sohbetlerözlü sözleryazarlarmakalelervideolar
DOLAR
9,2620
EURO
10,7921
ALTIN
526,44
BIST
1.410
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Ankara
Sağanak Yağışlı
26°C
Ankara
26°C
Sağanak Yağışlı
Pazar Sağanak Yağışlı
21°C
Pazartesi Çok Bulutlu
20°C
Salı Çok Bulutlu
18°C
Çarşamba Parçalı Bulutlu
17°C

KELİMELER VE KAVRAMLAR 128) NÛR

KELİMELER VE KAVRAMLAR 128) NÛR
13.10.2021
0
A+
A-

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

Hamd kendisinden başka ilah olmayan, mutlak manada tek güç ve kudret sahibi olan Allah’a mahsustur. Salat ve selam tüm peygamberlerin ve onları takip eden tabilerinin üzerine olsun.

NÛR

Işık, aydınlık, ziya, parlaklık; şan, şeref; eşyayı ortaya çıkaran ve onun gerçekliğini gözler tarafından görünür kılan. Çoğulu “envâr”dır. Ziyâ kelimesiyle eş anlamlı olduğu kabul edilir. Ancak, bu iki kelime arasında ifade ettikleri şeyler açısından bazı farklılıklar ileri sürülmüştür. Parlaklığı bizzat kendinden olan cisimlerin yaydığı ışıklara ziyâ; başka bir ışık kaynağı vasıtasıyla parlak olan cisimlerin saçtığı ışığa ise nûr denilmektedir. Bu tanım, şu ayeti kerimeye dayandırılmaktadır: “Güneşi, ışıklı (ziyalı) ayı nurlu kılan… (Yunus,10/5). Bu ayeti esas alan bazıları, ziyanın, nurdan daha kuvvetli bir anlamı olduğunu iddia etmişlerdir.

Işık olarak nûr ile ziyâ arasında bir ayırım yapılmadan, Kozmoğrafya ve fizikle ilgilenen bilim adamları tarafından bir takım çalışmalar yapılmış ve ışığa has özellikler tesbit edilerek cisimlerle olan ilişkileri açıklanmaya çalışılmıştır. Bu konudaki çalışmaların en mühimi İbnul-Haysem’in optik ilminden bahseden Kitâbul-Menâzir’idır. İbnul-Haysem, ışık açısından cisimleri iki grup olarak değerlendirmektedir. Bunlardan biri, parlaklığının kaynağı bizzat kendisi olan cisimler (güneş, yıldızlar ve ateş gibi) ve karanlık olan cisimler. Karanlık cisimler ise kendi arasında saydam, yarı saydam ve saydam olmayanlar gibi bir tasnife tabi tutulurlar.

Aydınlığı bizzat kendisinden olan cisimlerin ışığı onların cevherî bir vasfıdır. Karanlık olup, başka bir kaynaktan gelen ışığı yansıtan ve bu yüzden parlak olan cisimlerin bu durumu, onlar için arazdır. Ancak ışık, her iki durumda da karşısında bulunan cisimleri aydınlatır.

Kazvînî de, bir kısmını kozmoğrafyaya tahsis ettiği, Âcâibu’l-Mahlukât ve Garaibu’l-Mevcudât” isimli eserinde konuyla ilmî olarak ilgilenmiş ve bazı deneylere dayanarak ışığın özellikleri hakkında bir takım çıkarımlarda bulunmuştur.

Nûr (ışık) kavramı, antik çağlara ait mitolojilerde, efsanelerde, gerçek ve batıl dinlerde etkileyici bir unsur olarak yaygın bir şekilde kullanılmıştır. Ayrıca, mistik ve metafizik ile ilgili açıklamalarda, ilahiyât ve kozmolojide, nûr-ışık-aydınlık motifi sürekli işlenmiştir.

Nûr, bazan sadece fizikî anlamda, bazan da esrarlı bir remz, bir sembol olarak kalp ile algılanan mecazî anlamda kullanılır. Mecazî olarak kullanıldığında; nitelediği kişiyi, nesneyi yüceltir. Ona bir kutsiyet kazandırır. Bunun içindir ki, dinî olarak önemli ve büyük kabul edilen şahıslar ışıklı, nurlu bir çerçeve içerisinde telakki edilerek insanüstü vasıflarla nitelenirler. Bazı dinler ve felsefî inançlar tamamen nûr motifi üzerine kurulmuşlardır. Bunlardan birisi Maniheizm olup, bu inanışa göre evren deki bütün varlıklar aydınlık ve karanlık (nûr ve zulmet) karşıtlığı üzerine kurulmuştur. Nûr iyiliğin, zulmet de kötülüğün sebep ve kaynağıdır. Evren bu karşıtlığın mücadele alanıdır ve iki güç arasındaki savaş kesintisiz olarak devam eder. Bu tanım, aynı şekilde Mecusîliğin dualist (iki tanrılı) inancıyla da uyum içerisindedir. Zaten onlar iyilik tanrısını sembolize eden ve bir ışık kaynağı olan ateşe tapmaktaydılar (bk. Mecusilik mad.).

Bazı batılı filozoflar ve onların İslâm dünyasındaki uzantıları olan felsefeciler, çoğu zaman varoluşu ve bu varoluşun evrelerini ışık kavramı üzerine oturturlar. Allah’ın varlığını ve zatını, vahyin dışında, aklı kullanarak izah etmeye çalışanlar, ilahlığı ışıkla veya ışığın akılla olan ilişkileriyle tanımlama yoluna gitmişlerdir. Böyle bir inanç sisteminin temelleri Platon tarafından atılmış ve Aristo tarafından oldukça tekâmül ettirilmiştir. Batılı filozoflar tarafından geliştirilen metafizik ve ilahiyata dair bu nazariyeler pek az değişiklikle onların uzantıları olan Farabî ve İbn Sina tarafından iktibas edilmiştir. Onlar, ışık inancını akıl ile bağlantılı olarak kullanmışlardır. Farabî, Akl’ın ışığını ele alırken bir çok eş anlamlı kelimeler kullanmıştır. İbn Sina, Farabî’nin açıklamalarını genişletmiş, onun ilahiyatındaki ışık kavramını ruh ile beden arasında bir birleşme olarak telakkî etmiştir.

Sûfîler de, nûr (ışık) terimini yaygın bir şekilde kullanmışlardır. Bunlardan bazıları, Kur’an-ı Kerîm’de geçen ve Allah Teâlâ’nın yüklediği anlamlar çerçevesi içerisinde kalmış; diğer bazıları da doğu ve batıdaki nûr (ışık) akidelerinin tesiri altında kalarak farklı mecralarda yol almışlardır.

Burada, salt ışık akidesi üzerine kurulmuş felsefi bir ekol olan ve Mecusîliğin nûr-zulmet akidesinin tesiri kadar, batılı filozofların ışık inançlarının tesirinde de kalarak ortaya çıkan İşrâkîlikten bahsedilmesi gerekmektedir. İşrâkîliğin kurucusu, Eyyûbîler devrinde yaşamış olan ve yaydığı düşünceler İslâm akidesiyle çeliştiği için Halep’te 1191 yılında idam edilen Şihabüddin Sühreverdî’dir. O, İşrakî doktrinini oluştururken, İbn Sina’yı ve İslâm öncesi Pisagorculuk, Eflatunculuk ve Hermetizm esaslarını kaynak almıştır. Ancak onun felsefesi bu felsefeyi temellendiren kaynakların çokluğuna rağmen, eklektik bir felsefe olarak nitelendirilmekten uzak olup, orijinal özelliklere sahiptir. Meşşaî ekolün, hakikatın akıl yoluyla keşfine önem vermesine karşılık; o, gerçeğin ancak sezgi yoluyla kavranabileceği tezini ileri sürmüştür.

İşrâk kelimesi Arapça’da hem doğu hem de aydınlarıma ve ışık alemiyle alakalıdır. Sühreverdî, Kosmosun gerçekliğini açıklamaya çalışırken bu iki anlamı iç içe kullanmıştır. O, coğrafî Doğu-Batı yatay çizgisini dikey boyuta çevirir. Bu onun felsefesinde kutsal coğrafyayı oluşturur. Doğuyla kastedilen; madde ve karanlıktan tamamen soyutlanmış, dolayısıyla fanî gözlere görünmeyen saf ışıklar veya baş melekler alemidir. Batı ise, madde ve karanlıklar dünyasıdır. Orta batı da, ışığın karanlıklarla karışık olduğu görünür semalardır.

Sühreverdî’ye göre varlığın gerçekliği, çeşitli yoğunluk derecelerine sahip olan ışıktan başka bir şey değildir. Ona göre, hakikatın cevheri olan nûr’un tanımlanması mümkün değildir. Bu, ışıktan daha açık ve belirgin bir varlığın mevcud olmayışından dolayıdır. Işık ise, tüm eşyanın açık ve belirgin hale gelmesinin yegane sebebidir. O, varlığı incelerken bir ışıklar hiyerarşisi tesbit eder. Işıklar ışığı (nurul-envar) dediği saf ışık; ışığının yoğunluğu ve parlaklığı sebebiyle gözlerin idrak edemeyeceği, kör edici ilahî zattır. Bu ışıklar ışığı tüm varlığın kaynağıdır: Ve mevcudatın gerçeklik boyutları, ışık ve karanlığın derecelerinden başka bir şey değildir.

