MENÜ

KELİMELER VE KAVRAMLAR 106) KORKU

48 defa okunduYorumlanmadı kategorisinde, tarihinde yayınlandı
KELİMELER VE KAVRAMLAR 106) KORKU

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

Hamd kendisinden başka ilah olmayan, mutlak manada tek güç ve kudret sahibi olan Allah’a mahsustur. Salat ve selam tüm peygamberlerin ve onları takip eden tabilerinin üzerine olsun.

KORKU

 

“Şüphesiz senden evvel peygamberlere iman edenler, yani yahudilerden, hristiyanlardan ve sâbiîlerden Allah’a ve âhiret gününe hakkıyla iman edip sâlih amel işleyenler için Rableri katında mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku olmadığı gibi onlar üzülmeyeceklerdir.” (2/Bakara, 62)

Havf; Anlam ve Mâhiyeti

 

Sözlükte “korkmak, kaygılanmak, endişe duymak” anlamlarına gelen havf, genellikle “hoşlanılmayan bir durumun başa gelmesinden veya arzulanan bir şeyin elde edilememesinden duyulan kaygı ve korku” şeklinde tanımlanmıştır. İnsanın tahmin ettiği veya açıkça bildiği bir emâreye dayanarak başına kötü bir hal geleceğinden kaygılanması olarak da tarif edilir. Gazâli havfı şöyle tanımlar: “İleride kötü bir durumla karşılaşılacağı beklentisinin insanın ruhunda sebep olduğu elem ve huzursuzluktur.”

Dinî literatürde “havf” kelimesi, özellikle Allah korkusu ve âhiret hayatıyla ilgili ağır

endişeler için bir terim olarak kullanılır. İnsanın Allah katındaki durumu hakkında hissettiği korku ve kaygıları, havf terimiyle ifade edilir. Tehânevî, havfın anlamını şöyle özetler: “İsyanlardan ve günahlardan dolayı hayâ ve elem duymaktır.”

 

Kur’ân-ı Kerim’de Korku Kavramı

 

Kur’ân-ı Kerim’de “havf” kökünden gelen fiil ve isimler 124 yerde geçmektedir. Bunların yarısına yakını dünyevî korku ve kaygıları, diğerleri ise Allah korkusu, azap korkusu, âhiret kaygısı, günah işleme endişesi gibi dinî kaygıları ifade etmektedir.

Hz. Âdem’in, aralarında anlaşmazlık çıkan iki oğlundan biri, diğerine; ‘kendisini öldürmeye kalkışsa bile yine de ona el kaldırmayacağını’ belirterek, “çünkü ben âlemlerin rabbi olan Allah’tan korkarım” (5/Mâide, 28) der. Hz. Peygamber’e hitap eden, “De ki: ‘Ben rabbime isyan edersem kesinlikle büyük bir günün azabına uğrayacağımdan korkarım” (6/En’âm, 15) meâlindeki âyette havf, hem günah işleme endişesini, hem de uhrevî ceza korkusunu anlatmaktadır. Hz. İbrahim de küfürde ısrar eden babası Âzer’i, “Babacığım! Senin Allah’ın azabına çarpılmandan ve sonuçta şeytanın yakını olmandan korkuyorum” (19/Meryem, 45) diyerek uyarmıştır. Âyetlerde, kişinin sadece kendisi adına değil; başkası adına duyduğu korku ve kaygıların da havf kelimesiyle ifade edildiği görülmektedir (Bkz. 11/Hûd, 26, 84; 40/Mü’min, 26).

Bazı âyetlerde, insanın mutlaka “Rabbinin makamı”nda durup hesap vereceğini bilerek bundan korkması ve ona göre davranması gerektiği (11/Hûd, 103; 14/İbrahim, 14; 55/Rahmân, 46); diğer âyetlerde de “Allah’ın hidâyetine uyan” (2/Bakara, 38), “iyi bir mü’min olarak kendisini Allah’a teslim eden” (2/Bakara, 112), “iman edip iyilik ve barış yolunda çaba harcayan” (6/En’âm, 48), “iman ettikten sonra istikamet üzere olan” (46/Ahkaf, 13) kimselerle “Allah dostları” (10/Yûnus, 62) için âhirette korkulacak (havf) ve üzülecek (hüzün) bir durum olmadığı bildirilir. Bir kısım âyetlerde havf, ümit ve yakarışla birlikte duâ, zikir ve tesbihin âdâbı arasında gösterilir (7/A’râf, 56, 205; 13/Ra’d, 13; 32/Secde, 16).

Havfın dünyevî korku ve kaygılarla ilgili olarak kullanıldığı âyetlerin önemli bir kısmında da herhangi bir dinî konuyla ilişkisinin kurulduğu görülür. Meselâ, Allah’ı seven ve O’nun sevgisini kazanmış olan dindarların yüksek niteliklerinden söz edilirken, dolaylı olarak haksız kınama ve eleştirilerden korkulması din duygusundaki zayıflığa bağlanır (5/Mâide, 54). Başka bir âyette açlık, mal ve can kaybı gibi musîbetler yanında, dünyevî korkular da Allah’ın insanları imtihan etmek üzere bu dünyada onları mâruz bıraktığı sıkıntılar arasında zikredilmiştir (2/Bakara, 155).

