MENÜ

KELİMELER VE KAVRAMLAR 71) İKRAH

85 defa okunduYorumlanmadı kategorisinde, tarihinde yayınlandı
KELİMELER VE KAVRAMLAR 71) İKRAH

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

Hamd kendisinden başka ilah olmayan, mutlak manada tek güç ve kudret sahibi olan Allah’a mahsustur. Salat ve selam tüm peygamberlerin ve onları takip eden tabilerinin üzerine olsun.

İKRÂH/DİNDE ZORLAMA 

 

İkrâh; Anlam ve Mâhiyeti 

 

İkrâh; Zorlamak, bir kimseyi istemediği ve çirkin gördüğü bir işi yapmaya mecbur tutmak demektir. Bir İslâm hukuku terimi olarak; bir kimsenin başkasına yaptığı, ondaki rızâyı kaldıran veya ehliyetini yok etmediği halde, onun ihtiyârını/seçme hürriyetini bozan, ya da şer’î yükümlülüğü kaldıran korkutma hâlini ifade eder. Mecelle, ikrâhı şöyle târif eder: “İkrâh; bir kimseyi korkutmak sûretiyle rızâsı olmaksızın bir iş işlemek üzere haksız yere zorlamaktır.” (Mecelle, madde 948)

İslâm’da, insana din, inanç ve vicdan özgürlüğü tanınmış; irâdeyi baskı altına almak ve insanı rızâsı olmayan işlere zorlamak yasaklanmıştır. İknâ etme, güzel öğüt, toleranslı davranış ve en güzel irşad ve eğitim metodunu bulup uygulamak İslâm’ın amacıdır. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulur:

“Ey Peygamber! insanları Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle dâvet et. Onlarla en uygun şekilde mücâdele et. Şüphesiz ki Rabbin, yolundan sapanı da, doğru yolda yürüyenleri de çok iyi bilir.” (16/Nahl, 125).

“Dinde zorlama yoktur. Hak yol, bâtıl yoldan ayrılmıştır. Kim tâğutu inkâr edip Allâh’a iman ederse, muhakkak ki o, kopmayan sağlam bir kulpa sarılmıştır. Allah, her şeyi çok iyi işiten ve çok iyi bilendir.” (2/Bakara, 256)

İkrâhla ilgili 2/Bakara, 256. âyetinin inme sebebi şu olaydır: Huseyn el-Ensârî’nin, müslüman olmayan iki oğlu Ensar’dan bazılarıyla birlikte yiyecek almak üzere Medîne’ye gelmişlerdi. Babaları; “müslüman olmadan sizi bırakmam” dedi. Oğulları İslâm’a girmek istemeyince, Hz. Peygamber’e başvurdu ve; “ben bakıp dururken, benden bir parça olan çocuklarım ateşe mi girsin?” dedi. Bunun üzerine yukarıdaki âyet nâzil oldu (et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, Mısır 1388/1968, III, 14).

Başka bir âyette irâdesi zorlanan kimse için bazı kolaylıklara işaret edilir:

“Mü’minler mü’minleri bırakıp da, kâfirleri dost ve idareci edinmesinler. Kim bunu yaparsa, ona Allah’tan hiçbir şey (yardım) yoktur. Onlardan gelebilecek bir tehlikeden dolayı sakınmış olmanız hâriç. Allah size, asıl kendisinden korkmanızı emrediyor. Nihayet gidiş de ancak Onadır.” (3/Âl-i İmrân, 28).

Bu âyetteki; “Onlardan gelebilecek bir tehlikeden dolayı sakınmış olmanız hâriç” hükmünün tefsîrini İbn Abbas şöyle yapar: “Bu, kalbi iman ile dopdolu olduğu halde, diliyle küfür kelimesini söyleyip, işkence ve ölümden kurtulmuş olmasıdır. Böyle yapan kimse hem hayatını kurtarır, hem de o anda günahı kaldırıldığı için, sorumlu olmaz” (el-Kurtubî, el-Câmi’ li Ahkâmi’l Kur’an, Kâhire 1967, IV, 57). İbn Kesîr, bu konudaki ruhsatı şöyle açıklar: “Bazı yer ve zamanlarda inkârcıların şerrinden korkanlar, niyet ve kalplerinden değil de, dış görünüş bakımından kendilerini koruyacak şekilde davranabilirler” (İbn Kesîr, Tefsîr, Beyrut 1969, I, 357).

Hanefîlere göre, ölüm tehlikesi ve bir uzvun koparılması gibi ikrâh-ı mülcî sözkonusu olunca, bir kimsenin, diliyle küfür kelimesini açığa vurmasında bir sakınca yoktur. Hz. Peygamber’in Ammar bin Yâsir’e bu konuda verdiği müsâade, en büyük delildir. Ammar’ın ana ve babası inançlarından vazgeçmedikleri için Kureyş müşriklerince şehit edilmiş, kendisi de dayanılmaz işkence karşısında, müşriklerin söylemesini istediği küfür sözlerini söylemiştir. Ammâr’ın durumu Hz. Peygamber’e ulaşınca, kendisine, küfür kelimelerini söylerken kalbinin durumunu sormuştu. Ammâr bin Yâsir; “iman ile mutmain olarak buldum” cevabını verince, Rasûlullah (s.a.s.) “Eğer yine aynı işkenceyi yaparlarsa, onların istedikleri sözleri söyleyip kurtulabilirsin” buyurmuştur. Bunun üzerine şu âyet-i kerîme inmiştir:

“Kalbi iman üzere sâbit ve bununla mutmain olduğu halde, ikrâha uğratılanlar müstesnâ olmak üzere, kim imanından sonra, Allah’ı inkâr ederse, küfre göğsünü açarsa, işte Allah’ın gazabı o gibilerin başınadır. Onların hakkı en büyük azaptır.” (16/Nahl, 106)

Hz. Peygamber; “Şüphesiz Allah, ümmetimden hata, unutma ve üzerine zorlandıkları şeyin hükmünü kaldırmıştır” (Buhârî, Talâk 11, İlim 44, Şurût 12, Enbiyâ 27) buyurmuştur.

Bu duruma göre, zor altında iken, dil ile küfür kelimesini söylemek, imanın gitmesine sebep teşkil etmez. Zira kalbî tasdik mevcuttur. O şartlarda küfrü gerektiren bir söz söylemekten ve kâfirlerin dediklerini yapmaktan kaçınmak, ölümü göze almakla mümkündür. Bu sebeple, ikrah altında iken küfrü gerektiren söz söylemek câiz olur. Fakat mü’min sabreder, küfür kelimesini söylemez ve bu sebeple katledilirse, büyük sevap kazanır. Zira Ashâb-ı Kirâm’dan Hubeyb b. Adiyy küfür kelimesini, bütün işkencelere rağmen söylemedi ve onu idam ettiler. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) Hubeyb’e “Seyyidü’ş-Şühedâ” (şehitlerin efendisi) ismini verdi ve buyurdu ki: “O cennette benim arkadaşımdır.” İslâm’ı aziz kılmak için kâfirlerin isteklerini yerine getirmekten kaçınmak azîmettir. Küfür kelimesini söyleyip kurtulmak ise bir ruhsattır. (İbnü’l Hümâm, Fethu’l-Kadîr, Beyrut 1317, VII, 299-300; Molla Hüsrev, Düreru’l-Hukkâm, İstanbul 1307,II, 270-271; es-Serahsî, Şerhu’s-Siyeri’l Kebîr, Kahire 1971, I, 227)

Zorlamanın Şartları:

 

1) Korkutanın, söylediğini yapacak durumda olması: Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’e göre başkasından yardım istemek mümkün olup da, o şekilde tehditten kurtulmak imkân dahilinde bulunsa bile yine ikrâh hali gerçekleşir.

2) Korkutulanın, korkutulduğu şeyin derhal gerçekleşmesinden korkması: Korkutulan, söylenen şeyi yapmadığı takdirde, tehlikeye mâruz bulunduğu kanaatine sahip olmalıdır. Bu konuda onun gâlip zannı ölçü alınır.

3) Korkutmanın, zorlananın veya yakınlarının mal, can veya uzuvlarına karşı yapılmış olması: Büyük İslâm hukukçusu es-Serahsî (ö. 490/1097) yakınlara karşı vuku bulan korkutma altında yapılan bir satım akdini kıyasa göre geçerli kabul ederken, bunun istihsan prensibine göre bir korkutma sayılacağını belirtir. Çünkü kişiye, babasına veya eşine yapılacak işkence, kendisine yapılacak işkenceden daha ağır gelebilir (es-Serahsî, el-Mebsût, XXIV, 93).

 

İkrahın Kısımları:

 

İslâm hukukçuları ikrâhı üç kısma ayırır:

 

1) Tam İkrah:

 

Zorlananın mal, can veya uzvunun telefine yol açabilecek ağırlıktaki ikrah.

 

2) Eksik İkrah:

 

Malın bir kısmını telefle tehdit, uzuvların telefine yol açmayacak şekildeki dövme, tehdit, hapis ve bağlamakla tehdit bu kısma girer.

 

 

3) Yakınlara Verilecek Zararla İkrah:

 

Ana, baba, dede, nine, çocuklar, torunlar ve eş gibi yakınlardan birisine eziyetle tehdit bu kısma girer.

 

İkrah Hükmü:

 

İkrah, söz ve fiillerin sonuçlarına etki yapar, fakat ehliyetin aslını ortadan kaldırmaz. Geçerli olan ikrah, tam olsun, eksik bulunsun, sözleri hükümden düşürür. Bu nedenle, ikrah altında yapılan ikrarlar geçerli olmaz. Ancak, ikrah hâli kalktıktan sonra rızâ gösterilmesi hali müstesnâdır. Tam ikrah da, eksik ikrah da rızâyı yok eder. Bağlayıcı akid ve sözlerde ise karşılıklı rızâ esastır. Nitekim Kur’an’da: “…Aranızda mallarınızı bâtıl yollarla değil, ancak karşılıklı rızâya dayanan ticaretle yiyin” (4/Nisâ, 29) buyurulmuştur. Hz. Peygamber de; “Bir kimsenin malı, ancak onun gönül hoşluğu ile helâl olur” (Ahmed bin Hanbel, Müsned, V, 72) buyurur.

Zorlananın fiilleri, zorlamanın tam veya eksik olmasına göre değişik hükme tâbi olur. Eksik ikrah, zorlananı fiilinin sonucu bakımından mutlak olarak serbest bırakmaz. Meselâ, bir kimse hapisle tehdit edilerek içki içmeye veya bir şahsı öldürmeye zorlansa, teklifi yerine getirirse tamamen sorumlu olur. Çünkü karşılaştığı eziyeti kabul ederek istenilen şeyi yapmayabilir. Söyleneni yapmadığı takdirde uğrayacağı eziyet tahammül edilir cinstendir.

Tam ikrahta ise zorlanan, işlediği fiilden sorumlu olmamakla birlikte, korkutan sorumlu olur. Sorumluluk ikisi arasında yer değiştirmiş bulunur.[1]

İcbâr etmek (mecbur bırakmak) mânâsına gelen “cebr” de ikrâhla aynı mâhiyettedir. Cebrin karşılığı (zıddı) “ihtiyâr” meselesi farklıdır. İkrah bazı hallerde; ihtiyârı ifsad eder, bazı hallerde ise; ferdin “iki şerden birisini seçmesi” sözkonusu olduğundan, ihtiyâr mevcuttur.  Şöyle ki; ikrah altında olan kimsenin, ölüm tehlikesi veya bir uzvunun koparılması sözkonusu olursa “İkrah-ı Mülcî” gündeme girer. Bu halde; hem rızâ, hem ihtiyâr ortadan kalkar. Ancak hapsetmek, dövmek veya bağlamak gibi durumlarda (ölüm tehlikesi ve uzvun koparılması sözkonusu olmadığı sâbit ise) “ikrâh-ı gayri mülcî’den” sözedilebilir. Bu halde ferdin rızâsı yoktur, ancak ihtiyârı mevcuttur.

Ölüm tehlikesi ve uzvun koparılması sözkonusu olursa; diliyle küfür kelimesinin izhar edilmesinde günah yoktur. İkrâh altında iken (dil ile küfür kelimesini) söylemek, imanın gitmesine sebep teşkil etmez. Zira kalben tasdik mevcuttur. O şartlarda dahi; kelime-i küfrü söylemekten ve kâfirlerin dediklerini yapmaktan kaçınmak, ölümü göze almakla mümkündür. Bu sebeple ikrah altında (kelime-i küfrü söylemek) câiz olur. Denildi ki; sabreder; küfür kelimesini söylemez ve bu sebeple katledilirse, büyük sevab kazanır.

İkrah’ın (tehdit’in) sâbit olabilmesi için bazı şartlar vardır. Aksi takdirde ikrah sahih olmaz. Birincisi: Tehdit eden kimsenin (ister devlet, ister ferd olsun); tehdit ettiği şeyi hakikaten yapabilecek kudrette olması gerekir. Bu “İmameyn’in kavlidir. İmam-ı Azâm Ebû Hanife  “Zorlama ancak sultandan (devletten) tahakkuk edebilir” buyurmuştur. Çünkü kudret; asker olmadan sağlanamaz. Asker ise devlete bağlıdır. Bu konuda fukahâ ışöyle der: “Bu ihtilâfın kaynağı delile değil, zamana dayanır. İmam-ı Azam’ın zamanında, devletten başka hiçbir güç, tehdit ettiği şeyi yapabilecek kudrette değildir. İmameyn’in zamanında ise; fesâd zuhur etmiş ve iş zorbaların eline geçmiştir. Fetvâ İmameyn’in kavli ile verilir.” İkincisi: Mükellefin; tehdit eden kimsenin, tehdit ettiği şeyi yapabileceğine inanması ve korkması şarttır. Meselâ: Bir çocuk, şunu yapmazsan seni döverim dese, ikrah olmaz. Çünkü dediğini yapabilme gücü yoktur; mükellefin de, buna inanması ve korkması düşünülemez. Üçüncüsü: Mükellefin; tehdit edildiği konu; ya kendi hakkı, ya kul hukuku veya Allah Teâlâ’nın hakkı olmalıdır. Kendi malını telef etmesi, başkasının hakkını iptal etmesi, şarap içmesi, zinâ etmesi vs. gibi. Dördüncüsü: Tehdit eden kimsenin; öldürmeyi veya bir uzvu koparmayı zâhiren ilân etmiş olması gerekir. Yani rızâyı yok eden ve ızdırabı beraberinde getiren bir hal gündeme girmelidir. Ferde; herhangi bir zarar vermeyen zorlamalar; “ikrah” hükmünde değildir. Çünkü ikrah olabilmesi için; rızânın kesinlikle ortadan kalkması gerekir. Bu asgarî şarttır. Zira insanın “rızâsı ve ihtiyârı” mevcutken; amellerinden mes’ûl olmaması düşünülemez.[2]

 

 

[1] Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 120-121.

[2] Yusuf Kerimoğlu, Emanet ve Ehliyet,  Ölçü Y. İst. 1986, c. 2, s. 522-525.

 

İnanç Özgürlüğü ve Dinde Zorlama

 

Din ve vicdan hürriyetinin temeli, kişinin kendi irâdesiyle istediği kutsala inanması, istediği dini benimsemesi veya benimsememesidir. İtikat, inanç, iman vb. kelimelerin kullanıldığı bu eylem serbestçe inanmayı, inancını açıklamaya zorlanmamayı ve inancından dolayı kınanmamayı gerektirmektedir. Esasında iman etme, bir kutsala inanma, insanın iç dünyasıyla ilgili bir eylem olup bunun yasaklanması fazla bir anlam ifâde etmemektedir.

İnanç hürriyeti, insana insanlık vasfını veren ve en başta gelen bir haktır. İnsanoğlunun elinden inanç hakkını almak isteyen kişi, aslında insanlık vasfını almaktadır. İnanç duygusu, insanda bulunan mânevî bir duygu olduğundan, bunların değiştirilmesine yönelebilecek bütün zorlamalar, aslında o inanç sahibinin gerçek dışı görüntü arz etmesine sebep olacaktır. Bu ise, hiçbir inanç için benimsenecek bir durum olmadığı gibi, özellikle İslâm için de söz konusu olamaz. İşte bundan dolayı, insanlık tarihi boyunca hak dine çağırmak üzere peygamberler ve beraberlerinde vahiyler gönderilmesine rağmen, insanlar zorlanmamış, dinin benimsenip benimsenmemesi konusunda özgür irâdeleriyle başbaşa bırakılmışlardır. İndirilen son vahiyde, yani Kur’an’da da aynı şekilde inanç hürriyeti tanınmaktadır:

“Dinde zorlama yoktur…” (2/Bakara, 256)

“De ki: Bu gerçek Rabbinizdendir, artık dileyen inansın, dileyen inkâr etsin…” (18/Kehf, 29)

“Rabbin isteseydi, yeryüzündekilerin hepsi mutlaka inanırlardı. O halde sen mi insanları inanmaları için zorlayacaksın?” (10/Yûnus, 99)

“Öğüt ver, çünkü sen ancak öğüt verensin. Onların üzerinde zorlayıcı değilsin.” (88/Ğâşiye, 21-22)

Kur’an, inanma olgusunu, insanda bulunan seçme yeteneği ve özgürlüğü üzerine dayandırıyor. Hatta her şeye kaadir olan Allah tarafından olsa bile, böyle bir imanı elde etme yolunun zor kullanma ve baskı biçiminde olmasını geçersiz kılmaktadır. Bundan dolayıdır ki kalbi imanla mutmain olduğu halde dininden dönmeye zorlanan ve Allah’ı inkâr eden bir kimsenin bu inkârını, azabı hak eden bir inkâr olarak değerlendirmemektedir. Çünkü aslolan, kalbin benimsediğidir. Kaldı ki din konusunda zorlama yapmaya zâten imkân da yoktur. Çünkü din, dudakların tekrarladığı anlamsız kelimelerden ibâret değildir. Böyle olmasaydı Allah, “Herhalde sen, inanmıyorlar diye neredeyse kendini helâk edeceksin! Dilesek onların üzerine gökten bir mûcize indiririz de ona boyun eğmek zorunda kalırlar (inanırlar).” (16/Nahl, 106) âyeti gereğince onların iman etmelerini zorunlu hale getirecek etkenler de yaratırdı. Ama insanın inanmasının mânevî/ahlâkî değeri, bu inancın, bir zorlamanın değil; serbest ve özgür irâdenin ürünü olmasına bağlı olduğuna göre “göklerden indirilen” görünür ya da işitilir bir “alâmet/işâret”, karşı durulmaz âşikârlığıyla bu serbest irâde ya da seçim ögesini ortadan kaldırır ve dolayısıyla insanın mesaja olan inancını ahlâkî değerinden ve anlamından yoksun bırakırdı. Ayrıca insanların gönül rızâsıyla ve kendi seçimleriyle kendisine inanmalarını isteyen doktrinlerin zâten zorlamaya ihtiyaç duymayacağı konusunu da düşünebiliriz. Çünkü zorlamaya ihtiyaç duymak, ancak nefsinde seçim yapma imkânı olmayan noktada devreye giren bir konudur. Bu nedenle -belki de- âyet-i kerime yalnızca “…Tâğûtu inkâr edip Allah’a iman edenlerin, kopmayan sağlam bir kulpa yapıştıkları…”na değinmekle yetinmiştir. Doğrusunu Allah bilir; belki de bu durum, isteyerek iman etmenin doğal bir neticesi gibi takdim edilmiştir. Bunun da ötesinde, İslâm’a dâvet eden kişi, sadece Kur’an’ın belirlediği tebliğ ve uyarı görevini yerine getirmekten sorumludur. Bunun yanısıra Kur’an, insanların iman edip etmemelerinden dâvetçiyi sorumlu tutmaz ki başkalarını İslâm’a girmeye zorlasın.

İşte İslâm’ın öngördüğü bu inanç özgürlüğünden dolayıdır ki, İslâm’ın himâyesi, diğer dinlerden olup kendi kanatları altında yaşayanları da kuşatmış, dinlerinin gerektirdiği şekilde ibâdet etmelerini sağlamış, dinlerinin kurallarını yaşama konusunda idârecilerin zorlamalarını da yasaklamıştır. Bu meyanda “zimmîlik” tam bir vicdan ve din özgürlüğü teminat altına alıyor,  askerliği kaldırıyor, menkul ve gayr-ı menkul bütün mallarını elinde tutuyor, adâleti garantiliyor ve hatta çeşitli gayr-i müslim tebaaya kendi öz kanunlarını tatbik etme imkânı veriyordu. Bunun en güzel örneğini Hz. Peygamber’in savaşlarda din adamlarına karışılmaması yönündeki emirlerinde görmekteyiz (Bkz. Ahmed bin Hanbel, Müsned, I/300; IV/240; V/358). Hz. Ömer’in Beyt-i Makdis’e gittiğinde onların kiliselerinde namaz kılmayışının nedeni de, kendisinden sonra müslümanların bu kiliseyi yıkıp enkazı üzerinde bir mescid yapabilecekleri endişesiydi. Bu da İslâm’ın diğer din mensuplarına tanıdığı inanç özgürlüğünü yansıtan başka bir örnektir.

Peki, bu sözünü ettiğimiz inanç özgürlüğünün alanı sınırsız mıdır? Veya bunun kapsamı nedir?