Işıklar ışığından sonra, sırasıyla melekler hiyerarşisini ve sonuçta şuhûd âlemini (görünen varlık), aynı ışık sembolizmini kullanarak açıklar. Sühreverdî, bu konuda da İslâmî anlayıştan tamamen soyutlanmış olarak hareket eder. Madde âlemini incelerken, madde âleminin arketipleri olan melekleri sıralar. Bu ise Mazdekî melek anlayışının aşağı yukarı aynısıdır. Ayrıca bu, yıldızlara tapan putperestlerin yıldızlar için tayin ettikleri arketipler olan meleklerden pek de farklı değildir. Sühreverdî’nin ortaya koyduğu ve bağlılarının geliştirdiği İşrâkî felsefe, bazı sûfî akımlar ve felsefi ekoller üzerinde derin tesirler bırakmıştır.

Nûr kavramı Kur’an-ı Kerîm’de bazan salt fizikî anlamda; çoğu zaman da Kalbî-ruhî gerçekleri ifade etmede mecâzî anlamlarda kullanılmaktadır. Kur’an-ı Kerîm, vahyin dışında ve onunla zıtlaşacak bir biçimde şekillenen bütün düşünce ve sistemleri, “zulumât” (karanlıklar) olarak nitelendirmektedir. Bunun karşısında ise ilahî vahyin nuruyla aydınlanmış tevhid çizgisi üzerinde uzanan yol bulunmaktadır. Ayetlerde bu yol “nûr” olarak nitelenmektedir. Ayetlerdeki kullanımı dikkate alındığında, hidayeti içeren ve kurtuluşa götüren her şeyin nûr olarak adlandırıldığı görülmektedir. Allah Teâlâ her şeyi aydınlatan ve varlığı, rahmet nûruyla kuşatan bir nûrdur. Kur’an-ı Kerim ve onu getiren peygamber; insanları şirkin, putperestliğin cahilî hayatın karanlığından kurtarıp hidayet aydınlığına ulaştıran bir nûrdur. Nûr suresinde Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

Allah göklerin ve yerin nurudur. O’nun nuru içinde ışık bulunan bir kandil yuvası gibidir. Kandil cam içindedir. Cam da sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır. Ne tam doğuda ne de tam batıda olan mübarek bir zeytin ağacının yağıyla tutuşturulur. Yağ neredeyse ateş değmeden bile tutuşup ışık verecek kadar saf ve parlaktır. Bu, nûr üstüne nûrdur. Allah dilediğini nûruna kavuşturur. Allah insanlara misaller verir. Allah herşeyi çok iyi bilendir” (en-Nûr, 24/35).

Müfessirler bu ayeti tefsir ederlerken Allah Teâlâ’nın, nûr ile vasfedilmesini işrâkîlerin ve bazı sûfilerin yaptığı gibi gizemli ve batınî yorumlarla değil, lafız ve manasındaki i’câzı gözönünde bulundurarak açıklamışlardır.

Bu ayet sınırsız olanı sınırlı olan insan idrakine yakınlaştırmak için bir örnektir. Göklerde ve yerlerde bulunan bütün varlıkları aydınlatan, dilediğini nûruyla hidayete erdiren Allah Teâlâ kastedilmektedir. Yoksa işrakilerin ve diğerlerinin iddia ettiği gibi Allah Teâlâ’nın zatının, nûr olduğunu söylemek sapıklıktır. Allah Teâlâ, nûrun yaratıcısı ve var edicisidir:

“Hamd gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı (nûru) var eden Allah’a mahsustur” (el-En’am, 6/1).

Ayetin müteşabih olduğu gayet açıktır. Bu çerçevede değerlendirildiğinde, ayette, mucizevî bir ifade ile Allah Teâlâ’nın, bütün kâinatı ortaya çıkaran, insanlara bunun varlığını gösterip idrak ettiren, varlığa dair gerçekleri onlara bildiren, kalbleri huzura kavuşturan ve dilediğine hidayet yolunu açan gerçek Rab olduğu gerçeğinin kastedilmiş bulunduğu açığa çıkmaktadır. Bu kelime Allah hakkında dar ve sınırlı anlamıyla değil, ancak mutlak anlamıyla kullanılabilir. Yani yalnızca o, tezahürün, görünmenin, ortaya çıkmanın gerçek ve asıl nedenidir; aksi halde kâinatta karanlıktan başka hiç bir şey olmaz. İşık veren ve başka şeyleri aydınlatan her şey, ışığını ondan alır. Hiç bir şeyin ışığı kendinden değildir.

Nûr kelimesi, “bilgi” anlamında da kullanılır. Dolayısıyla, cehalete “karanlık” denir. Allah, bu anlamda da kainatın nûrudur. Çünkü, hakikat ve hidayetin bilgisi yalnızca O’ndan gelir. O’nun nûruna başvurmadan, dünyada karanlıkla cehalet ve neticede kötülük ve şerden başka bir şey olmayacaktır (Mevdudî, Tefhimu’l-Kur’an, İstanbul 1986, III, 488).

Ayetteki; “O’nun nurunun misali…”cümlesi, “Allah göklerin ve yerin nurudur” ifadesinden doğabilecek bir yanlış anlamayı ortadan kaldırmaktadır. Burada Allah için “nûr” kelimesinin kullanılması, hiç bir zaman O’nun zatının nûr olduğu anlamına gelmez. Nûrun kaynağı olarak mükemmelliğinden dolayı, Allah’a “nur” denilmiştir. Ayetin başında yer alan “Allah göklerin ve yerin nûrudur” anlamındaki “Allahu nurissemavâti vel ard ” nazmının delâletiyle, İslamî kaynakların tamamında, ayetten bağımsız olarak kullanıldığı zaman, bu cümle ile mutlak anlamda Allah Teâlâ’nın kastedildiği anlaşılır.

Allah Teâlâ için kullanılan “nûr” kelimesinden; her şeyi kuşatan ve aydınlatan, vahyinin ve o vahyin içerdiği kurtuluş ve gerçek iç aydınlığının kastedildiğini belirten ayetler vardır. Bir ayet -i kerimede Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Onlar ağızlarıyla Allah’ın nûrunu söndürmek isterler. Kâfirler istemese de Allah nurunu mutlaka tamamlayacaktır” (et-Tevbe, 9/32; es-Saf 61/8). Buradaki nûr, Resulullah (s.a.s)’a vahyedilen İslâm’dır.

Allah Teâlâ, insanların şirkin ve cehaletin karanlığından İslâm’ın aydınlığına ulaşmalarını sağlamak için, İslâm dışılığın sembolü olan “zulmet” ve İslâm’ın hidayetinin sembolü olan “nûr” kelimelerini bir arada, birbirine kıyaslanabilecek şekilde bir çok ayeti kerimede kullanmaktadır. Ayrıca, Allah’ın dinine tabi olmak; zulmetten (karanlıktan) çıkıp nûr (aydınlık)a ulaşmak şeklinde ifade edilmektedir:

“Allah, o kitabda rızasına tabi olanları selamet yollarına eriştirir. Onları izni ile karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Ve onları doğru yola iletir” (el-Mâide, 5116).

Bazı ayetlerde nûr, Allah’ın ayetlerini içeren kitablardır:

“Şüphesiz Biz, içinde hidayet ve nûr bulunan Tevrat’ı indirdik” (el-Maide, 5/44); “Biz, (Meryem oğlu İsa’ya) içinde hidayet ve nûr olan İncil’i verdik…” (el-Maide, 5/46).

Şu ayeti kerimede olduğu gibi, bazan, Resulullah (s.a.s.)’in özelliklerinden söz eden bir tarzda kullanılmaktadır:

“Ey Peygamber! Biz seni, bir şahit, bir müjdeleyici, bir uyarıcı, Allah’ın izniyle Allah’a davet eden bir davetçi ve nûr saçan bir kandil olarak gönderdik” (el-Ahzâb, 33/45-46).

Diğer bazı ayetlerde de nûr, ahirette dünyadaki iyi amelleri yüzünden mükafatlandırılacak kimseler için bir mükâfat olarak zikredilir. Yani o kimseler kıyamet gününde onları bütün endişelerden sıyıran bir nûr’a sahip olacaklardır. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“O gün mümin erkeklerin ve mümin kadınların nurlarının önlerinde ve sağlarında koştuğunu görürsün. Melekler onlara “Bugün sizin müjdeniz altından ırmaklar akan cennetlerdir…” (el-Hadid, 57/ 12). Allaha ve peygamberlerine iman edenler, işte onlar gerçekten doğru olanlar ve şehitlerdir. Bunların Rableri katında mükafatları ve nurları vardır ” (el-Hadid, 57/19).

Hadis-i şeriflerde de nûr kelimesinin bazı vahyî gerçekleri ifade etmek için kullanıldığı görülmektedir. Bu kullanım nitelik olarak Kur’an-ı Kerim’deki kullanımla uyum içerisinde olup, hiçbir yanlış tefsir ve anlamaya sebep vermeyecek bir netliktedir.

Allah’ın kitabı, içinde hidayet ve nûr bulunan bir kitabtır. Onun syetleri tabi olanları nihaî kurtuluşa ulaştırıp nûruyla kalbleri ve gönülleri aydınlatarak, insanlığı kötülüklerin karanlığından, hidayet ve aydınlığa kavuşturur. Resulullah (s.a.s) şöyle buyurmaktadır:

“Ben size iki şey bırakıyorum. Onlardan biri, içinde hidayet ve nûr bulunan Allah Teâlâ’nın kitabıdır. Allah’ın kitabındakileri alın ve ona sımsıkı yapışın…” (Ahmed b. Hanbel, IV, 367).

Yine hadisler, Kur’an ayetlerinin kıyamet günü bir nûr olarak onları okuyanları aydınlatacağını haber vermektedir.

“Kim Allah Teâlâ’nın kitabından bir ayet dinlerse, ona kat kat sevap yazılır. Her kim de onu okursa o kimse için o, kıyamet gününde bir nûr olacaktır” (Ahmed b. Hanbel, II, 341).