“…Eğer Benden size bir hidâyet gelir de her kim hidâyetime tâbi olursa onlar için herhangi bir korku yoktur ve onlar üzüntü çekmezler.” (2/Bakara, 38)

“…Allah’a ve âhiret gününe hakkıyla inanıp sâlih amel işleyenler için Rableri katında mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku olmadığı gibi onlar üzülmeyeceklerdir.” (2/Bakara, 62)

“Bunlardan sonra kalpleriniz yine katılaştı. Artık kalpleriniz taş gibi, yahut daha  da katıdır. Çünkü taşlardan öylesi var ki, içinden ırmaklar kaynar. Öylesi de var ki, çatlar da ondan su fışkırır. Taşlardan bir kısmı da Allah korkusuyla yukarıdan aşağı yuvarlanır. Allah yapmakta olduklarınızdan gâfil değildir.” (2/Bakara, 74)

“Bir kısım insanlar, mü’minlere: ‘Düşmanlarınız olan insanlar, size karşı asker topladılar; aman korkun, sakının onlardan!’ dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat daha arttırdı ve ‘Allah bize yeter; O ne güzel vekildir!’ dediler.” (3/Âl-i İmrân, 173)

“İşte o şeytan, yalnız kendi dostlarını korkutabilir. (Veya şeytan, sizi kendi dostlarından korkutmaktadır.) Eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın, Benden korkun.” (3/Âl-i İmrân, 175)

“Kendilerine savaş farz kılınınca, içlerinden bir grup, insanlardan, Allah’tan korkar gibi, hatta daha fazla korkmaya başladılar. ‘Rabbimiz, savaşı bize niçin yazdın (farz kıldın)? Bizi yakın bir süreye kadar ertelesen (daha bir müddet savaşı farz kılmasan) olmaz mıydı?’ dediler. Onlara de ki: ‘Dünya menfaati önemsizdir. Allah’tan korkanlar  için  âhiret  daha  hayırlıdır  ve  size  kıl kadar haksızlık edilmez.” (4/Nisâ, 77)   

“…(Bunlar), Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.” (5/Mâide, 54)    

“Mü’minler ancak, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperip titreyen, kendilerine Allah’ın âyetleri okunduğunda imanlarını artıran ve yalnız Rablerine dayanıp güvenen kimselerdir.“ (8/Enfâl, 2)

“…Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Eğer (gerçek) mü’minlerden iseniz, bilin ki, Allah, kendisinden korkmanıza daha lâyıktır.” (9/Tevbe, 13)

“(O münâfıklar) sizden olduklarına dair Allah’a yemin ederler. Halbuki onlar sizden değillerdir; fakat onlar korkak bir topluluktur.” (9/Tevbe, 56)   

“Ey insanlar! Rabbinizden korkun! Çünkü kıyâmet vaktinin depremi müthiş bir şeydir! Onu gördüğünüz gün, her emzikli kadın emzirdiği çocuğu unutur, her gebe kadın çocuğunu düşürür. İnsanları da sarhoş bir halde görürsün. Oysa onlar sarhoş değillerdir; fakat Allah’ın azabı çok dehşetlidir.” (22/Hac, 1-2) 

“Onlar öyle kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri titrer (vecel); başlarına gelene sabrederler; namazı kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden (Allah için) infak edip harcarlar.” (22/Hac, 35)

“Onlar kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.” (24/Nûr, 37)

“Korkuyla ve umutla Rablerine yalvarmak üzere (ibâdet etmek, gece teheccüd namazı kılmak için), vücutları yataklarından uzak kalır ve kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar.” (32/Secde, 16)

“Onlar, Allah’ın gönderdiği emirleri tebliğ ederler, Allah’tan korkarlar ve O’ndan başka kimseden korkmazlar. Hesap görücü olarak Allah (herkese) yeter.” (33/Ahzâb, 39)

“…Kulları içinden ancak âlimler, Allah’tan (gereğince) korkar.” (35/Fâtır, 28)

“De ki: ‘Ben Rabb’ime isyan edersem, büyük bir günün azabından korkarım.” (39/Zümer, 13)

“Rabbimiz Allah’tır deyip sonra dosdoğru olanların üzerine melekler iner: Korkmayın, üzülmeyin, size söz verilen cennetle sevinin! (derler.)” (41/Fussılet, 30)

“Rabbinin huzurunda durmaktan korkan kimselere iki cennet vardır.” (55/Rahmân, 46)

“Eğer Biz bu Kur’an’ı bir dağa indirseydik, muhakkak ki onu, Allah korkusundan baş eğerek, parça parça olmuş görürdün. Bu misalleri insanlara düşünsünler diye veriyoruz.” (59/Haşr, 21)

