gidip üzerlerini değiştirip beyaz elbise giyerek filin yanına geliyorlar. Bu sefer bu beyaz elbiselerle file yardım etmeye ve onun yaralarını tedavi etmeye başlıyorlar. Artık bu olaydan sonra filler için beyaz elbiseliler dost, siyah elbiseliler ise düşman. Hâlbuki her ikisi de aynı insanlar. İşte koca koca filleri bir köle haline getiren öykünün kısaca özeti…

Kâfirler, Müslümanlarla dost olmak istiyorlarsa bunun sebebi yukarıda anlatmaya çalıştığımız sebeplerdendir. Onları idare etmek ve diledikleri yönlendirebilmek için dost, yardımcı, iyiliksever olarak gözüküp onları kendilerine çekmeye çalışırlar. Bugün küfür kanunları ayyuka çıkmış olmasına rağmen insanların hala o geleceğine bu mu gelsin ya da siz o zamanları bilmezsiniz gibi cümlelerle bu fillerden farksız olmadıklarını göstermekteler. Beyaz elbiseye aldanmış bir vaziyette kâfirlerin idareciliğini dostluğunu kabullenen halklar bunun bedelini dünya hayatında zillet ile anarşi ile kargaşa ile ağır bir şekilde ödemekteler. Tüm bunlara rağmen hala her şeyin yolunda gittiğini bir sıkıntının olmadığını iddia edenler ne yazık ki şu ayete muhatap olmaktalar;

وَهُوَ الَّذِي فِي السَّمَاءِ إِلَٰهٌ وَفِي الْأَرْضِ إِلَٰهٌ ۚ وَهُوَ الْحَكِيمُ الْعَلِيمُ

 

“Böylelikle Firavun kavmini aptallaştırdı. Onlarda ona boyun eğdiler.  Gerçekten onlar fasık kimselerdi.” (Zuhruf/54)

“Bu kısa cümleyle, önemli bir gerçeğe temas edilmiştir. Bir ülkede diktatörlüğünü ilan eden bir hükümdar, her kuralı açıkça bir kenara iterek, hileye başvurur, rüşvet vasıtasıyla bazı kimseleri çıkarları için satın alır, yiğit ve dürüst kimseleri de satın alamayıp, onlara zulmederek susturmaya çalışırsa, her ne kadar bizzat ifade etmemiş olsa da, açıkca halkını bir “hiç” yerine koymuş demektir.
Halkının aklını, ahlâkını ve hatta onların yiğitliğini bile hiçe saymış ve halkı aptal yerine koymuştur. Çünkü onları korkak ve şahsiyetsiz kimseler yerine koyarak, adeta “Ben bu insanları istediğim gibi evirir-çevirir ve yönlendiririm” demiş olmaktadır. Ancak bir ülke bu şekilde teslim alınmış ve halk, hükümdarın önünde köleleşmişse, gerçekten de o halk, tıpkı o hükümdarın düşündüğü gibi şahsiyetsiz ve değersizdir. Çünkü, halkın bu zillet içinde yürümesinin asıl nedeni, onların fasık kimseler olmalarıdır. Onlar hak ve batılın ne olduğuna aldırmadıkları gibi, adalet ve zulm arasında bir fark da gözetmezler. Doğruluk ve şeref ile yalan ve zillet aynıdır onların nezdinde. Çünkü onlar, bu gibi değerlerin keyfiyetiyle ilgilenmeyip, kendi şahsi çıkarları için her zulme boyun eğerler, zorbalıktan korkarak batılı kabul ederler. Ancak hak bir ses yükselirse aralarından, onu hemen susturmaya hazırdırlar.”[29]

İnsanlar hak ve batıl ile ilgilenmez buna karşı ilgisiz kalırlarsa birileri onların yerine bu kavramların tanımını yapıp kendi otoritelerine hak diye boyun eğdirir. İnsanlar müslim ve gayri müslim arasındaki farkı ayırt edemezlerse onlar gibi olduklarının farkına varamaz Allah’a isyan ile dolu bir hayat yaşarlar. Küçümsenirler, aptallaşırlar köle olurlar da farkına varmazlar… Günümüzde olduğu gibi…

“İbrahim’de ve onunla birlikte bulunanlarda sizin için güzel bir örnek vardır. Hani onlar kavimlerine, “Biz sizden ve Allah’ı bırakıp taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah’a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret belirmiştir” demişlerdi. Yalnız İbrahim’in, babasına, “Senin için mutlaka bağışlama dileyeceğim. Fakat Allah’tan sana gelecek herhangi bir şeyi önlemeye gücüm yetmez” sözü başka. Onlar şöyle dediler:

رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ

“Ey Rabbimiz! Ancak sana dayandık, içtenlikle yalnız sana yöneldik. Dönüş de ancak sanadır.””(Mümtehine/4)

“Bu onların kendi toplumlarından, ilahlarından ve ibadetlerinden tamamen uzaklaşmaları demekti. Bunların hepsini inkar sadece Allah’a iman demekti. Toplum da yalnız Allah’a inanıncaya kadar sona ermeyecek olan bir düşmanlık ve öfke vardı artık aralarında. Bu kesin ve apaçık bir ayrılıştı. Bunun ötesinde artık herhangi bir bağ ve herhangi bir ilişki kalamazdı. Çünkü inanç bağı ve iman ipi kopmuştu aralarında. Bu tutum, bu tür durumlarla karşılaşan her inanmış nesil için güzel bir deneyimdi. Gerçeği ortaya koyan bir tavırdı. Hz. İbrahim ve O’nunla birlikte iman edenlerin bu kararı kıyamet gününe kadar var olacak müslümanlar için güzel bir örnekti.

Bazı müslümanlar Hz. İbrahim’in müşrik olan babası için dua etmesini kendi bastırılmış duyguları ve kendilerini müşrik olan yakınlarına bağlayan hislerini dile getirmek için bir çıkış yolu olarak kullanmaya yelteniyorlardı. Kur’an-ı Kerim Hz. İbrahim’in babası için: “Senin için mağfiret dileyeceğim” sözünü söylerken ki gerçek tavrını, müslümanlara açıklamak için meseleyi bu vesileyle açmayı uygun görüyor.

Hz. İbrahim bu sözü babasının şirk üzere ısrar ettiğine kesin kanaat getirmeden önce söylemişti. Bunu söylerken onun inanacağını umuyor, iman edeceğini ümit ediyordu:

إِلَّا الَّذِينَ عَاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ ثُمَّ لَمْ يَنْقُصُوكُمْ شَيْئًا وَلَمْ يُظَاهِرُوا عَلَيْكُمْ أَحَدًا فَأَتِمُّوا إِلَيْهِمْ عَهْدَهُمْ إِلَىٰ مُدَّتِهِمْ ۚ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ

 

“Babasının bir Allah düşmanı olduğunu kesinlikle anlayınca onunla ilişkisini kesti.” (Tevbe suresi, 114) Nitekim başka bir surede bu konu izah edilmektedir.”[30]

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

KÂFİRLER KÜFÜRDE KARDEŞ VE BİRBİRLERİNİN DOSTLARIDIRLAR

وَقَالَ الَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ لَوْلَا يُكَلِّمُنَا اللَّهُ أَوْ تَأْتِينَا آيَةٌ ۗ كَذَٰلِكَ قَالَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ مِثْلَ قَوْلِهِمْ ۘ تَشَابَهَتْ قُلُوبُهُمْ ۗ قَدْ بَيَّنَّا الْآيَاتِ لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ

 

“Bilgisizler, dediler ki: “Allah bizimle konuşmalı veya bize de bir ayet gelmeli değil miydi?” Onlardan öncekiler de onların bu söylediklerinin benzerini söylemişlerdi. Kalpleri birbirine benzedi. Biz, kesin bilgiyle inanan bir topluluğa ayetleri apaçık gösterdik.”(Bakara/118)

Dikkat edilirse önceki kâfirlerle, sonraki kâfirlerin tekrarladıkları küfür mesajı aynıdır. Çünkü kâfirler küfrün mensuplarıdır. Müslümanlar ile kâfirler arasındaki ayrılık, din ayrılığıdır. Kâfirlerin kendi aralarındaki din ayrılığı, Müslümanlarla olan din ayrılıkları gibi değildir. Kâfirlerin muhtelif olan dinleri batıl olma noktasında birdirler.[31]

“Bugün Hakk’a karşı çıkanların öne sürdükleri fikirler ve istekler yeni değildir. Bunlar doğru yoldan sapanlar tarafından her zaman öne sürülen sebeplerin aynısıdır. Çünkü her çağdaki sapık kimseler aynı şekilde düşünüp, aynı iddialarda bulunurlar.”[32]

Kâfirler küfür noktasında yani itikadi bakımdan bir oldukları gibi İslam’a karşı savaşmada da birdirler. Her ne kadar fikirleri ve düşünceleri farklı da olsa İslam’ı engelleme noktasında müttefiktirler. İster sağcı ister solcu, ister laik ister seküler, ister komünist ister demokrat olsun fark etmez her biri farklı fikirlere sahipte olsalar birdirler kardeştirler. Adını zikretmiş olduğumuz sistemlerin tamamı İslam’ı yok sayan geçersiz olduğunu iddia eden ideolojilerdir.  Metot ve hedef olarak İslam’ı tercih etmeyenlerin tamamı itikatta birdirler. Bunu sarahaten beyan eden ayet ise;

الَّذِينَ آمَنُوا يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ ۖ وَالَّذِينَ كَفَرُوا يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ الطَّاغُوتِ فَقَاتِلُوا أَوْلِيَاءَ الشَّيْطَانِ ۖ إِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَعِيفًا

 

“İman edenler, Allah yolunda savaşırlar. İnkâr edenler de tağut yolunda savaşırlar. O hâlde, siz şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır.” (Nisa/76)

“İlk dokunuşta insanlar yol ayrımında duruyorlar. Bir anda hedefler çiziliyor, çizgiler açığa çıkarılıyor, insanlar, iki ayrı sancağın altında, iki ayrı gruba bölünüveriyor.

“Mü’minler Allah yolunda savaşırlar…”

“Kâfirlerse Tağut (şeytan) uğrunda savaşırlar.”

Müminler Allah yolunda, O’nun hayat metodunu gerçekleştirmek, şeriatını yerleştirmek ve Allah adına “insanlar arasında” adaleti uygulamak için savaşırlar, başka bir isim altında değil. Yüce Allah’ın tek başına ilah olduğunu bu yüzden tek başına hükmetmesi gerektiğini kabul ederek…

Kâfirlerse Tağut uğrunda Allah’ın metodunun dışında değişik hayat metodlarını gerçekleştirmek, -Allah’ın izin vermediği- değişik şeriatleri yerleştirmek ve yine -Allah’ın izin vermediği- değişik değerleri oturtmak ve Allah’ın mizanı dışında değişik ölçüler dikmek için savaşırlar.

İman edenler, Allah’ın dostluğuna, korumasına ve gözetimine dayanarak dururlar.

Farklı sancakları, hayat metodları, şeriatları, yolları, değer ve ölçütleriyle kâfirler, şeytanın dostluğuna dayanıp dururlar. Onlar bütün farklılıklarına rağmen şeytanın dostlarıdırlar.”[33]

“Allah katında iki tür savaşçı vardır. Birincisi Allah yolunda, yeryüzünde O’nun dinini ikame etmek için savaşan müminlerdir ve her mümin bu görevle yükümlüdür. İkinci grup ise tağutî bir nizam kurmak için savaşan kâfirlerdir ve hiçbir mümin bu kötü işte onlarla beraber olamaz.”[34]

“Bil ki Allah Teâlâ, cihadın farz olduğunu beyan edince, nazar-ı dikkate alınacak olan şeyin, cihadın sekti değil, bilakis niyet ve maksat olduğunu bildirmiştir. İmdi müminler, Allah’ın dinini kuvvetlendirmek ve O’nun kelimesini yüceltmek maksadıyla savaşırlar. Kâfirler ise, tağutun yolunda savaşırlar. İşte bu ayet, yaptığı her işte Allah’ın rızasını gözetmeyen herkesin, tağutun yolunda olduğuna adeta delalet eder gibidir. Çünkü Allah, bu taksimatı zikredince -ki bu taksimata göre savaş ya Allah veyahut da tağutun yolunda olur. Allah’tan başka her şeyin, “tağut” olması gerekir.”[35]

“Kâfirlerin heva ve heveslerinden kaynaklanan dinleri sayısızdır. Ancak hepsi de batıl olma noktasında birdir.”[36]

Hendek Savaşı’nda Yahudilerin ve müşriklerin bir araya gelerek İslam’a saldırması yukarıdaki nakilleri destekler niteliktedir. Bu konuyla alakalı Kur’an şöyle buyurmaktadır;

أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ أُوتُوا نَصِيبًا مِنَ الْكِتَابِ يُؤْمِنُونَ بِالْجِبْتِ وَالطَّاغُوتِ وَيَقُولُونَ لِلَّذِينَ كَفَرُوا هَٰؤُلَاءِ أَهْدَىٰ مِنَ الَّذِينَ آمَنُوا سَبِيلًا

 

“Kendilerine Kitap’tan bir nasip verilmiş olanları görmüyor musun? Onlar “cibt’e ve “tağut’a inanıyorlar. İnkâr edenler için de, “Bunlar, iman edenlerden daha doğru yoldadır” diyorlar.”(Nisa/51)

Bu Ayet-i celile “Puta ibadet, Allahu Teâlâ indinde Muhammed (s.a.v)’in davet ettiği dinden daha ziyade makbuldür” diyen Yahudiler Hakkında nazil olmuş­tur.[37] Yahudiler, Kureyş’i Resulüllah’la savaşmaya teşvik ve onlarla ittifak etmek üzere Uhud vakasından sonra Mekke’ye gelip Kureyş’e arz-ı keyfiyet ettiklerin­de Kureyş; “Siz ehl-i kitapsınız, Muhammed (s.a.v) da­hi kitaba davet ediyor. Sizin tarafınızdan şu davetin bi­ze bir hile olmak ihtimali vardır. Bizim putlarımıza secde ederseniz size inanır, tasdik eder ve sözleşmeye girişiriz” demeleri üzerine Yahudiler Kureyş’i tatmin etmek üzere putlara secde ettiklerini Allahu Teala bu ayette Cibt ve Tağut’a iman ettiklerini beyanla işaret buyurmuştur.[38]Oysaki Yahudiler, Resulüllah (s.a.v)’le sözleşme ve ittifakları vardı, onu nakzla/bozmakla Kureyş’le muahede ettiler. Bundan sonra Ebu Süfyan, Ka’b b.Eşref e: “Biz ümmiyiz, sen okuryazarsın, kitap­tan malumatın vardır. Bizim dinimiz mi doğru, Muhammed (s.a.v)’in dini mi doğrudur?” dedi. Ka’b b.Eşref cevaben: “Sizin dininiz Muhammed’in davet ettiği din­den daha doğrudur ve siz Muhammed’den daha doğru yoldasınız ” dedi.[39]

İslam karşısında yekvücut olan küfür ve onun müntesipleri aynı zamanda birbirlerinin dostu ve yardımcılarıdırlar. Bu hakikati işaretle Kur’an’da şöyle buyurmaktadır;

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الْيَهُودَ وَالنَّصَارَىٰ أَوْلِيَاءَ ۘ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ ۚ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَإِنَّهُ مِنْهُمْ ۗ إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ

 

“Ey inananlar! Yahudi ve Hristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse, kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğruya iletmez.”(Maide/51)

“Onlar, birbirlerinin dostlarıdırlar.. Bu, çağlar üstü bir gerçektir. Çünkü bu, eşyanın doğasından kaynaklanan bir gerçektir. Onlar, hiçbir yerde, hiçbir tarihte müslümanlara dost olmayacaklardır. Nitekim geride kalan bunca yüzyıllarda, Allah’ın bu şaşmaz sözündeki doğruluğu perçinlemiştir. Onlar Medine’de peygamberimiz ve müslümanlara karşı savaşma noktasında birbirlerinin dostlarıydılar. Bu noktada, tarih boyunca da birbirlerinin dostları oldular. Bu kural, tarih boyunca bir kez de olsa delinmemiştir. Yeryüzünde meydana gelen olayların tümü, Kur’an’ı Kerim’in tek bir olay değil, sürekli bir nitelik biçiminde ortaya koyduğu tespitler doğrultusundadır. Ayette, “Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar” biçiminde bir isim cümlesi kullanılması, sadece bir ifade tarzı olarak görülmemelidir. İsim cümlesi kullanılmasının nedeni, ayetin değişmez ve sürekli bir niteliği vurguladığını belirtmek içindir.”[40]

Kuran’ın vurguladığı bu hakikatler zamanın değişmesiyle değişmeyen gerçeklerdir. İslam toplumu ve bu toplumun fertleri dayandıkları temel dinamikler bakımından İslam dışı bütün görüş ve fikirlerden beridir. Allah (cc)’ın İnsanoğlunu dünyaya gönderdiği andan itibaren bu ayrılık ve savaş kendisini, inanç ve bağlılık olarak göstermektedir.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا آبَاءَكُمْ وَإِخْوَانَكُمْ أَوْلِيَاءَ إِنِ اسْتَحَبُّوا الْكُفْرَ عَلَى الْإِيمَانِ ۚ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَأُولَٰئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ

 

“Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ederlerse, babalarınızı ve kardeşlerinizi bile dost edinmeyin. İçinizden kim onları dost edinirse, işte onlar, zalimlerin ta kendileridir.”(Tevbe/23)

İman ehlinin sadakatinin gereği olan kâfirleri dost edinmemek hali, sahabe ve onları adım adım takip eden müslümanların üzerinde görünüyordu. Hatta Allah(cc) onların durumunu ifade ederken Ayeti Kerime’de şöyle buyurur;

لَا تَجِدُ قَوْمًا يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ يُوَادُّونَ مَنْ حَادَّ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَلَوْ كَانُوا آبَاءَهُمْ أَوْ أَبْنَاءَهُمْ أَوْ إِخْوَانَهُمْ أَوْ عَشِيرَتَهُمْ ۚ أُولَٰئِكَ كَتَبَ فِي قُلُوبِهِمُ الْإِيمَانَ وَأَيَّدَهُمْ بِرُوحٍ مِنْهُ ۖ وَيُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا ۚ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ ۚ أُولَٰئِكَ حِزْبُ اللَّهِ ۚ أَلَا إِنَّ حِزْبَ اللَّهِ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

 

“Allah’a ve ahiret gününe iman eden hiçbir topluluğun, babaları, oğulları, kardeşleri yahut kendi soy sopları olsalar bile, Allah’a ve peygamberine düşman olan kimselere sevgi beslediğini göremezsin. İşte Allah onların kalplerine imanı yazmış ve onları kendi katından bir ruh ile desteklemiştir.” (Mücadele 22)

Hz. Peygamber ve ona ittiba eden müslümanlar kendilerinden sonra gelen bütün topluluklar için örnek numune konumundadır. Ayetlerin gereği, sözleri dinde delil sayılan ashabı kiram’a başvurulduğunda doğru bir şekilde anlaşılabilir.