Namaz da müminler için bir nûr olarak zikredilmektedir:

“Namaz bir nûrdur. Sabır da bir ziyadır” (Müslim, Taharet, 1).

Başka bir hadiste de; “Gecenin karanlığında namaza yürüyen kimseye Allah Teâlâ onu kıyamet gününde bir nûr olarak o kimseye gönderir” (Darimî, Salat, 133).

Kıyamet gününde nûr, yalnızca mümin kimselere ait olarak sürekli var olacaktır. Kâfirlerden farklı olarak, nifaklarının bir cezası olarak münafık kimselere bir nûr verilecek; ancak o, kısa bir süre sonra Cehennem’e yuvarlanmalarıyla sönecektir. Bir hadiste Resulullah (s.a.s) bu durumu şöyle açıklamaktadır.

“…Mümin veya münafık her insana bir nûr verilecek, sonra o nûrun peşine takılacaklar. Cehennem köprüsünün üzerinde bir takım çengeller ve pıtrak dikenleri vardır. Bunlar Allahın dilediklerini tutacaklar, sonra münafıkların nûru sönecek, müminler kurtulacak. Onlardan ilk zümre yüzleri Bedr gecesinde ay gibi (parlak) yetmiş bin kişi olarak hesap görmeden kurtulacaklar, sonra onların arkasından gelenler gökteki yıldız nûrları gibi gelip geçecekler…” (Müslim, İman, 84).

Nûr kavramı yaradılışla alakalı olarak melekler ve Resulullah (s.a.s) için kullanılan fizik ötesi bir manayı ifade etmektedir. Allah Teâla melekleri nûrdan yaratmıştır. Bir hadiste şöyle denilmektedir: “Melekler nûrdan yaratıldı. Cinler ise dumanlı alevden yaratıldılar. ” (Müslim, Zühd, 10):

Aclûnî, Cabir (r.a)’dan şöyle bir hadis nakletmektedir: “Babam anam sana feda olsun ya Resulullah, Allah’ın eşyadan önce yarattığı ilk şeyin ne olduğunu bana haber ver” dedim: Resuûlullah (s.a.s) şöyle dedi: Ey Cabir! Allah Teâlâ, eşyayı yaratmadan evvel kendi nûrundan senin nebînin nûrunu yarattı” Bu nûr, Allah’ın dilediği şekilde onun kudretiyle deveran ediyordu. Bu vakitte, Levh, Kalem, Cennet, Cehennem, Mülk, Sema, Yer, Güneş, Ay, Cin ve İnsan ortalarda yoktu. Ne zaman ki Allah, mahlukâtı yaratmayı diledi; bu nûru dört parçaya böldü. Birinci bölümden kalemi, ikincisinden levh’i, üçüncüsünden de Arş’ı yarattı. Sonra da dördüncü bölümü tekrar dört parçaya ayırdı. Bunun ilk parçasından Hameletül Arş’ı, ikincisinden Kürsî’yi, üçüncüsünden de kalan melekleri yarattı. Sonra da dördüncü parçayı tekrar dört kısma ayırdı. Bunların ilkinden gökleri, ikincisinden yerleri; üçüncüsünden de Cennet’i ve Cehennem’i yarattı. Dördüncü kısmı tekrar dörde böldü. Birinci bölümle müminlerin gözlerinin nürunu, ikincisiyle marifetullah (Allah bilgisi) olan kalplerin nurunu, üçüncüsüyle de Kelime-i Tevhidi yarattı”. Aclûnî’nin naklettiği bu hadisi Abdurrezzak, İbn Cabir’den rivayet etmiştir. Aclûnî, Mevahib’de de hadisin aynı şekilde rivayet edildiğini kaydetmektedir (el-Aclûnî, Keşful-Hafâ, Kahire t.y., I, 311).

Bu hadis ve diğer bazı hadisler çerçevesinde Arş’ın Kalem’den önce yaratılışı hakkında ihtilafların varlığı zikredilmiş ve hadiste geçen nûr’un ne anlama geldiği açıklanmaya çalışılarak, yanlış bir anlamanın önüne geçilmek istenmiştir: “Allah Teâlâ için muhal olduğundan dolayı O’nun nûrundan kastedilen, kelimenin zahirine göre, O’nun zatıyla kaim olan bir nûr değildir. Çünkü nûr ancak cisimlerle birlikte var olabilir. Burada kastedilen, Muhammed’i, nûrundan önce yaratılmış bir nûrdan varettiğidir. Buna ek olarak şu ihtimal de eklenebilir. Muhammed’i yarattığı nûr, O’nun zatıdır. Ancak bu, Muhammed’in yaratıldığı nûrun madde olduğu anlamında değildir. Aksine Allah Teâlâ’nın, hiç bir şeyi aracı kılmadan, nûru yaratması hakkındaki iradesine ilişkin bir manası vardır (Aclûnî, 312).

Bu açıklama, işrakîlerin, maddî nûr anlayışı ile ilahî gerçekliği ortaya koymaları felsefesinin çarpıklığını da göstermektedir. Allah Teâlâ’nın her türlü yakıştırmaların ötesinde olduğu, Kur’anî ve mutlak bir gerçektir. Ve onun zatının gerçekliği, insan aklının kavrayabileceği sınırların çok ötesindedir.

Bu hadislere dayanan bazı sûfilerin Muhammedî nûr’un intikali hakkında ileri sürdükleri şeyler, akli verilere dayanmakta olup; mesnedten yoksundurlar. Aynı zamanda nübüvvetin devamını niteleyen nûr-i Muhammedî’nin Resulullah’tan sonra masum imamlar yoluyla Ehl-i beyt’te devam ettiğini iddia etmenin de hiçbir tutarlı dayanağı yoktur.

Nûr, Allah Teâlâ’nın elinde olan ve dilediğini delalete, sapıklığa düşmekten kurtardığı ve onunla insanları hidayete erdirdiği ilâhî bir hakikattır. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Veya inkâr edenlerin amelleri derin bir denizdeki karanlıklara benzer. Bir deniz ki, onu üst üste dalgalar örtmüş dalgaların üstünden de bulutlar, bir biri üstüne yığılmış kat kat karanlıklar, insan elini çıkaracak olsa neredeyse onu bile göremeyerek. Her kime ki, Allah nûr vermedi, artık onun nûru yoktur” (en-Nûr, 24/40).

 

Nur Kelimesi:

 

‘Nur’ sözlükte, ışık, aydınlık, karanlığın zıddı, cisimleri ortaya çıkaran ve onu gözler tarafından görünür kılan şey demektir.

‘Nur’ yalnızca ışık demek değildir. Işık kelimesinden daha geniş bir anlamı vardır. ‘Nur’, aklí, zihní, maddí ve maneví karanlığın, olumsuzluğun karşıtıdır.

Kur’an-ı Kerim’de, ‘Güneşin ışık (ziya), Ay’ın nur kılındığı’ bildirmektedir. (10 Yunus/5) Bir başka âyette, Ay’dan ‘nurlu, nur saçan’ olarak söz edilmektedir. (71 Nûh/16) Güneş’in ışığı (ziyası) Ay’ın ışığına (nuruna) göre biraz daha kuvvetlidir. Çünkü Ay ışığını Güneşten almaktadır.

Nur Kavramının İki Yönü:

 

Nur kelimesinin dünyalık ve Ahirete ilişkin olmak üzere iki yönü vardır. Dünyaya ait yönü de ikiye ayrılabilir:

Birincisi; kişinin basiretiyle (derin bir bakışla) anladığı, aklettiği şeylerin kaynağı ki, bu ilahí bir temele dayanır. Örneğin, akıl nuru ve Kur’an nuru gibi.

İkincisi; gözün farketmesini, tanımasını sağlayan ve hissedilen kaynak ki bu da lamba, yıldız ve diğer ışık kaynaklarının parlamasıyla meydana gelir.

Nur Kelimesinin Kur’an’daki Anlamları:

 

Nur, Kur’an-ı Kerim’de bir kaç anlamda kullanılmaktadır.

“Allah (cc) göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun örneği, içinde ışık bulunan bir kandil gibidir…” (24 Nûr/35)

Şüphesiz ki Allah (cc) hakkında ‘O bir ışıktır’ denilmez. Buradaki benzetme, Allah’ın nurun yaratıcısı ve nurun kaynağı olduğunu ifade etmek içindir. Belki de Allah’ın mutlak varlığını haber vermektedir. Nur’un zıddı karanlıktır. Karanlık ise bir anlamda ‘yok’luktur. Allah’ın dışındaki herşeyin varlığı O’na bağlıdır ve Allah’a nisbetle yok hükmündedir. İnsan Allah (cc)’ı O’nun verdiği ve tanıttığı kadar bilmektedir. Ötesine insanın gücü ve duyuları dayanamz. Nitekim Hz. Musa (as) Allah’ın nurunun bir dağa yansımasına dayanamamış ve bayılmıştı. (7 A’raf//143)

Allah’ın varlığı anlaşılır, hissedilir ama görülemez. Işık görmeyi sağlar, ancak çok fazla olursa görmeye engel olur. Varlığın (nurun) kaynağı, yaratıcısı olan Allah’ı bu yüzden insan gözü göremez.

‘Allah göklerin nurudur’ âyetini kimileri, ‘O yerde ve göktekileri düzene koyandır, yıldızlar, Güneş ve Ayın işini düzenler şeklinde açıklamışlardır. Enes b. Malik diyor ki: “Allah (cc),’ benim nurum, hidayetimdir’ buyurmaktadır.”