Herkese tanınan bu inanç özgürlüğü, her din mensubunun kendi inanç eğitimlerini yapma özgürlüğünü de beraberinde getirmektedir. Hatta Kur’an’da ve Sünnette, müslüman olmayanların, müslümanlara kendi inançlarının propagandalarını yapmalarını yasaklayan açık hiçbir delil de bulunmamaktadır. Sadece soyut anlamdaki inanç için bir özgürlük tanındığı halde, bunun aynı inancın gerektirdiği bazı davranışlara tanınmaması hem bir çelişki, hem de anlamsız olacaktır. Buna göre müslüman olmayanların İslâm’a ve müslümanlara hakaret etmemeleri, onları küçük düşürücü söz ve eylemlerden sakınmaları şartıyla kendi inançlarını yaşamaları, hatta inançlarının propagandasını yapmaları da İslâm’ın tanımış olduğu inanç özgürlüğü kapsamında değerlendirilmelidir. Belki ilk bakışta böyle bir özgürlüğün tanınması anormal karşılanabilir. Ancak İslâm, kâfirlerin güç kullanmadan ve İslâm’ı küçük düşürmeden kendilerini ifâde etmelerinden ve kendi inançlarının propagandalarını yapmalarından etkilenmeyecek kadar mükemmelliğe sahip bir dindir ve müntesiplerinin de aynı mükemmelliğe sahip olmaları ve inançlarını belirlenen ölçüler çerçevesinde yaşayıp yaymaya çalışmaları durumunda diğer din mensuplarının propagandalarından etkilenmeyeceğini öngörür. Hatta müslümanların kendi dinlerine olan bağlılıkları ve samimiyetleri, dolayısıyla İslâm’a olan güvenleri, başka din mensuplarının tebliğ/misyonerlik faâliyetlerinden rahatsız olmamalarını gerektirir. Dolayısıyla müslüman olmayanların faâliyetlerinden rahatsızlık duymanın, bazen müslümanlarda bir inanç sorununun ve İslâm’ın istediği görevleri yeterince yerine getirmemenin bir belirtisi olarak ortaya çıktığını düşünüyoruz. Diğer bir ifâdeyle, müslümanların kendilerine yabancılaşmalarına paralel olarak dinlerine olan güvenlerinin sarsılması, diğer din mensuplarının faâliyetlerinden rahatsızlık duymalarına, buna bağlı olarak da sadece söylem olarak sahip oldukları inançlarının rencide edilmiş olacağı endişesine kapılmalarına neden olmaktadır. Aslında İslâm’ın yaşandığı bir toplumda başka dinlerin rağbet görmesi de söz konusu olamaz.

İnanç, ibâdet, ahlâk ve sosyal hayatla ilgili hükümleri ihtivâ eden Kur’an, muhâliflerinden, Kur’an’ın bir benzerini getirmeleri için meydan okumaktadır (Bkz. 2/Bakara, 23; 10/Yûnus, 38; 11/Hûd, 13; 21/Enbiyâ, 24; 17/İsrâ, 88; 27/Neml, 64). Kur’an’la ilgili bu meydan okumaya karşılık, birileri, bu alanların birinde veya hepsinde Kur’an’dan daha üstün görüş ve hükümlere sahip olduğunu ileri sürecek olsa, din adına, bu kimsenin, görüşlerini anlatmasına engel olmamız mümkün değildir. Aksi takdirde, meydan okumanın hiçbir anlamı kalmaz. Aslında muhâlif görüşlerin seslendirilmesine fırsat vermeyenler, kendi inanç ve görüşleri konusunda endişesi olanlardır. Müslümanların ise böyle bir endişeleri yoktur. (M. Sait Şimşek, Kur’an’ın Ana Konuları, s. 265-267).

Hz. Peygamber de, kendisine gelen hıristiyanların, kendi ibâdetlerini yapmaları için mescidini kullanmalarına müsâade etmiş, hatta mescidde onlarla tartışmış, hıristiyanların, Kur’an’a aykırı olan görüşlerini özgür bir şekilde dile getirmelerine fırsat tanımıştır (Bkz. İbn Kesir, Tefsir, I/348).

O halde, her din mensubu, sahip olduğu inancını başkalarına zorla benimsetmeye girişmediği veya bu inancını başkalarına hakaret etme aracı olarak kullanmadığı sürece inanç özgürlüğü kapsamındadır. Aksi takdirde inanç özgürlüğünden söz edilemez.

Bakara sûresinin 256. âyeti, hiç kimseyi dinini bırakmaya zorlayamayacağımızı ifâde ettiği gibi, aynı zamanda bizi dinimizden uzaklaşmaya kimsenin zorlayamayacağı anlamındadır. Çünkü bu özgürlüğün garantisi, hiç kimsenin kimseye saldırmamasına bağlıdır. Düşünceleri hafife alanlar, dinlerle alay edenler, kendi konumlarını koruyup hayatlarına devam ederlerken “inanç hürriyetine saygı göstermek gerekir” denmesi de doğru değildir.

İslâm Dini, bu anlamda düşünce özgürlüğünü garanti altına almıştır. Ancak bu özgürlük salt düşünce sınırları içinde geçerlidir. Ayrıca insanların birbirleriyle diyaloga girmeleri, tartışmaları, birbirlerini inandırmaları veya düşüncelerinin doğruluğuna iknâ etmeleri amacıyla böyle bir inanç ve düşünce özgürlüğü tanınmıştır. Yoksa, insanların hayatlarına ve fikirlerine anarşinin egemen olmasına sebep olacak mutlak ve kayıtsız-şartsız bir özgürlük söz konusu değildir.

 

 

Dinde Zorlama/Dine Girişte Zorlama

 

Dinde zorlama konusu, aslında inanç özgürlüğü konusuyla doğrudan ilgilidir. Konuyla ilgili olarak sürekli gündemde tutulan Bakara sûresinin 256. âyeti çoğu zaman kişilerin düşünceleri doğrultusunda farklı alanlara çekilmekte, dolayısıyla yanlış yorumlanmakta ve âyetin, Kur’an bütünlüğü içindeki maksadı kaybolmaktadır. Hatta birbirlerinden farklı düşünenlerin bile kendi düşüncelerine dayanak kabul ettikleri bir âyet şeklinde algılanmaktadır.

Bu âyet ile ilgili olarak müfessirlerden farklı görüşler rivâyet edilmiştir. Bu görüşlerin başlıcaları şunlardır:

Bu âyet, sadece cizye veren ehl-i kitaba mahsustur

Daha önce yahûdi iken müslüman olan ve kendi çocuklarını da İslâm’a girmeye zorlayan ensâr hakkındadır.

Genel anlamda hiç kimsenin İslâm’a zorlanamayacağı hakkındadır.

Bu âyet, savaşmayı emreden âyetlerle neshedilmiştir.

Bu görüşlerin iki açıdan farklılık arz ettiklerini görüyoruz. Birincisi, âyetin muhtevâsıyla ilgilidir. Şöyle ki: Âyet, müslümanları, başkalarını zorla İslâm’a tâbi kılmaya çalışmaktan nehyeden bir yasa hükmünde midir? Yoksa “Dinde zorlama olayının gerçekleşmeyeceğini” bir realite olarak haber verme konumunda mıdır? İkincisi ise, âyette yer alan “din” mefhumundan ne kastedildiği ile ilgilidir. Şöyle ki: Burada “din” kelime-i şehâdetle temsil edilen görsel bir şekilden mi ibârettir? Yoksa, dinden murad, akîde temeline dayalı geniş ve kapsamlı bir vâkıa mıdır?

Yukarıdaki görüşlerden ilk üçünü benimseyenler, söz konusu âyeti müslümanları başkalarını zorla İslâm’a tâbi kılmaya çalışmaktan nehyeden bir yasa gibi değerlendirmekte, bunun sonucu olarak dini de görsel şekilden ibâret olan ve kelime-i şehâdet                le temsil edilen bir düşünce olarak görmek durumundadırlar. Çünkü dinin temeli olan iman, nefsin boyun eğmesinden ibârettir. Nefsin boyun eğmesi de hiçbir zaman zorlama ile gerçekleşmez. Bu değerlendirmeye göre âyetin, dinin kabul veya reddedilmesi konusunda zorlama yapılmayacağı ilkesini ihtivâ ettiği sonucuna ulaşılmaktadır.

Âyeti, “dinde zorlama olayının gerçekleşmeyeceğini” bir realite olarak haber verme konumunda görenler ise, doğal olarak dinin ikinci anlamını, yani dinin akîde temeline dayalı ve geniş kapsamlı bir vâkıa olduğunu esas alacaklardır. Başka bir ifâdeyle, bu görüşte olanlar âyetin, dinin kabul veya reddi konusundaki zorlamayı değil; dinin yaşanmasındaki zorlamayı yasakladığını savuşmuşlardır.

Âyetin sadece ehl-i kitab ile ilgili olduğu görüşünün tutarsız olduğunu da burada belirtmemiz gerekmektedir. Çünkü bu hüküm yalnız ehl-i kitaba mahsus olsaydı, İslâm memleketinde ehl-i kitaptan başkasına eman (can güvenliği) verilmemesi gerekirdi. Oysa, gerek Hz. Peygamber döneminde, gerekse sonraki dönemlerde İslâm’ın egemen olduğu topraklarda ehl-i kitabın dışında olan birçok insanın kendi inançlarına bağlı olarak yaşamalarına engel olunmamıştır. Ayrıca, şu âna kadar müşrikler için “müslüman olma” veya “öldürülme” dışında bir seçeneğin bırakılmaması; ehl-i kitabın ise cizye ödemeyi kabul ettikleri takdirde kendi dinleri konusunda serbest bırakılması şeklindeki uygulamalar, maalesef, “İslâm kendi yasaları altında inanç hürriyetine müsâmaha göstermez” görüşünde olan bazı araştırmacıların bu görüşüne dayanak olmuştur.

Bu âyetin, savaşmayı emreden âyetlerle neshedildiğine dâir görüşe gelince; bunun da tamamen reddedilmesi gereken bir görüş olduğunu belirtelim. Hem bu âyetin neshedildiğini gösterebilecek bir delil mevcut olmadığından, hem de Taberî’nin dediği gibi, hükümler insanlar tarafından değil; Allah tarafından neshedilebileceğinden dolayı (Taberî, Tefsir II/357) böyle bir görüş mûteber değildir. Ayrıca aynı âyetin devamındaki “… Doğruluk, sapıklıktan seçilip belli olmuştur…” (2/Bakara, 256) ifâdesi de, bu hükmün nüzûlünün, dinin belli olmasından sonra olduğunu göstermekte ve böyle bir mülâhazaya -neshedildiği şeklindeki görüşe- mâni görünmektedir. Hatta üzerinde durduğumuz bu âyetten önceki âyetlerde Allah yolunda cihadın emredilmesi ve bu bağlamda Tâlût-Câlût kıssasının örnek olarak verilmesinden (2/Bakara, 244-251) dolayı, Kur’an’ı dinleyen ve okuyanın zihninde savaşın, düşmanı İslâm’a sokmak için yapıldığı şeklinde oluşabilecek izlenimi silip, İslâm’a girme konusunda kimseye zorlama yapılamayacağını bildirmek üzere hemen peşinden bu âyetin gelmiş olabileceği de uzak bir ihtimal değildir.

Savaşı emreden âyetler tarafından bu âyetin neshedildiğini düşünenlerin, savaşın, dine zorlamak amacını güttüğü görüşünde oldukları da düşünülebilir. Ancak, savaşı emreden âyetler incelendiğinde, savaşın amacının hiçbir zaman dinde zorlama olmadığı görülecektir (Bkz. 2/Bakara, 190-191, 193; 8/Enfâl, 39-40; 8/Tevbe, 13; 22/Hacc, 39-40).

Gerçi savaşın dinde zorlamayı öngördüğüne ilişkin iddiâları ve bunlara dâir cevapları ileride ele alacağız; ancak, yeri gelmişken bu konuda delil olarak ileri sürülen “Haram aylar çıkınca (Allah’a) şirk/ortak koşanları nerede bulursanız öldürün; onları yakalayın, hapsedin ve her gözetleme yerinde oturup onları bekleyin. Eğer tevbe ederler, namazı kılarlar, zekâtı verirlerse yollarını serbest bırakın. Çünkü Allah bağışlayan, merhamet edendir.” (9/Tevbe, 5) âyeti ile, “Eğer tevbe ederler, namazı kılarlar ve zekâtı verirlerse, dinde sizin kardeşlerinizdir. Biz, bilen bir kavme âyetleri böyle uzun uzun açıklıyoruz.” (9/Tevbe, 11) meâlindeki âyetlerle ilgili olarak önemli gördüğümüz bir hususu açıklamakta fayda mülâhaza ediyoruz:

İlk bakışta bu iki âyetin, İslâm’a zorlama ve müşriklerin anlaşmalarını/sözleşmelerini kabul etmeme izlenimi verdiği düşünülebilir. Ancak, bu iki âyet, müslümanlara saldırmaya başlayan, sonra da kendileriyle anlaşma yapılan bir grup hakkında inmiştir. Daha sonra bu grup, anlaşmayı bozmaya ve ihânet etmeye niyetlenmiş, müslümanlara karşı hiçbir söz ve anlaşmaya bağlı kalmama düşüncesine kapılmıştır. Nitekim bu âyetlerin yer aldığı âyet grubunda (9/Tevbe, 1-13) bu durum, açık bir biçimde görülmektedir. Özellikle aynı sûrenin 4, 7 ve 12. âyetleri de hedef gösterilen kimselerin, yeminlerine sahip olmayan ve anlaşmayı bozan kimseler olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla bu gruba katı/sert davranılması ve kayıtsız-şartsız teslim olmanın dışında hiçbir şeyin kabul edilmemesi asla yadırganacak bir husus değildir. Çünkü bunların anlaşmayı bozmadıkları ve ihânet etmedikleri başka türlü değil; ancak bu şekilde anlaşılır.

Din terimi, hem ahlâkî olarak emredici konuların muhtevâsını ve hem de onlara uygun davranmayı ifâde eden ve sonuçta terimin en geniş anlam çerçevesini yansıtan, yani içerdiği akîdevî prensipleri ve bu prensiplerin pratik yansımalarını olduğu kadar insanı ibâdet ettiği objeye karşı yaklaşımını, dolayısıyla “itikad” kavramını içine alan bir terim olduğundan, âyetin gramatik yapısı gereği asıl mânâ ile “dinde zorlama yoktur” şeklinde değil de; “zorlama, dinde yoktur” şeklinde anlaşılması gereken bu hükmün verdiği mesajı şöyle özetleyebiliriz: Bu âyet, zorla din değiştirmenin, her şart altında geçersiz ve temelsiz olduğunu, inanmayan bir kişiyi İslâm’ı kabule zorlamanın büyük bir günah teşkil ettiğini ifâde eden ve İslâm’ın inanmayanların önüne “ya İslâm, ya kılıç” alternatifi koyduğu şeklindeki yaygın safsatayı geçersiz kılan bir hüküm niteliğindedir. Ayrıca, zorla kabul edilen bir imanın geçersiz olduğunu anlattığı gibi, aynı zamanda dinde herhangi bir ameli/ibâdeti zorla yaptırmanın da geçersiz olduğunu vurgulamaktadır. Çünkü zorla kıldırılan bir namaz, zorla tutturulan bir oruç, zorla alınan bir zekât ve zorla yaptırılan diğer ibâdetlerde, dinin istediği maksat olan niyet ve samimiyet gerçekleşmeyecektir.

Bütün bunlardan sonra, özellikle batıda daha çok vurgulanan ve müslümanlarca da sık sık gündeme getirilen “inanç ve düşünce özgürlüğü” ilkesine bağlı olarak, İslâm’ın da, insanlara dinsizlik hakkı tanıdığını, bu âyetin yanlış anlaşılmasından kaynaklanan bir husus olduğunu belirtelim. Bütün dinlerden üstün olsun diye gönderilen hak dinin (9/Tevbe, 33; 48/Fetih, 28; 61/Saff, 9) insanların kula kulluk yapmalarına izin vermesi, kendi haline bırakıp onlara seyirci kalması mümkün değildir. Böyle insanların hak dini benimsemeleri için yukarıda anlattığımız yöntemlerle dâvet edilmesi başka; onların dini kabule zorlanması için güç kullanılması ise daha başkadır. İşte İslâm’ın reddettiği husus, birincisi değil; ikincisidir.

Aslında Kur’an’ın ilk indirilen sûrelerinde, Allah tarafından vahyi yalanlayanların kendisine bırakılması ve havâle edilmesinin emredilmesi (68/Kalem, 44; 73/Müzzemmil, 11; 74/Müddessir, 11) ile de, hakikati inkâr edenlere karşı beşerî cezalandırma yolu yasaklanmış olmaktadır. Hatta savaşla ilgili hükümlerin ağırlıklı olarak yer aldığı Tevbe sûresinin, “Eğer yüz çevirirlerse de ki: ‘Allah bana yeter! Ondan başka ilâh yoktur. Ona dayandım, O, büyük arşın sahibidir.” (9/Tevbe, 129) âyeti ile sona ermesi ve dini kabul etmekten kaçınanların kendi hallerine bırakılarak Allah’a tevekkülü önermesi de bu konuda anlamlı bir mesaj içermektedir.

Kur’an’ın meseleye bakışından yola çıkarak sonuçta şunları söyleyebiliriz:

  1. a) İslâm dâvetinin yapısında, hem demir ve ateş gibi maddî güçle yapılan açık zorlamaya; hem de boyun eğdirici psikolojik baskılarla yapılan gizli zorlamaya ihtiyaç hissettirecek bir kapalılık, karmaşıklık ve mantıkî bir problem yoktur.
  2. b) İslâm dâvetinin temel ilkeleri Allah’ın kitabından alınmıştır. Dolayısıyla insanlar kendileri için gerekli olan bu metotları tercih ettikleri için Allah’ın yasasına (sünnetine) aykırılık teşkil etmez.
  3. c) İslâm dini, Allah’ın kitabından alınmıştır. Zorlamayı dâvet vâsıtalarından bir vâsıta olarak kabul etmez.
  4. d) İslâm dâvetçisi, Rabbinin huzurunda sadece Kur’an’ın açıkladığı tebliğ ve uyarı görevinden sorumludur. Tebliğden sonra insanların iman edip etmemelerinden tebliğ yapanı sorumlu tutmaz ki, onları zorlamaya ve onlara sert davranmaya müsâade etsin.

İslâm dâvetinin kaynağı olan Allah’ın kitabı zorla iman edenin imanına değer vermez; âhiret günü ona bu imanının bir yararı da olmaz. Dolayısıyla İslâm zorlamayı emreden bir din olamaz.

Kur’an, tebliğde temel ilkenin hikmet ve güzel öğüt olduğunu, tartışmaya ihtiyaç duyulsa bile bunun güzel bir biçimde yapılması gerektiğini; hiç kimsenin dini kabul etmesi için zorlanamayacağını, çünkü inanma olgusunun kalple ilgili olduğunu defalarca vurgular. İnanç özgürlüğü konusunda da ilkeler koyan Kur’an, müslüman olmayanların kendi inançlarını yaşamalarına müdâhale edilmesini öngören hiçbir girişimi de benimsemez. Hatta diğer inanç sahiplerinin, baskı ve zulme başvurmadan kendi inançlarının propagandasını yapmalarını yasaklayan ve bu konuda müslümanların onları engellemelerini gerektiren bir emrin bulunmadığı da bilinmelidir. İnsanları zorla İslâm’a sokmak, aslında münâfık bir toplum oluşturulmasına zemin hazırlamak anlamına gelecektir. Kur’an’ın tebliğde şiddete başvurmayı yasaklaması, normal şartlar altında geçerlidir. Müslüman olmayanların, müslümanlara baskı uygulamaları durumunda müslümanların kendilerini savunma hakları olduğunu, misliyle mukabelede bulunabileceklerini de benimser. Hz. Peygamber’in, nokta hedef göstererek öldürülmesini emrettiği kimseler de bu bağlamda değerlendirilmelidir.

 

 

Dinin Pratiğinde/Uygulamada Zorlama                           

 

İslâm’ın, herhangi bir kimseyi zorla İslâm’a sokması veya imanın bir gereği ve tezâhürü olan ibâdet ve dinî şiarlara uymaya zorlamasının sözkonusu olmadığını ifade ettik. Ancak bu, İslâm’ın tamamen vicdanlara hapsedilen bir inançtan ibâret olduğu veya bireysel ve toplumsal alanla hiç ilgilenmediği izlenimi vermiş olmuyor mu? Elbette bunun açıklığa kavuşması gerekir.

Bir Alman bilgininin söylediği gibi, yaptırım gücü olmayan hak, anlamsız boş bir sözden ibârettir. Büyük düşünür Muhammed İkbal’in ifâdesiyle de kuvveti olmayan din, sadece ve sadece felsefedir. Bu bakımdan İslâm da sadece gönüllerde yaşayan bir din olsun diye gönderilmiş olamaz. Onun da bireysel ve toplumsal alanla ilgili hukukî düzenlemeleri, bozgunculara karşı yaptırım gücü olan cezâî hükümleri mevcuttur.

Her hukuk sistemi, kendisine tâbi vatandaşları, kanunlarına uymaya mecbur ettiği gibi, İslâm hukuk sistemi de kendi tabiiyetinde yaşayanları, prensiplerine uymaya, getirdiği düzene göre yaşamaya mecbur eder. Bunun içindir ki Kur’an bazı suçlara bazı cezalar getirmiş, birçok ahlâksızlıkların ortadan kaldırılmasını emretmiş, birçok şeyi farz kılmış ve müslümanlara, Allah’ın Rasûlüne ve kendilerinden olan ülü’l-emre itaat etmelerini emretmiştir. Bütün bu hükümleri uygulama alanına koyabilmek için bir güç lâzımdır. Bu güç ister devlet gücü olsun, isterse toplumun mânevî baskısı olsun. Buradan anlaşılmaktadır ki Kur’an, “dinde zorlama yoktur” sözüyle hiçbir zaman, “İslâm hayat nizamında kuvvet ve zor kullanmanın yeri yoktur” dememiştir (Mevdûdi, Modern Çağda İslâmî Meseleler, s. 224).