Bedir savaşına Mus’ab bin Umeyr’in nesepten olan öz kardeşi Ebu Aziz Bin Umeyr’de katılmış ve esir düşmüştü. Ensar’dan bir sahabe ’nin onu bağladığını gördüğünde Mus’ab Bin Umeyr onu bağlayan sahabe ’ye “Onu sıkıca bağla, çünkü annesi çok zengindir. Bu yüzden sana oldukça fazla fidye verir” der. Bunun üzerine kardeşi Ebu Aziz “Hani sen benim kardeşimdin. İkimizin annesi bir değil mi?” Dedi. Bunun üzerine Mus’ab Bin Umeyr (R.a)  Şimdi sen benim kardeşim değilsin Benim kardeşim, seni bağlayan kimsedir diye cevap verdi.[41] İşte bu gibi vukuu bulan hadiseler sahabe neslinin dini ahkâma bağlılıklarını açıkça göstermektedir. Mus’ab bin Umeyr ve daha nice sahabe küfrü İman’a tercih eden en yakın aile fertlerini bir çırpıda kenara atabilmişlerdi.

“Bu inanç sistemi, içine girdiği kalbi başka bir şeyle paylaşmaya katlanamaz. Kalp, ya sırf ona ait olur, ya da ona hiç baştan yer vermez. Bu ayetlerin vermek istedikleri mesaj Müslümanın ailesinden, akrabalarından, eşinden, çocuklarından, malından, çalışmasından, dünya nimetlerinden ve meşru hazlardan kopması, ya da dünyanın bütün güzel şeylerinden el-etek çekerek yalnızlık köşesine kapanması değildir. Hayır, asla bu inanç sisteminin tek istediği şey, insan kalbinin sırf kendisine bağlı olması, sevgisine başka bir şeyi ortak etmemesi, egemen ve buyurucu konumda olması, hareket ettirici ve itici bir rol oynamasıdır. İnanç sistemine bu rol tanındıktan sonra müslüman, hayatın bütün güzelliklerinden yararlanabilir, bütün çekici hazlarından payını alabilir, bunun hiç bir sakıncası yoktur. Yalnız müslüman bütün bu güzellikleri ve hazları, inancının gerekleri ile çatıştıkları anda tümü ile silkeleyip atmaya hazır olmalıdır.

Bu iki yolun ayırım noktası şuradadır: Acaba egemenlik bu inanç sisteminde mi, yoksa dünya hazlarında mı olacak? Söz önceliği bu inanç sisteminin mi, yoksa şu dünya nimetlerinin birinin mi olacak? Müslüman, kalbinin inancına sımsıkı bağlı olduğundan emin olduktan sonra çocuklarından, kardeşlerinden, eşinden, akrabalarından yararlanabilir; mallar, ticarethaneler, evler edinebilir; israfa kaçmaksızın ve gurura kapılmaksızın yüce Allah’ın yarattığı güzelliklerden ve çekici hazlardan payını alabilir. Bunun hiç bir zararı, hiç bir sakıncası yoktur. Hatta o takdirde bu yararlanma İslâmca hoş görülen bir “müstahap”tır. Çünkü bu yararlanma bir tür şükürdür, bu nimetleri kulları onlardan yararlansın diye bağışlayan yüce Allah’ın cömertliğini bir anlamda onaylamadır; O’nun rızık vericiliğini, nimet bağışlayıcılığını, karşılıksız sunuculuğunu hatırlatan bir fırsattır.”[42]

Bu gibi örnekler bize göstermektedir ki, küfre karşı ancak tek bir ümmet olmakla karşı konulabilir. Müfessirun ulemadan Zemahşeri (rha) şöyle demiştir; “Müslümanlar şirk karşısında tek el haline gelmezlerse, şirk hâkim olur ve fesad da ziyadeleşir.”[43]

وَالَّذِينَ كَفَرُوا بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ ۚ إِلَّا تَفْعَلُوهُ تَكُنْ فِتْنَةٌ فِي الْأَرْضِ وَفَسَادٌ كَبِيرٌ

 

“İnkâr edenler birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız) yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk (fesat) olur.”(Enfal/73)

“Bundan büyük korkutma ve bundan etkin sakındırma olmaz. Varlıklarını tek bir dostluğa, biricik bir önderliğe sahip hareketli ve organik bir toplum esasına dayandırmayan müslümanlar, kişisel hayatlarında sorumlu olduklarının dışında, Allah’ın katında, yeryüzünde çıkan fitneden ve kopan büyük bozgunculuktan da sorumludurlar.”[44]

Zira küfür ehli kıbleleri birbirinden farklı da olsa, bundan sebep tartışma da çıksa aralarında gene küfür itikadında birleşirler ve yeryüzünde fitne ve fesadı yaymak için mücadele ederler. Nitekim bu konuyla alakalı Kur’an’da şöyle buyrulmaktadır;

 

وَلَئِنْ أَتَيْتَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ بِكُلِّ آيَةٍ مَا تَبِعُوا قِبْلَتَكَ ۚ وَمَا أَنْتَ بِتَابِعٍ قِبْلَتَهُمْ ۚ وَمَا بَعْضُهُمْ بِتَابِعٍ قِبْلَةَ بَعْضٍ ۚ وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ أَهْوَاءَهُمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَكَ مِنَ الْعِلْمِ ۙ إِنَّكَ إِذًا لَمِنَ الظَّالِمِينَ

 

“Andolsun, sen kendilerine kitap verilenlere her türlü mucizeyi getirsen de, onlar yine senin kıblene uymazlar. Sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Onlar birbirlerinin kıblesine de uymazlar. Andolsun, eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların arzu ve keyiflerine uyacak olursan, o takdirde sen de mutlaka zalimlerden olursun.”(Bakara/145)

Mesele açık ve net olarak şunu ortaya koymaktadır ki; kafirler birbirlerinin dostu ve yardımcısıdırlar. Aynı amaca hizmet eder hatta bu amaç için kendi değerlerinden bile vazgeçerler. Onların hizmet ettiği amaçlardan bir tanesi de insanları kendi güdümleri altına almaktır. Bu da İslam Ümmetini parçalamak ve onları asıl değerlerinden uzaklaştırmakla mümkündür. Yani müslümanlar için tek yol vardır ki bu organize yapının karşısında tek vücut olup onlarla cihad etmektir. Eğer bunu yapamazlarsa onları dost edinmek ya da güdümü altına girmek geriye kalır ki bu da günümüzde insanların içine düştüğü zilletin sebebidir.

KÂFİRLERİ DOST EDİNMEYİN YOKSA SİZDE ONLARDAN OLURSUNUZ

Kâfirleri dost edinmek onlarla beraber gezmek tozmak manası taşımaz. Onları sevmek, benimsemek haklı görmek de bir nevi onları dost edinmektir. Bu konuda net bir ayrımın iman sahibi tarafından ortaya konması şarttır. Bu kalben, fiilen ve kavlen ispatlanabilen bir şeydir. Allah (cc) bu konuda net bir ayrımın yapılmasını onlarla ilişkinin kesilmesini emretmiştir. Nitekim

لَا يَتَّخِذِ الْمُؤْمِنُونَ الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاءَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِنِينَ ۖ وَمَنْ يَفْعَلْ ذَٰلِكَ فَلَيْسَ مِنَ اللَّهِ فِي شَيْءٍ إِلَّا أَنْ تَتَّقُوا مِنْهُمْ تُقَاةً ۗ وَيُحَذِّرُكُمُ اللَّهُ نَفْسَهُ ۗ وَإِلَى اللَّهِ الْمَصِيرُ

 

قُلْ إِنْ تُخْفُوا مَا فِي صُدُورِكُمْ أَوْ تُبْدُوهُ يَعْلَمْهُ اللَّهُ ۗ وَيَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ ۗ وَاللَّهُ عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

 

“Mü’minler, mü’minleri bırakıp inkârcıları dost edinmesin. Kim böyle yaparsa Allah ile bir ilişiği kalmaz. Ancak onlardan (gelebilecek tehlikeden) korunmanız başkadır. Allah, asıl sizi kendisine karşı dikkatli olmanız hakkında uyarmaktadır. Çünkü dönüş Allah’adır. De ki: “İçinizdekini gizleseniz de, açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerdeki her şeyi, yerdeki her şeyi de bilir. Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.””(Al-i İmran/28-29)

“Kur’an’ın akış seyri, geçen bölümde(önceki ayetlerde) yetkinin bütünüyle Allah’a ait olduğu, bütünüyle kudretin Allah’a özgü olduğu, bütünüyle idarenin Allah’a mahsus olduğu, rızkın tamamıyla Allah’ın elinde olduğu bilincini coşturmuştur. O halde, müminin Allah düşmanlarına dostluğu mümkün müdür? Aralarında hüküm verebilmesi için Allah’ın kitabına çağrıldıkları halde sırtını dönen ve ondan yüz çeviren Allah düşmanlarına dostluk ile Allah’a iman gerçeği bir tek kalpte buluşamaz. Onun içindir ki, müminler bundan ciddi biçimde sakındırılmış, hayatta Allah’ın kitabının hakim olmasına taraftar olmayanlara dost olduğunda müslümanın İslâm dairesinden dışarı çıkacağı kesin biçimde belirtilmiştir. Artık bu dostluğun, kişinin gönlünün onlarla beraber olması veya onlara yardım etmesi yahut da onlardan yardım istemesi biçiminde gerçekleşmiş olması arasında fark yoktur.

لَا يَتَّخِذِ الْمُؤْمِنُونَ الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاءَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِنِينَ ۖ وَمَنْ يَفْعَلْ ذَٰلِكَ فَلَيْسَ مِنَ اللَّهِ فِي شَيْءٍ إِلَّا أَنْ تَتَّقُوا مِنْهُمْ تُقَاةً ۗ وَيُحَذِّرُكُمُ اللَّهُ نَفْسَهُ ۗ وَإِلَى اللَّهِ الْمَصِيرُ

“Müminler, müminleri bırakarak kâfirleri dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa artık Allah ile arasında hiçbir ilişki kalmaz. Yalnız kâfirlerin size yönelik tehlikelerinden korunabilirsiniz.”(Ali imran 28)

İşte böyle… Ne ilişkilerde ne de bağlılıkta, ne dinde ne de inançta, ne görevde ne de dostlukta onun Allah ile hiçbir ilgisi kalmamıştır. O, Allah’tan uzaktır artık. Her alanda Allah ile ilişkisini tamamen kesmiş olur.”[45]

“Yüce Allah mümin kullarına kâfirleri dost edinmelerini yasaklamakta, bu şekilde davrananları da “Kim bunu yaparsa Allah ile hiç bir dostluğu kalmaz.” diye tehdit etmektedir. O halde akrabalık, dostluk, komşuluk ve buna benzer herhangi bir sebep dolayısıyla müminlerin kâfirleri veli edinmeleri, onları sır­larına muttali kılıp onlara sevgi beslemeleri, kâfirlerin menfaatlerini müminlerin menfaatlerinden öne geçirmeleri -bu konuda özel bir maslahat olsa bile, genel maslahat daha öncelikli ve gözetilmeye daha bir hak sahibi olduğundan dolayı- helâl değildir. Şayet bu dostluk ve antlaşma Müslümanların menfaatine ise bunda bir mahzur yoktur. Nitekim Peygamber (s.a.), müşrik olmakla birlik­te Hüzaalılarla antlaşmada bulunmuştur.

Farz olan, müminlerin birbirlerini veli (dost) edinmeleri, genel hususlarda ancak müminlere güvenmeleridir. İbni Abbas der ki: “Yüce Allah müminlere kâfirlere karşı yumuşak davranıp onları veli edinmeyi yasaklamaktadır.”

Yasak kılınan dost edinmenin anlamı ise, onlardan yardım istemek, onlar­la dayanışma içerisinde olmak, akrabalık veya sevgi dolayısıyla onlardan -din­lerinin batıl olduğuna inanmakla birlikte- yardım dilemektir. Çünkü bu şekilde onları dost edinmek, izledikleri yollarını güzel görmeye götürebilir. Onların kü­für ve inkârlarına razı olmak anlamında dost edinmek ise bir küfürdür. Çünkü küfre rıza da küfürdür.

Zahire göre ve hallerine razı olmamakla birlikte, dünyada güzel geçim an­lamında dost edinmek ise yasaklanmış değildir.

Müminleri bırakıp kâfirleri dost edinen, müminler dururken onları veli edinen kimse -meselâ, kâfirler lehine casusluk yapan kişi- Allah’ın dininden, hizbinden, yahut da Allah’ın velayetinden (himayesinde olmaktan) uzaktır. Ya­ni böyle bir kimse ile Allah arasında son derece uzak bir mesafe bulunur. Böyle birisi Allah’ın rahmetinden kovulur, o artık kâfirlerden olmuş olur ve Allah’ın dinine itaat eden bir kimse olmaktan çıkar. Nitekim Yüce Allah, “Kim bunu ya­parsa şüphesiz ki o da onlardandır.” (Maide, 5/51) diye buyurmaktadır. Yüce Allah’ın, “Kim bunu yaparsa…” buyruğu onları dost edinme hususuna işarettir. Bu da onları dost edinme hususunda işi sıkı tutmanın delilidir. Çünkü onları dost edinen kimsenin Allah ile herhangi bir ilişkisinin olması kabul edilme­mektedir.

Allah sizi cezalandırmakla korkutmaktadır. “Kendisinden” kelimesi bu tehdidin Yüce Allah’tan yapıldığına, bunu uygulamaya kadir olduğuna, hiç bir şeyin onu aciz bırakamadığına işarettir. Böyle bir ifade aykırı davranışa karşı yapılan oldukça ağır bir tehdittir.

Bütün insanların dönüşü Allah’adır. Amellerinin karşılığını verecek olan O’dur. Herkesi ameli ile hesaba çekecek, yaptığının karşılığını ona verecektir.

Daha sonra Yüce Allah ilminin yarattıklarını kuşattığını beyan etmekte­dir. Eğer sizler göğüslerinizdekini gizler, saklar yahut açığa vuracak olursanız muhakkak Allah onu bilir ve onun karşılığını verir. Göklerde ve yerde her şeyi O bilir. Kâfirlere meyletmek yahut uzak durmak da bunlar arasındadır. Allah sizi cezalandırmaya kadir olandır. Onun yasaklarına karşı gelmeyiniz. Çünkü açık ya da gizli olsun, onun bilmediği hiç bir masiyet yoktur.”[46]

Kafirleri dost edinmek demek onlara destekte bulunmak demektir. Eylemlerine, fiillerine, sistemlerine destek manasını taşır. Bu bir nevi onları meşrulaştırmak ve devamlılığını sağlamaktır.