Übey b. Kââb diyor ki; “O mü’min kimsedir ki, Allah (cc) onun göğsüne imanı ve Kur’an’ı yerleştirmiş ve onun mislini örnek olarak gösterdi. Allah (cc) , “Allah, göklerin ve yerin Nur’udur”  diyerek kendi nefsine ‘nur’u nisbetle söze başladı. Sonra mü’minin nurunu söz konusu etti. Sonra da mü’minin iman ettiği şeyi de ‘nur’ diye niteledi.”

İbni Abbas (ra)’a göre Nûr Sûresi 25. âyette  geçen “O’nun nurunun örneği lâmba gibidir ki…” cümlesindeki  ‘onun’ zamiri iki öznenin yerine kullanılmış olabilir. Zamir eğer Allah’a aitse cümlenin anlamı, “O’nun müslümanın kalbindeki hidayet nurunun örneği…” şeklinde olur. Zamir eğer mü’mine aitse –ki sözün gelişinden böyle anlaşılıyor-, o zaman cümlenin takdiri şöyle olur: “Mü’minin kalbindeki nur, tıpkı bir lâmba gibidir.”  (nak. M. İbni Kesir 2/605)

İbni Abbas (ra)’ın rivayet ettiğine göre Peygamberimiz (sav) gece namazına kalktığı zaman şöyle dua ederdi:

“Ey Allahım! Her hamd yalnızca Sanadır. Sen, göklerin, yerin ve bunların içinde olan her şeyin devamlı düzenleyicisin. Yine hamd Senin içindir. Sen, göklerin, yerin ve bunların içinde olan her şeyin nurusun…” (Müslim, S. Müsafirín/199, Hadis no: 769, 1/532. Buharí, nak. Muh. İbni Kesir, 2/605)

Allah (cc) karanlığı ve ‘nur’u yaratandır. (6 En’am/1) Öyleyse O bizzat bizim bildiğimiz ışık değil, açık, aydınlık ve sağlam bir gerçekliktir, varlığın kaynağıdır, yaratılmışları nuruyla düzene koyandır.

 

Nur Kelimesinin Kur’an’daki Anlamları:

 

Nur, Kur’an-ı Kerim’de bir kaç anlamda kullanılmaktadır.

“Allah (cc) göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun örneği, içinde ışık bulunan bir kandil gibidir…” (24 Nûr/35)

Şüphesiz ki Allah (cc) hakkında ‘O bir ışıktır’ denilmez. Buradaki benzetme, Allah’ın nurun yaratıcısı ve nurun kaynağı olduğunu ifade etmek içindir. Belki de Allah’ın mutlak varlığını haber vermektedir. Nur’un zıddı karanlıktır. Karanlık ise bir anlamda ‘yok’luktur. Allah’ın dışındaki herşeyin varlığı O’na bağlıdır ve Allah’a nisbetle yok hükmündedir. İnsan Allah (cc)’ı O’nun verdiği ve tanıttığı kadar bilmektedir. Ötesine insanın gücü ve duyuları dayanamz. Nitekim Hz. Musa (as) Allah’ın nurunun bir dağa yansımasına dayanamamış ve bayılmıştı. (7 A’raf//143)

Allah’ın varlığı anlaşılır, hissedilir ama görülemez. Işık görmeyi sağlar, ancak çok fazla olursa görmeye engel olur. Varlığın (nurun) kaynağı, yaratıcısı olan Allah’ı bu yüzden insan gözü göremez.

‘Allah göklerin nurudur’ âyetini kimileri, ‘O yerde ve göktekileri düzene koyandır, yıldızlar, Güneş ve Ayın işini düzenler şeklinde açıklamışlardır. Enes b. Malik diyor ki: “Allah (cc),’ benim nurum, hidayetimdir’ buyurmaktadır.”

Übey b. Kââb diyor ki; “O mü’min kimsedir ki, Allah (cc) onun göğsüne imanı ve Kur’an’ı yerleştirmiş ve onun mislini örnek olarak gösterdi. Allah (cc) , “Allah, göklerin ve yerin Nur’udur”  diyerek kendi nefsine ‘nur’u nisbetle söze başladı. Sonra mü’minin nurunu söz konusu etti. Sonra da mü’minin iman ettiği şeyi de ‘nur’ diye niteledi.”

İbni Abbas (ra)’a göre Nûr Sûresi 25. âyette  geçen “O’nun nurunun örneği lâmba gibidir ki…” cümlesindeki  ‘onun’ zamiri iki öznenin yerine kullanılmış olabilir. Zamir eğer Allah’a aitse cümlenin anlamı, “O’nun müslümanın kalbindeki hidayet nurunun örneği…” şeklinde olur. Zamir eğer mü’mine aitse –ki sözün gelişinden böyle anlaşılıyor-, o zaman cümlenin takdiri şöyle olur: “Mü’minin kalbindeki nur, tıpkı bir lâmba gibidir.”  (nak. M. İbni Kesir 2/605)

İbni Abbas (ra)’ın rivayet ettiğine göre Peygamberimiz (sav) gece namazına kalktığı zaman şöyle dua ederdi:

“Ey Allahım! Her hamd yalnızca Sanadır. Sen, göklerin, yerin ve bunların içinde olan her şeyin devamlı düzenleyicisin. Yine hamd Senin içindir. Sen, göklerin, yerin ve bunların içinde olan her şeyin nurusun…” (Müslim, S. Müsafirín/199, Hadis no: 769, 1/532. Buharí, nak. Muh. İbni Kesir, 2/605)

Allah (cc) karanlığı ve ‘nur’u yaratandır. (6 En’am/1) Öyleyse O bizzat bizim bildiğimiz ışık değil, açık, aydınlık ve sağlam bir gerçekliktir, varlığın kaynağıdır, yaratılmışları nuruyla düzene koyandır.

 

Nur’un Diğer Anlamları:

 

Nur aynı zamanda bilgidir. Cehalet ise kapkaranlık olan şeydir. Mutlak bilginin kaynağı ise şüphesiz Allah’tır. İnsan O’nun var ettiği ve bildirdiği bilgi ile, ‘nur’ ile bir şeyler bilmektedir.

Nitekim Allah’tan gelen vahy’e de ‘nur’ denilmektedir.

“Onlar ağızlarıyla Allah’ın nuru’nu söndermek istiyorlar. Kâfirler istemese Allah nurunu tamamlayacaktır.” (9 Tevbe/32. 61 Saff/8)

‘Nur’ İslâmın sembolü, zulumât (karanlıklar) ise başka inançların sembolüdür. (Bakınız: Zulm) Allah’ın hidayeti insanları karanlıklardan nur’a (aydınlığa) çıkarır. (5 Maide/16)

Kur’an, Tevhid dinini sembolleştirmek için ‘nur’ kelimesini sürekli tekil olarak kullanırken, karanlık (zulm) kelimesini ‘zulumât-karanlıklar’ şeklinde çoğul olarak kullanmaktadır. Çünkü Tevhid dini bir tanedir, batıl dinler ise karanlıklar gibi çoktur.

Kur’an, hem kendisine hem de daha önceden gelmiş olan Tevrat ve İncil’e de ‘nur’ adını vermektedir. Çünkü her biri kendi mü’minlerini aydınlatırlar. (5 Maide/44-46)

Allah’tan gelen vahy ve Kur’an hem nurdurlar, hem de ‘münir ışık saçan’dırlar. (3 Âli İmran/184) Çünkü vahy ve onun kitaplaşmış şekli olan Kur’an, Allah’ın nurudurlar ve insanlara sürekli ışık saçmaktadır, insanları aydınlatmaktadır. Bu aydınlatma duyular üstü, ilâhí kaynaklı ve hidayeti sağlamaya yöneliktir.

Kur’an, Hz. Muhammed (as)’i de ışık veren bir nur olarak tanıtmaktadır:

“Ey Rasul, biz seni bir şahit, bir müjdeci, bir uyarıcı, Allah’ın izniyle Allah’a davet  eden bir davetçi ve nur saçan bir kandil olarak gönderdik.” (33 Ahzab/45-46)

İşte bir adı da Nur olan Allah’tan bir nur yolu olan vahiy yoluyla, bir nur ve münir olan Kur’an’a ve O’nu insanlara öğreten ‘nur saçan kandil’ olan Peygamber’e inanıp, en aydınlık yol olan İslâmı yaşayanlar, nur sahibi olurlar. Önlerindeki ve arkalarındaki nurlarla Cennetteki yerlerine giderler. (57 Hadid/12)

Kendisine nur verilip aydınlığa ulaştırılan, İslâma teslim olan karanlıkta kalan kimse gibi değildir. (6 En’am/122)

Namaz Mü’minler için bir nurdur. (Müslim, Tahâra/1, Hadis no: 223, 1/203) Bundan dolayı gecenin karanlıklarında namaz kılanların namazını Allah (cc) kıyamet günü bir nur olarak onların önüne koyacaktır. (Darimí, Salat/133, Hadis no:1429, 1/271)

Nur; Anlam ve Mâhiyeti

“Nur”, ışık, aydınlık, parlaklık; şan, şeref; eşyayı ortaya çıkaran ve onun gerçekliğini gözler tarafından görünür kılan tecellî demektir. Çoğulu “envâr”dır. Karanlığın zıddı olan nur, salt ‘ışık’ kelimesiyle karşılanamaz; çünkü nur daha geniş anlamlıdır. Nur, her türlü aklî, zihnî, maddî-manevî karanlığın tam bir zıddıdır. Nur, bazan sadece fizikî anlamda, bazan da esrarlı bir remz, bir sembol olarak kalp ile algılanan mecazî anlamda kullanılır. Mecazî olarak kullanıldığında nitelediği kişiyi, nesneyi yüceltir, ona bir kutsiyet kazandırır.  Allah, duyular âlemini görebilmemiz için ışığı, güneşi ve onu gören gözü, göz nurunu yarattığı gibi, akılla idrak edilebilen ma’kulat âlemini görebilmek için iman ve irfan nuru, onu kavrayabilmek için de basiret, yani kalp gözünü, kalp nurunu da bize ihsan edendir.