Şurası da bir gerçektir ki, Kur’an’ın, hakkında cezalar belirlediği suçlar, ortadan kaldırılması gereken pislikler, toplumun arındırılması gereken kötülüklerdir. Toplumun sağlam olması için bu kötülüklerin toplumun bedeninden uzaklaştırılması amacıyla birtakım yaptırımların kullanılması gereklidir. Çünkü suçluların suçunu unutturacak bir seviyede suçlulara aşırı şefkat göstermek doğru değildir. Caydırıcı cezayı engelleyen her şefkat, aslında onların kötülük yapmasına imkân verir, toplum onların suçlarına mâruz kalır.

Burada şu inceliğe dikkat çekilmesi gerekmektedir: Kur’an, bireysel olarak Allah’a kulluk yapma/ibâdet konusunda bir zorlamayı esas almadığı gibi, yapılan kötülüğün sadece insanın kendisiyle sınırlı olması durumunda bir yaptırımı, yani kuvvet kullanmayı da öngörmez. İslâm’ın yasakladığı davranışlar, toplumu etkilemeye yöneldiğinde veya toplumsal yozlaşmaya zemin hazırlamaya başlaması durumunda kuvvet kullanma devreye girer. Kur’an’ın bazı suçlardan dolayı belirlediği cezaların uygulanması için ileri sürdüğü şartlarda ve Hz. Peygamber’in bazı uygulamalarında meselenin bu yönü ön plana çıkmaktadır.

Meselâ zinâ, başlı başına yasaklanan bir davranıştır ve Kur’an’da yüz sopa cezâsıyla cezâlandırılması emredilmektedir (24/Nûr, 2). Ancak, bu cezânın uygulanabilmesi için bu suçu işleyenlerden en az dört şâhit tarafından görülüp tesbit edilecek şekilde işlenmiş olması (4/Nisâ, 15; 24/Nûr, 13) veya suç işleyenler tarafından bundan haberi olmayanların yanında itiraf edilmesi gerekmektedir. Bu şartlar oluşmadığı takdirde kimsenin zinâ yaptığı iddiâsıyla hesaba çekilemeyeceği, hatta bu şartlarla isbat edilmediği/edilemediği halde başkalarına zinâ isnâdında bulunanların da iftirâ suçu işlemiş olduklarından hareketle cezâlandırılacakları ve onlara seksen sopa vurulacağı hususu bir ilke olarak ortaya konmaktadır (24/Nûr, 4). Dolayısıyla bundan, zinâ suçunun, sadece işleyenlerce bilindiği durumlarda âhiret ile ilgili cezâî sorumluluktan kurtulmamakla beraber, dünyada cezâlandırılmayacağı sonucu ortaya çıkmaktadır. Yine, hırsızlık yapan birisinin, malı çalınan kişi tarafından Hz. Peygamber’e getirilmesi ve cezânın uygulanacağının bildirilmesi üzerine, mal sahibinin bağışlama isteğini Hz. Peygamber’in, “bana gelmeden önce bağışlasaydın!” diyerek reddetmesi (Ebû Dâvud, Hudûd 14; Nesâî, Kat’u’s-Sârık 5; İbn Mâce, Hudûd 28; Muvattâ’, Hudûd 28), suçun bireysel alanda kaldığı sürece cezâlandırılmayacağını, ama toplumsal bir niteliğe bürününce cezânın vazgeçilmez olacağını ortaya koymaktadır.

Yine, namaz, oruç, hac gibi ibâdetleri yerine getirmeyenlere herhangi bir yaptırım uygulanması öngörülmediği halde, zekât vermeyen/vermek istemeyenlere yönelik Hz. Ebû Bekir’in savaşmak istemesi ve onun bu tavrını diğer sahâbenin de onaylaması, zekâtın sosyal boyutunun olmasıyla izah edilebilir. Diğer bir ifâdeyle, sözgelimi namaz kılmayan, oruç tutmayan bir kişi, bu tavrıyla toplumun diğer bireylerine yönelik herhangi bir hakka tecâvüz etmiş olmamakta; buna karşılık zekâtı vermemekle, başkalarının kendi malı içinde bulunan haklarını gasbetmiş konumda bulunmaktadır. Dolayısıyla işlendiğinde bir yaptırım gerektiren suçlar, bireysel olmaktan çok; toplumsal bir nitelik arzetmektedir.

 

 

Dinin Pratiğinde/Uygulamada Zorlama                           

 

İslâm’ın, herhangi bir kimseyi zorla İslâm’a sokması veya imanın bir gereği ve tezâhürü olan ibâdet ve dinî şiarlara uymaya zorlamasının sözkonusu olmadığını ifade ettik. Ancak bu, İslâm’ın tamamen vicdanlara hapsedilen bir inançtan ibâret olduğu veya bireysel ve toplumsal alanla hiç ilgilenmediği izlenimi vermiş olmuyor mu? Elbette bunun açıklığa kavuşması gerekir.

Bir Alman bilgininin söylediği gibi, yaptırım gücü olmayan hak, anlamsız boş bir sözden ibârettir. Büyük düşünür Muhammed İkbal’in ifâdesiyle de kuvveti olmayan din, sadece ve sadece felsefedir. Bu bakımdan İslâm da sadece gönüllerde yaşayan bir din olsun diye gönderilmiş olamaz. Onun da bireysel ve toplumsal alanla ilgili hukukî düzenlemeleri, bozgunculara karşı yaptırım gücü olan cezâî hükümleri mevcuttur.

Her hukuk sistemi, kendisine tâbi vatandaşları, kanunlarına uymaya mecbur ettiği gibi, İslâm hukuk sistemi de kendi tabiiyetinde yaşayanları, prensiplerine uymaya, getirdiği düzene göre yaşamaya mecbur eder. Bunun içindir ki Kur’an bazı suçlara bazı cezalar getirmiş, birçok ahlâksızlıkların ortadan kaldırılmasını emretmiş, birçok şeyi farz kılmış ve müslümanlara, Allah’ın Rasûlüne ve kendilerinden olan ülü’l-emre itaat etmelerini emretmiştir. Bütün bu hükümleri uygulama alanına koyabilmek için bir güç lâzımdır. Bu güç ister devlet gücü olsun, isterse toplumun mânevî baskısı olsun. Buradan anlaşılmaktadır ki Kur’an, “dinde zorlama yoktur” sözüyle hiçbir zaman, “İslâm hayat nizamında kuvvet ve zor kullanmanın yeri yoktur” dememiştir (Mevdûdi, Modern Çağda İslâmî Meseleler, s. 224).

Şurası da bir gerçektir ki, Kur’an’ın, hakkında cezalar belirlediği suçlar, ortadan kaldırılması gereken pislikler, toplumun arındırılması gereken kötülüklerdir. Toplumun sağlam olması için bu kötülüklerin toplumun bedeninden uzaklaştırılması amacıyla birtakım yaptırımların kullanılması gereklidir. Çünkü suçluların suçunu unutturacak bir seviyede suçlulara aşırı şefkat göstermek doğru değildir. Caydırıcı cezayı engelleyen her şefkat, aslında onların kötülük yapmasına imkân verir, toplum onların suçlarına mâruz kalır.

Burada şu inceliğe dikkat çekilmesi gerekmektedir: Kur’an, bireysel olarak Allah’a kulluk yapma/ibâdet konusunda bir zorlamayı esas almadığı gibi, yapılan kötülüğün sadece insanın kendisiyle sınırlı olması durumunda bir yaptırımı, yani kuvvet kullanmayı da öngörmez. İslâm’ın yasakladığı davranışlar, toplumu etkilemeye yöneldiğinde veya toplumsal yozlaşmaya zemin hazırlamaya başlaması durumunda kuvvet kullanma devreye girer. Kur’an’ın bazı suçlardan dolayı belirlediği cezaların uygulanması için ileri sürdüğü şartlarda ve Hz. Peygamber’in bazı uygulamalarında meselenin bu yönü ön plana çıkmaktadır.

Meselâ zinâ, başlı başına yasaklanan bir davranıştır ve Kur’an’da yüz sopa cezâsıyla cezâlandırılması emredilmektedir (24/Nûr, 2). Ancak, bu cezânın uygulanabilmesi için bu suçu işleyenlerden en az dört şâhit tarafından görülüp tesbit edilecek şekilde işlenmiş olması (4/Nisâ, 15; 24/Nûr, 13) veya suç işleyenler tarafından bundan haberi olmayanların yanında itiraf edilmesi gerekmektedir. Bu şartlar oluşmadığı takdirde kimsenin zinâ yaptığı iddiâsıyla hesaba çekilemeyeceği, hatta bu şartlarla isbat edilmediği/edilemediği halde başkalarına zinâ isnâdında bulunanların da iftirâ suçu işlemiş olduklarından hareketle cezâlandırılacakları ve onlara seksen sopa vurulacağı hususu bir ilke olarak ortaya konmaktadır (24/Nûr, 4). Dolayısıyla bundan, zinâ suçunun, sadece işleyenlerce bilindiği durumlarda âhiret ile ilgili cezâî sorumluluktan kurtulmamakla beraber, dünyada cezâlandırılmayacağı sonucu ortaya çıkmaktadır. Yine, hırsızlık yapan birisinin, malı çalınan kişi tarafından Hz. Peygamber’e getirilmesi ve cezânın uygulanacağının bildirilmesi üzerine, mal sahibinin bağışlama isteğini Hz. Peygamber’in, “bana gelmeden önce bağışlasaydın!” diyerek reddetmesi (Ebû Dâvud, Hudûd 14; Nesâî, Kat’u’s-Sârık 5; İbn Mâce, Hudûd 28; Muvattâ’, Hudûd 28), suçun bireysel alanda kaldığı sürece cezâlandırılmayacağını, ama toplumsal bir niteliğe bürününce cezânın vazgeçilmez olacağını ortaya koymaktadır.

Yine, namaz, oruç, hac gibi ibâdetleri yerine getirmeyenlere herhangi bir yaptırım uygulanması öngörülmediği halde, zekât vermeyen/vermek istemeyenlere yönelik Hz. Ebû Bekir’in savaşmak istemesi ve onun bu tavrını diğer sahâbenin de onaylaması, zekâtın sosyal boyutunun olmasıyla izah edilebilir. Diğer bir ifâdeyle, sözgelimi namaz kılmayan, oruç tutmayan bir kişi, bu tavrıyla toplumun diğer bireylerine yönelik herhangi bir hakka tecâvüz etmiş olmamakta; buna karşılık zekâtı vermemekle, başkalarının kendi malı içinde bulunan haklarını gasbetmiş konumda bulunmaktadır. Dolayısıyla işlendiğinde bir yaptırım gerektiren suçlar, bireysel olmaktan çok; toplumsal bir nitelik arzetmektedir.

 

 

 “Mürtedin Cezâlandırılması” İlkesinin İnanç Özgürlüğü Açısından Değerlendirilmesi:

 

İnanç özgürlüğüne aykırı gibi görünen “mürtedin öldürülmesi” ile ilgili hükmün de, aslında salt dini terketmekten ibâret olan bir suçun cezâsı olarak değil; ancak ve ancak kamu düzenini bozma ve devlete isyan etme suçlarının cezâsı olarak değerlendirilmesi daha isâbetli görünmektedir. Çünkü Kur’an’da irtidad ve mürted bahis konusu edildiği halde, mürtedin dünyada cezâlandırılması ile ilgili bir hükme yer verilmemiş, aynı zamanda münâfıklar “iman ettikten sonra küfre girenler” şeklinde tanıtılmasına rağmen onlara böyle bir cezâ öngörülmemiştir. Kaldı ki Hz. Peygamber döneminde olsun, Ebû Bekir döneminde olsun, meydana gelen irtidad hareketleri, sadece inançları değiştirme ve terketme şeklinde değil; devlete ve kurulu düzene isyan niteliğinde olmuştur. Buna göre Kur’an’ın, tebliğ sırasında güzel öğüdü ve güzel mücâdeleyi esas almasına rağmen, sadece misliyle mukabele kapsamında son çare olarak şiddete başvurmaya ruhsat vermiş olduğunu söyleyebiliriz. (Bkz. İrtidad Kavramı).

 

Eğitim ve Âile Hayatında Zorlama

 

Eğitimde fert ve toplumun ıslah edilmesi hedeflendiğinden dolayı, bu konuda belirlenen temel prensip yine hoşgörüdür. Kur’an, müslüman toplumda Allah’ın emirlerinin terkedilmesi veya yasaklarının işlenmesi durumunda ferde yönelik bir şiddeti ve zorlamayı öngörmemiştir. Daha doğrusu, şiddet uygulanarak zorlamanın öngörüldüğü hususlar, ferdî alanla ilgili değil; toplumsal alanla ilgilidir. Zinâ ve zinâ iftirâsı gibi bir suçun isbâtı ve cezâlandırılabilmesi için dört şâhit veya itirafın şart koşulması, -ki bu, işlenen suçun toplumda ifşâ edilmesi anlamına gelmektedir- cezâyı gerektiren diğer suçlarda suç işleyenin suçunu gizlemesinin hoş görülmesi veya işlediği suçu ifşâ etme zorunda olduğuna dâir bir hükmün bulunmayışı, cezâların toplumsal boyutunu göstermektedir. Bundan dolayıdır ki Kur’an’ın eğitim sürecinde şiddete ve zorlamaya başvurmaya ruhsat verdiği veya emrettiği iki alan vardır: Birisi, âilede problemin çıkmasına neden olduğu zaman kadının koca tarafından hafifçe dövülmesi; diğeri ise, toplumda huzuru bozucu suçları işleyenlerin belirlenen şekillerde cezâlandırılmaları. Âilede kocanın, toplumda ise devletin belirlenen şekil ve ölçülerde cezâları uygulamakla görevlendirilmeleri, otorite-yetki ilişkisinin doğal sonucu şeklinde değerlendirilmelidir. Yani eğitimde şiddete ve zora başvurma, kendisine yetki ve otorite verilen kimseler için geçerlidir.

Kur’an’ın ana hedefinin cezâlandırmak olmadığı, hem âilede, hem de toplumda cezâya başvurmadan önce alınmasını istediği önlemlerden anlaşılmaktadır. Sözkonusu önlemlerin uygulanması durumunda, her iki alanda da cezâlandırmayı gerektirecek suçların işlenebileceği bir zeminin/ortamın oluşması neredeyse imkânsız hale gelecektir. Eşler arasındaki ilişkilerin bozulmasına neden olan ve kadından kaynaklanan problemlerin çözümü konusunda Kur’an’ın önerdiği uç bir tedbir olarak kadının dövülmesi hususu, sözkonusu problemlerden dolayı boşanmakla karşı karşıya kalan, ancak boşanmak istemeyen eşlerle ilgili bir konudur. Çünkü boşanmak isteyenler için zâten çözüm bellidir ve o da boşanmaktır. Âiledeki anlaşmazlık bu aşamaya gelmeden önce başvurulacak yöntemleri de Kur’an belirlemiş, dövme aşamasına gelmeden de nasihat ve yatakta yalnız bırakma yolları tavsiye edilerek farklı çözüm yolları gösterilmiş, en son olarak da, neredeyse “dövme” demeyi imkânsızlaştıracak hafif bir biçimde dövmeye ruhsat vermiştir. Buna rağmen bu konuda Hz. Peygamber’in uygulaması ile Kur’an’ın önerisi arasında bir farklılık bulunması, bu önerinin mutlaka uygulanması gereken bir şey olmadığı, sadece âileyi dağılmaktan kurtaracak bir çözüme katkı sağlayacaksa uygulanabileceğini göstermektedir. İnsanın yeryüzündeki halifeliğinden hareketle sahip olduğu değerin vurgulanması ve onu öldürmenin, telâfisi zor olan zararlara yol açacağının bildirilmesi adam öldürme olaylarının; sosyal adâlet ilkesinin yerleşmesine yönelik olarak belirlenen faâliyetler hırsızlık suçunun; zinâya sebep olabilecek her türlü ortam ve vâsıtanın yasaklanması zinâ ve zinâ iftirâsı suçunun; bütün bunların sonucu olarak da hirâbe/yeryüzünde bozgunculuk suçunun işlenmesine engel olmak içindir. Bütün bu tedbir ve ilkelere rağmen insanların can, mal, ırz ve dinlerine yapılan bir saldırı niteliğinde olan suçların işlenmesi durumunda Kur’an, çeşitli cezâlar verilmesini istemiştir. Bu cezâların şiddeti, aslında işlenen suçun ağırlığı ve şiddeti ile orantılıdır. Bundan dolayı kısas ve hirâbe/eşkıyâlık suçunun cezâsı dışında diğer cezâların affedilmesi de sözkonusu olmamaktadır. Kısasta sadece öldürülenin velîsine affetme yetkisi verilmiş, velînin affetmesi durumunda ancak af sözkonusu olabilmektedir. Hirâbe suçunun cezâsı da, suçun devlete, kurulu düzene isyan niteliğinde olması ve toplumun huzurunu bozma girişimi olarak değerlendirilmesinden dolayı, sadece yakalanmadan önce yaptığından vazgeçmesi ve pişman olması şartıyla -ki günümüzde “pişmanlık yasası” olarak nitelenen uygulamanın benzeridir- cezâsının affedilmesi sözkonusudur.

Bütün bunlarla birlikte zinâ ve zinâ iftirâsı cezâsında, suçun dört şâhitle isbâtının şart koşulması; hırsızlıkta, suçun işlenmesini kolaylaştıracak açlık, kıtlık gibi sebeplerin ortadan kaldırılmasının zorunluluğu; ayrıca suç işleyenlere, suçlarını itiraf etme zorunluluğu getirilmemiş olması, İslâm’ın cezâlandırmayı hedef haline getirmediği, sadece kaçınılmaz hale geldiği zaman cezâlandırmayı öngördüğü şeklinde yorumlanabilir.[1]

 

 

[1] Abdurrahman Ateş, Kur’an’a Göre Dinde Zorlama ve Şiddet Sorunu, s. 79-94; 302-305.

 

Cihad ve İkrâh/Zorlama

 

Kur’an ve Cihad Süreci:

 

Kur’an, hem müslümanların birbirleriyle olan ilişkilerini, hem de müslüman olmayanlarla ilişkilerini düzenleyen birtakım hükümler getirmiştir. Hz. Peygamber’in hayatta olduğu dönemlerde bu ilişkilerin tesbitinde zorlanmayan müslümanlar, sonraki dönemlerde Kur’an’a farklı yaklaşımlarının sonucu olarak değişik görüşlere sahip olmuşlar ve bir kısmı bu ilişkilerin barış esasına dayalı olduğunu savunurken, bir kısmı da savaş esasına dayalı olduğunu ileri sürmüştür. Konu ile ilgili Kur’an âyetlerini incelediğimizde, ilk bakışta her iki kesimin kendine göre haklı taraflarının bulunduğunu görürüz. Çünkü bir taraftan

“Hikmetle ve güzel öğütle Rabbinin yoluna çağır ve onlarla en güzel biçimde mücâdele et…” (16/Nahl, 125);

“İyilikle kötülük bir olmaz. (Sen, kötülüğü) en güzel olan şeyle sav. O zaman bir de bakarsın ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dosttur.” (41/Fussılet, 34);

“Ey iman edenler, hepiniz birlikte ‘silm’e (İslâm’a veya barışa) girin…”(2/Bakara, 208) gibi âyetlerle, ilişkilerin dayandığı esasın barış olduğu iddia edilirken; diğer taraftan da “Allah yolunda savaşın ve bilin ki Allah işitendir, bilendir.” (2/Bakara, 244); “Fitne kalmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın!” (8/Enfâl, 39; Benzer bir âyet için bkz. 2/Bakara, 193);

“Haram aylar çıkınca (Allah’a) şirk/ortak koşanları nerede bulursanız öldürün; onları yakalayın, hapsedin ve her gözetleme yerinde oturup onları bekleyin…” (9/Tevbe, 5);

“Ey iman edenler, yakınınızda bulunan kâfirlerle savaşın, (onlar) sizde bir katılık bulsunlar. Bilin ki Allah, müttakîlerle beraberdir.” (9/Tevbe, 123) gibi âyetlerle, ilişkilerin dayandığı esasın savaş olduğu iddiâ edilmektedir.

“İslâm ve savaş” konusu gündeme gelince, bir kavram kargaşasının yaşandığını ve ilgili ilgisiz herkesin İslâm’ın bu konudaki yaklaşımını yorumladığını görüyoruz. Birçok konuda olduğu gibi, savaş konusunda da İslâm’ın temel referansı Kur’an olduğuna göre, bu yorumların kabul edilebilir ve tutarlı olması için öncelikle kavramsal çerçevenin doğru tesbit edilmesi ve Kur’an bütünlüğü göz önünde bulundurularak konunun araştırılması gerekmektedir.

Şiddet ve zorlamanın sozkonusu edildiği bir alan da savaştır. Kur’an, sadece teorik bilgiler veren bir kitap olmadığına göre, insanlık tarihi ile birlikte var olan savaş gerçeğini de gözardı edemez. Bu bakımdan istenmeyen bir şey olmakla birlikte, Kur’an, savaş ile ilgili düzenlemeler de yapmıştır. Aslında, ismi bile “barış”tan türemiş olan bir dinin, savaştan söz etmesi garipsenecek bir olay değildir. Çünkü Kur’an’ın söz ettiği bütün hususlar, varlığını benimsediği hususlar değildir. Dolayısıyla savaş da vâkıa olarak hoş karşılanmasa bile, insanlar arasında nerede ise kaçınılmaz nitelikte bir olgudur.