“Kafirleri dost edinmek, tevhid akidesiyle çatışan ve çelişen bir durumdur. Müminleri bırakıp başkalarını dost edinenler, Allahu Teala’nın hududlarını ihmal edip emir ve nehiylerini hiçe saydığı için İslam halkasını kendi boyunlarından çıkaran kafirlerdir.”[47]

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا عَدُوِّي وَعَدُوَّكُمْ أَوْلِيَاءَ تُلْقُونَ إِلَيْهِمْ بِالْمَوَدَّةِ وَقَدْ كَفَرُوا بِمَا جَاءَكُمْ مِنَ الْحَقِّ يُخْرِجُونَ الرَّسُولَ وَإِيَّاكُمْ ۙ أَنْ تُؤْمِنُوا بِاللَّهِ رَبِّكُمْ إِنْ كُنْتُمْ خَرَجْتُمْ جِهَادًا فِي سَبِيلِي وَابْتِغَاءَ مَرْضَاتِي ۚ تُسِرُّونَ إِلَيْهِمْ بِالْمَوَدَّةِ وَأَنَا أَعْلَمُ بِمَا أَخْفَيْتُمْ وَمَا أَعْلَنْتُمْ ۚ وَمَنْ يَفْعَلْهُ مِنْكُمْ فَقَدْ ضَلَّ سَوَاءَ السَّبِيلِ

إِنْ يَثْقَفُوكُمْ يَكُونُوا لَكُمْ أَعْدَاءً وَيَبْسُطُوا إِلَيْكُمْ أَيْدِيَهُمْ وَأَلْسِنَتَهُمْ بِالسُّوءِ وَوَدُّوا لَوْ تَكْفُرُونَ

 

“Ey İman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Siz onlara sevgi gösteriyorsunuz. Hâlbuki onlar size gelen hakkı inkâr ettiler. Rabbiniz olan Allah’a inandınız diye Resulü ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer rızamı kazanmak üzere benim yolumda cihad etmek için çıktıysanız (böyle yapmayın). Onlara gizlice sevgi besliyorsunuz.  Oysa ben sizin gizlediğinizi de, açığa vurduğunuzu da bilirim. Sizden kim bunu yaparsa, mutlaka doğru yoldan sapmıştır. Onlar sizi ele geçirseler, size düşman olurlar, size ellerini, dillerini kötülükle uzatırlar ve inkar etmenizi isterler.”(Mümtehine/1-2)

Ayet hakkında Mehmet Vehbi(Rah) Şu tespitlerde bulunmuştur;

Bu ayette Hak ile murad; Kur’an ve din-i İslam’dır. Yahut Resulullah ‘tır. Kâfirler bunların hepsine küfretmişler ve küfr-ü dalâli terkle hak olan peygamberin getirdiği Kur’an’a iman edenleri imanlarından dolayı düşman saymışlar ve yurtlarından çıkarmışlardır. Küfürle iman pençe pençe daima çarpışmaktan hiç bir zaman hali kalmamış ve kıyamet gününe kadar da çarpışacaklardır. Binaenaleyh; kâfirler müslümanlara husumet ederek yurtlarından çıkarırlar ve her zaman da çıkarmak isterler. Müslümanların da dinlerini, ırz ve namuslarını ve memleketlerini muhafaza için on­ları düşman bilerek daima misli ile karşılıkta bulunmaları dini vazifelerinin icabındandır.[48]

“Sure-i celile bu hoş ve etkili çağrı ile başlıyor. “Ey iman edenler!” Kendisine iman ettikleri Rabblerinden gelen bir çağrıdır bu. Kendilerini O’na bağlayan iman adıyla onlara seslenmektedir. Konularının gerçeklerini kendilerine göstermek, düşmanlarının ağlarından, tuzaklarından sakındırmak ve omuzlarına yüklenen görevi hatırlatmak için onlara çağrıda bulunuyor.

Bu sevgi dolu havada onların düşmanlarını kendisinin de düşmanları, kendisinin düşmanlarını onların da düşmanları olarak gösteriyor: “Ey iman edenler! Benim de düşmanım sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Onlar size gelen gerçeği inkar etmişken, onlara sevgi gösteriyorsunuz.” Böylece müminlerin kendisinden olduğunu ve O’na dayandıklarını hissettiriyor. Kendisine düşmanlık edenlerin onların da düşmanları olduğunu bildiriyor. Müminlerin, bu yeryüzünde O’nun sancağını taşıyan, O’na bağlı olan insanlar olduklarını ifade ediyor. Müminler O’nun dostları ve sevgili kullarıdır. Bu nedenle hem Allah’ın düşmanlarına hem de kendi düşmanlarına dostluk ve sevgi beslemeleri doğru olmaz deniyor.

Müminlere, kendilerinin, dinlerinin ve peygamberlerinin düşmanları olan bu kimselerin işledikleri cinayetleri hatırlatıyor. Onların tüm bunlara karşı nasıl bir düşmanlık beslediklerini, zulüm ve haksızlık yaptıklarını bildiriyor.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا عَدُوِّي وَعَدُوَّكُمْ أَوْلِيَاءَ تُلْقُونَ إِلَيْهِمْ بِالْمَوَدَّةِ وَقَدْ كَفَرُوا بِمَا جَاءَكُمْ مِنَ الْحَقِّ يُخْرِجُونَ الرَّسُولَ وَإِيَّاكُمْ ۙ أَنْ تُؤْمِنُوا بِاللَّهِ رَبِّكُمْ إِنْ كُنْتُمْ خَرَجْتُمْ جِهَادًا فِي سَبِيلِي وَابْتِغَاءَ مَرْضَاتِي ۚ تُسِرُّونَ إِلَيْهِمْ بِالْمَوَدَّةِ وَأَنَا أَعْلَمُ بِمَا أَخْفَيْتُمْ وَمَا أَعْلَنْتُمْ ۚ وَمَنْ يَفْعَلْهُ مِنْكُمْ فَقَدْ ضَلَّ سَوَاءَ السَّبِيلِ

“Hâlbuki onlar Rabbiniz olan Allah’a inandığınızdan dolayı, Peygamberi ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar.”(Mümtehine 1)

Bu zalimce cinayetlerden öteye onlar dostluğa ve sevgiye yol açabilecek ne bıraktılar ki? “Onlar hakkı, gerçeği inkar ettiler. Peygamberi ve müminleri yurtlarından çıkardılar. Rabbleri Allah’a inandıkları için. Başka hiçbir şey için değil.” Böylece müminlerin kalplerinde inançlarıyla ilgili bulunan bu hatıraları canlandırıyor. Bunlar müşriklerin kendilerine karşı savaş açmalarının başlıca nedenleridir. Müşrikler sırf bu sebepten onlarla savaşıyorlardı. Başka hiçbir sebep yoktu ortada. Burada ayrılığın, sürtüşmenin ve savaşın asıl nedeni de açık bir şekilde ortaya konuyor. Bu da inanç meselesidir. Başka bir şey değil. İnkar ettikleri hakkın, gerçeğin ve yurdundan çıkardıkları peygamberin meselesidir. Uğrunda vatanlarını terk ettikleri iman meselesidir.

Mesele bu şekilde köklü olarak ortaya konup ön plana çıkarıldıktan sonra müminlere şu hatırlatmada bulunuluyor Eğer siz Allah’ın rızasını elde etmek ve O’nun yolunda savaşmak için yurtlarınızı terk etmişseniz artık sizinle müşrikler arasında herhangi bir dostluğa yer kalmamıştır. “Eğer siz benim yolumda savaşmak ve rızamı kazanmak için çıkmışsanız, onlara nasıl sevgi gösteriyorsunuz?”

Allah’ın rızasını elde etmek amacıyla ve O’nun yolunda savaşmak için yurdundan hicret eden bir insanın kalbinde, bu eylemle birlikte sırf Allah’a inandığı için kendisini yurdundan çıkaran hem Allah’ın hem de O’nun elçisinin düşmanı bulunan kimselerin sevgisi bir arada bulunamaz!

Ardından kalplerinde gizledikleri duygulara karşı onları yumuşak bir şekilde uyarıyor. Hem kendilerinin hem de Allah’ın düşmanlarına karşı gizlice besledikleri sevgiye karşı onları sakındırıyor. Çünkü Allah kalplerin gizli açık her eyleminden haberdardır. “Ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilirim.” Ardından onları korkunç bir şekilde tehdit ediyor. Bu tehdit inanmış kalplere korku ve endişe salıyor: “Sizden kim bunu yaparsa doğru yoldan sapmış olur.” Hidayete ve doğru yola ulaştıktan, amacına vardıktan sonra doğru yoldan sapmak kadar hiçbir şey müminleri korkutmaz ve onların kalplerini ürpertemez!

Bu tehdit ve bu uyarı müminlere kendi düşmanlarının gerçek yüzünü gösterme ve onların kendi içlerinde mü’minlere karşı gizledikleri kötülük ve tuzakların gösterilmesinin ortasında geliyor. Sonra düşmanların diğer özelliklerine geçiliyor:

إِنْ يَثْقَفُوكُمْ يَكُونُوا لَكُمْ أَعْدَاءً وَيَبْسُطُوا إِلَيْكُمْ أَيْدِيَهُمْ وَأَلْسِنَتَهُمْ بِالسُّوءِ وَوَدُّوا لَوْ تَكْفُرُونَ

 

“Onlar sizi ele geçirirlerse, size düşman olurlar, size elleri, dillerini kötülükle uzatırlar ve inkar etmenizi isterler.” (Mümtehine 2)

Müslümanlara zarar verebilecek bir fırsat ellerine geçer geçmez o fırsatı acımasız bir düşman gibi rahatlıkla kullanırlar. Müminlere karşı ellerinden geleni artlarına koymazlar. Elleriyle ve dilleriyle her tür aracı ve her yolu kullanarak zarar vermeye, eziyet etmeye ve cezalandırmaya çalışırlar.

Bunların hepsinden daha acısı, daha kötüsü ve daha korkuncu ise şudur:

“Ve inkâr etmenizi isterler.”

İnanmış bir insan için, kafir olmak, dille veya elle uğrayacağı her tür kötülükten ve her eziyetten daha acıdır. Müminin bu değerli hazineyi, iman hazinesini kaybedip küfre dönmesini isteyen herkes ona eliyle ve diliyle işkence eden düşmandan daha kötü bir düşmanlık yapmış olur.

Bir süre küfürde yaşadıktan sonra imanın güzelliğini, tatlılığını ve zevkini tadan, bir süre sapıklıkta bulunduktan sonra imanın nuru ile yolunu aydınlatan, düşünceleri; duyguları ve hisleri ile yolunun doğruluğu ve kalbinin huzuruyla inanmış birinin hayatını yaşayan insan, küfre dönmekten nefret eder, tiksinir. Tıpkı ateşe atılmaktan ürperdiği gibi. Allah’ın düşmanı inanmış adamı iman cennetine çıktıktan sonra onu küfür cehennemine tekrar döndürmek isteyendir. Her yönüyle onarılmış iman dünyasına girdikten sonra onu, harap halde bulunan küfür boşluğuna tekrar bırakmayı arzu edendir.

Bu nedenle Kur’an-ı Kerim inanmış insanların kalplerini yavaş yavaş hem Allah’ın, hem de kendilerinin düşmanlarına karşı bir öfkeyle dolduruyor: “Onlar sizin kâfir olmanızı arzu ederler” sözünü söylediği sırada müminlerin kalbindeki öfkeyi zirveye ulaştırıyor.”[49]

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تُطِيعُوا فَرِيقًا مِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ يَرُدُّوكُمْ بَعْدَ إِيمَانِكُمْ كَافِرِينَ

وَكَيْفَ تَكْفُرُونَ وَأَنْتُمْ تُتْلَىٰ عَلَيْكُمْ آيَاتُ اللَّهِ وَفِيكُمْ رَسُولُهُ ۗ وَمَنْ يَعْتَصِمْ بِاللَّهِ فَقَدْ هُدِيَ إِلَىٰ صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ

 

“Ey müminler, kendilerine kitap verilenlerin bir grubuna uyarsanız bunlar sizi iman ettikten sonra döndürüp kafir yaparlar. Allah’ın ayetleri size okunuyorken ve O’nun Peygamberi aranızdayken nasıl kafir olabilirsiniz? Kim Allah `a sımsıkı sarılırsa doğru yola iletilmiş olur.” (Al-i İmran/100-101)

“Bu İslâm ümmeti, her yönüyle farklı, tek ve açık olan Allah’ın nizamı üzere yeryüzünde gelişmesini sürdürmek için gelmiştir. Bu ümmet insan hayatında, kendisinden başka kimsenin yerine getiremediği özel rolünü ifa etmek için öncelikle varlığını Allah’ın hayat için koyduğu metottan alarak yeryüzünde O’nun metodunu yerleştirmek ve onun için de nassların; hareket, amel, prensip, ahlâk, gidişat ve ilişkilere dönüştüğü gözle görünen pratik bir hayat nizamı şeklinde gerçekleştirmek için var olmuştur. Bu ümmet her konuda yalnızca Allah’a başvurmak zorundadır. Beşerden birisine başvurmaksızın, beşerden birine tabi olmaksızın ve beşerden birine itaat etmeksizin yalnızca Allah’a başvurarak beşeriyet önderliğini yerine getirmelidir. Bunu yapmadıkça, varlığının hikmetini gerçekleştirmiş, kendi yolunda istikamet bulmuş ve tamamen farklı, özel ve pratik hayat nizamını yerleştirerek yeryüzünde bu şekilde parlak ve biricik gelişmesini tamamlamış sayılmaz.

Evet, ya bu, ya da küfür, sapıklık ve bozulma…

Bu, her münasebette Kur’an’ın tekit edip tekrarladığı bir hakikattir. Müslüman cemaat her fırsatta kendi prensiplerini, düşüncelerini ve ahlâk kurallarını bu hakikat üzerine bina eder. İşte burada konu edilen budur; her fırsatta ehl-i kitapla girişilen mücadele ve onların Medine’deki müslüman cemaate yönelik tuzak ve komploları. Ancak konu, sadece Medine’dekilerle sınırlı değildir. Her nesilden müslümanlara hitap eder. Çünkü hayatlarının ve varlıklarının temel kuralı budur.

Bu ümmet insanlığa önderlik yapmak için var olmuştur. O halde, değiştirip Allah’a bağlamak ve Allah’ın metoduyla kendisine önderlik yapmak için geldiği cahiliyeye herhangi bir konuda başvurabilir mi? Veya önderlik görevinden uzaklaştığı an varlığının bir önemi kalır mı? Tabii ki bu durumda varlığının bir hikmeti olamaz.

Evet, bu ümmet önderlik için var olmuştur. Sağlam bir düşüncenin, akidenin, bilincin, ahlâkın, düşünce ve idarenin önderliği… Ancak böylesine sağlıklı ortamlarda akıllar gelişebilir, kâinatın sayfalarını açıp tanıyabilir ve sırlarını çözebilir. Bu durumda, kâinattaki güçleri, enerji kaynaklarım ve hazinelerini hizmetine alabilir. Ancak, bütün bunları elde edecek, tümüne egemen olacak, yıkıp yok etmekle tehdit etmeyip insanlığın iyiliği için kullanacaktır. Bu da ancak, bütün bu kaynakları felaketler ve şehvetler için kullanmayacak bir iman önderliği sayesinde ve direktiflerini Allah’ın kullarından değil de bizzat Allah’tan alarak hidayete ermiş müslüman cemaatin önderliğinde olmakla mümkündür.

İşte burada, bu derste, müslüman ümmet kendisinden başkasına uymaktan sakındırılarak, sağlıklı bir ortamın oluşturulmasının yolu açıklanıyor. Öncelikle ehl-i kitaba uymamaları, aksi takdirde kendisini kurtuluşu olmayan küfre sevk edecekleri konusunda uyarılıyorlar:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تُطِيعُوا فَرِيقًا مِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ يَرُدُّوكُمْ بَعْدَ إِيمَانِكُمْ كَافِرِينَ

 

“Ey müminler, kendilerine kitap verilenlerin bir grubuna uyarsanız, bunlar sizi iman ettikten sonra döndürüp kâfir yaparlar.”(Al-i İmran 100)

وَكَيْفَ تَكْفُرُونَ وَأَنْتُمْ تُتْلَىٰ عَلَيْكُمْ آيَاتُ اللَّهِ وَفِيكُمْ رَسُولُهُ ۗ وَمَنْ يَعْتَصِمْ بِاللَّهِ فَقَدْ هُدِيَ إِلَىٰ صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ

 

“Allah’ın ayetleri size okunuyorken ve O’nun peygamberi aranızdayken nasıl kâfir olabilirsiniz? Kim Allah’a sımsıkı sarılırsa doğru yola iletilmiş olur.” (Al-i İmran 101)

Ehl-i kitaba itaat etmek, herhangi bir konuda onlara başvurmak, metodlarını ve sistemlerini iktibas etmek; Allah’ın metodunun hayata önderlik edip düzenlemesinin ve gelişme-ilerleme yolunda onunla hareket edilmesinin yeterliliğinden şüphe etmek anlamına gelir. Bu durum, öncelikle bir iç yenilgi ve müslüman ümmetin, varlık nedeni olan önderlik rolünden feragati anlamına gelir. Bu da, müslümanların, bizzat idrak etmedikleri ve yolun tehlikesini sezmedikleri küfrün nefislerde sessizce depreşmesi demektir.