Kur’an’da Nur Kavramı

“Nur” kelimesi, Kur’an’da 43 yerde geçer. Nurlandırıcı, ışık saçan anlamındaki “münîr”,  6 yerde, yine ışık anlamındaki  “ziyâ” ise 3 yerde ifade  edilir.  Nur  kavramı,  Kur’an-ı  Kerim’de bazan salt fizikî anlamda; çoğu zaman da kalbî – ruhî gerçekleri ifade etmede mecazî anlamlarda kullanılmaktadır. Kur’an-ı Kerim, vahyin dışında ve onunla zıtlaşacak bir biçimde şekillenen bütün düşünce ve sistemleri, “zulumât” (karanlıklar) olarak nitelendirmektedir. Bunun karşısında ise ilahî vahyin nuruyla aydınlanmış tevhid çizgisi üzerinde uzanan yol bulunmaktadır. Ayetlerde bu yol “nur”  olarak nitelenmektedir. Ayetlerdeki kullanımı dikkate alındığında, hidayeti içeren ve kurtuluşa götüren her şeyin nur olarak adlandırıldığı görülmektedir.

Kur’an’daki nur ve zulmet kelimeleri, benzetme şeklinde ve daha çok iman ve küfür anlamında kullanılmaktadır. Nur, delillere ulaştırmada, faydalı yolları elde etmede ve şaşkınlığı yok etme konusunda en etkili olan şeydir. Bu ise, din hususunda imanın halidir. Böylece, din konusunda şaşkınlıkları gidermede ve menfaatleri temin etmede en mükemmel olan şey, dünyada en güzel şeye, yani nura benzetilmiştir. Küfrün zulmete benzetilmesi hususundaki hüküm de aynıdır. Çünkü, girilmesi gereken yoldan sapmış olan kimse için, zulmetten daha büyük bir mahrumiyet ve şaşkınlık olamaz. Negatiflikte küfürden daha büyük bir şey yoktur. İşte böylece Allah, onlardan birini diğerine teşbih etmiştir.

Mutlak Nur, Âlemleri ve Gönülleri Nurlandıran Allah’tır

 

Işığını başkasına borçlu olmayan bizatihi mutlak nur, âlemleri nurlandıran, varlığı rahmet nuruyla kuşatan  Allah’tır. “Allah, göklerin ve yerin (tüm kâinatın) nurudur.” (24/Nur, 35) Mutlak nura, hatta o nurun tecelli etmesine (yansımasına) insan tahammül edemeyeceği gibi, aynı zamanda onu tümüyle kavrayamaz. Nitekim, Hz. Musa, Allah’ı görmek istediğinde, ona, Allah’ın nurunun tecelli edeceği dağa bakması  söylendi ve Musa (a.s.) bu tecelliye bile dayanamayarak kendinden geçip bayıldı (7/A’râf, 143). Işık, görmeyi sağlamasına rağmen, şiddetli hale geldiğinde, bizzat kendisi görmeye engel olmaktadır. Cenab-ı Hakk’ın en açık ve en aydın varlık olmasına rağmen görülememesi bununla ilgili kabul edilmiştir. Yani O, “zuhurunun şiddetinden ötürü gizlidir.” Buradaki  “gizli”,  bizim tarafımızdan görülemez anlamındadır.

“Allah, göklerin ve yerin nurudur. O’nun nuru, içinde ışık bulunan bir kandil yuvası gibidir. Kandil cam içindedir. Cam da sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır.  Ne  tam  doğuda  ne de tam batıda olan mübarek bir zeytin ağacının yağıyla tutuşturulur. Yağ neredeyse ateş değmeden bile tutuşup ışık verecek kadar saf ve parlaktır. Bu, nur üstüne nurdur. Allah, dilediğini nuruna kavuşturur. Allah insanlara misaller verir. Allah, her şeyi çok iyi bilendir.”  (24/Nur, 35)   Bu ayet,  sınırsız  olanı  sınırlı  olan  insan  idrakine  yakınlaştırmak  için  bir örnektir. Göklerde ve yerlerde bulunan bütün varlıkları aydınlatan, dilediğini nuruyla hidayete erdiren Allah kastedilmektedir. Allah, nurun yaratıcısı, var edicisidir: “Hamd, gökleri ve yeri yaratan, zulumâtı ve nuru (karanlıkları ve aydınlığı) var eden Allah’a mahsustur.” (6/En’âm, 1)

Nur, kendisi görünen ve eşyayı görünür kılan şeydir. İnsan zihni, nuru bu anlamıyla düşünür. Nurun yokluğu karanlık, görünmezlik ve geçilmezliktir. Öte yandan görünebilirlik olduğu ve eşya göze göründüğü zaman, insan, nur (ışık) vardır der. Allah’a bu temel anlamıyla “Nur” denmiştir. İnsanın Allah için kullandığı tüm kelimeler, fizikî çağrışımlardan uzak temel anlamlarıyladır. Sözgelimi, Allah’la ilgili “görme” kelimesini kullandığımız zaman, bu, hiçbir zaman Allah’ın insanlar veya başka yaratıklar gibi kendisiyle gördüğü gözü bulunduğu anlamına gelmez. Bu kelime, Allah hakkında mecazî anlamda kullanılmakta olup, ancak zayıf akıllı birisi, işitmenin, görmenin bizim algıladığımız sınırlı ve dar anlam dışında mümkün olamayacağı yanılgısına düşer. Yine “nur”  kelimesini, ışıklı bir cisimden çıkan ve ağtabakaya çarpan fizikî ışık anlamında kullanmak kısa görüşlülük olacaktır. Bu kelime Allah hakkında da ve sınırlı anlamıyla  değil;  ancak  mutlak  anlamıyla  kullanılır.   Yani   evrende   yalnızca   O,  tezahürün, görünmenin, ortaya çıkmanın gerçek ve asıl nedenidir. Aksi halde kâinatta karanlıktan başka hiçbir şey olmaz. Işık veren ve başka şeyleri aydınlatan her şey, ışığını O’ndan alır, hiçbir şeyin ışığı kendinden değildir.[1]

Allah, nasıl değişik isimlerini evrende sergiliyor ve bu isimler tecelli ediyorsa, evrenin bütününde Nur ismiyle de tecelli etmektedir. Evrendeki her varlığın yansıttığı nur Allah’ın nurudur; veya onun nurundandır.

Allah için kullanılan “nur” kelimesinden; her şeyi kuşatan ve aydınlatan, vahyinin ve o vahyin içerdiği kurtuluş ve gerçek iç aydınlığının kastedildiğini belirten ayetler vardır. “Onlar, ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek isterler. Kâfirler istemese de Allah, nurunu mutlaka tamamlayacaktır.” (9/Tevbe, 32; 61/Saf, 8) Buradaki nur, Rasülüllah’a vahyedilen İslam’dır.

Nurun Karşıtı Karanlıklar, Sayısız Denecek Kadar Çoktur

Nur’un karşıtı olan “zulmet”, aydınlanabilen şeyde nur’un, ışığın olmamasıdır. Arapça’da zulmet, aynı zamanda “noksanlık” demektir. Zulmet, Kur’an’da kullanıldığı 23 yerin tamamında çoğul halde,  “zulumât”  şeklindedir. Bu da, karanlığın bir ışık yokluğu ve bir iğretilik olduğunu gösterir. Bundan şu anlaşılır: Nuru kaybetmek veya ona sırt dönmek, insanı sayısız alternatiflerle yüz yüze getirerek şaşırtır, bocalatır ve buhrana mahkûm eder. Işığı kaybetmek, kaosa düşmektir ve kaos, tek olan çıkış yolunu çok hale getirerek insanın tereddütlere ve iç acılarına yenik düşmesine yol açar. Tevhid, nurdur ve tek yoldur, bocalatmaz; şirk çokluktur, seçim yapılamayacak giriftlikte yollar kavşağıdır, karmaşadır. Tevhid, mutluluk ve güven; şirk ise bunalım ve huzursuzluktur. Hak, doğru tektir; yanlış ise sayısız denilecek kadar çoktur.

Elmalılı bu konuda şöyle der: Dünyada çok zulmet (karanlık) vardır. Bütün bu karanlıkları ortadan kaldıracak nur ise, birdir ki, o da Hakk’ın nurudur (24/Nur, 35). Herhangi bir konuda Hakk’ın nuru bulunmayınca insanı her tarafından sayısız karanlıklar kaplar. Hakk’ın nuru ortaya  çıkınca  da  o  karanlıklar  kalkar.  Hakk’ın  nuru  bulunmayınca,  yerler ve gökler, bir hiç; gündüz,  gece;  güneşler, zifi gözler, kör; kulaklar sağır olur; kalpler, bin türlü hayal ile buhranlar içinde   çırpınır   kalır;  aranan  bulunmaz; ne  aranacağı  bilinmez;  gönüllere  kuruntular,  acılar, azaplar çöker; çevreyi kuruntular kaplar; cinler, şeytanlar, başa toplanır. O zaman insana var olmak bir bela kesilir de, “keşke hiç hayata gelmeseydim!” diye haykırır, o sırada herhangi bir sebepten Hakk’ın nuru ortaya çıkıverirse, gökler güler, yıldızlar doğar, baharlar açılır, sevinçler sunulur, acılar silinir, sıkıntılar unutulur, gönüller ferahlık ve sevinçle dolar, var olmanın tadı duyulur. Bu tadı sonsuza dek sürdürmek isteyen akıllı kimseler de, kendini kendine bırakmaktan vazgeçip Hakk’ın nuruna ermek için onun sağlam kulpuna yapışmalıdır.