Kur’an, insanlar arasındaki ilişkilerin barış esasına dayandığını, savaşın ise ârızî bir durum olduğunu kabul eder. Ancak bu, savaşa hiç yer vermediği veya savaş için her türlü hazırlığı gözardı ettiği anlamına gelmez. Bilakis Kur’an, savaş için hazır olmayı bir ilke olarak benimser. Bu da, silâhlı barış diye nitelenebilecek bir durumdur. Kur’an’ın nüzûlü sürecinde savaşı irdelediğimizde, Mekke döneminde inen âyet ve sûrelerde daha çok bağışlama ve müsâmaha emri göze çarptığı halde; Medine’de inen âyet ve sûrelerde ise müsâmaha tamamen reddedilmese bile savaşa izin verildiği, hatta emredildiği görülmektedir. Bu iki farklı durumun da çeşitli nedenleri vardır. Diğer taraftan Kur’an, savaşı ifâde etmek üzere cihâd, kıtâl ve harb terimlerini kullanmakta; cihâd, Mekkî âyetlerde her türlü çalışma ve gayreti ifâde ederken, Medenî âyetlerde bunun yanısıra sıcak çatışma anlamında da kullanılmakta; kıtâl sadece silâhlı çatışma anlamında ve sadece Medenî âyetlerde geçmektedir. Harb ise, hem düşünce alanındaki çatışmaları, hem de silâhlı çatışmayı ifâde eder biçimde sadece Medenî âyetlerde kullanılmaktadır.

Kur’an kavramı olarak kıtâl/savaş konusunu daha önce işlediğimiz için, burada İslâm’daki savaş şartları, sebepleri, savaş öncesi, esnâsı ve sonunda uygulanması gereken esasları uzun uzun bahsetmek, konuyu uzatmak demek olacaktır. İkrâh konusuyla ilgisi bakımından savaşla alâkalı olarak şu konunun altını çizmek gerekmektedir: İslâm, hiçbir zaman savaşı başlatan taraf olmayı müslümanlara tavsiye etmediği gibi, insanları İslâm’a dâvet amacıyla savaşılmasından da söz etmemiştir. Kin ve nefrete yol açan savaşı bir tebliğ vâsıtası olarak düşünmek mümkün değildir. Ayrıca, iman etmeyen kimselerin, hayatlarının sonuna kadar her an iman etme ihtimali vardır. İmana girmeleri için onlarla savaşmak, savaş sırasında öldürülenler için bu imkânı ortadan kaldırmaktadır.

İnsaflı ve önyargısız olarak Kur’an’ı ve Hz. Peygamber’in uygulamalarını inceleyen herkes savaşın dine zorlamak için meşrû kılınmadığını görecektir.

Kur’an’ın savaşı meşrû kılma nedeni, yapılan saldırılara karşılık vermek, sadece inandıklarından dolayı insanlara yapılan baskılara ve yurtlarından çıkarma girişimlerine engel olmaktır. Savaşın amacı da, her türlü baskı anlamına gelen “fitne”yi ortadan kaldırmak, insanlar ile Allah’ın dini arasına girenlerin bu tutumlarına son vermek ve özgür bir şekilde inanmanın önündeki engelleri ortadan kaldırmaktır. Savaşın amacı, asla insanların zorla müslüman olmasını sağlamak değildir. İslâm’ın savaş sâyesinde yayılmış olduğuna dâir iddiâlara gelince; bugün dünya müslümanlarının en yoğun olduğu yerlerden olan uzak doğu ülkelerinde (Endonezya, Malezya gibi) İslâm’ın savaş olmadan, tâcirler vâsıtasıyla yayılmış olmasından hareketle bu iddiâların tutarsız olduğunu söyleyebiliriz.

Kur’an’ın savaş ile ilgili düzenlemelerini ve Hz. Peygamber’in uygulamalarını bir bütün halinde dikkate almadan, İslâm’ın öngördüğü savaşın türünü, günümüz dünyasında yapılan savaşlarla mukayese ederek saldırı veya savunma şeklinde belirlemek doğrusu isâbetli görünmemektedir. İslâm’ın öngördüğü savaşın, hem sebep, hem sonuç, hem de amaç itibarıyla günümüz savaşlarından farklı olması, türünün de farklı olmasını beraberinde getirir. Bu itibarla İslâm’daki savaşın, koruma-savunma/koruyucu savunma türü bir savaş olduğunu söyleyebiliriz.[1]

 

[1] Abdurrahman Ateş, Kur’an’a Göre Dinde Zorlama ve Şiddet Sorunu, s. 306-307.

 

İslâm Cezâ Hukukunda Temel Cezâlar; Hadler

 

Had; Sınır çekmek, bilemek dikkatle bakmak, ayırmak ve ceza tatbik etmek anlamına gelir. Bir isim olarak; sınır, son, bıçak vb. ağzı, tarif ve şer’î ceza demektir. Çoğulu hudûd’dur. Bir hukuk terimi olarak hadler; İslâmî ölçüler, İslâm Dininin ortaya koyduğu helâl-haram sınırları, miktarı ve niteliği nasslarda belirlenmiş olan şer’î cezalar demektir.

Mükellef, yani akıllı ve ergin kişilerin yaptığı işlerin Allah ve Rasûlünün rızâsına uygun olup olmadığını gösteren ölçüler vardır. Bu ölçüler Kur’ân ve Sünnetle bildirilmiştir.

İslâm’da mükelleflerin yaptığı işlerin (ef’âl-i mükellefîn) değer hükmünü gösteren ölçüler şunlardır: Farz, Vâcip, Sünnet, Müstehap, Helâl, Mübah, Mekruh, Haram, Sahih, Fâsit, Bâtıl. Mükellefin yaptığı her iş, şer’î sınırları gösteren bu ölçülere göre değerlendirilir. Sonuçta ona göre ceza veya mükâfaat alır; yapılan iş ya geçerli (sahih) veya geçersiz (fâsid, bâtıl) olur.

Şer’î hadlerin genel anlamı Allah’ın koyduğu helâl-haram ölçüleridir. Bu mânâ, aşağıdaki âyet ve hadislerden anlaşılmaktadır: Nisâ suresi 12. âyette mirasla ilgili hükümler açıklandıktan sonra şöyle buyurulmaktadır: “Bunlar Allah’ın sınırlarıdır (hudûd/hadler). Kim Allah’a ve elçisine itaat ederse Allah onu, altından ırmaklar akan cennetlere sokar, orada ebedî kalırlar. İşte büyük kurtuluş budur. Kim de Allah’a ve O’nun Elçisine karşı gelir, O’nun sınırlarını aşarsa, Allah onu ebedî kalacağı ateşe sokar. Onun için alçaltıcı bir azab vardır” (4/Nisâ, 13-14). Burada Allah’ın emirleri “O’nun sınırları (hudûdu/hadleri)” olarak ifâde edilmiş, bu sınırları aşanların âhirette cezâ ile karşılaşacakları haber verilmiştir.

Allah’ın yasak sınırına uyup o sınırı aşmayanlar kendilerine Cennet va’dedilen mutlu kişilerdir. Allah onlarla alış-veriş yapmış, Cennet karşılığında mallarını ve canlarını satın almıştır (9/Tevbe, 111).

“(Bu alışverişi yapanlar), tevbe eden, ibâdet eden, hamdeden, rükû eden, secde eden, iyiliği emredip kötülükten meneden ve Allah’ın (yasak) hadlerini/sınırlarını koruyan (onları çiğnemeyen) insanlardır. O mü’minleri müjdele” (9/Tevbe, 112).

Allah’ın yasak sınırları, şüphesiz O’nun haram kıldığı işlerdir. Allah’ın haram kıldığı fiiller yani günahlar, büyük ve küçük olmak üzere ikiye ayrılır (bkz. 53/Necm, 32; 18/Kehf, 49). Hadis-i Şerifte Allah’ın haram kıldığı şeyler “Allah’ın korusu” olarak nitelendirilmiştir:

“Muhakkak helâl belli, haram da bellidir. İkisinin arasında çok kimselerin bilemeyecekleri (birtakım) şüpheli şeyler vardır. Kim şüpheli şeylerden sakınırsa dinini ve ırzını kurtarmış olur. Kim şüpheli şeylere dolarsa, korunun etrafında (sürüsünü) otlatan çoban gibi, çok sürmez içine düşer. Haberdar olun!. Her hükümdârın bir korusu vardır. Dikkat edin Allah’ın yeryüzündeki korusu da haram kıldığı şeylerdir. Haberiniz olsun! Ceset içinde bir parça et vardır ki o iyi olursa bütün ceset iyi olur. O bozuk olursa bütün ceset bozuk olur. Biliniz ki o, (et parçası) kalptir” (Buhârî, İman 45, Büyû’ 5; Müslim, Müsâkat 107-108; İbn Mâce, Fiten 14; Nesâî, Büyû’ 2; Tirmizî, Büyû’ 1; Ebû Dâvud, Büyû’ 1)

İslâm ceza hukuku (ukûbât) terimi olarak hadler; “belirli bazı suçlara İslâm’ın tâyin ettiği cezâlar” dır. Bu cezâyı gerektiren suçlar beş tanedir: Zinâ, hırsızlık, içki içmek, kazf (nâmuslu kadına zinâ iftirâsı) ve yol kesme (hırâbe).

İslâm cezû hukukunda “had”ler “Allah hakkı” olarak kabul edilmiştir. Yani haddi (İslâm’ın tesbit ettiği cezâyı) gerektiren suçlar âmme hukukuna tecâvüz anlamı taşımaktadır. Kısas kul hakkı olduğu için buna had denilmemiştir. Haddin dışında kalan yani Kur’an ve Sünnetle tâyin edilmeyip hâkimin takdirine bırakılmış cezâlara ta’zir cezâları denir. Hapis, teşhir, sürgün vb. (ez-Zühaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletüh, 2. baskı, Dimaşk 1405/1985, IV, 284 vd.).

İçki içme cezâsı dışındaki hadler Kur’an’la, içki içme cezâsı ise Sünnetle sâbittir.

 

1) Zina Cezâsı (Hadd-i Zinâ):

 

Kur’an’a göre zinânın cezâsı, erkek ve kadın için yüz sopa (celde) vurmaktır:

“Zinâ eden kadın ve zinâ eden erkeğin her birine yüz değnek vurun. Allah’a ve âhiret gününe inanan (insan)lar iseniz Allah’ın dini(ni uygulama hususu)nda sizi, onlara karşı acıma duygusu tutup engellemesin. Mü’minlerden bir grup da onlara yapılan, uygulanan cezâya şâhid olsun.” (24/Nûr,  2).

Recm cezâsı Hz. Peygamber’in uygulamasıyla sâbittir: “Cüheyne’den bir kadın zinâdan gebe olduğu halde Rasûlullah (s.a.s)’e gelerek: “Ey Allah’ın Rasûlü! Haddi icap eden bir iş yaptım, bana hadd(i şer’îyi) icrâ et” dedi. Peygamber (s.a.s.) kadının velîsini çağırdı: “Buna iyi bak, çocuğu doğurduğunda bana getir” buyurdu. (Velîsi denileni) yaptı. Peygamber (s.a.s.) emretti. Kadının elbisesi sıkıca bağlandı, sonra emir verdi, kadın taşlandı. Daha sonra (cenazesi) üzerine namaz kıldı. Bunun üzerine Hz. Ömer; Ey Allah’ın Rasûlü, onun üzerine namaz kıldınız, halbuki o zinâ etmişti’ dedi. Rasûlullah (s.a.s): “O öyle bir tevbe etti ki Medine halkından yetmiş kişiye taksim olunsa hepsine kâfı gelirdi. Allah için canını vermekten daha faziletli bir şey biliyor musun?” buyurdu (Müslim Hudûd 28; İbn Mâce, Diyet, 36;  Muvattâ, Hudûd 11).

Zinâ cezâsının tatbik edilebilmesi için dört âdil erkek şâhidin hâkim huzurunda açıkça şâhitlikte bulunması ve zinâ eden kişinin zinânın haram olduğunu bilmesi gerekir.

 

2) Hırsızlık Cezâsı (Hadd-i Sirkat):

 

“Akıllı ve ergin (baliğ) bir kimsenin nisab miktarı bir malı, bulunduğu yerden çalması”na hırsızlık denir. Cezâsı Kur’ân-ı Kerîm’de bildirilmiştir: “Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık Allah’tan bir cezâ olarak ellerini kesin! Allah daima üstündür, hikmet sahibidir” (5/Mâide, 38).

El kesme cezâsının tatbik edilebilmesi için iki âdil şahidin şahitlik yapması ve hâkimin de sorgulaması (muhakemesi) neticesinde suçun sâbit olduğuna kanaat getirmesi gerekir. Hâkim şâhitlere sırasıyla: Hırsızlığın mâhiyetini, çalınan malın cinsini, kıymetini, nasıl çalındığını, hırsızlık yerini, hırsızlığın ne zaman yapıldığım, malı çalan şahsın kim olduğunu sorar.

Hırsızlığın nisâbı (el kesme cezâsını gerektirecek en az miktarı) Hanefî mezhebine göre on dirhemdir. Cezânın tatbik edildiği dönemdeki dirhemin değeri esas alınır (bk. el-Kâsânî, Bedâyiu’s-Sanâyî’, VI, 67; İbnü’l-Hümâm, Fethu’l-Kadîr; IV, 220, 230; Nesaî, Sârık, 10; Zeylaî, Nasbu’r-Râye, III, 359, 360).

El kesme cezâsı tatbikatına örnek olarak ve Allah hakkı olan bu cezâda herhangi bir şefaatçinin kabul edilemeyeceği konusunda şu hadisi zikredebiliriz: “Mahzum kabilesine mensup bir kadının hali Kureyş (kabilesin)i üzdü. Onlar: ‘Kim Rasûlullah’a (gidip de) bu kadın (a şefaat) için konuşacak’ dediler. Bir kısmı da: ‘Bu işe Rasûlullah’ın çok sevdiği (sahâbî) Üsâme b. Zeyd’den başkası cesâret edemez’ dediler. Üsâme (kadına şefaat için) Rasûl-i Ekrem’le konuştu. Bunun üzerine Rasûlullah buyurdular ki: “Yüce Allah’ın hadlerinden bir hadd(in yapılmaması) hususunda şefaat/aracılık mı ediyorsun?” Sonra kalkıp bize bir hutbe îrâd etti. Hutbesinde şöyle buyurdu: “Sizden evvelkilerden (şerefli/asil bir kimse hırsızlık yaptığında (suçluyu) bırakırlardı. (Şeref itibariyle) zayıf olan kimse çaldığında haddi tatbik ederlerdi. Allah’a and olsun ki, Muhammed’in kızı hırsızlık yapmış olsaydı elbette onun elini de keserdim” (Eş-Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, VII,’ 131, 136).

 

3) İçki İçme Cezâsı (Hadd-i Şürb):

 

İçki içmek Mâide sûresi 90. âyetle kesin olarak yasaklanmıştır. Fakat cezâsı Hz. Peygamber’in sünneti ve uygulamasıyla sâbittir. Hz. Peygamber ve Hz. Ebû Bekir, içki içene 40 sopa (celde) vurdular. Hz. Ömer zamanında içki içenler çoğalınca o, arkadaşlarıyla istişâre etti. Haddin en az miktarı olan 80 değnek vurulmasını kararlaştırdılar (bk. Dârimî, Hudûd,10; Ahmed bin Hanbel, IV, 389).

İçki içme cezâsı uygulanabilmesi için içen kimsenin akıllı, ergin müslüman ve konuşabilen bir kimse olması lâzımdır. Sarhoş olarak yakalanan ve içki içtiği şâhidler vâsıtasıyla tesbit edilen kimseye bu cezâ uygulanır.

Rasûlullah (s.a.s.)’a şarab içmiş bir adam getirdiler. Rasûl-i Ekrem: “Ona hadd vurunuz” buyurdu. Ebu Hüreyre demiştir ki: Bizden bir kısmı eliyle, (bazıları da) ayakkabısı ve elbisesiyle dövdüler. (Dayaktan sonra) çekilip gidince: ‘Allah seni rüsvay etsin!’ dediler. Peygamber (s.a.s): “Böyle söylemeyiniz, ona karşı şeytana yardım etmeyiniz” buyurdu. (Buhârî, Hudûd 4; Müslim, Hudûd 35; Ebû Dâvud, Hudûd 35, 36; Tirmizî, Hudûd 14, 15).

 

 

4) Zinâ İftirâsı Cezâsı (Hadd-i Kazf):

 

Nâmuslu (muhsan) kadınlara zinâ iftirâsında bulunmanın cezâsı Nûr sûresinde açıklanmıştır:

“Nâmuslu kadınlara (zinâ suçu) atıp da sonra (bu suçlamalarını ispat için) dört şâhid getirmeyenlere seksen değnek vurun ve artık onların şâhitliğini asla kabul etmeyin. Onlar yoldan çıkmış kimselerdir” (24/Nûr, 4).

Nâmuslu bir erkeğe yapılan zinâ iftirâsı da 80 değnekle cezâlandırılır. Nâmuslu olmanın şartları şunlardır: Hür olmak, akıllı ve ergin olmak, müslüman olmak, iffetli olmak.

 

5) Yol Kesme Cezâsı:

 

Yoldan geçenlerin önünü kesmek, kuvvet kullanarak geçişi engellemek ve yolcuları soymak. Yol kesme suçu, tek kişi olarak veya toplulukla, silâh veya silâhsız, meskûn alanda veya kırda yahut şehir içinde ya da şehir dışında işlenmiş olabilir. Bütün bu durumlarda suç işlenmiş sayılır ve şu âyette belirlenen cezâ uygulanabilir: “Allah ve Rasûlüne karşı savaşan ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların cezâsı, ancak öldürülmeleri veya asılmaları, yahut ayak ve ellerinin çaprazlama kesilmesi ya da yeryüzünde başka bir yere sürgün edilmeleridir. Bu dünyada onlar için bir zillettir. Âhirette ise, onlar için büyük bir azap vardır. Ancak kendilerini yakalamanızdan önce tevbe edenler olursa, bilin ki, Allah, Gafûr’dur, Rahîmdir; çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.” (5/Mâide, 33-34)

Bu âyete ve İslâm hukukçularının bundan çıkardığı hükümlere göre, yol kesenin cezâsı şu şekilde belirlenmiştir:

  1. a) Soygun yapıp, adam öldürmüşse, yol kesici öldürülür ve ibret için asılır.
  2. b) Yalnız adam öldürmüş olup, soyguna katılmamış bulunursa, asılmaksızın öldürülür.
  3. c) Adam öldürmeksizin, yalnız soygun yapmışsa, çapraz bir şekilde eli ve ayağı kesilir.
  4. d) Adam öldürmeden ve soygun da yapmaksızın, yalnız yolda korku ve terör meydana getirenlere “sürgün cezâsı” uygulanır Mâlikîlere göre ise; yalnız soygun yapılmışsa Devlet başkanı öldürme, asma ve çapraz kesim konusunda seçme hakkına sahiptir. Yolda öldürme ve soygun yapmaksızın yalnız korkuya sebep olur  ve terör yaparsa, devlet başkanı; öldürme, asma, çapraz kesim ve sürgünden birini seçme hakkına sahip olur (İbn Teymiyye es-Siyâsetü’ş-Şer’iyye, Mısır 1951, s. 82, 83; İbn Kudâme, el-Muğnî,1367, y.y. VIII, 228).

İslâm’ın koyduğu bu cezâları uygulamakta titiz davranılması ve kesinlikle tâviz verilmemesi gerektiği birçok hadis-i şerifle bildirilmiştir. Bu konuda acıma duygusuna kapılınmaması uyarısı da yukarıda ilgili âyet meâlinde geçmiştir.

 

 

Hadlerin Uygulanması Konusunda Bazı Hadisler:

 

“Allah’ın hadlerini yakında ve uzakta yerine getiriniz. Hiçbir kınayanın kınaması sizi Allah’ın hakkını yerine getirmekten alıkoymasın.” “Allah’ın yasaklarına uyan kimseyle o yasakları (hudûdu) ihlâl eden kimse, bir gemiye binip, kur’a çekerek bir kısmı alt kata bir kısmı üst kata yerleşen topluluk gibidir. Aşağı katta olanlar su almak istedikleri zaman yukarı katta olanlara gidip: ‘Sizi zarara sokmadan biz kendi katımızda bir delik açsak!..’ derler. Eğer yukarıdakiler onları serbest bırakırsa hepsi helâk olur, engel olursa hepsi kurtulur.” (et-Terğib ve’t-Terhib, 4/25, 27).

Şer’î hadlerin tatbiki konusunda gözden uzak tutulmaması gereken bazı hususlar vardır: Her şeyden önce had cezaları bütün müessese ve kurumlarıyla işleyen İslâm Devletinde ve Devletin hâkiminin kararlarıyla uygulanır. Toplumda suça sebep olabilecek bütün unsurların ortadan kaldırılmış olması, insanların İslâmî eğitimle yetiştirilmiş olması, fertlerin maddî manevî ihtiyaçlarının devlet tarafından eksiksiz giderilmiş olması gerekir.

Suça götüren yolların tamamen kapatılamaması, şüphelerden sanığın faydalanması, suçun sübut bulması için gerekli şartların tam teşekkül etmemesi gibi sebeplerle, geçmişte had cezaları nâdir olarak uygulanmıştır. Buna, yöneticilerin bu cezâları uygulamakta gösterdikleri ihmal, acz ve gevşekliği, kayıtsızlığı da eklemek gerekir.