Bu, konunun müslümanları ilgilendiren kısmı; diğer tarafta ise, ehl-i kitabın bu ümmeti akidesinden saptırmak için harcadıkları ve başka hiçbir konuda göstermedikleri hırsları. Çünkü bu akide müslüman ümmetin kurtuluş siperi (kayası), savunma hattı ve içten gelen gücünün kaynağıdır. Düşmanları bunu çok iyi biliyor. Eskiden olduğu gibi bugün de biliyorlar. Bu yüzden bütün imkânlarını, tuzaklarını, hilelerini, kuvvet ve malzemelerini bu ümmeti akidesinden uzaklaştırma yolunda kullanıyorlar. Bu akideyle açıktan açığa savaşamadıkları zaman, desise ve tuzaklara başvuruyorlar. Tek başlarına savaşmakta zorluk çektikleri zaman; içten içe bu akideyi karıştırmak, insanları ona uymaktan alıkoymak, İslâm’ın metodundan başka metodları, sisteminden başka sistemleri ve önderliğinden başka önderlikleri süslü göstermek için, Müslümanlıklarını ilân etmiş münafıklardan ya da korkularından İslâm’a girmiş olanlardan gönüllü askerler edinirler. Ehl-i kitap, Müslümanlardan bazılarını kendilerini dinleyip, itaat etmeye istekli olarak gördükleri an, zaman geçirmeden uykularını kaçıran emelleri uğruna onları kullanarak böylece kolaylıkla müslüman cemaati küfür ve sapıklığa sürüklerler.

İşte bu yüzden, bu derece kesin ve korkunç uyarı geliyor:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تُطِيعُوا فَرِيقًا مِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ يَرُدُّوكُمْ بَعْدَ إِيمَانِكُمْ كَافِرِينَ

 

“Ey müminler, kendilerine kitap verilenlerin bir grubuna uyarsanız, bunlar sizi iman ettikten sonra döndürüp kâfir yaparlar.”(Al-i İmran 100)

Müslüman için hiçbir şey; imandan sonra küfre dönmek, Cennet’e girdikten sonra ateşe dönmek kadar korkunç olamaz. Bu, her çağda ve her mekândaki gerçek müslümanların özelliğidir. Bu nedenledir ki bu ikaz, vicdanları yakalayan bir alev gibi müslümanları uyarıcının sesine kulak vermeye sevk ediyor. Ayetler, korkutma ve hatırlatma şeklinde seyrine devam ediyor… Allah’ın ayetleri kendilerine okunduğu, Allah’ın Resulü de aralarında olduğu, iman davetçileri hazır olduğu ve iman davası sürdüğü, küfürle iman arasındaki yol ayrımına da bu ilahî nur asıldığı halde iman edenlerin tekrar küfre dönmeleri ne korkunç bir şeydir:

وَكَيْفَ تَكْفُرُونَ وَأَنْتُمْ تُتْلَىٰ عَلَيْكُمْ آيَاتُ اللَّهِ وَفِيكُمْ رَسُولُهُ ۗ وَمَنْ يَعْتَصِمْ بِاللَّهِ فَقَدْ هُدِيَ إِلَىٰ صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ

 

“Allah’ın ayetleri size okunuyorken ve O’nun peygamberi aranızdayken nasıl kâfir olabilirsiniz?” (Al-i İmran 101)

 

Evet… İman için gerekli bütün şartlar mevcutken müminin küfre dönmesi büyük bir cürümdür. Her ne kadar Resulullah vefat etmişse de Allah’ın ayetleri ve O’nun Resulü’nün hidayete erdiren fiili önderliği bu gün de vardır. Bizden öncekiler muhatap oldukları gibi biz de bugün doğrudan doğruya bu Kur’an’la muhatabız. Kurtuluş yolu açıktır ve kurtuluş sancağı yükseltilmiştir…

ALLAH’IN İPİNE SARILANLAR

“Kim Allah’a sımsıkı sarılırsa doğru yola iletilmiş olur.”

Evet, Allah’a sarılmak kurtuluştur. Çünkü yüce Allah bakidir, daima diri ve yarattıklarının üzerinde mutlak otorite sahibidir. Resulullah (salât ve selâm üzerine olsun) ashabıyla birlikte, imani düşünce, sosyal düzen ve insan hayatını düzenleyen konularla ilgisi bulunmayan, ziraat, savaş taktikleri vb. gibi pratik hayatta daha çok deneye ve bilgi edinmeye bırakılan konularda görüş bildirme ve tecrübe edinmede son derece hoşgörülü olmakla beraber, akide ve hayat metodu için başvurulacak merci konusunda son derece titizdir. Bu ikisi arasındaki fark gayet açıktır. Hayat metodu başka şey, deney ve uygulamaya dayanan pozitif bilimler başka şeydir. Ancak, Allah’ın metoduyla insanlığa önderlik etmek için gelen İslâm, aynı zamanda insan aklını, bilgiye ve hayat metodu dairesinde bütün maddi buluşlardan yararlanmaya yöneltmektedir.

İmam Ahmet şöyle der: “Bize Abdurrezzak anlattı, O’na da Süfyan Cabir’den, O da Şa’bî’den, O da Abdullah b. Sabit’ten şöyle haber verdi: Hz. Ömer, Resulullah’a (salât ve selâm üzerine olsun) gelerek şöyle dedi: Ya Resulullah, ben, Beni Kureyza’dan bir yahudi kardeşe Tevrat’tan bazı parçalar yazmasını söyledim. Görmek ister misiniz? Bunun üzerine Resulullah’ın rengi değişti. Abdullah b. Sabit diyor ki: Ya Ömer, Resulullah’ın yüzünü görmüyor musun? dedim. Bunun üzerine Hz. Ömer; Rabb olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan ve Resul olarak Muhammed’den razıyım, dedi. Bundan dolayı Peygamberimiz neşelendi ve şöyle buyurdu: “Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, Musa (selâm üzerine olsun) aranızda olsaydı ve siz de beni bırakıp ona uysaydınız şüphesiz sapıtırdınız. Ümmetlerden benim payıma siz, nebilerden de sizin payınıza ben düştüm.”

Hâfız Ebu Ya’lâ şöyle rivayet eder: Bize Hammad Şa’bî’den O da Cabir’den şöyle anlattı: Dedi ki, “Resulullah şöyle buyurdu: Ehl-i kitaptan bir şey sormayın. Onlar sapık olduklarından sizi doğruya iletemezler. Bu durumda siz ya batılı doğrulayacaksınız ya da gerçeği yalanlayacaksınız. Allah’a yemin ederim ki şayet Musa aranızda sağ olsaydı bana uymaktan başka bir şey yapamazdı.” Başka hadislerde de şöyle dediği rivayet edilir: “Musa ve İsa (selâm üzerlerine olsun) sağ olsalardı bana uymaktan başka seçenekleri olmazdı.”

İşte (onlar) ehl-i kitap ve işte Resulullah’ın inanç, düşünce, şeriat ve metotla ilgili bir konuda onlara başvurma hususundaki tavırları. Bununla beraber, İslâm’ın ruhuna ve hedefine uygun olduğu sürece, imanî metoda bağlı kalındığı, bilinç açısından, yüce Allah’ın bunları insanoğlunun hizmetine verdiği idrak edildiği müddetçe, amacı bakımından da insanlığın iyiliği, güvenliği ve refahı uğruna kullanıldığı, bilgi ve kâinattaki güç ve enerji kaynaklarını hizmetlerine verdiği için yüce Allah’a kulluk yapmak ve bu bilgiyi insanlığın iyiliğine kullanmak suretiyle şükredildiği müddetçe inanç, düşünce, şeriat ve metod gibi konuların dışında, teorik ve pratik olarak pozitif bilimler gibi bütün insanlığın her türlü çabasından yararlanmanın herhangi bir sakıncası yoktur…

HALİMİZ

Ancak, imanî düşünce, varlığın yorumu, insan varlığının gayesi, hayat düzeni ve yasaları, ahlâk ve gidişat metodu gibi konularda insanlara başvurmak… Evet, Resulullah’ın rengini değiştiren ve yüce Allah’ın müslüman ümmeti sonucundan sakındırmasına sebep olan bu konuların en basitinde bile onlara başvurmaktır. Bu da apaçık küfürdür.

İşte yüce Allah’ın müslüman ümmete yönelik direktifleri. Ve işte O’nun yüce Resulünün pratik önderliği… Ancak kendi kendini müslüman zanneden bizler, bütün samimiyetimizle Kur’an ve hadis anlayışımızı müsteşriklerden ya da talebelerinden alıyoruz. Bir de bakıyoruz ki varlık ve hayat hakkında felsefemizi ya da düşüncelerimizi şundan bundan veya Yunan, Roma, Avrupa ve Amerikan felsefe ve filozoflarından almışız. Ya da hayat düzenimiz, yasalarımız ve kanunlarımız o kaynaklardan gelme. Bakıyorsunuz ki, tavırlarımız, davranışlarımız ve ahlâkımız İslâm ruhundan soyutlanmış ve madde uygarlığının zirvesi bu kokuşmuş bataklıktan alınma… (Hangi dinden söz ediyoruz?).. Sonra da -vallahi aynen böyle- kendimizi müslüman zannediyoruz. Bu zannın günahı açık küfürden daha ağırdır. Çünkü biz, Müslümanlık iddiasında bulunmayanın yaptığından daha fazla bu dini zayıflatıp ona kötü örnek oluyoruz.

İslâm bir hayat metodudur. Gerek itikadi düşünce açısından, gerek hayattaki bütün ilişkileri düzenleyen kanunlar açısından ve gerekse siyasî, ekonomik ve toplumsal ilişkilerin dayandığı ahlaki kurallar açısından kendine özgü belirgin özellikleri bulunan bir metoddur. Ve bu metod insanlığa önderlik için gelmiştir. O halde insanlığa önderlik yapabilmesi için bu metodu hayatında tatbik eden bir kitlenin varlığı kaçınılmazdır. Daha önce söylediğimiz gibi bu kitlenin, herhangi bir konuda kendi hayat metodundan başkasına başvurması önderliğin tabiatıyla çelişmektedir.

Geldiği gün insanlığın iyiliği için gelmiştir bu metod. Aynı şekilde bugün, yarın bu metodun hükmetmesi için çaba sarf eden davetçiler de insanlığın iyiliğini istemektedir. Fakat durum bugün daha bir önem arz etmektedir. İnsanlık bugün bu sapık düzen ve metodların elinden çekeceğini çekmiştir. İnsanlığın hayatında yüklendiği rolü yerine getirmesi ve bir kez daha insanlığı kurtarabilmesi için bütün özelliklerini koruması gereken İlâhi metoddan başka bir kurtarıcı yoktur.

Şüphesiz insanlık, varlık âlemindeki güçleri hizmetine sokmak için girdiği mücadeleden büyük başarılar kazanmış, sanayii ve tıp alanında geçmişe göre olağanüstü sayılacak aşamaları gerçekleştirmiş ve bu gidişle de birçok mesafe elde edebileceği kesindir. Ancak, bütün bunlar onun hayatına nasıl bir etkide bulundular? Ruhsal hayatı üzerindeki etkisi ne oldu? Acaba mutluluğu bulabildi mi? İnsanoğlu tatmin olabildi mi? Barış sağlandı mı? Bütün bunlara verilecek cevap: Kesinlikle hayırdır. Bula bula bataklık, sıkıntı, korku, sinirsel ve ruhsal hastalıklar, parçalanmışlık ve korkunç boyutlara varmış geniş bir suç ortamı buldu insanlık… Nitekim insan varlığının gayesi ve insan hayatının hedefine ilişkin düşünce alanında da herhangi bir ilerleme sağlanamamıştır. Çağdaş uygar insanın zihnindeki insan varlığının gayesi ve insan hayatının hedefi ile ilgili oluşan düşünce ile İslâm düşüncesi arasında bu yönde bir karşılaştırılma yapıldığında; çağdaş uygarlığın son derece bayağı olduğu görülecektir. İnsanın kendisi ve varlık âlemindeki konumu hakkındaki düşüncesinin mel’un bir şekilde alçaldığı, değerleri ve istekleri noktasından da gittikçe küçüldüğü gözlemlenecektir. Binaenaleyh manevi boşluk insanlığın bitkin kalbini kemirmekte ve şaşkınlık yorgun ruhunu tehdit etmektedir. Çağdaş insan Allah’ı bulamadığı gibi birçok faktör de onun gittikçe Allah’tan uzaklaşmasına neden olmaktadır. Özellikle Allah’ın metodu doğrultusunda kullanıldığı sürece, elde ettiği her başarı, insanı daha çok Allah’a yaklaştırması gereken bilim bile, ruhunun sönüp dejenere olması nedeniyle insanı gittikçe Allah’tan uzaklaştıran bir hale gelmiştir. Bu yüzden insanlık, Allah’ın kendisine verip birçok yetenekler bahşettiği bilim aracılığıyla kendi varlığı hakikatinin amacını ortaya çıkaracak nuru bulamadığı gibi, kendi hareketleriyle kâinattaki hareketleri, kendi fıtratlarıyla kâinattaki fıtratı ve kendisine hükmeden kanunlarla kâinatta yürürlükte olan tabiat kanunları arasında bir uygunluk oluşturacak metod da bulamamıştır. Aynı zamanda, güçleri ve enerjisi, ahireti ve dünyası, bireyi ve toplumu, görevleri ve hakları arasındaki ilişkiyi doğal kapsamlı ve kuşatıcı bir uygarlıkla düzenleyecek sistemde bulmuş değildir.

İşte bu durumda olan insanlığı, bazı insanlar Allah’ın doğru yola ileten metodundan yoksun bırakmaya çalışarak; bu metodu anlamaya çalışmayı, geçmiş bir tarihî döneme özlem olarak değiştirip “gericilik” diye isimlendiriliyorlar. Böylece onlar cahilliklerinin veya kötü niyetlerinin ürünü bu davranışlarıyla insanlığı, gelişme ve ilerlemeye sevk edecek, barış ve huzur ortamına götürecek biricik hayat metoduna sahip olmaktan yoksun bırakıyorlar. Ancak bu hayat metoduna inanan bizler, neye çağırdığımızı çok iyi biliyoruz. Bizler insanlığın içinde bulunduğu kötü durumu görüyor ve içinde yüzdüğü kokuşmuş bataklığın iğrenç kokusunu duyuyoruz. Evet, görüyorsunuz… Şuracıkta, kızgın çölde bitkin düşenler için yüce ufuklarda açılan kurtuluş sancağını ve bu çirkef bataklıkta boğulanlar için beliren parlak ve temiz yücelikleri fark ediyorsunuz. Aynı zamanda, şayet insanlığa önderlik bu ilahî metoda devredilmezse insanlığın bütün tarihi ve değerleriyle korkunç bir uçuruma doğru yuvarlandığına da şahid olunacaktır.

Bu yolda atılacak ilk adım, yüce Allah’ın tekrar insanlığa önderlik yapmasına izin verene kadar, bu metodun temiz ve sağlam kalması için diğer metodlardan ayrılıp ortaya çıkmasıdır. Bu hayat metoduna inananların da çevrelerindeki cahiliyye belasına hiçbir konuda yönelip başvurmamaları gerekir. Yüce Allah kullarını, şurada burada cahiliyeye çağıran insanlık düşmanlarının eline bırakmayacak kadar merhametlidir. İşte yüce Allah’ın Kur’an-ı Kerim’inde müslüman cemaate telkin etmeye irade buyurduğu ve Hz. Peygamberin de sağlam öğretisiyle öğretmeye özen gösterdiği hakikat budur.”[50]

Kur’an’ın kâfirleri dost edinme ve onlardan fikir, direktif yönlendirme, kural ve kanun belirleme gibi konularda söz sahibi kabul etmek konusu üzerinde durması Kur’an’ın muhatapları tarafından iyi anlaşılması gerekir. Direkt olarak bunu yapanların onlar gibi olduğunu belirtmekle sadece bir tecrit yolu değil bilakis iman iddiasında bulunanların böylesi bir duruma düşmek istemeyeceklerinden dolayı onların ihtiyaçlarına bir cevap vermedir. Aslında onları korumak ve muhafaza etmektir. Bir yönüyle de bu hareketin iddiasında bulundukları imandan şüphe etme manası taşıdığından onları bu amelden men etmiştir. İslam sorunlarınıza ve çağınıza ışık tutacak bir din değil mi ki başka kaynaklara başvurdunuz.

الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الْإِسْلَامَ دِينًا ۚ

“…Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim…” (Maide/3)

Ki sizin İslam’ı bırakıp da başvurduğunuz kaynaklar size bozgunculuktan, fenalıktan, kargaşadan ve ıstırap dolu bir hayattan başka bir şey veremezler. Kaldı ki sizi kurtarma, refah dolu bir hayat sunma ya da buna benzer faydanıza yönelik bir girişimlerde bulunma amacı kesinlikle taşımazlar, taşıyamazlar. Böyle yaptıkları takdirde çatısı altındaki bulundukları sistem onlar kapı dışarı edecektir.

وَإِذَا تَوَلَّىٰ سَعَىٰ فِي الْأَرْضِ لِيُفْسِدَ فِيهَا وَيُهْلِكَ الْحَرْثَ وَالنَّسْلَ ۗ وَاللَّهُ لَا يُحِبُّ الْفَسَادَ

 

“İş başına geçince yeryüzünde kargaşa ve bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli mahvetmeye çalışır. Oysa Allah kargaşa ve bozgunculuk çıkarmayı kesinlikle sevmez.”(Bakara/205)

Onlar sizin cahil olmanızı ve ebedi hayata ilişkin sorularınızın cevapsız kalmasını fırsat bilerek kimi zamanda bu cevapları bulanları yozlaştırarak küfre dönmenizi ister. Küfre dönmeniz için çalışır. Tabi bunu yapabilmeleri için karşı tarafın kendilerine onay vermesi söz hakkı tanıması şarttır aksi takdirde bunu başaramayacaklardır. Bunu yaparken de söz hakkı tanımaları için beklemezler, söz hakkı tanısınlar diye türlü türlü oyunlar, algı operasyonları yaparlar. Takip ettikleri en temel metot ise Kur’an’da şöyle açıklanmıştır;

 

وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَا تَسْمَعُوا لِهَٰذَا الْقُرْآنِ وَالْغَوْا فِيهِ لَعَلَّكُمْ تَغْلِبُونَ

 

“İnkar edenler: “Bu Kur’an’ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın, belki ona galip gelirsiniz” dediler.”(Fussilet/26)

“Kureyş kabilesi ileri gelenlerinin kitleleri kandırmak için kendilerine söyledikleri bir sözdür bu. Çünkü bu Kur’an’ın hem kendi ruhları hem de kitlelerin ruhları üzerindeki etkinliğine karşı koyamıyorlardı.

وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَا تَسْمَعُوا لِهَٰذَا الْقُرْآنِ وَالْغَوْا فِيهِ لَعَلَّكُمْ تَغْلِبُونَ

 

“Bu Kur’an’ı dinlemeyin.”(Fussilet 26)

Çünkü ileri sürdükleri gibi bu Kur’an onları büyülüyor, akıllarını çeliyor, hayatlarını altüst ediyordu. Baba ile oğlu, karı ile kocayı birbirinden ayırıyordu. Evet, Kur’an ayırıyordu, ama iman ile küfrü, sapıklıkla hidayeti birbirinden ayıran Allah’ın öngördüğü kriter ile, Furkan ile ayırıyordu. Kalpleri bütünüyle Allah’a özgü kılıyordu. Allah’ın bağından başka bir bağa önem vermiyordu. İşte insanları birbirinden ayırmada esas alınan kriter, göz önünde bulundurulan Furkan buydu.

“Okunurken gürültü yapın, belki ona galip gelirsiniz.”

“Bu yakışık almayan, seviyesiz bir tutumdu. Ne var ki iman etmeye tenezzül etmeyen küstahlar kanıt ile, delil ile, belge ile karşı koyamadıkları zaman yüzsüzlüğe, şamataya başlarlar.

Nitekim insanları Kur’an’ı dinlemekten alıkoymak için Malik b. Nadr’ın yaptığı gibi İsfendiyar ve Rüstem masallarını anlatarak, şamata çıkarıyorlardı. Bazen kargaşa çıkararak, bağırarak Kur’an’ın okunmasına engel olmaya çalışıyorlardı. Kimi zaman Kur’an okunurken şiirle, kafiyeli sözlerle halkın dikkatini dağıtmaya, Kur’an’ı dinlemelerine engel olmaya çalışıyorlardı. Ama bütün çabaları boşa gidiyordu. Kur’an hepsine üstün geliyordu. Çünkü Kur’an’da üstün gelme sırrı gizlidir. Çünkü Kur’an hak içeriklidir. Ve batıl ne kadar çırpınırsa çırpınsın her zaman hak üstün gelir.”[51]

İnsanları dünya ve içindekilerle oyalamak kâfirlerin değişmez taktiğidir. Onlara telefonu, arabayı, kadını hatta yemeği dahi öyle bir tanıtırlar ki şahit olanların adeta salyası akar. Onu elde etmek için çalışır çırpınırlar. Paralarının yetmediği yerler için de onlara sundukları hileli bir taktik vardır. Bu da verdiklerini kat be kat fazlasıyla geri alacakları kredi ve kredi kartlarıdır.  Bu dünyaya meyledenler için geliştirdikleri bir taktiktir.

Bir de Kur’an-ı dinleme işitme ihtimali olanlara oynadıkları oyunlar vardır ki bunlar da hayret vericidir. Hurafeler, asılsız menkıbelerle insanları oyalayarak tıpkı Malik b. Nadr’ın Mekke’de yaptığı gibi Kur’an’ın hakikatlerinden insanları uzak tutmaya çalışırlar. Ya da şarkı, müzik gibi şeylere içlerindeki manevi açlıkları asla doyurmayıp doymuşluk hissi veren şeylerle dindirirler. İnsanların bir şeye muhakkak bağlanacaklarını ilgi duyacaklarını bilmektedirler. Bunu da kendi lehlerine çevirmek için gene insanın zaaf noktalarını kullanırlar. Bilin bakalım bu işi yaparken kendilerine yardım eden kimdir?

وَإِنَّ الشَّيَاطِينَ لَيُوحُونَ إِلَىٰ أَوْلِيَائِهِمْ لِيُجَادِلُوكُمْ ۖ وَإِنْ أَطَعْتُمُوهُمْ إِنَّكُمْ لَمُشْرِكُونَ

“…Bir de şeytanlar kendi dostlarına sizinle mücadele etmeleri için mutlaka fısıldarlar. Onlara boyun eğerseniz şüphesiz siz de Allah’a ortak koşmuş olursunuz.”(En’am/121)

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

ULVİYET VE SUFLİYET

Kelime-i tevhid ulviyet (yücelik) ve sufliyet (alçaklık) sınırını be­lirlemede yegâne mihenktir. Tevhidi hayat ulviyettir, tevhidi olmayan hayat sufliyettir.

Kelime-i Tevhid; yücedir, yüceliktir, ehlini yüceltir. İstikameti ala-i illiyine yöneltir. Ehl-i Tevhid’in dışında kalanların yücelikten ve sevi­yeden nasipleri yoktur. Kelime-i Tevhid’e karşı çıkanlar, manasını bo­zup muharref bir itikada sahip olanlar ise eksi seviyede kaliteye düşüp alçalırlar. Alçaklıkları tevhid akidesinden uzaklaştıkları nispette alt se­viyeye iner, istikametleri esfel-i safilin olur. Bu hakikati beyan eden bir ayet-i kerime okuyalım:

قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا إِلَىٰ كَلِمَةٍ سَوَاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ أَلَّا نَعْبُدَ إِلَّا اللَّهَ وَلَا نُشْرِكَ بِهِ شَيْئًا وَلَا يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضًا أَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللَّهِ ۚ فَإِنْ تَوَلَّوْا فَقُولُوا اشْهَدُوا بِأَنَّا مُسْلِمُونَ

 

“(Resulüm!) de ki: Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda müş­terek olan bir söze geliniz: Allah’tan başkasına tap-mayalım. O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilahlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, işte o zaman: Şa­hit olun ki biz müslümanlarız! Deyiniz. (Ali İmran Suresi: 64)

Ayet-i kerimenin başında “tealev” kelimesi “ala” kökünden türe­miş olup yücelik ifade ederek yüceliğe çağrı vardır. Çünkü ehl-i kitap tevhidin manasını bozmakla alçalmışlardır. Kelime-i Tevhid’i kabul etmeyenlerin karşı çıkış sebepleri çok olsa da genel olarak üç sınıfa ayrılır.

Müşrikler

Tarih boyunca tevhid mücadelesinin öncüleri Peygamberler kendi yaşadıkları zamanlardaki müstekbirlerle daima mücadele etmişler ve asla onlarla uzlaşı içerisinde olmamışlardır. Peygamberimiz (sav)’den önceki peygamberlerin karşısındaki müstekbirler çoğunlukla müşrik­ler topluluğu olmuştur. Mekke müşriklerinin tevhide karşı çıkış sebepleri sadece kendi putlarına bağlılık ve taassuplarından değildi. Çünkü kendi aralarında bile putlarını ve putperest inançlarını eleştirenler olduğu halde karşı çıkmamışlardı. Müşriklerin belli günlerde putları için yiyecekleri veya undan helvadan yapılmış putları yiyenlerin putlarına bağışlanmış eş­yaları çalanların durumlarına karşı herhangi bir tepki göstermiyorlar­dı. Yine şair malik el- Hamadi Ye’uk isimli putun karşısında “yaratan bu dünyada kimine iyilik yapar, kimine kötülük yapar. Ye’ük ise ne iyi­lik ne de kötülük yapabilir” demiş putuna adadığı koyun yerine daha cılız ve bakımsız bir hayvan kurban edip “bir taş parçası böyle şeyle­rin farkına varmaz” demiş. Sa’d isimli putun karşısında ise “Biz Sa’d’ a bizi birleştirsin diye geldik fakat Sa’d bizi darmadağın etti, öyleyse biz Sa’d’ dan değiliz. Sa’d artık çöldeki kaya parçasından başka bir şey değildir” demiş. Bu gibi durumlar her zaman karşılaşılan özelliklerden olduğu halde hiç de tepki almıyordu.

Müşriklerin karşı çıkış sebepleri ferdi ve içtimai olarak tevhidi bir hayata yanaşmayıp Allah(cc)’ın kanunlarına teslimiyeti kabul et­memelerinden dolayıdır. Yoksa Allah( cc )’ın varlığını, halikiyetini ve mabudiyetini inkâr etmelerinden değildi. Müşrikler La İlahe illallah kelimesinin manasının Allah’tan başka Allah yoktur manasına olmadı­ğını Allah’tan başka ilah yoktur manasını taşıdığını anlıyorlardı. Oysa Allah’tan başka Allah kabul etmiyorlardı. Ancak Allah’tan başka ilah ( uluhiyet yetkisi addettikleri kimseleri) kabul ediyorlardı. Aynı za­manda Kelime-i Tevhid ‘in kabul edilmesinin kendileri için de bir emir içerdiğini anlıyor ve gerek ferdi ve gerekse içtimai olarak hayatlarını tanzim eden külli ve fer’i kanunlar içerdiğini biliyor ve bu teslimiyeti kabullenmediklerinden dolayı karşı çıkma ihtiyacı duyuyorlardı. Ha­keza Yüce Allah’ın yerlerin, göklerin yaratıcısı olduğunu yani haliki­yetini inkâr etmiyorlar hatta mabudiyetini dahi kabul ediyorlardı. Fa­kat mabudiyet yetkisinin bir kısmını putlarına tahsis ediyorlardı. “Bir sene sen bizim putlarımıza ibadet et, bir sene de biz senin rabbine ibadet edelim” diye Hz. Peygamber (sav)’e yapmış oldukları tekliften de bu keyfiyet anlaşılmaktadır.

Uluhiyetin asıl manasının hakimiyet olduğu müşrikler tarafın­dan anlaşılmakta olduğu için müşrikler masivai bir takım varlıklara uluhiyetin bir kısım yetkilerini isnad etmiş olduklarından ve toplum­sal olarak da bu tür bir hayatı yaşama da nefislerine hoş geldiği için terk edip ferdi ve içtimai bir tevhidi inkılabı kabul etmeyip karşı çık­makta idiler.

Nitekim uluhiyetin asıl manasının Allah (cc)’ın hakimiyeti olduğu Kur’an-ı Kerim’de sarahaten zikrolunmaktadır:

وَلَا يُشْرِكُ فِي حُكْمِهِ أَحَدًا

“O kendi hükmüne hiç kimseyi ortak etmez… ” (Kehf Suresi: 26)

Hiç kimsenin ama hiç kimsenin Yüce Allah’ın ulûhiyet (hakimiyet) yetkilerine ortak olması asla caiz değildir. Hakimiyet yetkisinin kıs­men dahi olsa Allah( cc )’ dan başkasına isnad etmek şirktir. Bu nedenle bu kimselere müşrik denilmiştir.

Ehl-iKitap

Allah ( cc )’ dan nazil olan kitap ve şeriatler Peygamberimiz (sav)’den önceki peygamberler tarafından toplumlara tebliğ edilmiş olup daha sonraları kitabı ve ilahi ahkamı tahrif etmek ve gerek pey­gamberi ve gerek başka kimseleri Allah’ın yetkilerine ortak koşmak suretiyle küfre girenlerdir.

Ehl-i Kitap birçok noktadan küfre girmişlerdir. Bunlardan bazıları şunlardır.

A-) Allah (cc) hakkında noksan sıfat isnad etmek. Yahudilerin “Uzeyr Allah’ın oğludur” demeleri ve Hıristiyanların Mesih (İsa) Allah’ın oğludur demeleri gibi.

B-) Allah ( cc)’ın Kitabını ve ahkâmını (şer’i atını) tahrif etmeleri.

فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ يَكْتُبُونَ الْكِتَابَ بِأَيْدِيهِمْ ثُمَّ يَقُولُونَ هَٰذَا مِنْ عِنْدِ اللَّهِ لِيَشْتَرُوا بِهِ ثَمَنًا قَلِيلًا ۖ فَوَيْلٌ لَهُمْ مِمَّا كَتَبَتْ أَيْدِيهِمْ وَوَيْلٌ لَهُمْ مِمَّا يَكْسِبُونَ

 

“Elleriyle (bir) Kitap yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için bu Allah katındandır” diyenlere yazıklar olsun! Elle­riyle yazdıklarından ötürü vay haline onların ve kazandıkların­dan ötürü vay haline onların!”(Bakara Suresi: 79)

ثُمَّ أَنْتُمْ هَٰؤُلَاءِ تَقْتُلُونَ أَنْفُسَكُمْ وَتُخْرِجُونَ فَرِيقًا مِنْكُمْ مِنْ دِيَارِهِمْ تَظَاهَرُونَ عَلَيْهِمْ بِالْإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَإِنْ يَأْتُوكُمْ أُسَارَىٰ تُفَادُوهُمْ وَهُوَ مُحَرَّمٌ عَلَيْكُمْ إِخْرَاجُهُمْ ۚ أَفَتُؤْمِنُونَ بِبَعْضِ الْكِتَابِ وَتَكْفُرُونَ بِبَعْضٍ ۚ فَمَا جَزَاءُ مَنْ يَفْعَلُ ذَٰلِكَ مِنْكُمْ إِلَّا خِزْيٌ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا ۖ وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ يُرَدُّونَ إِلَىٰ أَشَدِّ الْعَذَابِ ۗ وَمَا اللَّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ

 

“Bu misakı kabul eden sizler, (verdiğiniz sözün tersine) bir­birinizi öldürüyor, aranızdan bir zümreyi yurtlarından çıkarı­yor, kötülük ve düşmanlıkta onlara karşı birleşiyorsunuz. Onları yurtlarından çıkarmak size haram olduğu halde (hem çıkarıyor hemde) size esirler olarak geldiklerinde fidye verip onları kur­tarıyorsunuz. Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden öyle davrananların cezası dünya hayatında ancak rüsvaylık kıyamet gününde ise en şiddetli aza­ba itilmektir. Allah sizin yapmakta olduklarınızdan asla gafil de­ğildir.” (Bakara Suresi: 85)

Bu ayetler Kitap Ehli’nin kitaplarını tahrif ettiğini haber vermektedir.

وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ فَأُولَٰئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ

“… Kim Allah’m indirdikleriyle hükmetmezse onlar kâfirlerin ta kendisidir. (Maide Suresi: 44) gibi ayetler de onların “Allah’ın hükmünü tahrif edip onun yerine başka hükümlerle hükmettikleri için” küfre girdiklerinin apaçık delilleridir.