Bilindiği üzere, her şeyin ancak bir doğru yönü vardır ve Allah’a ancak o yönden gidilir. Buna karşılık her şeyde bâtıl yönler sonsuzdur. Mesela bir şey yitirdiniz, o bir yerdedir ve ancak oradadır. O anda bu şey için doğru yön budur. Fakat siz bir kez onu bilmiyor ve hele o yeri bildiğiniz halde, o orada yoktur diye inanmış bulunuyorsanız, oradan başka hangi taraf aklınıza gelse, oralar hep bâtıl olan yönlerdir, bulamazsınız. Bu bir şeye karşı dünyanın bütün yönleri bâtıl kesilir. Bu şekilde herhangi bir şeyde bir hak yöne karşılık, sonsuz bâtıl yönler vardır. Hakk’ın nuru olan marifet doğunca bu karanlıklardan çıkılır. Şu halde karanlıklar çok, nur birdir. Nur var olmaya, bütün karanlıklar yok olmaya adaydır. Bir varlığa, sonsuz yokluk karşılık olur. Bütün varlıklar üzerinde idareci olan da ancak Allah Teala’dır. Bunun için Allah’a iman, Hakk’ın nurunun, kuşkusuz ilmin, mutlak ferahlığın  doğmaya  başlaması  ve  şafağıdır.  İman ve marifete karşı veya muhalif olan yokluk, ümitsizlik, küfür, kuşku, kuruntu, sapıklık, cahillik, eksik bilgi, fasıklık, heveslere uyma, terbiyesizlik, nankörlük, ahlaksızlık, haddini bilmezlik ve benzerleri hep birer karanlıktır.[1]

Kur’an’da hep nurun tekil sığasıyla, karşıtı olan kelimenin çoğul sığasıyla bildirilmiş olmasıyla da anlaşılır ki doğru tektir; yanlış çok fazladır. İnsan, İslam’ın doğru yolundan bir çıktımı, her tarafa giden yol yanlış yöne götürür. İslam’ın doğrularına inanmayan insan sayısınca yanlışlık vardır. İşte bütün beşerî ideolojiler, bütün izmler bu yanlışlıkların sonucudur.

Karanlık, Nurun Bulunmamasıdır; İkisi Bir Arada Barınamaz

Işığın hızı, saniyede üç yüz bin kilometredir, diye öğretilir de karanlığın hızı belirtilmez. Işığın çekildiği yere, ânında aynı hızda karanlık bastırır. Müslümanların çekildiği alanlara ânında imansızlar bastırır. Günümüzde yaşayan ateist, anarşist, müşrik insanlara küfretmeye hakkımız yok. Karanlığa küfretmektense, nurun kaynağını bulup  onunla aydınlanıp aydınlatmak müslümana yakışacaktır. Karanlık insanlara gelince, bizim boş bıraktığımız meydanları onlar karartarak doldurdular. Evinizde veya bir salonda otururken elektriğinizin düğmesini (şartelini) kapatıveren insana sabaha kadar kızıp söylenseniz elektriğiniz yanmaz. Hiç dilini bozmadan kalkıp şartele basacaksınız. Engel olmak isteyen olursa engeli gidereceksiniz o kadar.

Nurla zulümât, yani aydınlıkla karanlık aynı anda yaşayamayacağı gibi, küfür sistemiyle İslam nizamı da aynı anda uygulamaya konamaz. Kâfirlerin gücünün büyüklüğünü görerek, “biz müslümanlar, kâfirlerin küfrüne karşı bir şey yapamayız” diyenler bilsinler ki, kocaman bir salonun karanlığını küçücük bir ampulün ışığı kaçırmaktadır.[1]

İmanın Nuru ve Küfrün Karanlıkları

Güneş, gökleri ve yeri aydınlatıyor, bu sayede etrafımızdaki eşyayı görüyor, onların biçimlerini, renklerini, çeşitlerini öğrenip kendilerinden faydalandığımız gibi dağlarda, kırlarda, çöllerde  geçeceğimiz  yolların  selâmet  taraflarını,  tehlikeli bataklıkları veya uçurumları görüp duruyoruz. Demek ki, Allah, güneşi bize maddiyatımızda faydalı ve tehlikeli noktaları gösteren bir nur olarak bağışlamıştır. Bunun gibi maneviyat âleminde de yine faydalı şeyleri sezmek, tehlikeli noktaları görmek için, iman nuru ihsan buyurmuştur. Allah’ın insana en büyük bağışlarından biri de, gönlünde uyandırdığı iman güneşidir. Bu güneşin nuru, sahibinin yüzünü güzelleştirdiği gibi, içini de parlatır, bütün kötü huylardan kurtarır. Çünkü kötü huylardan her birinin küfre inen bir yolu vardır. Onun için imanla bu huy ve davranışlar barışamaz. Mesela, başkasının elde ettiği nimetin yok olmasını istemekte, yani hasedde Allah’a itiraz manası bulunur. Hasedçi şöyle demiş olmaktadır: “Ya Rabbi, bu nimeti bu adama vermemeliydin; çünkü bu, ona lâyık değildir.” Hâşâ, Allah vereceği yeri bilememiş demek olur ki, bunun küfür olduğunda şüphe yoktur. İman nuruyla insanı içinden, dışından kuşatmış böyle tehlikeli karanlıklar açılır. Her tarafı nur içinde kalır. Karanlıktan ileri gelen kuruntular dağılır, hakikatler sezilir, gönüllerde emniyet ve ferahlık nurları doğar. Hak’tan gelindiği ve yine Hakk’a dönüleceği bilinir.

İman nuruyla aydınlanmayan gönüller mustariptir. Çünkü oralarda bütün kötü huylar toplanır ve bunların her biri birer diken olur, sahibine rahat yüzü göstermez. İğneli fıçı işkencesine atılmış gibi daima ıstırap verir. Halbuki şuurlu bir imanın hâkim olduğu kalplere fena huylar giremez; Girse bile barınamaz. Kötüler, nuru sevmezler; çünkü nur, bunların ayıbını meydana çıkarır.

Küfrün hâkim olduğu bedenlerde bu suretle korkunç bir karanlık ve kararsızlık, bitmez tükenmez bir ıstırap ve üzüntü vardır. Bu haller, cehalet ve küfür karanlığının bir neticesidir. Bu karanlıklar, Allah’tan bir hidayet erişmezse, ileriye doğru eksilmez, bilakis artar. Öyle ki, hayatın ağır ve ıstıraplı dakikaları, daha ıstıraplı olan kabir karanlıklarına, bu da mahşer karanlıklarına ve cehennem karanlıklarına çeker, götürür.

Ruh ise karanlıktan hoşlanmaz. Daima nur ister. Bundan dolayı, bu fâni hayatın sınırlı karanlıklarını açmak için birçok masraflara ve külfetlere katlanan insanın, bâki hayatın sonsuz karanlıkları hakkında, bir ölü gibi hissiz ve ilgisiz kalması izah edilemez bir gaflet, anlaşılmaz bir sarhoşluktur.

Mü’mine gereken şey, gönlündeki iman nurunu söndürmekten son derece sakınmasıdır. Çünkü bunun neticesi kalp körlüğüdür. Âmâ olan bir insanın vücudu ne kadar zinde ve sağlam olursa olsun, devamlı bir zindan içinde kaldığı düşünülür ve kalbin körlüğünün daha kötü olduğu değerlendirilirse, iman nurunun kıymeti, küfür karanlıklarının fecîliği daha iyi anlaşılabilir.[1] “Gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin sînelerdeki kalpler kör olur.” (22/Hacc, 46)

Dünya, nursuz insanlardan çok çekmiştir, hâlâ da çekmektedir. Onlar, aynı zamanda nura tahammül edemeyen ışık düşmanıdırlar. Kalplerine bir iğne ucu kadar aydınlığın sızıntısı girmeyen bedbahtlar, nefesleriyle Allah’ın nurunu söndürmek isterler. Yani Allah’ın dinine, kitabına, peygamberine karşı kendi bâtıl düzenlerini savunurlar. Allah, nurunu tamamlayacaktır, ama O’nun sünneti, değişmez yasası, bizim elimizle, müslümanların eylemleriyle nurun tamamlanması yönündedir. Dünyamızı karartan karanlık adamlar, İslâm’ın nuru ortaya çıkar çıkmaz yok olacak; hak gelince bâtıl zâil olacaktır. Kara kardan adam, İslâm’ın nuru çıktığında eriyiverecek; Kâbe’deki putların fetih günü Rasül’ün asasının değmesiyle yıkılıverdiği gibi.

Gerçekten iman bir nurdur. Evet, tabiatı ve mahiyeti itibariyle bir nurdur. Küfür ise, zulümâtın  ta  kendisidir.  Her  çeşidi  ile  zulümâttır.  Ne  şekilde  olursa olsun küfür, zulümâttır.