Hadis-i Şerifte: “Şüphelerden dolayı hadleri kaldırınız (uygulamayanız)” (Ebû Dâvud, Salât 14; Tirmizî, Hudûd 2) buyurulmuştur. İslâm cezâ hukukunda bu önemli bir prensiptir. Bu prensibe göre, Hz. Ömer’in tatbikatıyla, kıtlık yılında hırsızlık yapanın eli kesilmemiş; efendisinin veya akrabasının malından çalan kimseye de, o malda hakkı olabileceği şüphesiyle, bu had uygulanmamıştır. Aşağıdaki örnekler de bu prensiple ilgilidir:

Dört kişi bir şahsın zinâ ettiğine şehâdette bulunur; ancak bunlardan ikisi gönüllü diğer ikisi ise gönülsüz olarak şâhitlik yaparlarsa Ebû Hanife’ye göre, bunların hiçbirine yani erkeğe, kadına ve şahitlere had tatbik edilmez.

Suçluya celde (dayak cezası) uygulanırken şâhitlerden birisi şâhitliğinden dönse, kalan kırbaçlar vurulmaz.

İki kişiden birisi bir şahsın “içki içtiğine”, diğeri ise, o şahsın “içki içtiğini ikrar ettiğine” şehâdette bulunurlarsa yine sarhoşluk haddi uygulanmaz.

Bir kimse önce hırsızlık yaptığını ikrar eder; sonra bu ikrarından döner ve daha sonra da bu malın bir kısmını çaldığını tekrar ederse eli kesilmez (Geniş bilgi iç in bkz. Cevat Akşit, İslâm Ceza Hukuku ve İnsanî Esasları, Kültür Basın Yayım Birliği, İst. 1987).[1]

 

[1] Halit Ünal, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 282-284.

 

 

Kur’ân-ı Kerim’de Dinde İkrâhın Olmadığı ve İnanç Özgürlüğü

 

“Biz seni kâmil bir müjdeci, ve gerçek bir uyarıcı olarak o Hak (Kur’an) ile gönderdik. Sen, cehennemliklerden (cehennemlik olanların küfürde ayak diremelerinden) sorumlu olacak değilsin.” (2/Bakara, 119)

“…Fitne katilden daha beterdir. Kâfirler, güçleri yetse, sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaya devam edeceklerdir…” (2/Bakara, 217)

“Dinde zorlama yoktur. Doğruluk, sapıklıktan seçilip belli olmuştur…” (2/Bakara, 256)

“Onları (insanları) hidâyete erdirmek senin üstüne borç değildir. Ancak Allah, hidâyeti kime dilerse ona verir…” (2/Bakara, 272)

“Eğer seninle tartışmaya girerlerse de ki: ‘Bana uyanlarla birlikte ben kendimi Allah’a teslim ettim.” Ehl-i kitaba ve ümmîlere de de ki: ‘Siz de Allah’a teslim oldunuz (müslüman oldunuz) mu?’ Eğer teslim olurlar (müslüman olurlar)sa doğru yolu buldular demektir. Yok, eğer yüz çevirirlerse sana düşen, yalnızca tebliğdir/duyurmaktır. Allah, kullarını çok iyi görür.”   3/Âl-i İmrân, 20)

“Kim Rasûl’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince, seni onların başına bekçi göndermedik.” (4/Nisâ, 80)

“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki): Allah, sevdiği ve kendisini seven, mü’minlere karşı alçakgönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.” (5/Mâide, 54)

“Eğer yüz çevirirlerse de ki: ‘Allah bana yeter! O’ndan başka ilâh yoktur. O’na dayandım, O büyük arşın sahibidir.” (9/Tevbe, 129)

“Rabbin isteseydi, yeryüzündekilerin hepsi mutlaka inanırlardı. O halde sen mi insanları inanmaları için zorlayacaksın? Allah’ın izni olmadan hiç kimse iman etmez… (10/Yûnus, 99-100)

“Sakın, Allah’ı zâlimlerin yaptıklarından habersiz sanma. Şu kadar var ki, Allah onları (cezâlandırmayı), gözlerin şaşkınlıktan bakakalacağı bir güne erteliyor.” (14/İbrâhim, 42)

“Yine de yüz çevirirlerse, artık sana düşen ancak açık bir tebliğden ibârettir.” (16/Nahl, 82)

“Allah dileseydi, hepinizi bir tek ümmet kılardı, fakat O, dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. Yaptığınız işlerden mutlaka sorumlu tutulacaksınız.” (16/Nahl, 93)

“Kalbi iman ile mutmain olduğu halde (dinden dönmeye) ikrâh olunan/zorlanan hâriç, kim, iman ettikten sonra Allah’ı inkâr ederse (ona Allah’ın gazabı vardır). Ama kim, kâfirliğe göğüs açarsa, onların üzerine Allah’tan bir gazap ve onlara büyük bir azap vardır.” (16/Nahl, 106)

“Ve de ki: ‘Hak, Rabbinizdendir. Öyle ise dileyen iman etsin, dileyen inkâr edip kâfir olsun.’ Biz, zâlimlere öyle bir cehennem hazırladık ki, onun duvarları kendilerini çepeçevre kuşatmıştır…” (18/Kehf, 29)

“De ki: ‘Ey insanlar, ben sizin için ancak apaçık bir uyarıcıyım.” (22/Hacc, 49)

“De ki: ‘Allah’a itaat edin, Rasûle de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz şunu iyi bilin ki, Peygamber’in sorumluluğu kendisine yüklenen (tebliğ görevini yapmak), sizin sorumluluğunuz da size yüklenen (görevleri yerine getirmeniz)dir. Eğer ona itaat ederseniz, doğru yolu bulmuş olursunuz. Peygamber’e düşen, sadece açık-seçik tebliğdir/duyurmaktır.” (24/Nûr, 54)

“Onlar iman etmiyorlar diye âdeta kendine kıyacak, kendini helâk edeceksin! Biz dilesek, onların üzerine gökten bir mûcize indiririz de, ona boyun eğmek zorunda kalırlar.” (26/Şuarâ, 3-4)

“Onlar, boş söz işittikleri zaman, ondan yüz çevirirler ve ‘bizim amellerimiz/işlerimiz bize, sizin amelleriniz size; size selâm olsun. Biz kendini bilmezleri (arkadaş edinmek) istemeyiz’ derler. Sen sevdiğini hidâyete erdiremezsin; bilâkis, Allah dilediğine hidâyet verir ve hidâyete girecek olanları en iyi O bilir.” (28/Kasas, 55-56)  

“Eğer yüz çevirirlerse Biz seni onların üzerine bekçi göndermedik. Sana düşen, yalnız tebliğdir/duyurmaktır…” (42/Şûrâ, 48)

“…Sen onların üzerinde bir cebbâr/zorlayıcı değilsin, sadece tehdîdimden korkanlara Kur’an’la öğüt ver.” (50/Kaf, 44-45)

“Allah’a itaat edin, Peygamber’e de itaat edin. Yüz çevirirseniz bilin ki, Rasûlümüze/elçimize düşen apaçık bir tebliğdir/duyurmadır.” (64/Teğâbün, 12)

“Öğüt ver, çünkü sen ancak öğüt verensin. Onların üzerinde zorlayıcı değilsin.” (88/Ğâşiye, 21-22)

“Sizin dininiz size, benim dinim bana.” (109/Kâfirûn, 6)

 

 

Konu ile İlgili Birkaç Hadis-i Şerif

 

“Allah, ümmetimden hata, unutma ve zorlanma ile yaptığı şeylerden sorumluluğu kaldırdı.” (İbn Mâce, Talâk, 16)

“Bana insanların kalbini yarıp karınlarını deşip imanlarını araştırmam emredilmedi.” (Buhârî, Meğâzî 61; Müslim, Zekât 144)

 

İslâm’a Dâvet Zorbalıkla Yapılmaz

 

Kur’an-ı Kerim’de: “Dinde zorlama yoktur. Hakikat iman ile küfür apaçık meydana çıkmıştır…” (2/Bakara, 256) hükmü beyan buyurulmuştur. Bu âyet-i kerime’de hem İkrah’ın, (baskı ve zorlamanın) olamayacağı, hem de “İman” ve “küfrün” açıkça meydana çıktığı zikredilmiştir. Bir insan; ya Allah Teâlâ’ya iman eder ve Allahû Teâlâ’nın indirdiği hükümlere göre hayatını düzenler, ya da tâğut’a teslim olup, tâğut’un hevâ ve heveslerine göre yaşar. Bu iki halin dışında üçüncü bir hal yoktur. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de “İman edenler, Allah’ın yolunda savaşırlar, küfredenler de tâğut yolunda savaşırlar. Öyle ise o şeytanın dostlarıyla (tâğûtî güçlerle) savaşın. Şüphesiz ki şeytanın düzeni ve tuzağı zayıftır” (4/Nisâ, 76) hükmü beyan buyurulmuştur. Burada da; iki hal ve iki cephenin mâhiyeti izah olunmuştur. İnsanlar; bu iki durumdan birini herhangi bir baskıya mâruz kalmadan seçebilirler.

Kur’ân-ı Kerim’de: “Eğer Rabbin isteseydi, yeryüzündekilerin hepsi mutlaka inanırlardı. O halde sen mi insanları inanmaları için zorlayacaksın? Allah’ın izni olmadan hiç kimse iman etmez…” (10/Yûnus, 99-100) hükmü beyan buyurulmuştur. Başta Fahrüddin Râzî olmak üzere müfessirler; Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)’in kavminin iman etmesi hususunda harîs/aşırı istekli olduğundan, bu kuvvetli arzuyu izâle için bu âyetin nâzil olduğunu beyan etmektedirler. Yine, bir başka âyet-i kerimede: “De ki; o (Kur’an) rabbinizden (gelen bir) haktır. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin”  (18/Kehf, 29) buyurulmaktadır. Hatta bir kimse kılıç zoru ve baskı ile iman etse, daha sonra bu hali beyan ederek İslâm’dan dönse, “mürted” kabul edilmez ve mürtede tatbik edilecek tavır, ona uygulanmaz. Zira kılıç zoru sebebiyle “kalbî tasdik” bulunmamıştır. Ancak yeryüzünde “Allah Teâlâ’nın hükmü ile mi, yoksa tâğûtî güçlerin kanunlarıyla mı hükmedilecektir?” meselesi oldukça önemlidir. Bütün insanlar; ruhlar aleminde verdikleri mîsak sebebiyle, Allah Teâlâ’’nın indirdiği hükümlere tâbi olmak zorundadırlar. Yâni yeryüzünde İslâm’ın hâkim olması esastır. İslâm’a inanmayanlar; mü’minlerin “ülü’l-emr”i ile “zimmet akdi” yaparak bütün haklarına kavuşurlar. Hatta öyle ki; zimmî’yi (İslâm Devletinde yaşayan gayri müslim vatandaşı) şiirle hicvetmek dahi haram olur. Ayrıca zimmet ehli bir kimseyi (gayr-i müslimi) öldüren bir müslüman; kısas edilerek öldürülür. Zîmmîlerin herhangi bir musîbet ânında korunması da şarttır.

Hanefî fukahâsı; “emânet’i yüklenmek sûretiyle insanın kanının mâsum (dokunulmaz) kılındığını, insanın ancak irtikâp ettiği bir ma’siyet sebebiyle öldürüleceğini” esas almıştır. Dolayısıyla cihad; saldırgan, veya fesatçı kâfirlerin şerrini defetmek ve onların mukavemetlerini kırmak için meşrû kılınmıştır. Mü’minlere karşı silâh çekmeyen veya bizzat savaşmayan kimseler, harb ânında dahi öldürülmez. Nitekim Resûl-i Ekrem (s.a.s.) bir harp’te öldürülmüş olan bir kadını görünce müteessir olmuş ve “Bu kadın savaşmıyordu” diyerek ileri birliklerin komutanı Hz. Halid b. Velid (r.a.)’e haber gönderip: “Kadınları ve çocukları öldürmesinler” emrini vermiştir. Mâlum olduğu üzere; öldürülmemeleri talep edilen kadınlar da küfür üzere yaşıyorlardı. Ancak bizzat savaşmadıkları için öldürülmemeleri esas alınmıştır. Dolayısıyla savaşın sebebi mücerred küfür değildir. Kâfirlerin fitne ve fesâdının ortadan kaldırılması esastır.[1]

 

 

[1] Yusuf Kerimoğlu, a.g.e. c. 1, s. 361-362.

 

Tefsirlerden İktibaslar

 

Dinde zorlama yoktur. Allah onu zorla kimseye vermez. Dini, kişinin kendi tercihi ile dilemesi gerekir. Dinde zorlama kanunu yoktur. Bunu böyle anlamalıdır. Çünkü “fi’d-dîn” (dinde) ifâdesi, “ikrâh”a müteallik değil (zorlama ile ilgili değil) haberdir. Mânânın aslı “zorlama, dinde yoktur” demek olur. Yani sadece dinde değil, her neye olursa olsun, zorlama cinsinden hiçbir şey, hak din olan İslâm dininde yoktur. Din çerçevesinde zorlama kaldırılmıştır. Dinin konusu, zorunlu fiiller, davranışlar değil; isteğe bağlı fiiller ve davranışlardır. Bunun için isteğe bağlı hareketlerden birisi olan zorlama dinde yasaklanmıştır. Kısaca kaldırılan veya yasaklanan zorlama, yalnız dinde zorlama değil; herhangi bir şeye olursa olsun, zorlama türünün hepsidir. Yoksa dinde dine zorlama yoktur, ama dünyaya zorlama olabilir demek değildir. Belki dünyada zorlama bulunabilir; ama dinde, dinin hükmünde, dinin dairesinde olmaz veya olmamalıdır. Dinin özelliği, zorlamak değil, bilakis zorlamadan korumaktır. Bundan dolayı İslâm dininin gerçekten hakim olduğu yerde zorlama bulunmaz veya bulunmamalıdır.

Zorbalık ve zorlama olursa onun dışında olur. Şu halde din, “zorlayınız” demez, zorlama meşrû ve mûteber olmaz. Zorlama ile yapılan amelde dinin vaad ettiği sevab bulunmaz, rıza ve iyi niyet bulunmayınca hiçbir amel ibadet olmaz. “Ameller, ancak niyetlere göredir.” Dinin isteklerinin hepsi, zorlamasız, iyi niyet ve rıza ile yapılmalıdır. Zorlama ile itikat (iman) mümkün değildir. Zorlama ile gösterilen iman, gerçek iman değil, zorlama ile kılınan namaz, namaz değildir. Oruç da öyle, hac da öyle, cihad da öyledir…

Bundan başka bir kimsenin, diğerine saldırıp da her hangi bir işi zorlama ile yaptırması da caiz değildir. Kısaca İslâm’ın hükmü altında herkes görevini isteyerek yapmalı, zorlama olmadan yapmalıdır. Cihad da bu hikmetle meşrudur. de zarflık değil, sebeblik mânâsı düşünülürse, mânâ şu olur: Zorlama, din için yoktur, yahut zorlama, din için, dine sokmak için yapılmaz. Çünkü zorlama, bir kimseye hoşlanmadığı bir işi fiili bir tehditle zorunlu olarak yaptırmaktır. Halbuki din, hoşlanılmayacak bir şey değildir. Dinin aslı olan imanın kökü tasdik ve kalpten inanmaktır. Bu ise sırf bir rıza ve seçenek işidir. Bunu “Dilediğini yapar.” (2/Bakara, 253; 22/Hacc, 14) olan Allah’tan başka kimse zorunlu hale getiremez. Allah’ın irâdesiyle iman ve hatta iman ile sâlih amel, zorlamaya değil, güzel bir seçime ve gönül rızâsına bağlı bulunduğundan din için zorlama mümkün olmaz. Ancak tebliğ ve teklif edilir.

“Eğer Rabbin dileseydi, yer yüzünde bulunanların hepsi iman ederdi. Öyle ise sen, iman etmeleri için insanları zorluyor musun?” (10/Yûnus, 99).

Şu halde dine girmesi için kimseye zorlama yapılmamalıdır. Çünkü zorlanan kimsenin açığa vuracağı iman, Allah yanında gerçek iman olmaz. Zorlama ile gerçek bir dindar kazanılmaz. Bununla beraber kalbe Allah’tan başkasının bakışı, geçerli olmayacağından ve bu zorlama hâlinde olsun iman edene de, “Sen zorlama ile iman açıklıyorsun, yine kâfirsin.” denilemez, kâfir muâmelesi edilemez. Durumu ortaya çıkıp, şüphe ortadan kalkıncaya kadar bakılır. Çünkü o imanı açığa vurması da az çok bir irade eseridir. Hiç istemeseydi onu da yapmazdı. Demek ki imanın zevkinden bir zerre olsun tatmıştır. Bu bakımdan: Zeccac’ın dediği gibi savaşla müslüman olduğunu açıklayan, “kerahete” nisbet edilmez demek olabilir ki bu, ikrahın (zorlamanın) bir sözlük mânâsıdır.

Zorlamaya ne hâcet? Zorlama beklemekte mânâ nedir? Akılların hepsinin, dine sarılması gerekmez mi? Çünkü doğru yolda bulunmak, azgınlıktan; doğruluk, sapıklıktan iyice ayrılmıştır. Bu kadar peygamberlerden ilim ve amel ile ilgili bu kadar delilller ve nihâyet İlâhî saltanatın, bu kadar büyük tecellisinden (ortaya çıkışından) sonra, iman ve dinin insanlara kurtuluş ve mutluluk sebebi, inkâr ve dinsizliğin ise azap ve felaket sebebi olduğu kesin olarak ortaya çıkmış; hak batıldan, hayır şerden ayrılmıştır. Belli ki din ehli, muhakkak mutlu olacak, küfür (inkâr) ehli de muhakkak ceza ve azap görecektir. Bunlar her nereden gelse kendi istekleriyle, kendi kazançlarıyla olacak ve o zaman bu mecburiyet, bir zorlama mânâsını içermeyecektir. Bu özellikle şunu gösteriyor ki, “dinde zorlama yoktur” deyince, hiç kimseye sorumluluk, ceza ve azap yoktur, demek şeklinde anlaşılmasın; elbette doğruluğun sapıklıktan kesin olarak ayrılmış bulunması, dine aykırı hareketlerde muhakkak bir azabın ortaya çıkmış olmasındandır.

Bilinmektedir ki zorlama, fiilden önce gelir de o fiil için iradeyi kaldırır veya bozar ve o fiil, böyle rızasız yapıldığı için fiilî sonucu, hayır veya şer, yapanın kazanılmış bir hakkı olmaz. Sorumluluğu, zorlayana ait olur, zorlayanın elinde zorlanan, bir alet olur. Artık kazanç, maksat zorlananın değil, zorlayanındır. Fakat zorlama olmadan yapılmış olan inkâr ve zulmün, fâsıklık ve isyanın, isteyerek kazanılmış müktesep bir fiil olduğunda da şüphe yoktur. Artık bu yapıldıktan sonra onun gerekli bir sonucu olan cezâ ve azap da yapanın kendi kazancı, kendi hakkıdır ki, bunda zorlama mânâsı düşünülemez, o kendi kendine zulmetmiş olur. Allah Teâlâ ise rahmetinin genişliğinden dolayı kullarının ne kendilerine, ne de başkalarına zulüm ve tecavüz etmelerine razı olmadığından, onları korumak için sınırlar tayin etmiş, din ve hükümlerini bildirmiş, “Dinde zorlama yoktur.” buyurmuştur. Bu delil gereğince zorlama, ehliyetin engellerindendir. İslâm yurdunda zorlama yasaklanmıştır. Hatta hiçbir kimseye İslâm dinine girmek için bile zor kullanılamaz, herkes dininde serbest ve seçme hakkına sahiptir. İslâm hükümleri altında müşrik, kitap ehli, (yahudi, hıristiyan), hepsi, din hürriyetleriyle yaşayabilirler.

Mesela bir müşrik, dilerse yahûdi veya hıristiyan olabilir; hiçbirine müslüman ol, diye zor kullanılmaz, ahdinde durmak ve vergisini vermek şartıyla dininde bırakılır. Fakat her kim olursa olsun, ahdinde (sözünde) durmayanlar da suçuna göre cezasını görür. Kendi rızasıyla İslâm’ı kabul ettikten, Allah’a ve Peygamberine söz verdikten sonra döner, irtidad eder (dinden çıkar) da tevbe etmezse cezalandırılır ki, bu bir zorlama değil, verdiği sözden caymanın zorunlu bir sonucudur. Bu noktada İmam Şâfiî gibi bazı âlimler, müslüman olmaya söz vermiş bulunan mecûsi veya hıristiyanlardan birisi, eski dininde kalmayıp da mesela yahûdi olacak olsa, ben onu: “Ya eski dinine dön veya müslüman ol, diye zorlarım.” demiştir. Fakat Hanefiler ve diğerleri demişlerdir ki, “Küfür, bir tek millettir.” ifâdesi gereğince o şekilde din değiştirmede, verilmiş bir sözü bozma mânâsı yoktur. Buna göre, “Ya dön veya müslüman ol!” diye zor kullanılmaz. Ancak İslâm dinine girdikten sonra dönen, ahdini bozmuş olur ve yalnız bu, tevbe etmezse cezası verilir.