C-) Yukarıdaki şıklara bağlı olarak Kitap Ehlinin Allah(cc)’nın dini tahrif etmeleri de küfre girmelerine sebeptir. Çünkü Allah ( cc )’ın Ya­hudilik veya Hıristiyanlık (Nasranilik) gibi dinleri yoktur. Allah katın­da kabule şayan tek bir din vardır o da İslam’ dır. İslam’ın dışındaki bütün dinler batıldır. Nitekim Allahu Teâla (cc);

إِنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللَّهِ الْإِسْلَامُ ۗ

“Allah cc katında yegâne din ancak İslam’dır…” (Ali İmran 19) Diye buyurmaktadır. İslam’dan başka bir din arayanlara ahirette hüsrana uğrayacakları hakkında Allah(cc) şöyle buyurmaktadır;

وَمَنْ يَبْتَغِ غَيْرَ الْإِسْلَامِ دِينًا فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْهُ وَهُوَ فِي الْآخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ

 

“Her kim İslam’dan başka bir din ararsa, artık ondan ihtimal yok ki kabul edilsin ve ahirette de hüsrana uğrayanlardandır.” (Al-i İmran Suresi: 85)

Hz. Âdem’den Hz. Muhammed(sav)’e kadar gelen bütün peygam­berlerin ve onlara hak üzere tabi olan bütün mü’minlerin de dini an­cak İslam’dır. Kıyamete kadar da böyledir. Her kim de İslam’dan başka hak bir dinin olabileceğine inanırsa şüphesiz küfre girer.

D-) Hz. Muhammed (sav)’in peygamberliğine ve Kur’an-ı Kerim’in hak, ilahi ve son kitap olduğuna da inanmamakla Ehl-i Kitap küfre gir­miştir.

Önceki peygamberler Hz. Muhammed (sav)’in son peygamber ola­rak geleceğine inanmış ve ümmetlerini de bu inanca da’vet etmişler­dir. Hz. Adem (as), Hz. İbrahim (as), Hz. İsmail (as), Hz. Musa (as) ve Hz. İsa (as) gibi Peygamberlerden gelen haberler bu hakikati doğrula­maktadır.

وَكَأَيِّنْ مِنْ نَبِيٍّ قَاتَلَ مَعَهُ رِبِّيُّونَ كَثِيرٌ فَمَا وَهَنُوا لِمَا أَصَابَهُمْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَمَا ضَعُفُوا وَمَا اسْتَكَانُوا ۗ وَاللَّهُ يُحِبُّ الصَّابِرِينَ

 

“Kendilerine kitap verilenler bir babanın evladını tanıdığı gibi (Hz. Muhammed(sav)’i) tanırlar.” (Bakara Suresi: 146)

Evet, sıradan bir haber verme değil bir babanın evladını tanıdığı gibi Ehl-i Kitap, Hz. Muhammed (sav)’i son peygamber olarak tanır­lar. Nitekim Yahudi âlimlerden olup sonradan iman eden Abdullah b. Selam’a bu ayet-i kerime’den ne anladığı sorulduğunda o: “Hz. Mu­hammed (sav) Mekke’den hicret edip Medine’ye teşrif buyurduğunda ben de kendisini ilk ziyaret edenlerden idim. Onu gördüğümde bizim kitaplarda öyle anlatılıyor ve öyle tavsif ediliyordu ki; ben bir babanın gurbete giden evladının tekrar geldiğinde tanıdığı gibi tanıdım.

Kur’an-ı Kerim’den önceki kitaplar, peygamberler Hz. Muhammed (sav)’i ümmetlerine tanıtmışlar ve öyle bahsetmiştir ki, fiziki yapısın­dan ahlakına hicretinden icraatlarına hatta fütuhatına kadar anlatmış ve insanlar onu görmeden görmüş ve en yakınını tanıdığı gibi tanı­mışlardır. Allah ( cc )’ın ve Peygamberlerinin bu kadar tanıttığı bir zatın tanımlanması sıradan bir bilgi olsun diye değil bilakis insanlığın ha­yatını alakadar ettiği içindir. O’nun peygamberliğine insanların iman etmesi içindir. Allah (cc) Hz. Muhammed (sav) için Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmuştur:

وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ

 

“Biz seni başka değil ancak bütün alemlere rahmet olarak gönderdik” (Enbiya Suresi: 107)

Kur’an-ı Kerim’in hak ve noksansız İlahi Kitap olduğuna inanma­yan ve Hz. Muhammed (sav)’in son peygamber olduğuna inanmayan­ların durumu ne olursa olsun kafir olurlar. Ehl-i Kitap bu yüzden de küfre girmiştir.

Beşeri Sistemler

Hüküm koyma, beşerin ferdi ve içtimai hayatını tanzim etme yet­kisi, görüldüğü gibi ulûhiyet yetkisi dâhilinde olduğu için ancak Allah (cc)’a aittir. Allah (cc)’a ait olan bu yetkinin kısmen dahi masivai var­lıklara isnad edilmesi Kelime-i Tevhid’e doğrudan ya da dolaylı ola­rak karşı çıkıştır. İdeologlar, hüküm koyma konumunda görülenler ve birçok filozoflar -dilde olmasa dahi -hükmen kendilerini ulûhiyet yet­kilerine ortak tanıyıp Ehl-i Tevhid’in dışına çıkmış oluyorlar. Onlara destek veren ve haklı görenler de tevhid dairesinden çıkmış olur.

İnsanlık tarihi boyunca yeryüzünde toplumların üzerinde hükme­den sistemler iki kısımdır. Birincisi Kelime-i Tevhid’in ve inancının ge­tirdiği ve gerektirdiği Tevhidi nizam. Diğeri de cahili sistemler…

Tevhidi nizama ilahi nizam, İslam nizamı, İslam şer’iatı ve ilmi nizam da denilir. Cahiliyye sistemlerine ise beşeri sistemler, küfür sistemleri, şeytani düzenler, tağuti rejimler denir. Adı modern veya çağdaş rejimler de olsa bunların hepsi birer cahili sistemlerdir. Allah (cc)’ın hükümlerinin dışındaki bütün hükümler Cahiliyye hükümleridir.

 

وَأَنِ احْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمْ وَاحْذَرْهُمْ أَنْ يَفْتِنُوكَ عَنْ بَعْضِ مَا أَنْزَلَ اللَّهُ إِلَيْكَ ۖ فَإِنْ تَوَلَّوْا فَاعْلَمْ أَنَّمَا يُرِيدُ اللَّهُ أَنْ يُصِيبَهُمْ بِبَعْضِ ذُنُوبِهِمْ ۗ وَإِنَّ كَثِيرًا مِنَ النَّاسِ لَفَاسِقُونَ

أَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ ۚ وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ اللَّهِ حُكْمًا لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ

 

“(Sana şu talimatı verdik): Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve onların arzularına uyma. Allah’ın sana indirdiği hü­kümlerin bir kısmından seni saptırmamalarına dikkat et. Eğer (hükümden) yüz çevirirlerse bil ki (bununla) Allah ancak, gü­nahlarının bir kısmını onların başına bela etmek ister. İnsanların birçoğu da zaten yoldan çıkmışlardır. Yoksa onlar (İslam öncesi) cahiliye idaresini mi arıyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, hükümranlığı Allah’tan daha güzel kim vardır?” (Maide Suresi: 49- 50)

Okumuş olduğumuz bu ayet-i kerimede de konumuzla ilgili olarak üç esas vurgulanmaktadır.

Birincisi; Allah(cc)’ın hükümlerinden asla taviz verilmemesidir.

İkincisi; Allah ( cc )’ın hükümlerinin dışında her ne suretle olursa olsun hiçbir hükmü kabul etmemesidir.

Üçüncüsü ise Allah’ın hükümlerinin dışındaki bütün hükümleri­nin Cahiliyye hükmü olduğunun kabul edilmesi.

İslam’ın dışındaki bütün hükümler Cahiliyye hükümleridir. Bu hu­susta Allah Resulü (sav) şöyle buyurmuştur:

أَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ ۚ وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ اللَّهِ حُكْمًا لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ

 

“Her kim Allah’ın hükümlerinin dışındaki hükümlerle hük­mederse Cahiliyye hükümleri ile hükmetmiştir.”(Maide 50)

Tarihte Tatar Hükümdarı Cengiz han’ın meşhur olan “yasak” Ka­nunlarının Yahudilik, Hıristiyanlık, İslamiyet ve Tatar Moğol Bilgin­lerinden oluşmuş olan dört heyet tarafından oluşturulmuş ve Cengiz Han bu kanunlarla İmparatorluğunu idare etmiştir. Bu “Yasak” Ka­nunlarının dörtte biri İslami olduğu halde İslam Uleması söz konusu kanunlara Cahiliyye ve küfür kanunları demiştir.[52] Esasen kanunların %99’ı İslami de olsa %1’cahili olsa bile o kanunlara İslami denilemez. Böyle bir sisteme rıza gösterenler dahi dünyada ve ahirette hüsrana uğrayanlardan olur.

ثُمَّ أَنْتُمْ هَٰؤُلَاءِ تَقْتُلُونَ أَنْفُسَكُمْ وَتُخْرِجُونَ فَرِيقًا مِنْكُمْ مِنْ دِيَارِهِمْ تَظَاهَرُونَ عَلَيْهِمْ بِالْإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَإِنْ يَأْتُوكُمْ أُسَارَىٰ تُفَادُوهُمْ وَهُوَ مُحَرَّمٌ عَلَيْكُمْ إِخْرَاجُهُمْ ۚ أَفَتُؤْمِنُونَ بِبَعْضِ الْكِتَابِ وَتَكْفُرُونَ بِبَعْضٍ ۚ فَمَا جَزَاءُ مَنْ يَفْعَلُ ذَٰلِكَ مِنْكُمْ إِلَّا خِزْيٌ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا ۖ وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ يُرَدُّونَ إِلَىٰ أَشَدِّ الْعَذَابِ ۗ وَمَا اللَّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ

 

“ Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkar mı ediyorsunuz? Sizden öyle davrananların cezası dünya hayatında ancak rüsvaylık; kıyamet gününde ise en şiddetli azaba itilmek­tir. Allah sizin yapmakta olduklarınızdan asla gafil değildir.” (Ba­kara Suresi: 85) Günümüzde tevhidi inkâr bakımından en çok üçüncü sınıf insanlar mevcuttur.

Görüldüğü üzere her üç sınıf da Allah( cc )’ın ulûhiyet yetkisini masivai varlıklara isnad edip tevhidi bir hayat kabullenilmeyip ilahi ahkâma teslimiyet göstermediklerinden dolayı Tevhidi İnkılaba dolay­lı olarak ya da doğrudan karşı çıkmışlardır.

Bu zamanda tevhidi inkılaba en çok karşı çıkanlar üçüncü sınıftır.

Bazı coğrafyalarda ilhad (dinsizlik) namına bütün dinlere karşı çıkan­lar olmuştur. Ancak bunlar geniş kitleleri oluşturamazlar. Bütün din­lere karşı çıkarmış gibi lanse olunsalar bile kitleler üzerinde dinsizlik cereyanı kalıcı olamaz.

Zira din duygusu insanlarda fıtridir bu nedenle din duygusu in­sanlık tarihi ile var olmuş ve tarih boyunca da devam eder. Sovyet im­paratorluğunun yetmiş küsur yıl kitlelerden din inancını sökmek için en vahşi işkencelere ve şeytani hilelere başvurmasına rağmen başarılı olamaması bunun ispatıdır.

Lakin ne hazin manzaradır. Ki günümüzde İslam kimliğini taşı­yan yaklaşık 2 milyar insanın yaşamış olduğu coğrafyalarda tevhidi inkılabı isteyen ve çalışanların sayısı çok azdır. Bundan da beteri İs­lam alemi içerisinde etiketi din alimi olarak bilinen kimselerin tağuti sistemlere itaata cevaz vermeleridir. Batı kültürü ile ruhları kirlenmiş olan bu türlerin İslami ahkâmın yaşanmasını istemek gibi bir duygula­rı yoktur. Hatta tevhidi inkılabın keyfiyetini ve onu isteyenleri dolaylı olarak eleştirirler. Tevhidi İnkılaba engel olmaya çalışırlar.[53]

Dolayısıyla karşımıza iki sınıf toplum çıkmaktadır; İslam ve Cahiliye. Her ne kadar aralarında kısmı farklılıklar gözlemlense de cahiliye birçok noktada birleşir ve akıbetleri bakımında ortaktırlar.

Şerhistani(Rah) der ki; “İnsanlardan bazıları, Ehli Âlemi(İnsanlar âlemini) içerisinde bulundukları iklim şartlarına, renklerine, lisanlarına göre taksim etmişler, bazıları batı, doğu, kuzey, güney gibi yönlere göre taksim etmişler bazıları, kabile, aşiret ve kavim gibi durumlara göre taksim etmişlerdir. Bütün bunlar bir yana ehli âlem için en sahih taksim; Milel ve Nihal’dir. Milel; Vahye tabi olan ehli diyanettir. Nihal ise; Vahy yerine kendi heveslerine tabi olan ehli hevadır(Heva ve heveslerine dayananlardır).[54]

Bilindiği gibi Nihal kelimesi Nıhle’nin çoğuludur. Nıhle ise; Kupkuru zan ve vehim manasına gelir. Dolayısıyla El Milel; Vahye dayanan dinlerin(Milletlerin) tarihi, En Nihal ise; Vahye dayanmayan sistemlerin mahiyetidir.[55]

İslam, kuru bir zanna dayalı düşünce ve yaşam biçimlerini kökten reddetmiştir. Kuran insanoğluna doğru akideyi öğretir ve bu akideyi benimseyen fertlerin bulunduğu bir toplum oluşturur. Üzerinde, cahiliyenin sayısızca alameti bulunduğu halde kendisini İslam’a nispet eden fertler koyu bir aldanışla karşı karşıyadır.

Konunun izahı mahiyetinde Şehit Seyyid Kutub (Rha) şöyle der; “Şurası muhak­kak ki, cahiliyet cahiliyettir, İslam İslam’dır. Aralarında çok büyük farklar vardır. Gidilecek yol bütünüyle cahiliyetten çıkıp ve yine bütünüyle İslam’a girmektir. Takip edilecek me­tod bütün şekilleriyle cahiliyetten sıyrılıp çıkmak ve bütün emirleriyle gelip İslam’a sığınmaktır. Yolda atılacak ilk adım dava adamının cahiliyet siste­minden, nizamından ve hareketlerinden tam olarak sıyrılıp ayrılması ve bunun şuuruna ermesidir. Yolun ortasından buluşma imkânı bırakmayacak kadar ayrılmak. Cahiliyet ehlinin ancak tamamen cahiliyetlerinden çıkıp bütünüyle İslam’a girmeleri halinde yardımlaşabileceklerini kabul ederek bu­nun dışında bir dayanışma imkânı bırakmayacak kadar ayrılmaktır. Yağma yok. Taviz vermek yok. Yolun ortasında buluşma yok. Cahiliyet ne kadar iddia ederse etsin anlaşmaya yer yok. Bu şeklin, dava adamının şuurunda kesin olarak yer etmesi konulması gereken ilk temel taştır. Dava adamı kendisinin ayrı bir yolda öbürlerinin ayrı bir yolda olduğunu kabul etmelidir. Onların kendilerine göre dinleri kendinin de kendine göre dini olduğunu, onların kendilerine göre yolları kendinin de kendine göre yolu olduğunun şuuruna ererek anlamalıdır. Gittikleri yolda birlikte tek bir adım dahi atamayacaklarını kabul etmelidir. Onun vazifesi kendi yolunda yürümektir. Hiç taviz vermeden ve kendi dininden az veya çok fire vermeden. Tam olarak uzaklaşmak, kesin olarak ayrılmak ve açıkça kestirip atmak.” [56]

İMAN’MI YOKSA KÜFÜR CEPHESİ Mİ?

Üzerinde bulunduğumuz arzda yaşayan insan veya toplulukların sayıları ne kadar çok ya da az olursa olsun yol itibari ile iki yolun dışında hiç bir zaman üçüncü yoldan söz edilemez. Tabi olunan, kendisine uyulan ve hayatların üzerine bina edildiği temel dinamikler farklılık arz etse de genel itibari ile iki kısımda toplanır. İman veya küfür, İslam şeriatı veya cahiliye. Tercihler bağlanılan ve ardından gidilen bu iki hedefe doğru değişkenlik arz eder. Hiç şüphesiz Allah(cc) Hz. Muhammed(sas)’e razı olduğu gerçeği bildirmiştir.

ثُمَّ جَعَلْنَاكَ عَلَىٰ شَرِيعَةٍ مِنَ الْأَمْرِ فَاتَّبِعْهَا وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَ الَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ

 

“Sonra seni de bu emirden bir şeriat üzerinde kıldık; öyleyse sen ona uy ve bilmeyenlerin heva (istek ve tutku) larına uyma.” (Casiye 18)

Böylece mesele net biçimde ortaya konuyor. Ya Allah’ın şeriatı ya da bilmeyenlerin arzuları… Üçüncü bir şık söz konusu değildir. Dengeli ve tutarlı şeriat ile değişken arzular arasında orta bir yol da yok. Bir insan Allah’ın şeriatını bir kenara bıraktığı zaman kesinlikle arzulara göre hükmedecektir. Çünkü Allah’ın şeriatının dışındaki tüm hayat sistemleri, bilmeyenlerin eğilim gösterdikleri arzuların, ihtirasların ürünüdür.[57]

 

Teklife muhatap olan akıl sahipleri, Hz. Muhammed(sas)’in de kendisine uymakla sorumlu olduğu o şeriata uymak ve dışında kalan her türlü yollardan sakınmak durumundadır. Bu dünyada Resulullah’ın Allah(cc) getirmiş olduğu şeriatı reddedenden daha alçak kimse yoktur.