İmanın nur ile ifade edilmesinden daha derin ve şümüllü bir tâbir bulunamaz. Mü’minin kalbinde iman nuru, ilk olarak parlayınca onunla birlikte bütün varlığı da nura kavuşur. O iman nuru ile ruhu safiyete ulaşır, parlar, apaydınlık olur ve çevresini aydınlatır. Nur ve ışık saçar etrafına. Eşyanın hakikatini keşf eden, hakiki değerleri ve gerçek düşünce tarzlarını açığa çıkaran parlak bir nur.  O  nurun  aydınlığında  mü’min her  şeyi  apaçık  görür,  ölçü  ve  değerleri,  tasavvur  ve eşyanın mahiyetini hiç karıştırmadan ayırır. Ayağı hiç kaymadan istikrarlı bir halde onlardan almak istediğini alır, terk etmek istediğini atar. Bunu yaparken gayet rahat, huzur ve güven içerisindedir.  Mü’minin önünde; kâinat kanunlarının yollarını bu nur açar. Onun sayesinde kendi hareketi ile çevresinde var olan evrenin hareketi arasında tam bir mutabakat temin eder. Hiçbir yere sapmadan, engeller karşısında yılmadan, haddi tecavüz etmeden yavaş yavaş kendi yolunda hızla ilerler. Yürüdüğü yol fıtratın yoludur. Ve bütün yollar gözleri önünde apaçık bellidir. Bu tek bir nurdur ve tek bir yola götürür insanı.

Küfrün sapıklıklarına gelince, bir yığın çeşitleri ve şekilleri ile zulümâtın ta kendisidir. Nefsî arzuların ve şehvetin zulümâtı. Korkunç sapıklıkların, kibir ve tuğyanın, zaaf ve zilletin, riya ve nifakın zulümâtı. Hırs ve menfaatçiliğin, şüphe ve buhranların zulümâtı. Evet, daha sayılmayacak ne kadar zulümât. Allah yolunda başka yollara sapıldığı, Allah’tan başka yerlerden telakkiler alınmaya başlandığı, Allah’ın nizamından başka nizamlarla hükmedildiği vakit birleşen ve çığ gibi büyüyen zulümât çeşitleri. İnsanoğlu, birkaç tane değil; tek bir olan Allah’ın nurunu terk ettiği zaman, birbiri içine karışmamış bir tek hakikat nurunu terk ettiği vakit, mutlaka bir yığın şekil ve renkleri bulunan zulümât bataklığına yuvarlanacaktır. Ve Allah’ın nurundan başka bütün yollar hiç şüphe yok ki, zulümâtın / karanlığın ta kendisidir.[2]

 

Kur’an ve Peygamber Nur ve Münîr (Aydınlatan) dir

 

Kur’an-ı Kerim ve onu tebliğ eden peygamber; insanları şirkin, putperestliğin, cahilî hayatın karanlığından kurtarıp hidayet aydınlığına ulaştıran bir nurdur. (Bkz. 35/Fâtır, 25; 25/Furkan, 61; 33/Ahzâb, 46)

Nur, genel adlarından biri de “Kitab” olan vahyin genel adlarından biridir. (bkz. 7/A’râf, 157; 64/Teğâbün, 8; 4/Nisâ, 17; 6/En’âm, 91) Kitapla nur arasında çok sağlam bir ilişki vardır ve bu iki kavram, hidayet için temel değerlerdir. (bkz. 5/Mâide, 15; 6/En’âm, 91; 42/Şûrâ, 52) Vahiy ve özellikle Kur’an, hem nur, hem de münîr (nurlandıran, ışık saçan) olarak nitelendirilmektedir. (3/Âl-i İmran, 184; 35/Fâtır, 25) Vahye karşı çıkanların sahip olmadıkları en önemli değer, “kitab-ı münîr (nurlandıran, aydınlık getiren kitap)dir.

Vahyin tebliğcisi olan Hz. Peygamber; şâhid, müjdeci, uyarıcı, davetçi olmanın yanı sıra bir sirâc-ı münîr (aydınlatan, ışık saçan kandil) olarak da anılır. (33/Ahzâb, 45-46) İlginçtir ki, Kur’an bu sirâc (kandil) sıfatını bir de güneş için kullanır. (25/Furkan, 61; 71/Nuh, 16) Buna dayanarak diyebiliriz ki, madde dünyası için güneşin yeri ne ise, ruh ve mânâ dünyası için Rasülüllah’ın yeri odur. Bu anlamda vahiy ve rasül, insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için gönderilmiş ilahî lütuflardır. (5/Mâide, 16; 14/İbrahim, 1; 33/Ahzâb, 43; 57/Hadîd, 3; 65/Talak, 1)

Nur kelimesi, fiil olarak Kur’an’da hiç kullanılmaz. Nur, hissedilen ışık anlamında geçmekle birlikte, daha çok manevî ışık için kullanılır. Vahiy (A’raf, 157), hidayet, tevfik ve lütuf (24/Nur, 40; 39/Zümer, 22) anlamlarında zikredilir. İki ayette “nûrullah”  tabiri geçer ki “Allah’ın dini, hücceti veya Kur’an”  diye tefsir olunur. Mü’minlerin uhrevî nurları vardır (57/Hadîd, 12). Birkaç  ayette  nur  ve  hüdâ  kelimeleri  birlikte  kullanılır  (6/En’âm, 91; 5/Mâide, 44, 46)  ki, bu da, nur’un hidayet’ten başka bir şey olduğunu gösterir; ama bunların çok yakın kavramlar olduğuna da işaret eder.

Unutkanlığı ve gafletiyle kalbini, aklını ve duyularını bir gece haline getiren insanda fecrin doğması için Allah, nurunu, yani kitaplarını gönderir. Kitabın ayetleri bir nur hüzmeleri halinde gelir ve insanın duyuları aracılığıyla kalbine yönelir. Eğer insan inat etmez ve kalbini aydınlatmak isterse duyularını açar ve kalbindeki  karanlığı  giderir.  Eğer,  iç gözünü ve kulağını iyice mühürler, kalbine de kalkmaz bir ağırlık yerleştirirse, nur huzmeleri böyle gözlerden ve kulaklardan giremez, kalbe ulaşamaz. Bir taş haline gelir böyle insanların kalbi, hatta taşlardan daha kesif; çünkü, taşlarda da belli oranda nur vardır. Böyle insanlarda ise, nurdan eser yoktur. Onlar, yaktıkları ateşleri, sözgelimi, Kur’an’ın diliyle “savaş ateşleri”ni gerçek nur sanırlar; cehennemi gerçek nur sanırlar; bu ateşlerin ışığında gitmeye çalışırlar; aslında, karanlıkta yol almaktadırlar ve sonunda cehennemin ateşine düşerler.

Duyularını ve kalbini Allah’ın nuruna açan insanlarda ise kalp nurlanır; Ay’ın, Güneş’in, ağaçların, çiçeklerin, taşın, toprağın, otların, göklerin ve yerin saçtığı nurlar, yeryüzünde ve evrende cereyan eden tüm olayların yansıttığı nurlar, Kur’an’da kümelenen aynı nurlarla birlikte kalbindeki geceyi gündüz yapar ve bu insanda  iman  meydana  gelir.  Bu  imanın  ışığında  gider artık o; demek ki, iman da bir nurdur;  Yani,  nur  nuru  oluşturmakta,  nur  üstüne  nur  meydana

gelmektedir. Kuşkusuz, nurlanan, imanın nurunda giden bir insanla, nuru örtmek demek olan küfürde yarışan insan bir olmayacaktır. “Ölü iken kendisini dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında yürüyebileceği bir nur verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkmayan kimse gibi olur mu?” (6/En’am, 122)

Nur, Dünya ve Ahirette Tüm Hayırları; Karanlıklar da Şerleri Kapsar

Karanlıklar içinde kalan ve nurdan nasiplerini almadıkları gibi, almak da istemeyen ve nurda yürüyen insanların halini bilmeyen ve anlamayanlar, kendilerini gerçek nurun aydınlığında yürüyor zannederler. Oysa onlar zifiri karanlıktadır, ama, bilmezler. Dünya hayatında nura ulaşmazlarsa, ahirette karanlıklar içinde kaldıkları zaman, mü’minlerin nurundan isteyecekler, onların nurlarında yürümeyi arzu edecekler, fakat kendilerine izin verilmeyecektir. Dünyadayken yaktıkları ateşler (örneğin, fitne ateşi, savaş ateşi) ahirette cehennem ateşi olacaktır böyleleri için. “O gün erkek ve kadın mü’minleri görürsün ki, nurları önlerinde ve sağlarında koşuyor; ‘müjdeler size, bugün içlerinde ebedî kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetler’ ; işte büyük kurtuluş budur. O gün erkek ve kadın münafıklar, iman edenlere ‘ne olur, durun bir bakın da nurunuzdan alalım’  derler. ‘Arkanıza dönün de arayın nuru’  denilir ve aralarına kapalı bir sur çekilir ki, orada içi rahmet, beri yandaki dışı ise azaptır.” (57/Hadîd, 12-13)[1]

Nur kelimesi, ilim anlamında da kullanılır. Dolayısıyla, cehalete karanlık denir. Allah, bu anlamda da kâinatın nurudur. Çünkü hakikat ve hidayetin bilgisi yalnızca O’ndan gelir. O’nun nuruna başvurmadan, dünyada karanlıkla cehalet ve neticede kötülük ve şerden başka bir şey olmayacaktır.