Bundan başka, ibâdet ve diğer muâmeleler gibi rızâ şart olan amel dallarında da zorlama geçerli değildir. Fiilin geçerliliğine engeldir. Ancak fiil, şer’î bir fiil olmayıp, hisse bağlı bir fiil olursa o başka. Ve herhalde zorlama bir saldırıdır, derecesine göre cezayı hak ettirir. İşte hak dinde vicdan hürriyeti, ahd (söz verme), andlaşma ve hukuk bu kadar yüksektir. Hatta bundan dolayıdır ki, cihad ilanında bile düşmana ya hak dini kabul etmesi veya mağlubiyeti kabul ederek dininde kalıp, hakları saklı olmak üzere İslâm uyruğunda vergi vermesi arasında kendi arzusuna bırakılan bir teklif yapılır. Bunlardan birini kabul ederse, andlaşma ile ahdine riayet edilir; kabul etmediği ve savaş yoluyla mağlûp olduğu takdirde de yine din değiştirmeye zorlanmayıp, adalet ölçüleri içersinde bir vergiye, bir intizama mecbur tutulur. Demek cihad, din değiştirmek için zorlayıcı bir vasıta değil, hak dinin yüceliğini fiilen ispat eden hak bir delildir. Çünkü zorlama ile din olmaz. Fakat aklî ve ilmî delilleri dinlemeyen kâfirlerin ve zalimlerin saldırıları da böyle fiilî bir delil olmadan durdurulmaz, herkes her türlü haksızlık ve zorlama ile karşı karşıya gelir. Bununla beraber cihad ve savaş, bir zorlama değil, bir yarıştır. Hangi tarafın tehdidini yerine getireceği bilinmeyen bir imtihandır. Bir de cihad, dinin hükmü geçerli olan İslâm yurdunun dışında cereyan edeceğinden zorlamanın kaldırılmış olduğu din çevresinden dışarıdadır.

Dâr-ı harp (kâfir yurdu) zaten zorlama yurdudur. Böyle iken yukarıdan beri Allah’ın beyanı dikkatle incelenirse anlaşılır ki, “Dinde zorlama yoktur.” açık ifadesi, cihad emrinin gayesini tesbit etmektedir. Yani cihadın hikmeti, insanları zorlamadan korumak, zorlama kabul etmeyen dini hakim kılarak Allah’ın kelâmını yükseltmek, yani herkesi mensub olduğu inançtan zorla çıkarmaya çalışmayıp, hakkın isteyerek kabul edilip yayılmasına set çekmek isteyen ve gücünün yettiğince zor kullanan hak düşmanlarının savulması ve engellerin kaldırılması ile sağlam bir kalp ve güçlü bir akıl için açıkça ortaya çıkmış bulunan doğruluk yolunu, hakkın egemenliğini herkese arz ve ilân etmek ve böylece Muhammed ümmetini, peygamberler cemaati arasındaki Hz. Muhammed’in makamı ile uyumlu olarak çeşitli milletlerden teşekkül eden sosyal bir toplum üzerinde genel barışı üstlenen, kamunun kalbi gibi egemen ve orta yolu tutmuş bir ümmet yapmak ve peygamberlerin hiç birini ayırmayıp hepsine derecelerine göre iman etmekle Allah’ın birliğine dayanan İslâm dinini, bütün dinlerin genel bağlantısı ve ilerleme hedefi olan genel bir din olarak savunup açıklamaktır. Bunun için İslâm’da savaşın gayesi, intikam, öldürmek, din değiştirmeye zorlama değil; hasmı mağlûp etmek ve zorlayıcı gücünü alıp, dininde serbest olarak hakkın hükmüne tabi tutmaktır ki, Allah’ın kelâmını yükseltmek bundadır. Bu sebeple her ne zaman müslümanlara bir zayıflık gelir, hak din savunulmazsa fitneler kopacak, zorlama çoğalacak, bütün insanlık allak bullak olacaktır.

Fakat bu açıklamadan sonra bir soru kaldı. Yukarıda, “Fitne ortadan kalkıncaya ve din yalnız Allah’ın dini oluncaya kadar onlarla savaşın.” (2/Bakara,193) âyetinde görüldüğü üzere Mekke ve hatta Arap yarımadası müşriklerine kitap ehli gibi din hürriyeti verilmemiş, bunlar hakkında, “Bana, Lâ ilâhe illallah (Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur) deyinceye kadar insanlarla savaşmam emredildi. Bu sözü söyledikleri zaman canlarını ve mallarını benden korumuş olurlar.” hadisiyle ya İslâm, ya ölüm ilan edilmiştir. Bu ise, “Dinde zorlama yoktur.” hükmüne ters değil midir? Bunun cevabı şudur: Eğer bunlar birbirine zıt ise, iki âyet, birbirini nesh veya tahsis eder, onların buraya dahil olmadığı anlaşılır. Bununla beraber şu da bilinmelidir ki, onlara din hürriyeti verilmemesi özellikle, “Dinde zorlama yoktur.” hükmünün tatbiki içindir. Bu münasebetle tefsircilerden birkaç görüş vardır:

1- Bu “Lâ ikrâhe” âyetinin önceden genel bir şekilde indiği, daha sonra cihad ve savaş âyetleriyle neshedilmiş bulunduğu Zeyd b. Eslem’den rivayet edilmiştir. Fakat bu görüş genel olarak doğru görülmemiştir. Aslında “Doğruluk, sapıklıktan ayırt edilmiştir.” âyeti, bunun inişinin, dinin tam olarak ayırt edilmesinden sonra olduğunu göstermekte ve böyle bir düşünceye engel görünmektedir. Bir de, görüldüğü üzere cihad meselesi aslında buraya dahil değildir ki, onunla nesih bahis konusu olsun. Fakat şunu bilmek gerekir ki, her nesih, neshedicinin alış derecesine göredir. Şu halde bu, cihad ile neshedilmiştir demek, diğer durumlarda muhkem (neshedilmemiş, hükmü açık) demektir. Ve bu sebeple zorlamanın, cihadı da içine aldığı görüşüne sahip olabilecekler için bu rivâyet önemlidir. Demek oluyor ki bu âyette böyle bir ihtimal olursa, bu ihtimal neshedilmiştir. Ve nesih rivayeti ancak bu yöne mahsustur. Yoksa cihad âyetleriyle geri kalan kısmın neshedilmiş olmasına imkân yoktur. Âmm (genel hüküm), nesihten sonra geri kalan kısımda yine kesindir. Kısaca nesih âyetin tamamiyle ilgili değil, kısmîdir.

 

2- Bu âyet kitap ehli hakkında inmiştir. Dolayısıyla müşrikler, bunun genel hükmünden hariçtir. Gerçi “şu peygamberler…” âyetinden başlayan sözlerin gelişi, bunu teyid ettiği gibi, iniş sebebi hakkındaki rivayetler de bunu desteklemektedir. Rivayet ediliyor ki Hz. Muhammed’in peygamberliğinden önce Ensar’dan bazıları, çocuklarını Yahudiliğe veya Hıristiyanlığa sokmuşlardı. İslâm dini gelince bunlara zor kullanmak istediler. İslâm’dan önce Ensar’dan bir kadının çocuğu yaşamadığı durumlarda, şayet çocuğu yaşarsa onu kitap ehli ile beraber ve onların dini üzere bulundurmayı adardı. Bu sebeple Ensar çocuklarının bir kısmı kitap ehlinin dininde bulunuyorlardı. Dolayısıyla İslâm’a geldikleri zaman dediler ki: “Biz vaktiyle bunların dinlerini, bizim dinimizden daha üstün görürdük ve çocuklarımızı onun için o yola sevkederdik, mademki İslâm dini geldi, her halde biz bunları zorlarız.” dediler.

Bu cümleden olarak Salim b. Avf oğullarında Husayn adında Ensar’dan birinin iki oğlu vardı. Önceleri Şam tüccarlarının telkinleriyle hıristiyan olmuş gitmişlerdi. Hz. Muhammed’in peygamberliğinden sonra Medine’ye geldiklerinde babaları bunlara: “Vallahi sizi bırakmam, mutlaka müslüman olmalısınız.” diye sataştı. Onlar da çekindiler, üçü birlikte Rasûlullah’a mürâcaat ettiler. Bunun üzerine bu âyet indi, babaları da onları bıraktı. Bu olaylar, gerek cihada izinden önce olsun ve gerekse sonra, her iki takdirde nüzul sebebi, müşrikleri içine almamaktadır. O halde hükmünün genelliği de kitap ehline aittir ve neshedilmiş değil, muhkemdir (hükmü açık ve geçerlidir). Bu güzel! Fakat sebebin özel oluşu, hükmün genel oluşuna mani değildir. “Dinde zorlama yoktur.” hükmü ise daha geneldir. Sonra bu hüküm yalnız kitap ehline mahsus olsaydı, dâr-ı İslâm’da (İslâm yurdunda) kitap ehlinden başkasına taahhüd ve güvence (emân) verilmemesi gerekirdi. Halbuki Arap yarımadası müşriklerinden başkasına bu muamele yapılmamıştır. Şu halde bu âyet, mutlak olarak neshedilmiş olmadığı gibi, genel hükmü kitap ehline de mahsus olmamalıdır. Nitekim Hz. Enes: “Nüzul (iniş) sebebi, Rasûlullah, birisine ‘Müslüman ol’ buyurmuştu. O da ‘kendimi hoşlanmaz buluyorum’ demişti. Bu âyet bunun hakkında inmiştir” diye rivâyet etmiştir ki, bu sebep daha mutlak olmakla hükmün genel oluşunda daha açıktır.

3- Bilinmektedir ki Arap müşrikleri hakkındaki muâmele, “Fitne ortadan kalkıncaya ve din yalnız Allah’ın dini oluncaya kadar onlarla savaşın.” (2/Bakara, 193) emrine dayanmaktadır. “Dinde zorlama yoktur.” hükmünün ise “Arapların Müslüman oluşundan sonra dinde zorlama yoktur, vergi yeterlidir.” meâlinde olduğu Tefsir-i Kebîr’-de açıklanır.

Demek ki doğruluğun sapıklıktan ayırd edilmesi o zamandır. Ve bu hüküm, daha öncesini kapsamaz, bu mânâca bu âyet, “Fitne ortadan kalkıncaya kadar onlarla savaşın…” âyetinden sonra inmiş demek olur. Önce inen, sonra ineni ne nesih, ne de tahsis edemeyeceğinden “Lâ ikrâha = zorlama yoktur” hükmü genelliği üzere kalır. Bu durumda aralarında bir yönden çelişki varsa, sonradan inen, önce ineni neshetmiş olacaktır. Halbuki bunun, öncekini neshettiğine dair hiçbir görüş yoktur ve olamaz. Çünkü bunun tarih itibarıyla sonradan indiği açıkça belli değildir. Yukarıda görüldü ki, aksine rivâyet bile vardır. Bu bakımdan usûl itibariyle birbirlerine yakın olarak yorumlanması gerekir. Böyle olunca da birbirlerini karşılıklı olarak tefsir (izah) ve tahsis edebilirler. Şu halde İslâm’ın doğruluğunun ortaya çıkıp ayırdedilmesini Araba ve zorlamanın olmayışını ondan sonraya tahsis de doğru olamaz. Önce İslâm’ın başlangıcında zorlama değil, misliyle karşılık bile verilmediği bilinmektedir. Şimdi Arapların müslüman oluşundan sonra da zorlama olmadığı kabul edilmiş, bu arada müslümanlar arasında bulunan Arap müşriklerine de bu olaya kadar hiç bir zorlama yapılmadığı bilinmektedir.

O halde, âyetinin bütün kapsamıyla mânâsı, “İslâm dininin, hüküm dairesinde zorlama yoktur.” demek olur. Savaş ve savaş hâlinde bulunan düşman meselesi, bu hükümden esas itibariyle hâriç olduğu gibi, zorlamaya karşılık vermek ve suça ceza da bunun dışındadır. Ancak bu, “Fitne ortadan kalkıncaya ve din de yalnız Allah’ın dini oluncaya kadar onlarla savaşın.” (2/Bakara, 193) âyetiyle beraber düşünmek lazımdır. Buna göre âyetin sonunun da delâlet edeceği üzere İslâm dininin hüküm dairesinde zorlama bulunmaması, tahsis yoluyla iki kayıt ile bağlanmıştır ki; biri fitne bulunmaması, biri de İslâm yurdunda diğer dinlere mensup olanların tebalığı (uyruğu) bozmamalıdır. Âmm (genellik ifade eden hüküm) ise tahsisten sonra zan ifade eder. Burada fitneden maksat da şirkti. Fakat genel mânâsıyla alınması da caizdir. Bu şekilde ikinci kaydı da içine alacağından, bu bir kayıt, diğerinden müstağni kalır (ona ihtiyaç duyurmaz). Demek ki kısaca mânâ şu olur: “Fitne yoksa dinde zorlama yoktur, çünkü doğruluk, sapıklıktan iyice ayrıldı. Bunları karıştıranlar, belâlarını bulurlar.”

Bundan dolayı, her kim tâğuta, azgınlara veya azgınlıklara küfredip (inkâr edip), Allah’a iman ederse, yani samimi bir kalp ile, “Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur.” diyerek önce o tâğutları kökünden siler, sonra da bütün varlığıyla Allah’a iman eder ve dolayısıyla Allah’ın gönderdiği peygamberleri, Hakk’ın indirdiklerini tasdik ederse, o mutlaka en sağlam kulpa yapışmıştır ki, kopmak onun için değil. Bu sağlam ipin kulpu, o tutamak ne kopar, ne kırılır. Ancak bırakılırsa fena düşülür. Bu ilmî ve amelî delillerden, hak ve batılın bu ortaya çıkışından sonra akıl ve doğruluğun gereği artık bugün var, yarın yok, gelip geçici olan fani, bâtıl, koyu gölge kırılıp dökülecek, nihayet kendine tutunanı düşürüp bırakıp gidecek olan tâğutların, Firavunlar, Nemrudlar, sihirbazlar, kâhinler, şeytanlar gibi azgın, sahte mâbudların çürük kulplarına yapışmak değil, “Ezelden sonsuza kadar dirisi, her şeyin yöneticisi” şaşmaz, yanılmaz, uyumaz, ımızganmaz, göklerin ve yerin hükümranlığının sahibi, izni olmadan huzuruna yanaşılmaz, şefaate cesaret gösterilmez, büyüklük sahibi, gizli açık, cüz’î (kısmî), genel her şeyi bilen, her şeyden haberdar, ilminin gerçek mâhiyetine erilmez, o bildirmedikçe bir şey bilinmez, büyüklük kürsîsi yerleri, gökleri tutmuş, yerler, gökler kudret avucunda bir hiç kalmış o yüksek, pek yüksek kudretinin yüceliği, şânı, büyüklüğü sonsuz, kendisinden başka hiç bir ilâh bulunmayan Allah Teâlâ’nın kopmaz, kırılmaz, sağlam kulpuna iki eliyle seve seve canı gibi koruyup yapışmak, yani misal olarak o ilâhî kürsîden uzatılmış, kopmaz, kırılmaz sağlam bir ipin kulpuna, tutamağına benzeyen ve dinin başı olan Hakk’ın tevhidine (birliğine) güzelce inanmak, inanıp gereğince amel etmek ve onu hiç bırakmamaktır. İşte, bu imanı yapan, böyle bir kulpa yapışmış olur. Fakat bu iman ve itikat, yalnız sözde ve yalnız kalpte kalmamalı, ağız, gönül bir, iç ve dış bir olmalıdır. Çünkü Allah her şeyi işiten ve bilendir. Hem sözleri işitir, hem de niyetleri bilir. Ağzından, deyip, içinde inkâr saklayan münafıkların ve aksine içinden hakkı bilip, ağzından küfür ve inkâr savuran kâfirlerin yaptıklarından Allah gafil ve habersiz değildir.

Tâğut: “Tuğyan” (azgınlık) kökünden mübalâğa kipiyle bir cins ismidir ki, aslı “ceberût = zorbalık” gibi “tağâvût” olup, yer değiştirmekle “tavâğût” yapılarak “vâv”, “elif”e çevrilmiştir; tekile, çoğula, erkeğe, dişiye söylenir. Tuğyanın (azgınlığın) kendisi kesilmiş, isyankâr, azgın, azman, azıtgan demek gibidir.

İbn Cerîr et-Taberî’nin târif ettiği gibi, Allah’a karşı isyankâr olup zorla, zorlama ile veya gönül rızasıyla kendisine tapınılıp mâbud tutulan, gerek insan, gerek şeytan, gerek put, gerek dikili taş ve gerekse diğer herhangi bir şey demektir. Bunun tefsirinde “şeytan veya sihirbaz, yahut kâhin ya da insanların ve cinlerin, inat edip büyüklük taslayanları veya Allah’a karşı mabut tanınıp buna razı olan Firavun ve Nemrud gibiler veya putlar diye çeşitli rivayetlere rastlanır. Ebû Hayyan der ki: “Bunların birer örnekle açıklanması gerektir. Çünkü tâğut bunların her birine hasredilmiş (mahsur)tir..” Yukarıdaki târif, bunların hepsini içine almaktadır. Bununla birlikte Kâdî Beydavî bu hususa: “Allah yolundan menedenler” fıkrasını da ilâve etmiştir ki, daha genel bir tarifi içerir. Çünkü bunu yapanlar, mabud tanınmış olmayabilir. Şu kadar ki, bu da “Hevâ ve hevesini ilâh edinen kimseyi gördün mü?” (45/Câsiye, 23) âyeti gereğince kendi hevâsına uyup kendi kendine mabut rütbesi vermiş sayılabileceği düşünülürse önceki tarife dahil olacaktır. Bu açıklamadan birkaç fayda elde edeceğiz: Önce, tâğutun çeşitli tefsirleri (açıklamaları) örnek veya çeşitlerini gösterebileceği gibi “şeytan, sihirbaz, kahin, batıl mâbud, insanların ve cinlerin büyüklük taslayıp inat edenleri” kelimelerinin her biri tâğut kelimesiyle tarife benzer ve uygun düşecek bir tarzda ifade edildiğine göre bunların, mânâ itibarıyla tam eş anlamlı değilseler bile pek yakın veya birbirini gerektiren şeyler olarak kullanıldıklarına da işaret edebilir. İkinci olarak demek oluyor ki, tâğutun açığı da, gizlisi de, görünürü de, görünmezi de vardır.

Üçüncü olarak, tuğyan (isyan, azgınlık) kavramından anlaşılıyor ki, putlar ikinci derecede tâğutlardır. Bakılırsa akıl sahibi olmayan putların ve dikili taşların tâğutlardan bile sayılmaması gerekirdi. Çünkü bunların kendileri Allah’a karşı bir azgınlığa sahip olamazlar ve azgınlığa rıza gösteremezler. Fakat red de edemezler. Bu sebeple nihayet bir azgınlık sebebi olabilirler. Bu sebebi de azgınlar bulurlar. Putlar, aslında erkek veya dişi tâğutların hayalleri ve azgınların azmanlarıdır. Gizli veya açık azgınlar, bunlarla kendi azgınlıklarını ileri sürerler. Bu yönüyle putlar, asıl tâğut değil, tâğutların temsilcileridirler. Böyle “Kim tâğutu inkar ederse…” ifadesi şunu bildirmiş oluyor ki, tevhid emrinde ilk iş, putlardan önce ona sevk eden azgın isyankârlara küfretmek (onları inkar etmek)tir.

Dördüncü olarak, Allah’a karşı isyankâr olmayan ve şirke razı olma ihtimali bulunmayan ve bununla beraber birtakım isyankârlar tarafından ilâh diye kabul edilen Hz. İsa ve Üzeyr gibi büyük insanların kendileri tâğutun tarifinden ve kendilerine tâğut denilenlerden hariçtirler. Tevhid emrinde, “başka hiçbir ilâh yok” derken bunların ilâhlığını da olumsuz kılıp inkar etmek, ibadet etmemek farz olduğu halde, diğer taraftan bunları inkâr caiz olmayacak, bilakis Allah’a imanın gereklerinden olarak peygamberlere iman ve saygı da imanın şartlarına dahil bulunacaktır. Bu çok önemli nükteye işaret edilerek “kim tâğutu inkâr ederse…” buyurulmuş da diğerlerini inkâr şart koşulmamıştır. Demek ki tevhidin şartı Allah’tan başkalarını inkâr etmek değil, Allah’tan başkalarından ilâhlık vasfını kaldırmak ve bu arada tağutları inkar etmek, yani onları hiç tanımamak, diğerlerinin de ilâhlık altındaki derecelerine göre haklarını tanımaktır. Çünkü hak Allah’ındır. Nihayet şunu da kesinlikle ifade ediyor ki, Allah’ın birliğine inanan bir mümin olmak için, Allah’a imandan önce küfre tevbe etmek şarttır. Ve bu tevbenin şartı da tâğutları asla tanımamaya kesin karar vermektir. Bu durumda, “kim tâğutu inkâr eder de Allah’a iman ederse…” ifadesi, “Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur” kelime-i tevhidinin bir tefsiri demektir. İşte böyle içi ve dışı ile iman eden mutlaka sağlam kulpa yapışmış olur ki, buna tutunanların Allah’ın Kürsîsine, cennetin en yüksek tabakalarına doğru çekilip, götürülecekleri ve giderken bırakıverenlerin de dehşetli bir şekilde düşecekleri kelâmın mânâsından anlaşılıyor. (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)

“Dinde zorlama yoktur. Doğruluk ile sapıklık birbirinden kesinlikle ayrılmıştır. Kim Tağut’u, azgınlığı reddederek Allah’a inanırsa kopması sözkonusu olmayan, sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Hiç kuşkusuz Allah herşeyi işitir, herşeyi bilir. Allah müminlerin dostu, kayırıcısıdır. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin dostları ise Şeytan ve yardakçılarıdır. Bunlar, onları aydınlıktan çıkararak karanlıklara sokarlar. Onlar, orada ebedi olarak kalmak üzere Cehennemliktirler.” (2/Bakara, 256-257)

Bu dinin ortaya koyduğu şekli ile inanç meselesi, anlatmayı, dinlemeyi ve kavramayı izlemesi gereken bir ikna olma meselesidir, yoksa bir baskı, bir öfkelenme, bir dayatma meselesi değildir. İslâm olanca gücü ve enerjisi ile insan idrakine hitap ederek gelmiştir; düşünen akla seslenmiştir… Konuşan bedahete (dolaysız algılama yeteneğine) seslenmiştir, aldığı uyarılara karşılık veren vicdana seslenmiştir… Dengeli-istikrarlı fıtrata seslenmiştir… İnsan varlığının bütününe seslenmiştir… İnsan idrakinin bütün yönlerine seslenmiştir… Fakat seslenirken baskıya başvurmamıştır, hatta somut harikaların, olağanüstülüklerin manevi baskısını bile kullanmaktan kaçınmıştır. Olağanüstü olaylar, görenleri refleksif bir edilgenlikle inanmaya sürükleyebilir, fakat insan onları bilinci ile inceleyemez, aklı ile idrak edemez; çünkü bu tür olayların düzeyi bilincin ve aklın üzerinde olur.