إِنَّ الَّذِينَ يُحَادُّونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ أُولَٰئِكَ فِي الْأَذَلِّينَ

كَتَبَ اللَّهُ لَأَغْلِبَنَّ أَنَا وَرُسُلِي ۚ إِنَّ اللَّهَ قَوِيٌّ عَزِيزٌ

 

“Allah’a ve peygamberine düşman olanlar, onlar en alçak kimselerle beraberdirler. Allah’a andolsun ki ben ve elçilerim galip geleceğiz diye” yazmıştır. Şüphesiz Allah güçlüdür, galiptir.”(Mücadele/20-21)

“”Allah’a ve peygamberine düşman olanlar şüphesiz işte onlar en zelil­ler içindedirler.” Yani Allah’ın emir ve nehiylerine muhalif davranan, hak­tan uzaklaşıp İslâm’a düşmanlık ederek, kendilerini bir cephede, Allah ve Rasulünün dinini başka bir cephede kabul eden inatçı kâfirler, işte bun­lar mağlup olanlardan ve Allah’ın yarattıklarının en zelillerindendir ki, is­ter dünyada ister ahirette olsun bunlardan daha zelil kimse göremezsin. Dünyadaki zilletleri, müşriklerin ve Yahudilerin başına gelen ölüm, esaret ve yurdundan kovulma, ahirette ise

 

لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتَّىٰ تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَ ۚ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ شَيْءٍ فَإِنَّ اللَّهَ بِهِ عَلِيمٌ

 

“Ey Rabbimiz, muhakkak sen kimi o ateşe sokarsan şüphesiz onu hor ve hakir edersin.” (Ali İmran, 3/92) ayetin­de ifade edildiği gibi azap görme ve rezil rüsva olmadır. Bu, Allah düşman­larının hezimete uğrayacağına dair bir ikazdır.”[58]

“Yüce Allah’ın gerçekleşen sözü budur işte. Dış görünüşe bakıldığında bazen bu doğru sözün gerçekleşmediği sanılsa da her şeye rağmen gerçekleşecek olan vaadidir.

Bilfiil görünen odur ki, iman ve tevhid, küfre ve şirke galip gelmiştir. Bu yeryüzünde, Allah inancı yerleşmiştir. Şirkin ve putperestliğin İslam’ın yolunda oluşturduğu onca engellemelere, onca handikaplara rağmen insanlık İslam’a bağlanmıştır. Küfür, şirk ve inkârcılıkla uzun süren bir savaştan sonra insanlık İslam’la tanışmıştır. Yeryüzünün bazı bölgelerinde zaman zaman inkârcılığın veya şirkin yaygınlaştığı ve genişlediği, bugünkü inkârcı ve putperest devletlerde olduğu gibi egemen olduğu görülse de, Allah inancı yine de genel anlamda egemenliğini korumaktadır. Ayrıca putperestlik ve inkarcılık dönemlerini mutlaka kaçınılmaz bir son beklemektedir. Zira bunlar yaşamaya elverişli anlayışlar değildir. İnsanlık her gün Allah’a imana yönelten, iman ve tevhid inancını gerçekleştiren, sağlamlaştıran yeni yeni delillere ulaşmaktadır.

İnanmış insan Allah’ın sözünü gerçekleşmiş bir hakikat olarak kabul eder. Eğer belirli bir kuşakta veya dünyanın sınırlı bir bölgesinde dar kapsamlı bir uygulama bu gerçeğe ters düşüyorsa, bu uygulama tutarsız, temelsiz ve geçici olan bir uygulamadır. Onun yeryüzünde bir dönem varlığını sürdürmesi özel bir hikmete bağlıdır. Belki de bununla Allah’ın sözünün belirlenen zamanda gerçekleşmesi için iman duygusunun coşturulup, harekete geçirilmesi amaçlanmaktadır.

Bugün insan, iman düşmanlarının inanmışlara karşı uzun zamanlardan beri uyguladıkları baskılara, takiplere, zulümlere ve her çeşit aldatmaya, ortaya koydukları çeşitli saldırılara baktığında… Bu saldırıların bazı dönemlerde ileri derecede yoğunlaşarak sürgün, işkence, yaşam koşullarının daraltılması ve hatta mü’minlerin sıkı takibata uğrayarak öldürülmeleri gibi tüm cezalandırma, yıldırma metotlarının kullanıldığını hesaba kattığında… Tüm bu olumsuzluklara rağmen imanın mü’minlerin kalbinde muhafaza edildiğini, onları yıkılmaktan koruduğunu, inanmış toplulukların kişiliklerini yitirmekten ve saldırgan ulusların içinde eriyip gitmekten koruduğunu, kesin yıkım ve yok etme halleri dışında inanmış bireylerin ve toplulukların egemen zalim güçlere boyun eğmediğini gördüğünde… Evet insan, uzun vadede gerçekleşen bu hakikati gördüğünde Allah’ın bu vadinin doğruluğunu anlamaktadır. Bu tarihi gerçeğe baktığında daha fazla beklemesine gerek kalmadan Allah’ın vadinin gerçek olduğunu anlar.

Ne olursa olsun mü’min, Allah’ın vadinin bu varlık âleminde mutlaka gerçekleşecek bir hakikat olduğuna inanır. Allah’a ve Peygamberine karşı gelenlerin zillete mahkûm olacakları, Allah ve Peygamberinin ise galip olacağı hakkındaki inancına asla gölge düşürmez. Bunun mutlaka gerçekleşeceğine inanır. Olaylar istediği kadar başka şekilde gelişsin fark etmez!”[59]

Bu su götürmez gerçek ilk insan yaratıldığı günden beri devam edegelmektedir. İman ve küfür cephesi çarpışmış ve iman daima galip gelmiştir. Bu yeryüzünden silinmeyecek bir olaydır. Şurası da bir hakikattir ki; her iki cephenin de fertleri, fedaileri vardır. Bu fertler kendi tercihleri kendi istekleri ile bu cepheyi tercih etmiş ve çarpışmayı göze almıştır. Önceki peygamberlerden beri anlatılan ve yaşanılan bir gerçektir bu.

مَا يُقَالُ لَكَ إِلَّا مَا قَدْ قِيلَ لِلرُّسُلِ مِنْ قَبْلِكَ ۚ إِنَّ رَبَّكَ لَذُو مَغْفِرَةٍ وَذُو عِقَابٍ أَلِيمٍ

 

“Ey Muhammed! Sana söylenen, senden önceki elçilere söylenmiş olandan başka birşey değildir. Senin Rabb’in hem bağışlama sahibi hem de acı azap sahibidir.(Fussilet/43)”

“Bütün peygamberler aynı vahyi almışlar, aynı mesajı yüklenmişler, insanları aynı inanç sistemine inanıp uymaya çağırmışlardır. Bu yüzden insanlardan aynı tepkiyi görmüşler, aynı yalanlama ve itirazlarla karşılaşmışlardır. Bütün peygamberleri birbirine bağlayan aynı bağdır. Hepsi aynı ağacın dallarıdırlar. Aynı aileye mensupturlar. Çektikleri acılar, yaşadıkları deneyimler ve uzanıp giden yolda en sonunda varmak istedikleri hedef aynıdır.

Yakınlık duygusunu aşılayan, insana güç ve sabır veren insanı kararlı kılan ne güzel bir duygu! Daha önce Hz. Nuh, İbrahim, Musa, İsa, Muhammed ve onların kardeşleri diğer bütün peygamberlerin -salât ve selâm üzerlerine olsun- izlediği yolu izleyen dava adamlarına bu duyguyu tattıran işte bu gerçektir.

Bu gerçeğin dava adamlarına kazandırdığı bu bilinç onlara üstünlük duygusunu, onurluluğu, yolun zorluklarına, iniş-çıkışlarına, dikenlerine ve engellerine aldırmamayı aşılıyor. Dava adamı yoluna devam ederken, kendisinden önce bu yolu izleyenlerin bütün insanlar arasında en seçkin topluluk olduklarını düşünür.

Şu bir gerçektir:

مَا يُقَالُ لَكَ إِلَّا مَا قَدْ قِيلَ لِلرُّسُلِ مِنْ قَبْلِكَ ۚ إِنَّ رَبَّكَ لَذُو مَغْفِرَةٍ وَذُو عِقَابٍ أَلِيمٍ

 

“Ey Muhammed! Sana söylenen, senden önceki elçilere söylenmiş olandan başka bir şey değildir.”(Fussilet 43)

Bu gerçeğin mü’min ruhlara yerleşmesi ne derin ve ne dehşetli sonuçlar doğurur? İşte Kur’an bunu gerçekleştiriyor. Bu gerçeği kalplere yerleştiriyor, bir tohum gibi ekiyor. Nuh (as)’dan, Muhammed (sav)’e kadar tüm peygamberlerin yüklendiği tevhid davası, bir tek ilahın katından gelen bir tek davettir. Değişmez bir tek hedefi olan davettir. O da sapıtmış insanlığı Rabbi’ne yöneltmek dosdoğru ilahi yola koymak ve onu ilahi metotla eğitmektir. Risaletlere inanmış tüm müminler kardeştir. Hepsi bir arada tek bir ümmettir. Hepsi de bir tek ilaha kulluk etmektedir. İnsanlık tüm kuşaklarıyla iki sınıfa ayrılmaktadır;

  1. Allah’ın hizbini oluşturan müminler
    2. Şeytanın hizbini oluşturan kâfirler

Bu zaman ve mekanların değişmesiyle değişmeyen bir gerçektir. Her kuşaktaki müminler, çağlar boyu uzayıp gelen uzun zincirin bir halkasını oluştururlar. Bu büyük saygın ve muazzam hakikat Kur’an-ı Kerim’in onayladığı ve İslam’ın kendisine dayandığı hakikattir.”[60]

اسْتَحْوَذَ عَلَيْهِمُ الشَّيْطَانُ فَأَنْسَاهُمْ ذِكْرَ اللَّهِ ۚ أُولَٰئِكَ حِزْبُ الشَّيْطَانِ ۚ أَلَا إِنَّ حِزْبَ الشَّيْطَانِ هُمُ الْخَاسِرُونَ

 

“Şeytan onları istila etmiş, onlara Allah’ı anmayı unutturmuştur. Onlar şeytanın taraftarlarıdır(hizbidirler). İyi bilin ki şeytanın taraftarları mutlaka kaybedenlerdir.”(Mücadele/19)

“Yani şeytan onları istila etmiş, kuşatmış ve akıllarım tesir altına almıştır. Bu yüzden onlar Allah’ın emirlerini ter-kettiler, O’na itaat etmediler. İşte bunlar şeytanın ordularıdır ve onun pe­şinden gidenlerdir. Dikkat, şeytanın yardımcıları hüsrana uğrayıp helak olanların ta kendileridir. Çünkü onlar cennet yerine cehenneme, hidayet yerine dalâlete razı oldular. Allah’a ve Peygamber’e (s.a.) karşı yalan söyle­diler, yalan yeminler ettiler, bu sebepten dünyada da ahirette de hüsrana uğrayacaklardır. Bunu kabul edip razı olan, akıllı insan değildir.”[61]

“Zira şeytan onları büsbütün emri altına almıştır: “Onlara Allah’ı anmayı unutturmuştur.” Allah’ı unutan kalp ise bozulur kötülüğe yataklık eder. “Onlar şeytanın taraftarlarıdır.” Onlar şeytana karşı samimidirler. Onun sancağı altında yer alırlar. Onun adına çalışırlar. Onun amaçlarını gerçekleştirirler. O ise katıksız kötülüktür. Sonuçta katıksız ziyana uğrayacaktır. “İyi bilin ki şeytanın taraftarları mutlaka kaybedenlerdir.

Bu gerçekten şiddetli, sert bir saldırıdır. Onların düzenbaz halleriyle, aldatıcı düşmanlıklarıyla, müslümanlara karşı planladıkları kötülüğe, eziyete ve bozgunculuğa tamimiyle uygun düşmektedir. Müslümanların kalplerini ise huzura kavuşturmaktadır. Yüce Allah onların yerine gizli olan düşmanlarına bu şekilde yoğun saldırılar düzenlemektedir.”[62]

وَمَنْ يَتَوَلَّ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَالَّذِينَ آمَنُوا فَإِنَّ حِزْبَ اللَّهِ هُمُ الْغَالِبُونَ

 

“Kim Allah’ı, Peygamberi ve müminleri dost edinirse bilsin ki, galip gelecek olanlar, yalnız Allah’ın tarafını tutanların grubudur(hizbidir).”(Maide/56)

“Bu galibiyet sözü, imandan kaynaklanan bir kuralın açıklanmasından sonra yer almaktadır. Bu kural Allah’a, peygamberine ve müminlere yönelik dostluktur. Ayrıca bu, yahudi ve Hristiyanları dost edinmemeye, bunun müslüman saftan ayrılıp yahudi ve Hristiyanların safına katılmak olduğuna, aynı zamanda dinden dönmek anlamına geldiğine ilişkin bir uyarıdır.

Burada Kur’an’ın genel bir yaklaşımı göze çarpmaktadır. Yüce Allah, sadece İslâm daha iyidir diye teslim olmalarını istemektedir Müslümanlardan. İleride galip geleceği, yeryüzüne egemen olacağı için değil. Bunlar zamanı gelince gerçekleşecek sonuçlardır. Sadece yüce Allah’ın, bu dini yerleştirmesine ilişkin takdirini gerçekleştirmek için meydana gelirler, insanları bu dine girmeye teşvik etmek için değil. Müslümanların galip gelmelerinde kendileri için herhangi bir şey söz konusu değildir. Ne benlikleri ne de kişilikleri için bir pay çıkarmazlar. Bu, sadece onların eliyle gerçekleşen Allah’ın kaderidir. Bunu, akideleri için bahşetmiştir yüce Allah, şahıslardan dolayı değil. Elbette bu uğurda sarf ettikleri çabanın mükâfatını alacaklardır. Bu dinin yeryüzüne yerleşmesinin ve bu yerleşmeden dolayı yeryüzünün ıslah olmasının doğurduğu sonuçların sevabını alacaklardır.

Aynı şekilde yüce Allah, kalplerini sağlamlaştırmak, onları karşılarına çıkan red engellerden kurtarmak için, müslümanlara galibiyet vaad etmektedir. -Bunlar çoğu zaman son derece çürük engellerdir- Sonuçtan emin olunca, sıkıntıları aşma ve zorlukları atlama konusunda kalpleri daha bir güçlenir. Allah’ın müslüman ümmete vaadettiği galibiyetin, kendi elleriyle gerçekleşmesini isterler. Böylece bu uğurda yaptıkları cihadın, Allah’ın dinini yeryüzüne yerleştirmenin ve bu yerleştirmenin doğurduğu sonuçların mükâfatını hak etmiş olurlar.[63]

“Allah’a iman etmek, O’na tevekkül etmek suretiyle Allah’ın dinine yardım eden, Allah’ın Rasulü’ne ve müminlere de düşmanlarına karşı destek veren kim­seler, işte onlar gerçek kurtuluşa erenlerdir. Gerçekten zafere ve üstünlüğe eri­şenler onlardır. İşte o vakit de Allah’ın Hizbi ‘nin zaferi, yani müminler toplulu­ğunun zaferi ve üstünlüğü tahakkuk eder. Galip gelecek olanlar müminlerdir. Çünkü onlar Allah’ın Hizbidirler. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah: Andolsun ben ve peygamberlerim her halde galip geleceğim’ diye yaz­mıştır. Muhakkak ki Allah yegâne güç sahibidir, mutlak galiptir… İşte bunlar Allah’ın Hizbidir. Haberiniz olsun muhakkak Allah’ın Hizbi felah bulanların ta kendileridir.” (Mücadele, 58/21-22) Buna göre her kim Allah’ı, Resulünü ve mü­minleri veli edinmeye razı olursa işte o kişi dünyada da ahirette de felah bulur (yani umduklarına nail, korktuklarından emin olur) ve her ikisinde de Allah’ın yardımına mazhar olur.”[64]

SONUÇ

حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ وَالدَّمُ وَلَحْمُ الْخِنْزِيرِ وَمَا أُهِلَّ لِغَيْرِ اللَّهِ بِهِ وَالْمُنْخَنِقَةُ وَالْمَوْقُوذَةُ وَالْمُتَرَدِّيَةُ وَالنَّطِيحَةُ وَمَا أَكَلَ السَّبُعُ إِلَّا مَا ذَكَّيْتُمْ وَمَا ذُبِحَ عَلَى النُّصُبِ وَأَنْ تَسْتَقْسِمُوا بِالْأَزْلَامِ ۚ ذَٰلِكُمْ فِسْقٌ ۗ الْيَوْمَ يَئِسَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ دِينِكُمْ فَلَا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْنِ ۚ الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الْإِسْلَامَ دِينًا ۚ فَمَنِ اضْطُرَّ فِي مَخْمَصَةٍ غَيْرَ مُتَجَانِفٍ لِإِثْمٍ ۙ فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ

 

“…Bugün kâfirler dininizi ortadan kaldırmaktan umut kesmişlerdir. O halde onlardan korkmayınız, benden korkunuz. Bugün sizin hesabınıza dininizi bütünledim. Size yönelik nimetimi tamama erdirdim ve sizin için din olarak İslâm’ı beğendim. O halde onlardan korkmayın, benden korkunuz…”(Maide/3)

Bu sözler önce, yüce Allah’ın şeriatının hiçbir şekilde bölünemeyeceğini gösterir. İster düşünce ve inanca ister ibadetlere, helâl ve harama ya da toplum ve devletlerarası hukuka ilişkin olsun tamamı mükemmeldir. İşte tüm bunlar, yüce Allah’ın bu ayette mükemmel kıldığını bildirdiği “din” dir. Ve iman edenlere tamamladığını bildirdiği “nimeti” dir. Bu dinde düşünce ve inanca ilişkin olanlar ile ibadete, helâl ve haramlara ilişkin olanlar ya da toplum devletlerarası hukuka ait hükümler arasında hiçbir ayrım yapılmamıştır. Bunların tamamı, Allah’ın müslümanlara seçtiği İlâhî sistemi oluşturmaktadır. Bu sistemin bir kısmından sapma, tamamını terk anlamına gelir. Bu “din” e karşı gelme, dolayısıyla bu “din” den çıkma anlamını taşır.