Allah, insanların, şirkin ve cehaletin karanlıklarından İslam’ın aydınlığına ulaşmalarını sağlamak için, İslam dışılığın sembolü olan “zulumât” ve İslam’ın hidayetinin sembolü olan “nur” kelimelerini bir arada, birbirine kıyaslanabilecek şekilde bir çok ayet-i kerimede kullanmaktadır. Ayrıca, Allah’ın dinine tâbi olmak, zulumâttan (karanlıklardan) çıkıp nura ulaşmak şeklinde ifade edilmektedir: ” Allah, o kitabda rızasına tâbi olanları selamet yollarına eriştirir. Onları izni ile karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve onları doğru yola iletir.” (5/Mâide, 16)

Bazı ayetlerde de nur, ahirette dünyadaki iyi amelleri yüzünden mükâfatlandırılacak kimseler için bir ödül olarak zikredilir. Yani o kimseler, kıyamet gününde onları bütün endişelerden sıyıran bir nura sahip olacaklardır. “O gün, mü’min erkeklerin ve mü’mine kadınların nurlarının önlerinde ve sağlarında koştuğunu görürsün. Melekler onlara ‘bugün sizin müjdeniz, altından ırmaklar akan cennetlerdir’…” (Hadid, 12) “Allah’a ve peygamberlerine iman edenler, işte onlar gerçekten doğru olanlar ve şehidlerdir. Bunların Rableri katında mükâfatları ve nurları vardır. “ (57/Hadîd, 19)

Hadis-i Şeriflerde Nur Kavramı

Hadis-i şeriflerde de nur kelimesinin bazı vahyî gerçekleri ifade etmek için kullanıldığı görülmektedir. Bu kullanım, nitelik olarak Kur’an-ı Kerim’deki ifadelerle uyum içerisindedir. “Ben size iki şey bırakıyorum.  Onlardan  biri,  içinde  hidâyet  ve  nur  bulunan  Allah  Teâlâ’nın kitabıdır. Allah’ın kitabındakileri alın ve ona sımsıkı yapışın…” (Ahmed bin Hanbel, IV, 367) Yine hadisler, Kur’an ayetlerinin kıyamet günü bir nur olarak onları okuyanları aydınlatacağını haber vermektedir: “Kim Allah Teala’nın kitabından bir ayet dinlerse, ona kat kat sevap yazılır. Kim de onu okursa o kimse için o, kıyamet gününde bir nur olacaktır.” (Ahmed bin Hanbel, II, 341) Namaz da mü’minler için bir nur olarak zikredilmektedir: “Namaz bir nurdur. Sabır da bir ziyâdır.” (Müslim, Tahâret 1) Başka bir hadiste de;  “Gecenin karanlığında namaza yürüyen kimseye, Allah Teala o namazı kıyamet gününde bir nur olarak o kimseye gönderir.” (Dârimi, Salât 133)

Kıyamet gününde nur, yalnızca mü’min kimselere ait olarak sürekli var olacaktır. Kâfirlerden farklı olarak, nifaklarının bir cezası olarak münafıklara bir nur verilecek; ancak o, kısa bir süre sonra cehenneme yuvarlanmalarıyla sönecektir: “…Mü’min veya münafık her insana bir nur verilecek, sonra o nurun peşine takılacaklar. Cehennem köprüsünün üzerinde bir takım çengeller ve pıtrak dikenleri vardır. Bunlar Allah’ın dilediklerini tutacaklar, sonra münafıkların nuru sönecek, yalnız mü’minler kurtulacak. Onlardan ilk zümre yüzleri Bedr gecesinde ay gibi (parlak) yetmiş bin kişi olarak hesap görmeden kurtulacaklar, sonra onların arkasından gelenler, gökteki yıldız nurları gibi gelip geçecekler…” (Müslim, İman 84)

Nur kavramı, yaratılışla ilgili olarak melekler için kullanılan fizik ötesi bir anlamı da ifade etmektedir. Allah, melekleri nurdan yaratmıştır. “Melekler nurdan yaratıldı. Cinler ise, dumanlı alevden yaratıldılar.” (Müslim, Zühd 10)  

Kur’an, İnsanları Zulumâttan Nura Çıkarır

 

“Elif, Lâm, Râ. Bu Kur’an, öyle bir Kitaptır ki, insanları Rablerinin izniyle zulumattan nura, herşeye galip ve hamde layık olan Allah’ın yoluna çıkarmak için onu sana indirdik.” (14/İbrahim, 1) “O (Kur’an) sizi zulumattan nura çıkarmak için apaçık ayetler olarak kuluna (Peygamber’e) indirilmiştir.” (39/Zümer, 39) “O bir peygamber gönderdi; Allah’ın açıklayıcı ayetlerini sizlere okuyor ki iman edip salih amel işleyerek zulumattan nura çıkasınız.” (65/Talak, 11)

Kur’an’ın niçin gönderildiğini açıklayan birçok ayetten bazıları bunlar. Buna göre Kitabın inzal amacının şu esaslar üzerine kurulduğu söylenebilir:

Ayetlere göre şeytanın egemenliği altına giren herhangi bir durum zulumat (karanlıklar) olarak vasıflandırılmaktadır.

Rasuller bu zulumattan nura çıkışı gerçekleştirmek (dönüşüm-değişim) için seçilmiş-lerdir. Kitap ve ayetler bu ihrac (çıkış)ın sağlanması için gönderilmişlerdir.

3- Bu çıkış, Allah’ın izniyle Kur’an ve salih amelle, yani çaba ile gerçekleşecektir. “Zulumattan nura çıkarmak için”  ifadesi  bu Kitabın  niçin  gönderildiğini  en  veciz  bir  şekilde açıklamaktadır. Kur’an’a göre, aslolan toplumun karanlıklardan aydınlığa çıkmasıdır. Faziletli toplumun inşa edilmesidir. Bu arada fertler de bu mücadele esnasında yetişip ahlakî faziletlerle donanacaklardır.                  

Zulumat, karanlıklar demektir. Zulüm kelimesi de aynı kökten gelmektedir. Dolayısıyla Nur kaynağından gelen  aydınlığı  kendine  veya  başkalarına  engelleyip  karanlıkları  tercih,  bir zulümdür  aynı  zamanda.  O  yüzden   “Allah’ın  indirdiği  ile   hükmetmeyenler,   zâlimlerin   ta kendileridir.”  (5/Mâide, 45)  Nur, tek olduğu halde; karanlıklar, yanlışların sayısı kadar çoktur. Allah, yeryüzünü maddî ışık kaynağı güneşten mahrum yaratmadığı, bir an olsun mahlukatını ışıksız bırakmadığı gibi; gönlümüzü ve yolumuzu aydınlatan nur’dan da bizi mahrum bırakmamış, elçi ve Kitap göndermiştir.

Karanlık, fıtrî değil; ârızîdir. Karanlıklar, ışık kaynağıyla irtibatın kesilmesi olduğundan zâlim insanın nur düşmanlığının neticesi oluşturduğu zindanlardır. Zindan; ışıktan, nurdan uzak yaşansın diye insanın kendi eliyle ördüğü duvarlardır.  Ahiretteki cezanın sebebi, dünya hayatını kendine ve başkalarına zindan etmektir. İnsan, asr-ı saadetteki insanı mutlu eden kuralları değil de; zindanı, zindanları tercih ediyorsa, kendisi bilir. Ama, başkalarına zindan hayatı yaşatmaya kimsenin hakkı yoktur. Saadet asrı insanının saadetine benzer bir mutluluğu, burada başlayıp orada bitmeyen mutluluğu, insana çok gören tağutlartar tarafından bina edilmiştir zindanlar. “Allah, mü’minlerin dostudur, onları karanlıklardan nura (aydınlığa) çıkarır. İnkâr edenlere gelince, onların dostları da tâğuttur. O, onları nurdan (aydınlıktan) alıp karanlığa götürür.” (2/Bakara, 257) Zâlim insan, ışığa karşı gözlerini kapatmış, karanlıklar içinde yaşamayı tercih etmiş, Allah’ın “gözleri vardır, onlarla (görülmesi gerekeni) görmezler”  (7/A’râf, 179) dediği körlüğü seçmiş, kendine de yazık (zulüm) etmiş insandır. Zâlimlerin en büyükleri olan tâğutlar ise, gören göze düşman olan, başkalarını da körlüğe zorlayan ışık (nur) düşmanı vahşilerdir.

Karanlıklar, korkuyu meydana çıkarır. Bu korku, yanlış bir korkudur. Allah korkusu, yani takva değil; vehimlerden oluşan korkudur; fobidir, aç kalmaktan, insanlardan… kısacası korkulmaması gerekenlerden korkmaktır. Karanlıklar, şeytanların faaliyetleri için uygun bir ortam oluşturur. Karanlıklar, insanın önünü ve ilerisini (istikbalini) görmesine engeldir. Yolda ne gibi tehlikelerin olduğunu görüp bilemez karanlıkların insanı. Işığın yardımını reddettiğinden, nurla, göz nuruyla görerek işini yapamaz; yapıp ettiklerini ancak el yordamıyla yapar, körebe gibi tuttuğunu yakalar. Fili de tuttuğu yeriyle tanır ve tanıtır.

Aydın insan, münevver insan, cahiliyye karanlıklarını reddedip, bir adı da “Nur” olan Allah’ın Kitabıyla nurlanıp başkalarını aydınlatmaya çalışan insandır. Kur’an’la bağı kopmuş insan, aydın değil; olsa olsa kara karanlıkların kapkara adamıdır. Kur’an’sız hayat, karanlıkların nuru boğduğu vahşi bir hayattır,  zindan hayatıdır, körlerin hayatıdır.  “Kim benim zikrimden (Kur(an’dan) yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz onu, kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz. O: ‘Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin? Oysa ben, hakikaten görür idim!’ der. (Allah) buyurur ki: İşte böyle. Çünkü sana ayetlerimiz geldi; ama sen onları unuttun. Bugün de aynı şekilde sen unutuluyorsun. Doğru yoldan sapanı ve Rabbinin ayetlerine inanmayanı işte böyle cezalandırırız. Ahiret azabı, elbette daha şiddetli ve daha süreklidir.” (20/Tâhâ, 124-127) 

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.