Bu din, insan mantığının karşısına inanmaya mecbur edici olağanüstü olaylarla bile çıkmaktan kaçındığına göre onun karşısına kuvvetle ve zorlama ile çıkmaktan, muhataplarına açıklama yapmaksızın, onları inandırmaksızın, ikna olmalarını sağlamaksızın tehdit, baskı ve zorlama yolu ile kendini kabul ettirmekten elbette kaçınacaktır.

Oysa İslâm’dan bir önceki din olan Hıristiyanlık kendini süngü ile, ateşle, işkence ve tepeleme yolu ile kabul ettirmişti. Bu politikanın yürütücüsü, imparator Konstantin’in hıristiyan olmasından sonraki Roma İmparatorluğu olmuştu Oysa Roma İmparatorluğu aynı işkenceleri, daha önce, ikna olarak ve isteyerek hıristiyanlığı kabul etmiş olan çok az sayıdaki vatandaşına uygulamakta tereddüt etmemişti. Üstelik Roma İmparatorluğu’nun hıristiyanlık uğruna uygulamış olduğu baskıların ve toplu kıyımların kurbanları sadece hıristiyanlığı kabul etmeyenler olmamıştı; devletin mezhebine girmeyen, bu mezhebin Hz. İsa’nın konumuna ilişkin bazı doğmalarını benimsemeyen değişik mezhep yanlısı hıristiyanlar da bu amansız vahşetten paylarını almışlardı!

İşte bütün bunlardan sonra gelen İslâm, ilk açıklamaları arasında şu önemli ve büyük ilkeye yer verdi: “Dinde zorlama yoktur. Doğruluk ile sapıklık birbirinden ayrılmıştır.”

Bu ilkede yüce Allah’ın insanı onurlandırdığı; iradesine, düşüncesine ve duygularına saygı gösterdiği, inanç alanında hidayete ve sapıklığa ilişkin tercihlerinde onu vicdanı ile başbaşa bıraktığı, bunların yanısıra davranışlarının sonuçlarını ve nefsi ile hesaplaşma görevini omuzlarına yüklediği açıkça görülür. Bu ilke insan özgürlüğünün en karakteristik ilkesidir. O insan özgürlüğü ki, yirminci yüzyılın zorba ideolojileri ve insan onurunu hiçe sayan sosyal düzenleri onu insanlara çok görüyor. Bu baskıcı ideolojiler ve düzenler, yüce Allah’ın inanç seçme serbestliği tanıyarak onurlandırdığı insan adlı bu varlığa hayat düşüncesini ve düzenini serbest iradesi ile seçme hakkı tanımıyorlar; onu devletin çeşitli propaganda araçları, yoğun yönlendirme önlemleri, bunların yeterli olmadığı zaman da arkasından gelen kanunları ve oldu-bittileri ile dayattığı, dikte ettiği düşünceyi ve düzeni benimsemeye zorluyorlar. İnsan ya evrene egemen olan Allah’ın varlığını ve fonksiyonunu inkâr ederek sözünü ettiğimiz devlet ideolojisini kabul edecek ya da her an nasıl ve nereden geleceği belirsiz ölüm tehdidi altında titreyerek yaşayacaktır!

İnanç özgürlüğü, insanı “insan” yapan, ona bu vasfı gerçek anlamda sağlayan ilk “insan hakkı”dır. İnsanın elinden inanç özgürlüğünü alan kimse, her şeyden önce onun insanlık niteliğini elinden almış demektir. Baskıya ve işkenceye uğramama güvencesi altında inancı yayma ve tanıtma özgürlüğü, temel inanç özgürlüğünün ayrılmaz bir parçasını oluşturur. Yoksa inanç özgürlüğü, pratikte hiçbir anlam taşımayan kuru bir laftan ibaret kalır.

Hiç kuşkusuz varlık bütününe ve hayata ilişkin en gelişmiş düşünce sistemi, insan toplumu için en tutarlı sistem olan İslâm, herkesten önce ve herkesinkinden gür bir sesle “Dinde zorlama yoktur” diye sesleniyor. Bu din, kendi dışındakilerden önce öz taraftarlarına, insanlara bu dini benimsetmek amacı ile zor kullanmalarının yasak olduğunu açıklıyor. Durum böyleyken kendilerini devlet otoritesinin acımasız baskısı ile ayakta tutabilen, muhaliflerine yaşama hakkı tanımayan zorba ve yetersiz yeryüzü kaynaklı ideolojilerin ve sosyal düzenlerin yaptıklarına ne demeli?

Bu âyetin ilk cümlesi mutlak olumsuzluk ifade ediyor; “Dinde zorlama yoktur”. Dil bilimcilerinin (Nahivcilerin) deyimi ile “Nefy-i cins” öntakılı bir cümlecik. Yani zorlamanın her türlüsünü olumsuzlayan, reddeden bir ifade karşısındayız. Zorlamanın varlığı kökünden olumsuzlanıyor, reddediliyor. Başka bir deyimle, inanca yönelik baskı sadece yasaklanmakla yetinilmiyor, varlık aleminden ve olaylar dünyasından tamamen kovuluyor. Cümlede olumsuz bir üslupla kullanılan -her şeyi içine alan bir şekilde- bu yasaklama, en etkili ve vurgulu bir yasaklama biçimidir.

Âyetin devamında insan vicdanını okşamaktan, onu hidayete teşvik etmekten, doğru yola iletmekten ve artık apaçık hale geldiği ilân edilen imanın mahiyetini belirtmekten başka birşey yapılmıyor: “Doğruluk ile sapıklık birbirinden ayrılmıştır.” Yani iman, insanın sahip olması ve titizlikle koruması gereken bir olgunluk (rüşd), buna karşılık küfür, insanın kaçınması ve üzerine bulaşmasından çekinmesi gereken bir azgınlık, taşkınlıktır.

Durum gerçekten de böyledir. İman, insana verilmiş nimetlerin en büyüğüdür. O, insan idrakine katışıksız ve belirgin bir düşünce bağışlar, insan kalbine huzur ve barış sunar, insan vicdanına yüce amaçlar ve temiz duygular kazandırır, insanlık için sağlıklı, dengeli, hayatı gelişmeye ve ilerlemeye doğru itici bir düzen gerçekleştirir. İnsan, iman nimetini bu şekilde düşününce onun olgunlukla eşanlamlı demek olduğunu kavramakta gecikmez. Bu gerçeği kabul etmeyecek olanlar, sadece olgunluğu bırakıp azgınlığı alan, hidayeti bırakıp sapıklığa koşan; kavram kargaşasını, kuşkuyu ve haysiyetsizliği huzura, güvene ve onurluluğa tercih eden budalalardır.

Âyetin devamında imanın mâhiyeti daha belirgin, sınırları çizilmiş ve daha açık hale getiriliyor. Okuyoruz: “Kim tağutu azgınlığı reddederek Allah’a inanırsa kopması sözkonusu olmayan sapasağlam bir kulpa yapışmıştır.” Küfür, hakettiği, lâyık olduğu bir kaynağa dayandırılmalıdır ki, bu da “tağut”tur. İman da lâyık olduğu, yakıştığı bir mercie yöneltilmelidir ki, o da “Allah”tır.

“Tâğut”, “tuğyân (azgınlık)” kökünün anlamdaşı (sinonimi)dır. Sağduyuya ters düşen, gerçeği çiğneyen, Allah’ın kulları için çizdiği sınırı aşan düşünce, sistem ve ideoloji anlamına gelir. Bu düşüncenin, sistemin ve ideolojinin Allah’a inanmaktan, O’nun koyduğu şeriatından kaynaklanan bağlayıcı bir kuralı bulunmaz. İlkelerini yüce Allah’ın direktiflerine dayandırmayan her sosyal sistem, yüce Allah’ın buyruklarından kaynaklanmayan her kurum, her düşünce, her edep kuralı ve her gelenek bu kategoriye girer, bu kavramın kapsamına girer. Kim, hangi biçimde karşısına çıkarsa çıksın, bunların tümünü kökünden reddederek Allah’a inanır ve ilham kaynağı olarak sadece Allah’ı bilirse o kimse kurtuluşa ermiştir. Ayette bu kurtuluş “kopması sözkonusu olmayan, sapasağlam bir kulpa yapışmak” durumu ile somutlaştırılmıştır.

Burada soyut, manevi bir gerçeğe ilişkin somut bir tablo ile karşı karşıyayız. Allah’a inanmak, asla kopmayacak olan sağlam bir kulptur, bu kulpa yapışan kimse kurtuluşa götüren yolu kaybetmez. Çünkü bu kulp, yok oluşun ve kurtuluşun sahibine bağlıdır. Gerçek anlamı ile iman. Şu varlık alemindeki tüm gerçeklerin dayandığı ilk gerçeğe, Allah gerçeğine ermek, Allah’ın şu varlık alemi için koyduğu ve varlık alemini ayakta tutmanın sebebi olarak görevlendirdiği kanunlar sisteminin özünü kavramaktır. Kim O’nun kulpuna yapışırsa O’nun kılavuzluğu altında O’na doğru ilerler. Ne tökezler, ne geri kalır, ne aldatıcı başka yollarla karşılaşır ne pusulayı kaybeder ve ne de yolunu şaşırır. Devam ediyoruz: “Allah her şeyi işitir, her şeyi bilir.” Dillerden dökülen sözleri işitir, kalplerdeki saklı duyguları bilir. O halde O’nunla ilişki halinde olan mümin, başkalarını dolandırmaz, aldatmaz ve kimseye haksızlık etmez.

Daha sonraki âyette hidâyet ile sapıklık, hidâyetin ve sapıklığın mâhiyeti canlı, hareketli ve somut bir tabloda canlandırılıyor. Bu tablo müminlerin dostu ve yardımcısı olan Allah’ın nasıl onların elinden tutarak karanlıktan aydınlığa çıkardığını, buna karşılık kâfirlerin dostları ve elebaşları olan tağutların ise onları nasıl ellerinden tutarak aydınlıktan çıkarıp karanlıklara soktuklarını tasvir ediyor.

Bu manzara hayran bırakıcı, canlı ve duygulandırıcıdır. İnsan hayatı onu da ötekisini de izliyor. Şuradan gelip oraya giden insan yığınları gözümüzün önünden akıyor sanki. Bir bu canlı tabloyu, bir de insan hayalini kımıldatmayan, duygulara dokunmayan, vicdanı harekete geçirmeyen, manalar ve sözler aracılığı ile sadece zihne seslenen soyut ve kuru bir ifadeyi düşününüz.

Eğer Kur’an’ın tasvir üslubunun üstünlüğünü daha iyi kavramak istiyorsak bu canlı tablonun yerine herhangi bir soyut ifadeyi zihnimizde canlandıralım. Meselâ şöyle diyelim; “Allah, müminlerin dostu, kayırıcısıdır. Onları imana iletir. Kâfirlerin dostları, ele başları ise tâğutlardır; onları kâfirliğe, inkârcılığa sürüklerler. İfade gözümüzün önünde ölüyor; tüm sıcaklığını, hareketini, iz bırakıcılığını yitiriyor.

Bu ifâdenin tasvir ediciliği canlılığı, uyarıcılığı yanında gerçeği ne kadar duyarlı ve titiz bir şekilde dile getirdiği dikkatlerimizden kaçmamalıdır. Tekrar okuyalım: “Allah müminlerin dostu, kayırıcısıdır. Onları karanlıklardân aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin dostları ise, tağut ve yardakçılarıdır. Bunlar, onları aydınlıktan çıkararak karanlıklara sokarlar.” Yani iman aydınlıktır, özünde ve yapısında tek bir aydınlık. Oysa küfür “karanlık”tır; çok sayıda ve değişik nitelikte karanlıklar. Ama hepsi aslında “karanlık”tırlar. Hiçbir gerçek, imanı aydınlığa, küfrü de karanlığa benzetmek kadar doğru ve hassas olamaz.

Gerçekten iman, müminin vicdanına akar akmaz bütün varlığını aydınlatır. Müminin ruhu iman sayesinde parlar, şeffaflaşır, arınır ve çevresine aydınlık, parlaklık ve belirginlik ışıkları saçar. iman nesnelerin mahiyetini, değerlerin mahiyetini ve düşüncelerin içyüzünü gözler önüne seren bir aydınlıktır. İmanın aydınlığı sayesinde mümin, bunları algı yanılgısına meydan vermeyen bir belirginlikle; karışıklığa meydan vermeyen bir açıklıkla ve titreşimsiz bir netlikle görebilir ve bunlar içinden soğukkanlılıkla, gönül huzuru ile, güven içinde ve titreşimsiz bir kararlılıkla alacağını alır, bırakacağım bırakır. İman, evrensel kanunlar sistemine giden yolu meydana çıkaran bir aydınlıktır. İmanın aydınlığı sayesinde mümin kendi hareketini, çevresindeki ve özündeki evrensel kanunlar sisteminin akışı ile ahenkleştirir; Allah’a ulaştıran ya da yavaş yavaş yumuşak adımlarla, gerginlikten uzak bir rahatlıkla, öteye-beriye çarpmadan, orada-burada tökezlemeden ilerler. Çünkü gittiği yol fıtratının bilmediği, yabancısı, acemisi olduğu bir yol değildir.

İman, tek yola ileten tek bir aydınlıktır. Küfrün sapıklığı ise çok sayıda ve değişik karanlıkları içerir. Şahsi arzu ve ihtiras karanlığı, kılavuzsuzluk ve yolu şaşırma karanlığı, kendini beğenmişlik ve azgınlık karanlığı, zayıflık ve aşağılık kompleksi karanlığı, gösteriş ve münafıklık karanlığı, açgözlülük ve kıskançlık karanlığı, kuşku ve endişe karanlığı ve hadde-hesaba gelmeyen daha bir çok karanlık türleri… Bu karanlıkların tümü, Allah’ın yolundan sapmakta, Allah’tan başka bir kaynaktan ilham almakta ve Allah’ın sisteminden başka bir sistemin hakemliğine başvurmakta toplanır. İnsan, yüce Allah’ın bir ikincisi bulunmayan aydınlığından, karışıklığa meydan vermeyen biricik gerçeğin aydınlığından ayrılır-ayrılmaz, kesinlikle değişik, türlü ve farklı nitelikli karanlıkların içine düşer. Bunların türleri değişik ve nitelikleri farklı olmakla birlikte hepsi de birer karanlıktır. Bu yanlış tercihin âkıbeti, karanlıkların taraftarlarına, yardakçılarına yakışacak cinstendir: “Onlar, orada ebedi olarak kalmak üzere Cehennemliktirler.”

Madem ki, aydınlıktan yararlanarak doğru yola girmek istemediler, o halde süresiz olarak ateşte kalsınlar. Hak, (Allah’ın bildirdiği mutlak gerçek) tektir, birden fazla olmaz. Sapıklığın ise çeşitli renkleri ve çeşitli biçimleri vardır.

“Haktan sonra, sapıklıktan başka ne var ki?” (10/Yûnus, 32)

Bu âyetler demetini noktalamadan önce dinimizde cihadın farz olduğu gerçeği ve tarih boyunca İslâm’ın taraf olduğu savaşların niteliği ile daha önce incelediğimiz “Fitnenin (bozgunculuğun, kargaşanın) kökü kazınarak Allah’ın dini kesinlikle egemen oluncaya kadar kâfirler ile savaşınız.” (2/Bakara, 193) âyetini birlikte göz önünde bulunduran bir perspektifle “Dinde zorlama yoktur.” ilkesi hakkında birkaç söz söylememiz yerinde olur.

İslâm’ın bazı kötü maksatlı düşmanları onun “Dinde zorlama yoktur” ilkesini ortaya koymasına rağmen kendini kılıç yolu ile kabul ettirdiğini ileri sürerek bu dini çelişkili olmakla suçlarlar. Diğer bazı düşmanları da İslâm’ı bu töhmet karşısında savunur görünerek müslümanların ruhunda yanan cihad ateşini söndürmeye, tarihte İslâm’ın ortaya çıkmasında ve yayılmasında bu aracın oynadığı hayati rolün önemini küçümsemeye yeltenmekte, -kaypakça, uyutma ve aldatma yolu ile- günümüzde ya da yarın bu araca başvurmanın gerekli olmadığı ve olmayacağı mesajını vermek istemektedirler. Bütün bu zehirleri, güya İslâm’ı rencide eden bir töhmet karşısında onu savunuyormuş gibi yaparak kusmaktadırlar.

Birinciler de ikinciler de İslâm’ın sistemini yozlaştırmak, onun uyarıcı mesajlarını müslümanların zihninde dumura uğratmak, öldürmek amacı ile aynı cephede İslâm’a karşı savaşan Batılı şarkiyat uzmanları (oryantalistler) arasından çıkıyor.·(Bu kişilerin basında Sir T.W. Arnold adlı oryantalist gelir. Onun Dr. İbrahim Hasan ve kardeşi tarafından “Ed-Da’vetü’l- İslâmiyye” adı altında Arapça’ya çevrilmiş bir eseri vardır.) Bunlar bu sinsi oyunları cihad ruhu bir daha uyanmasın diye oynuyorlar. O cihad ruhu ki, savaş alanında onun karşısında bir kere bile tutunamamışlardır! Yine o cihad ruhu ki, ancak onu zehirledikten, türlü türlü hileler ile zincire vurduktan, aralarında birleşerek dünyanın her yanında başına öldürücü ve vahşice darbeler indirdikten sonra pençesinden kurtularak rahat nefes alabilmişlerdir. Bunların yanısıra emperyalizm ile müslüman ülkeler arasındaki savaşların cihadı gerektirecek birer inanç savaşı olmadıkları, bunların sadece pazar, hammadde ve stratejik üsler uğruna yapılan savaşlar oldukları, buna göre cihadı gündeme getirmek için ortada hiçbir sebep bulunmadığı aldatmacasını müslümanların beyinlerine işledikten sonradır ki güven ve rahatlarını daha da perçinlemişlerdir.

Evet, İslâm’ın uzun tarihi boyunca kılıcını çekerek vuruştuğu, cihad ettiği dönemler olmuştur. Fakat bu kılıçlar hiç kimseyi zorla müslüman yapmak için değil, cihadı gerektiren birtakım amaçları gerçekleştirmek, hedeflere ulaşmak için çekilmiştir. Bu hedeflerin başlıcaları şunlardır.

1- İslâm, her şeyden önce, müslümanlara yönelik işkenceleri, zulümleri ve fitneleri savmak, bunlara karşı koymak, bağlılarının can, mal ve inanç güvenliklerini sağlamak için cihada girişmiştir. Bu amaç doğrultusunda bu surenin daha önceki ayetlerinden birinde incelediğimiz “Fitne, adam öldürmekten daha ağır bir suçtur” (2/Bakara, 217) prensibini ortaya koydu. Böylece inanca yönelik saldırıyı, müminlere inançları yüzünden eziyet etmeyi, onları dinlerinden ayırmaya çalışmayı insan hayatına yönelik saldırıdan daha büyük bir insanlık suçu saydı. O halde bu kutsal ilkeye göre inanç, hayattan daha önemli, daha değerlidir. Eğer mümin canını ve malını savunmak için savaşmaya izinli ise inancını ve dinini savunmak için savaşmaya hâydi haydi izinlidir.

Müslümanlar tarih boyunca, dünyanın çeşitli yerlerinde inançları yüzünden baskılara, vazgeçirme girişimlerine, eziyetlere, işkencelere uğramışlardır. Bu yüzden en önemli varlıklarına yönelen bu zulümlere karşı koymaları kaçınılmazdı. Çünkü bu baskılara ve eziyetlere inançları yüzünden uğratılıyorlardı.

Meselâ bir zamanların İslâm diyarı olan Endülüs (yani bugünkü ispanya) müslümanları dinlerinden koparılma amacına yönelik iğrenç ve vahşi işkenceler ile toplu kıyımlara sahne olmuştu. Bu zulümlerin benzerleri, katolikliğe karşı direnen diğer hıristiyan mezheplerinin bağlılarına karşı da uygulanmıştı. Öyle ki, bugünün İspanya’sında İslâm’ın gölgesine, hatta öbür hıristiyan mezheplerin gölgelerine bile rastlayamazsınız. Yine bir zamanlar Beytülmukaddes (Kudüs) ile çevresi de aynı iğrenç haçlı saldırılarına hedef olmuştu. Bu saldırıların tek amacı İslâm inancının kökünü kazımaktı. Fakat bu bölgede de müslümanlar inanç sancağı altında silâha sarılarak düşmanlarına karşı göğüslerini siper etmişler ve son aşamada zafere ulaşarak bu kutsal İslâm beldesini Endülüs’ün acı akıbetine uğramaktan kurtarmışlardı.

Komünistlerin, putperestlerin, siyonistlerin ve hıristiyanların pençesi altında bulunan dünyanın çeşitli yörelerinde bugün de müslümanlar dinlerinden koparılmak istenmekte ve inançları uğruna baskı görmektedirler. Bu yüzden müslümanlar, eğer gerçek müslümanlar iseler, bu fitnelere karşı koymak için, bugün de cihad etme yükümlülüğü ile karşı karşıyadırlar!