Mesele, belirttiğimiz şekildedir. Allah’ın müslümanlara seçtiği bu sistemden bir şeyi atmak ve onun yerine insan yapısı bir şey eklemek açıkça Allah’ın ilahlığını kabul etmemektir. Bu özelliklerden bazısını bir insana yakıştırmak Allah’ın yeryüzündeki otoritesine isyan ve böylece ilahlık özelliklerinin en büyüğü olan “hâkimiyet” iddiası ile ilahlık taslama anlamına gelmektedir. Bu da, açıkça bu dine isyan ve doğal olarak, bu dinden çıkmaktır. “Bugün kafirler dininizi ortadan kaldırmaktan umut kesmişlerdir…”

Kâfirler onu iptal etmekten, ortadan kaldırmaktan ya da tahrif etmekten ümitlerini kestiler. Çünkü Allah, onu mükemmel kıldı ve kıyamete değin sürmesine hükmetti. Onlar, harpte zor durumdaki müslümanları yenebilirler, fakat bu dine üstünlük sağlayamazlar. Onu tahrife kalkışanların çok olmasına tuzak kuranların kuvvetine ve bu dönemlerde mensuplarının kara cahilliğine rağmen bu din, lekelenemeyen ve tahrif edilemeyen -kıyamete değin korunmuş tek dindir. Allah, yeryüzünde bu dini, bilen ve onu gelecek nesle teslim edene değin, tamamen anlayıp koruyan bir topluluktan yoksun bırakmayacaktır. Kâfirlerin bu dinden ümitlerini kestikleri şeklindeki Allah’ın vaadi gerçektir.

“O halde onlardan korkmayın, benden korkunuz.”

Kâfirler bu dine hiçbir şekilde el uzatamazlar. Taraftarlarına da, bu dinin canlı bir tercümanı oldukları, yükümlülük ve sorumluluklarını yerine getirdikleri, hayatlarında hükümlerini ve hedeflerini gerçekleştirdikleri ve ondan yüz çevirmedikleri sürece hiçbir zarar veremezler.

Yüce Allah’ın, Medine’deki İslâm toplumuna yönelik bu teklifi o kuşağa has değildir. Bu hitap, bütün zamanlardaki ve yerdeki tüm iman edenlere seslenmektedir. “İman edenlere” diyoruz. Çünkü Allah’ın kendilerine seçtiği bu dinden tamamen hoşnut olanlar, bu dini dünya görüşleri olarak benimseyenler işte bunlar -yalnızca bunlar- “müminler “dir. “Bugün sizin hesabınıza dininizi bütünledim, size yönelik nimetimi tamama erdirdim ve sizin için din olarak İslâm’ı beğendim.”

Bugün yani bu ayetin indiği “Veda haccı günü” Allah bu dini noksansız kılmıştır. Ona bir şey eklemek isteyen, artık ne ilave edebilir ki? Müminlere olan en büyük nimeti, bu mükemmel ve kapsamlı sistemle yerine gelmiş ve onlara din olarak “İslam’ı seçmiştir. Dünya görüşü olarak bu sistemi benimsemeyen ise, Allah’ın müminlere seçtiği şeyi tepmiş olur.[65]

Kur’an bize göstermektedir ki; imanı tercih edene de küfürü tercih edene de yollar açılmış ve bu tercih sebebince de kalplere o yol sevdirilmiştir. Dolayısıyla insan kendi sonunu kendi tercihleriyle belirler. Bu konuda herhangi bir müdahale söz konusu değildir. İnsana verilen akıl ve irade bu iki tercih arasında serbest bırakılmıştır. Tercih yaparken kendisine imkanlar ve deliller sunulan insanoğlu kendisine hoş gelen tarafı seçerek kimliğini belirler. Allah (cc) göndermiş olduğu peygamberler ve nazil etmiş olduğu kitaplar vasıtasıyla insanlara doğru tercihte bulunmalarını dilemiş bu tercihlerin kesinliği konusunda da deliller var etmiştir. Kendisine böyle bir rahmetin gönderildiğini fark edenler imandan yana tercihini kullanarak Allah (cc)’ın inayetiyle kurtuluşa erenlerden olmuştur, olmaktadır, olacaktır. Gönderilen bu rahmeti kendisine zahmet görenler ise ya buna karşı kör ve sağır kesilmiş ya da kendi asılsız iddialarıyla bu hakikatlere karşı amansız bir mücadeleye girişerek örtbas etmeye çalışmıştır.

İmanı küfre tercih edenin hiçbir mazereti olamayacağı gibi hiçbir haklılık payı da yoktur. Küfür, başlı başına bir haksızlıkken haklılık payı nasıl aranabilir. Başlı başına bir zulümken adalet nasıl aranabilir. Başlı başına bir vahşetken insaf nasıl aranabilir. Başlı başına basiretsizlik, taassupçuluk, akılsızlık iken aydınlık nasıl aranabilir. Küfür tamamıyla boş ve asılsızdır. Tutarsızlık, yalancılık, düzenbazlıktır. Küfür kapkaranlıktır, bataklıktır.

Küfrü tanıtmaya çalıştığımız bu eserde Kur’an’dan ve Sünnet’ten aldığımız yönlendirme ile küfrün bataklığına, karanlığına, tutarsızlığına, düzenbazlığına, kan emiciliğine ve kendisine ve hiziplerine karşı dikkatli olunması gerektiğine dikkat çekmeye çalıştık. Gayret bizden Tevfik Allah’tandır. Dualarımızın sonu da başında olduğu gibi Allah’a hamd etmektir. Kitabımızın son cümlelerini meramımızı anlatacağı kanaatiyle şu ayet ile bitirmeyi tercih ediyoruz;

وَقُلِ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْ ۖ فَمَنْ شَاءَ فَلْيُؤْمِنْ وَمَنْ شَاءَ فَلْيَكْفُرْ ۚ إِنَّا أَعْتَدْنَا لِلظَّالِمِينَ نَارًا أَحَاطَ بِهِمْ سُرَادِقُهَا ۚ وَإِنْ يَسْتَغِيثُوا يُغَاثُوا بِمَاءٍ كَالْمُهْلِ يَشْوِي الْوُجُوهَ ۚ بِئْسَ الشَّرَابُ وَسَاءَتْ مُرْتَفَقًا

 

“De ki: “Hak, Rabbinizdendir. ARTIK DİLEYEN İMAN ETSİN, DİLEYEN İNKÂR ETSİN.” Biz zalimlere öyle bir ateş hazırladık ki, onun alevden duvarları kendilerini çepeçevre kuşatmıştır. (Susuzluktan) feryat edip yardım dilediklerinde, maden eriyiği gibi, yüzleri yakıp kavuran bir su ile kendilerine yardım edilir. O ne kötü bir içecektir! Cehennem ne korkunç bir yaslanacak yerdir.”(Kehf/29)

22 REBİU’L-AHİR 1441
19.12.2019

BAŞLIK; KÜFÜR RİSALESİ, KÜFRÜN MAHİYETİ , KUR’AN’IN GÖLGESİNDE KÜFÜR

[1] Kamusu’l-Muhit ,(Firuzabadi) c:3,262 İst. 1304

[2] Lisanu’l Arab İbn,i Manzur, C:5 sh,145-146 Beyrut 1955

[3] Safvetu’l Beyan Fi Tefsiri’l Kur’an (Ş.Musa Kazım) s.80 İst. 1335

[4] Tefsir-i Kebir (Fahreddin er-Razi) c:2 sh,365 İst. 1308

[5] İslam’ın Anlaşılmasına Doğru – Mevdudi s.13 Kuveyt 1974

[6] İman (Abdul Mecid Zindani Ter. M.Ali Seraceddin s,112-113 İst. 1986

[7] Envaru’t Tenzil ve Esraru’t Te’vil (Kadı Beyzavi) c:1 sh,135 İst. 1285

[8] Envaru’t Tenzil ve Esraru’t Te’vil (Kadı Beyzavi) c:1 sh,339 İst. 1285

[9] İslam  – Said Havva Cüz/ Sh: 85 Beyrut/1981

[10] Reddu’l Muhtar Ala’d Durru’l Muhtar – İbn Abidin C:1, Sh:473 İst/1984

[11] Hulesatu’l Beyan Fi Tefsiri’l Kur’an – Mehmed Vehbi C:1 Sh:47 İst/1960

[12] İkrahın Çeşitleri ve Tanımları için ilgili esere başvurabilirsiniz. Konumuz bu olmadığından özet geçmekle iktifa ediyoruz.

[13] Buhari ve Müslim kitabul İman No:l

[14] İtiraf eden. Kendi noksan ve kabahatlerini kabul edip anlatan ve söyleyen.

[15] Müslim, Libas 27, (2077); Ebu Davud, Libas 20, (4066, 4067, 4068); Nesai, Zinet 96, (8, 203, 204)

[16] İbn-i Manzur Lisanul Arab c.5 s. 145, İbn-i Abidin c.9 s.5, Frenk mukallitliği ve İslam l. Atıf Hoca s. 14, Kamusu’l- Muhit c. 3 s. 262, İmam Gazali  Faysaluk Tefrika s. 19, Tac Tercümesi s. 36, Küfür Sözler H. Aşık s. 24-25, Birgivi Vasiyetnamesi s. 200-201, Frenk Mukallitliği ve İslam s. 17, Birgivi VasiyetnamesrS-201-202-, Küfür Sözler s. 27-28, Ehli Sünnet itikadı Gümüşhanevi s. 67, El-Mebsut. 10 s. 98, Fıkhı Ekber Şerhi s. 432, Ibni Abidin e. 9 s. 58-59, Hukuku lslamiye Kamusu c. 4 s. 8, a.g.e. c. 4 s. 7, Ibni Abidin c. 9 s. 10-13, El-Mebsut c. 24 s. 47, Imam-ı Kasani… El Bedaiüssenai c. 7 s. 175-176, Mülteka Tercümesi c. 2 s. 340-341, Berika c. 2 s. 445, Birgivi Vasiyetnamesi s. 200, Frenk mukallitliği… s. 14-16, Küfür

[17] Şahı Merdan Sarı – İslam Akaidi/4.Cilt Sh: 435-491

[18] İmam-ı Kurtubî, el-Camü fi Ahkâmi’I Kur’ân, Kahire 1967, c. II, sh. 94.

 

[19] İmam Kurtubi el-Camü fi Ahkâmi’I Kur’ân, Kahire 1967,(Bakara 120)

[20] “( Sünen-i İbn-i Mace, İst:1401 c. II, sh. 912. Had. No: 2731.)

[21] İmam-ı Kasanî, el-Bedaiû’s Senai, Beyrut: 1975, c. VI, sh. 280. Aynca, Molla Hüsrev, a.g.e., c. II, sh. 377.

[22] İmam-ı Merginani, el-Hidaye Şerhu Bidayetü’l Mübtedi, Kahire 1965, c. I, sh. 93.

 

[23] Fi Zilali’l Kur’an – Seyyid Kutub – Enfal/73 Tefsiri

[24] Fi Zilali’l Kur’an – Seyyid Kutub – Maide/51 Tefsiri

[25] Fi Zilali’l Kur’an – Seyyid Kutub – Enbiya/92 Tefsiri

[26] Fi Zilali’l Kur’an – Seyyid Kutub – Enfal/72-75 Tefsiri İslam Çağrısının Tabiatı Başlığı

[27] Tefhimu’l Kur’an – Fetih/29 Tefsiri

[28] Tefhimu’l – Kur’an – Mevdudi – Ali-i İmran/149 Tefsiri

[29] Tefhimu’l – Kur’an – Mevdudi/ Zuhruf-54

[30] Fi Zilali’l – Kur’an – Seyyid Kutub/Mümtehine-4

[31] Fetava-i Hindiyye – Ş.Nizameddin C:6 Sh:454 Bulak/Mısır/1310

[32] Tefhimu’l – Kur’an – Mevdudi/ Bakara-118

[33] Fi Zilali’l – Kur’an – Seyyid Kutub/Nisa-76

[34] Tefhimu’l – Kur’an – Mevdudi/ Nisa-76

[35] Tefsir-i Kebir Mefatihu’l Ğayb – İmam Razi/Nisa-76

[36] El-Faslu Fil Mileli Ve’l  Nihal (İbn-i Nazım) C:1 Sh:48-49 Beyrut/1975

[37] Esbabu’n-Nuzul (el-Vahidi) Sh:89 Beyrut/ty

[38] Hulesatu’l-Beyan Fi Tefsiru’l-Kur’an (M.Vehbi) C:3 Sh:946 İst/1968

[39] El-Cami-u Li Ahkami’l-Kur’an (Kurtubi) C:5 Sh:249 Mısır/1967

[40] Fi Zilali’l Kur’an – Seyyid Kutub – Maide/51

[41] Tefhimu’l Kuran (Mevdudi) Ter: Heyet 6/ 169 İst 1987

[42] Fi Zilali’l Kur’an – Seyyid Kutub/Tevbe-23

[43] Tefsiru Keşşaf (Zemahşeri) C:2 Sh:240 Beyrut/1947

[44] [44] Fi Zilali’l Kur’an – Seyyid Kutub/Enfal-73

[45] Fi Zilali’l Kur’an – Seyyid Kutub/Al-i İmran 28-29

[46] Tefsiru’l Munir – Vehbe Zuhayli/Al-i İmran 28-29

[47] Feyzu’l Kadir Şerhu Camiu’s Sağir (Menavi) C:6 Sh:111 Beyrut/ty

[48]

[49] Fi Zilali’l Kur’an – Seyyid Kutub – Mümtehine/1-2

[50] Fi Zilali’ Kur’an – Seyyid Kutub – Al-i İmran/100-101 – Ayrıca bkz.: Davetçini Yol Azığı – Seyyid Kutub – Kur’an’ı Öğrenmenin Yolu Başlığı

[51] Fi Zilali’ Kur’an – Seyyid Kutub – Fussilet/26

[52] (İbn-i Kesir  Tefsir’ul Kur’an’il Aziym, c.3, sh. 123)

[53] Kelime-i Tevhid Ve Manası ( Şahı Merdan Sarı)

[54] El Milel Ven Nihal Şehristani

[55] Fıkhi Meseleler (Yusuf Kerimoğlu) C:1 Sh:159 İst. 1988

[56] Seyyid Kutub Fi Zilali’l Kuran C:6 Sh:3992 Beyrut 1992

[57] Seyyid Kutub Fi Zilali’l Kuran – Casiye/18

[58] Vehbe Zuhayli – Tefsiru’l Munir – Mücadele/20-21

[59] Fi Zilali’l Kur’an – Seyyid Kutub – Mücadele/20-21

[60] Seyyid Kutub – Davetçinin Yol Azığı – Sh:49 Neda Yay.

[61] Vehbe Zuhayli – Tefsiru’l Munir – Mücadele/19

[62] Fi Zilali’l Kur’an – Seyyid Kutub – Mücadele/19

[63] Fi Zilali’l Kur’an – Seyyid Kutub – Maide/56

[64] Vehbe Zuhayli – Tefsiru’l Munir – Maide/56

 

[65] Fi Zilali’l Kur’an – Seyyid Kutub – Maide/3

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.