2- İkinci olarak İslâm, inanç özgürlülüğünü gerçekleştirdikten sonra inanç sistemini tanıtma ve duyurma özgürlüğünü de sağlamak amacı ile cihad etmiş, savaş vermiştir. Sebebine gelince İslâm, evrene ve hayata ilişkin en mükemmel düşünce sistemini, sosyal hayatı geliştirecek en ileri düzeni getirdi. Bu nimeti, insanlığın tümüne iletmek, gene bu nimeti onların kulaklarına ve kalplerine duyurmak için getirdi. Bu açıklama, anlatma ve ilandan sonra isteyen mümin, isteyen de kâfir olsun, “Dinde zorlama yoktur.” Evet, ama önce bu nimeti, yüce Allah’ın katından tüm insanlar için gelmiş olan bu nimeti, insanlığın bütününe ulaştırmanın yolu üzerindeki engeller kaldırılmalıdır, insanların bu ilâhi mesajı işitmelerini ve doğruluğuna inandıktan sonra, eğer isterlerse, hidayet kervanına, katılmalarım önleyen engeller yok edilmelidir.

Bu engellerden biri, toplumların ve milletlerin başında insanların bu ilâhî mesajı işitmelerine izin vermeyen, bunun yanında İslâm’a girenlere baskı uygulayan zorba rejimlerin bulunmasıdır. İslâm, bu tağutî, bu zorba rejimleri yıkarak yerlerine adalete bağlı rejimler kurmayı ve bu rejimler aracılığı ile her yerde hakkı tanıtma özgürlüğünü, hakkı tanıtmak için didinenlerin güvenliğini sağlamayı amaçlamıştır. Bu amaç bugün için de geçerlidir. Buna göre müslümanlar, eğer gerçekten müslüman iseler, bu amaca ulaşmak için bugün de cihad etme yükümlülüğü ile karşı karşıyadırlar!

3- Üçüncü bir amaç olarak İslâm yeryüzünde kendi düzenini kurmak, yerleştirmek ve korumak için cihad etti. İslâm, insanın, insan kardeşi karşısında özgürlüğünü gerçekleştiren tek sosyal düzendir. Çünkü İslâm, yüce ve büyük olan Allah’a yöneltilmesi gereken tek kulluğun, tek bir tapınma sürecinin sözkonusu olduğunu belirleyerek bütün biçim ve türleri ile insanın insana kulluğunu ortadan kaldırır, yasaklar. Buna göre ortada insanlar için hükümler koyan, hukuk normları koyma yolu ile insanları boyunduruk altına alan, köleleştiren hiçbir ferde, hiçbir sosyal sınıfa, hiçbir millete yer yoktur. Sadece herkesin Rabbi olan tek bir Allah vardır, bütün insanların, önlerinde eşit oldukları, hükümler koyma yetkisi sadece O’nundur; insanlar itaati ve boyun eğmeyi de sırf O’na yöneltirler. Tıpkı imanı ve ibadeti de sırf O’na yöneltmeleri gerektiği gibi.

Buna göre bu düzende sırf Allah’ın şeriatının yürütücüsü olmayan, bu yürütme yetkisi için toplumdan vekillik almayan hiçbir kimseye itaat edilmez. Çünkü yürütme mevkiindeki görevlinin, temelde kanun koyma yetkisi yoktur. Çünkü hukuk normları koyma yetkisi sadece Allah’a aittir, bu yetki ilâhlık olgusunun insan hayatına yansıyan bir göstergesidir. o halde hiçbir insan, öbür kullar gibi bir kul olduğu, başka hiçbir ayrıcalığa sahip olmadığı halde bu yetkiyi kullanarak kendisi için ilâhlık iddiasına kalkışamaz, insanlara karşı ilahlık makamı işgal etmeye yeltenemez!

Bu ilke, İslâm’ın getirdiği ilâhi düzenin temel kuralıdır. Bu temel kuralın üzerine tertemiz bir ahlâk düzeni oturur. Bu düzende her insanın özgürlüğü teminat alımdadır, hatta İslâm inancını benimsememiş olanların özgürlüğü bile. Bu düzende herkesin dokunulmazlıkları titizlikle gözetilir, hatta Müslümanlığı kabul etmemiş olanların dokunulmazlıkları bile. Bu düzende İslâm vatanında yaşayan her yurttaşın hakları korunur, varsın inançları ne olursa olsun. Bu düzende hiç kimse zorla müslüman yapılmaz, hiç kimseye dini inançları yüzünden baskı uygulanmaz, sadece İslâm’ın tanıtımı ve duyurusu yapılır.

İşte İslâm, yeryüzünde bu yüce düzeni kurmak, yerleştirmek ve korumak için cihad etti. İnsanın insana kulluğu esasına dayanan, kulların hiçbir hakları olmadığı halde Allah’a ait yetkiyi kullanmaya yeltendikleri, kendilerini Allah yerine koymaya kalkıştıkları zorba düzenleri devirmek İslâm’ın görevi idi. Bunun yanı sıra bu azgın rejimlerin dünyanın her yerinde İslâm’a karşı direnmeleri, onu düşman bilmeleri kaçınılmazdı. Böyle olunca İslâm’ın onları tepelemesi de kaçınılmaz oluyordu. Böylece yeryüzünde o yüce düzenini ilân edebilecek, arkasından bu rejimin egemenliği altında herkesi kendi özel inancında özgür bırakabilecekti. Onlardan sadece sosyal, ahlâkî, ekonomik ve devletlerarası hukuk normlarına uymalarını isteyecekti. Bunlar dışında vicdanlarındaki inançlarında, özel yaşantılarında özgür olacaklar, bu alanlarda inandıkları gibi davranacaklardı. Bu arada İslâm, bu düzenin sınırları içinde onları gözetecek, hayatlarını ve inançlarını koruyacak, haklarını teminat altında bulunduracak, dokunulmazlıklarına el değdirmeyecekti.

Yeryüzünde bu yüce düzeni kurmayı amaçlayan sözkonusu cihad görevi, “Fitnenin kökü kazınarak Allah’ın dini kesinlikle egemen oluncaya kadar” yeryüzünde kulların, ilâhlık taslamalarına ve Allah’ın dini dışındaki bütün sahte dinlerin egemenliklerine son verinceye kadar, sürekli biçimde müslümanların boynuna borçtur.

Demek ki, İslâm, insanlara kendi inanç sistemini zorla benimsetmek için kılıç kullanmadı, o bazı düşmanlarının suçlamalarında ileri sürüldüğü anlamda kılıçla yayılmış bir din de değildir. O sadece her inançtan insanların himayesi altında güven duyabilecekleri, sınırları içinde inancını paylaşmasalar bile egemenliğini kabul ederek yaşayabilecekleri emniyetli bir düzen, bir rejim kurmak için cihad etmiştir.

İslâm’ın yaşaması, yayılması, bağlılarının inanç sistemlerine güven duyması, yeni müslüman olmak isteyenlerin güven içinde bu dine katılabilmeleri, bu yapıcı düzenin kurulması ve düşmanlarına karsı korunması için bu dinin güçlü olması şarttı. Demek ki, cihad, tarihteki önemi küçümsenebilecek bir araç olmadığı gibi, İslâm düşmanlarının sinsi mesajlarında en iğrenç metodlarla söylemek istedikleri gibi, İslâm’ın bugününde ve geleceğinde zorunlu fonksiyonu olmayan bir silâh da değildir!

İslâm’ın mutlaka bir sosyal düzeni, bir rejimi olması; bunun için onun mutlaka güçlü olması ve güçlü olabilmesi için de mutlaka uğrunda cihad edilmesi, savaşılması gerekir. Bu onun ayrılmaz özelliği, karakteristik vasfıdır, bu olmadan İslâm ne yaşayabilir ve ne de başkalarına önderlik edebilir. “Dinde zorlama yoktur”, evet ama “Onlara karşı elinizden geldiği kadar gerek Allah’ın gerekse özünüzün düşmanlarını ve bunlar dışında Allah’ın bildiği, fakat sizin bilmediğiniz gizli düşmanlarınızı yıldırıp caydıracak savunma gücü ve atlı savaş birlikleri hazırlayınız.” (8/Enfâl, 60) âyeti de yüce Allah’ın buyruğudur.

İşte İslâm açısından işin aslı budur. Müslümanlar, dinlerinin özünü, tarihlerinin içyüzünü böyle bilmeli ve dinleri konusunda sürekli savunma çabası içinde bulunan bir sanık gibi davranmamâlı, böylesine pasif ve yılgın bir rolü benimsememelidir. Tersine her zaman kendine güvenen, rahat, yeryüzü kaynaklı düşünceleri, yeryüzü kaynaklı rejim ve düzenlere ve tüm yeryüzü kaynaklı ideolojilere tepeden bakan insanların alnı açık tutumunu sergilemelidirler. Buna bağlı olarak dinlerini, bağlılarının güvenliğini sağlama, saldırgan batilin burnunu kırma ve getirmiş olduğu nimetten bütün insanları yararlandırma amacını taşıyan cihaddan soyutlamak isteyen, kendilerine bu zehiri şırınga ederken sözde İslâm’ı savunuyormuş gibi davranan sinsi düşmanlarının aldatmacalarına kanmamalıdırlar. O cihad ki,insanlığı ondan yoksun bırakanlar, insanlık ile onun arasına girenler, insanlığa karşı hiç kimsenin işleyemeyeceği cinayeti işlemiş olurlar. Böyleleri insanlığın en koyu düşmanlarıdır, eğer insanlık olgunluğa ermiş olsa, aklını kullansa bunları kovalaması, yakalarını bırakmaması gerekir. İnsanlık bu olgunluğa ereceği ve aklını harekete geçireceği güne kadar sözkonusu bu insanlık düşmanlarını, yüce Allah’ın seçtiği ve iman nimeti ile onurlandırdığı müminlerin kovalaması gerekir. Bu, onların hem kendilerine ve hem de tüm insanlığa karşı görevleridir. Yüce Allah’ın önünde bu görevi yerine getirmekle yükümlüdürler. (Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l- Kur’an)

“Dinde zorlama (ve baskı) yoktur.” Arapça “din” kelimesi hem inancı, hem de bu inanç üzerine kurulan hayat tarzını ifade eder. Burada, önceki ayetlerde ortaya konulan inanç ifade edilmektedir. Bu ayete göre İslâm, iman ve onun hayat tarzı hiç kimseye zorla kabul ettirilemez demektir.

“…Artık kim tağutu tanımayıp…” Arapça “tâğut” kelimesi sözlük anlamıyla sınırları aşan herkes için kullanılır. Kur’an bu kelimeyi Allah’a isyan eden, Allah’ın kullarının hâkimi ve mâliki olduğunu iddia eden ve onları kendi kulu olmaya zorlayan kimse için kullanır.

Allah’a isyan üç derecede olabilir:

1) Eğer bir kimse Alah’ın kulu olduğunu kabul eder, fakat pratikte O’nun emirlerinin aksini yaparsa buna fâsık denir.

2) Bir kimse Allah ile irtibatı koparır ve başka birisine bağlanırsa o zaman kâfir olur.

3) Eğer bir kimse Allah’a isyan eder ve O’nun kullarını kendisine boyun eğmeye zorlarsa, o zaman tağut’tur. Böyle bir kimse şeytan, rahip, dinî veya politik lider, kral veya bir devlet olabilir. Bu nedenle bir kimse tağut’u reddetmedikçe Allah’a inanmış sayılamaz.

Allah’ı inkâr eden kimse, sadece bir tek değil binlerce tağut’un kölesi olur. Bunlardan birisi kişiyi sürekli yanlış yapmaya teşvik eden ve ayağını kaydıran şeytandır. Diğeri ise kişiyi kendi arzu ve şehvetlerinin kölesi yapan ve sapık yollara yönelten nefsidir. Daha sonra başkaları, karısı, çocukları, akrabaları, kabilesi, ailesi, arkadaşları, milleti, politik ve dinî liderleri ve hükümeti gelir. Bütün bunlar o kimse için tağut’tur ve onu kendi istek ve arzularının esiri yapmak isterler. Bütün bu efendilerin kölesi olan kimse, bütün hayatını imkânsız olan bir şey için, yani tüm bu efendilerin hepsini de teker teker hoşnut etmek uğruna harcar. (Mevdûdi, Tefhîmu’l-Kur’an)

 

Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar

 

Kur’an’a Göre Dinde Zorlama ve Şiddet Sorunu, Abdurrahman Ateş, Beyan Y. İst. 2002

Dinsel Şiddet, Şinasi Gündüz, Etüt Y. İst. 2002

İslâm’da Düşünce ve İnanç Özgürlüğü, Yunus Vehbi Yavuz, Sahaflar Kitap Sarayı Y., İst. tarihsiz

İslâmî Mücadelede Şiddet Sorunu, Cevdet Said, Çev. H. İbrahim Kaçar, Pınar Y.

İslâm ve Kuvvetin Mantığı, M. Hüseyin Fadlullah, Yöneliş Y.  İst. 1997

Laiklik ve Dinî Fanatizm Arasında İslâm Devleti, Muhammed Ammara, Terc. A. Karababa-S. Barlak, İst. 1991

İslâm ve Fanatizm, Ali Bulaç

İslâmî Hareket ve Özeleştiri Üzerine, Halis Çelebi, Terc. Metin Parıldı, Rey Y. Kayseri, tarihsiz

İslâm’da İnsan Hakları, Hayreddin Karaaman, Ensar Neşriyat

İslâm ve İnsan Hakları, Muhammed Umâra, Denge Y. İst. 1992

Dinde Ölçülü Olmak, Abdurrahman el-Luveyhık, Kayıhan Y. İst. 1999

İslâm’da Müsamaha, İmam Gazâli, Marifet Y.

Müsamahada Ölçü, Heyet, İttihad Y.

İslâm Ceza Hukukunda İdamı Gerektiren Suçlar, Ahmet Yaşar, Beyan Y. İst. 1995

Zorlanan İnsan, Özcan Köknel, Altın Kitaplar Y.

Zorluklarla Mücadele, Herbert N. Gasson, çev. R. Şükrü Apuhan, Timaş Y.

T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, İkrâh: (Mustafa Çetin), T.D.V.  Y. c. 22, s. 30-37, Ceza: (Ali Bardakoğlu, c. 7, s. 469-482

Şâmil İslâm Ansiklopedisi İkrâh: (H Döndüren), Şamil Y. c. 3, s. 120-121, Had: Halit Ünal, c. 2, s. 282-284

Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 9, s. 399-404, c. 5, s. 169-172

Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 2, s. 44-56

Tefhimu’l Kur’an, Mevdûdi, İnsan Y. c. 1, s. 174

Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 2, s. 163-172; Eser Y. c. 2, s. 860-871

Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 506-508

Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 3, s. 1022-1026

Hulâsatü’l-Beyan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 2, s. 476-477

Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 5, s. 424-429

El-Mîzan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s. 574-583

El-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, İmam Kurtubi,  Buruc Y. c. 3, s. 491-496

Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 1,  s. 452-457

Et-Tefsîru’l-Hadis, İzzet Derveze, Ekin Y. c. 5, s. 287-289

El-Esâs Fi’t-Tefsîr, Said Havva, Şâmil Y. c. 2, s. 140-144

Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 1, s. 77-78

Safvetü’t Tefâsir, Muhammed Ali es-Sâbûnî, Ensar Neşriyat, c. 1, s. 301-303

Min Vahyi’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 5, s. 26-34

Kur’ân-ı Kerim’in Türkçe Meâl-i Âlîsi ve Tefsiri, Ömer Nasuhi Bilmen, Bilmen Y. c. 1, s. 267-269

Furkan Tefsiri, M. Mahmut Hicazî, İlim Y. c. 1, s. 206-208

Bakara Sûresi Tefsiri, Ramazanoğlu Mahmud Sami, Erkam Y. 330-333

Kur’ân-ı Hakîm ve Meâl-i Kerîm, Balıkesirli Hasan Çantay, Şahsi Y. c. 1, s. 72

Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan, Akçağ Y. c. 3, s. 334-336

Din ve Vicdan Hürriyetinin Siyasal Sistem Açısından Anlamı ve Uygulaması, Davut Dursun, Bilgi ve Hikmet Dergisi, Sayı, 6, Bahar 1994, İst.

İnanç ve Düşünce Özgürlüğü Perspektifinden İrtidad Suç ve Cezasına Bakış, İslâmiyât Dergisi, Ankara, 1999

Din Hürriyeti ve Mürteddin Öldürülmesi Meselesi, Reşid Rızâ, Terc. Hikmet Zeyveli, Kelime Dergisi,  Sayı 15, Eylül 1987, s. 57

Din ve Zorlama, Veysel Kasar, Köprü, Kış 97, s. 86-112

Hoşgörü: Nereye Kadar, Köprü, Kış 1997

Kardeşlik ve Hoşgörü, Muhammed M. Pickthall, Akabe Y. İst. 1985

Nebevî Hoşgörü, Yusuf Ziya Keskin, Timaş, İst. 1997

Arap Dünyasında Köktencilik, R. Hrair Dökmeciyan, İlke Y. İst. 1992

Sevgi ve Şiddetin Kaynağı, Erich Fromm, Öteki Y. Ank, 1992

Kur’an’ın Ana Konuları, M. Sait Şimşek, s. 265-267

Son Barış Çağrısı, Muhammed Ebu Zehra, Şûle Y. İst. 1998

İslâmî Direniş, M. Hüseyin Fadlullah, Terc. Miktat Gök, Bengisu Y. İst. 1991

Devlet ve Devrim, Münir Şefik, Çev. Murat Albayrak, Dünya Y. İst. 1990

Dönüştürme Bilinci ve İslâmî Hareket, Ali Değirmenci, Ekin Y. İst. 1997

İslâm Düşüncesinde Değişim, Münir Şefik, Çev. Vahdettin İnce, Dünya Y. İst. 1996

Uzlaşma Tehdidi Karşısında İslâmî Hareketler, Heyet, Terc. İslâm Özkan, Ekin Y. İst. 1996

Köşeli Yazılar, Mehmet Pamak, Denge Y. İst. 1994

İslâm Fıkhında Mürtede Ait Hükümler,  Numan A. Samerraî, Sönmez Neşriyat

İslâm Siyasi düşüncesinde Muhalefet, Nevin A. Mustafa, İz Y.

İslâm Dünyasında İnanç Sorunları, Hasan el-Hudaybi, İnkılab Y.

Elfâz-ı Küfür, Küfür Sözler, Hüseyin Aşık, İlim Y.

Sorumsuzca Söylenen Sözler, Mevlüt Özcan, Sabır Y.

İslâm Ceza Hukuku ve İnsanî Esasları, M. Cevat Akşit, Kültür Basım Yayın Birliği

Ceza Hukukunda Mağdurun Korunması, Süleyman Akdemir, İzmir, 1988

İslâm Ceza Hukuku ve Beşerî Hukuk, Abdülkadir Udeh, İhya Y. 4 cilt

İman Küfür Sınırı (Tekfir Meselesi), A. Saim Kılavuz, Marifet Y

İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y.

Kur’ân-ı Kerim Açısından İman-Amel İlişkisi, Murat Sülün, Ekin Y.

Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, (Din Emniyeti) İnkılab Y. s. 120-123

Devlet, Demokrasi, Oligarşi, Teokrasi, E. Yüksel, Ozan Y. s. 94-96

İslâm’da Savaş Kavramı, Muhammed Ebu Zehre, Fikir Y.

İslâm Savaşçısına  Notlar, Zübeyir Yetik, Çığır Y.

Harp mi Sulh mü? Ali Rıza Temel, Seha Neşriyat

İslâm’a Yönelik Fikrî Savaşlar, Ali Muhammed Çerişe, Muhammed Şerif el-Zıbk, Araştırma Y.

Sömürge ülkelerde Fikir Savaşı, Malik Binnebi, çev. İlhan Kutluer, İnsan Y.

Gelin Bu Dünyayı Değigştirelim, Mevdudi, Rahmet Y./Özgün Y.

İslâm İnkılâbının Yolu, Mevdudi, Bengisu Y.

İslâmî Mücadele Hizbullahî Yol, Ali Korani, Bengisu Y.

İslâm’ın Hareket Metodu, Yüksel Kılıçaslan, Hak Y.

İslâmî Hareket Metodu, Seyyid Kutub, İslâmoğlu Y.

Rasülüllah’ın Hayatı ile İslâmî Hareket Metodu, I-II, Abdurrahman Muhacir, Hak Y.

Nebevî Hareket Metodu, I-II, Münir Muhammed Gadban, Nehir Y./Merve Y. Paz.

İslâmî Direniş, M. Hüseyin Fadlullah, Bengisu Y.

Hak Yolunda Mücadele, Hüseyin Âşık, Demir Kitabevi

İslâmiyet ve Milletler Hukuku, Ahmet Reşid Turnagil, Sebil Y.

İslâm Devletler Hukukunda Savaş Esirleri, Ahmet Özel, T. Diyanet Vakfı Y.

Şer İttifakı ve Sözcüsünü Arayan Bir Milyar Müslüman, M. Han Kayani, İnkılâb Y.

Hz. Muhammed ve Karşıt Güçler, M. Ahmet Halefullah, Birleşik Y.

İslâmî Tebliğin Medine Dönemi ve Cihad, İhsan Süreyya Sırma, Beyan Y.

Medine Devletine Giden Yol, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.

İslâm Hukukunda Ahkâmın Değişmesi, Mehmet Erdoğan, Marm. Ün. İlâhiyat Fak. Vakfı Y.

 

 

Yorum Yaz