“İman edip sâlih ameller işleyenler de halkın en hayırlısıdır. Onların Rableri katındaki mükâfatları, zemininden ırmaklar akan, içinde devamlı olarak kalacakları Adn cennetleridir. Allah kendilerinden râzı olmuş, onlar da Allah’tan râzı olmuşlardır. Bu söylenenler hep Rabbinden korkan (O’na saygı gösterenler) içindir.” (98/Beyyine, 7-8)

 

Kur’an’da Korku Anlamındaki Kelimeler

 

“Havf” kelimesinden başka, Kur’an’da korkuyu değişik boyutlarıyla anlatan ‘haşyet’, ‘ittika-takvâ’, ‘hazer’, ‘huşû’, ‘hudû’,  ‘rehbet’, ‘vecel’, ‘işfak’, ‘feza’’, ‘ru’b’, ‘inzâr’  kelimeleri ve bunların türevleri de kullanılmıştır. Havf ile aynı veya yakın anlamları olan bu kelimelerin her biri korku olayını değişik boyutlarıyla anlatmaktadır. Havf kelimesi ve türevleri, Kur’ân-ı Kerim’de 124 yerde; haşyet ve türevleri, 48; ittika-takvâ ve türevleri 258 yerde; hazer 21 defa, huşû, 17; hudû 2 âyette, rehbet kelimesi ve türevleri 12;  vecel 5; işfak 11; feza’ 6; ru’b 5 ve inzâr ise 127 yerde geçmektedir. Korku ve korkuyla karışık sakınma ve saygılı olma hallerini anlatan bu kelimelerin Kur’an’da kullanılma miktarları da (toplam 646) göstermektedir ki, Kur’an’da Allah korkusu üzerinde çok ısrarla durulmuş, insanın bu psikolojik haline ciddiyetle vurgu yapılmıştır.

 

Haşyet:

 

Fâtır sûresinin 28. âyetindeki kullanımından da anlaşılacağı üzere daha ziyade kendisine saygı duyulan varlık hakkındaki bilginin bir ürünü olarak ortaya çıkar. “…Kulları içinden ancak âlimler, Allah’tan (gereğince) korkar.” (35/Fâtır, 28) Âyette bahsedilen ilim, imanla birleşen ilimdir. İmansız bilgiye Kur’an’da “ilim” denilmediği gibi; bu tür bilgi sahibine de “âlim” sıfatı verilmez. Allah’ı bilip O’na tâzimde bulunarak saygı besleyen ve gereği gibi sakınıp O’ndan korkanlar ancak “âlim”dirler. Haşyet makamının âlimler, âbidler ve muhsinlerin makamı olduğu belirtilir.

Haşyet, havf ile eş anlamlı bir kelime olduğu halde, literatürde havf daha çok maddî olan, gözle görülür sebeplerden kaynaklanan korkuyu; haşyet ise saygıdan doğan, ümide yönelik, yüceltmeyle birlikte bulunan bir korku duyma durumunu anlatmak için kullanılagelmiştir. Haşyet, uhrevî ve ilâhî bir korku anlamını yüklenmiştir. Kur’an’da yer yer havf kelimesiyle aynı anlamda da kullanıldığı görülür.

Haşyet, yalnızca insanların duyageldiği bir korku değildir. Taşlar, Allah korkusundan yuvarlanır (2/Bakara, 74) ve dağlar, insanları ürperten Kur’ân-ı Kerim’in kendilerine inmesi halinde Allah korkusuyla baş eğerek parça parça olma durumundadır (59/Haşr, 21).

 

Takvâ:

 

Kişinin kendini korktuğu şeyden koruması anlamına gelen takvâ, terim olarak “insanların haramlarla birlikte bazı mubahları da terk edecek derecede titiz davranarak kendini günah işlemeye sevk eden şeylerden koruması” şeklinde tarif edilir. Kur’an’ın anlattığı ‘takva’ olayı, basit bir savunma, sıradan bir korku, kolay bir nefis koruması değil, iman ve amelle desteklenen bir aksiyondur.

Kur’an, insan yaratılışındaki korku ve ümit duygularını, yine fıtrata (yaratılışa) en uygun bir biçimde değerlendiriyor. Bu duyguları kulluk faaliyeti çerçevesinde, insana en faydalı bir şekilde yönlendiriyor. Asıl korkulması gereken makamı gösteriyor. Takva, korku duygusunu da içerisine alan bir çekinmenin, bir korunmanın ve bir saygının ahlâk ve ibadet olarak gösterilmesidir. İslâm, insandaki bu korku ve ümit duygusunu işleterek, bu duyguların övülen bir sıfat haline gelmesini sağlıyor. Kur’an, insandaki sıradan korku ve sığınma hissini geliştirerek, kişinin mânevî olarak yücelmesinin yolunu açıyor. Takvâ, yaratılıştaki korkunun düzene konularak, bir korunma ahlâkı, bir yücelme faaliyeti, bir sorumluluk bilinci haline getirilmesidir.

Takvâ, insanın kendisini Allah’ın koruması altına koyarak âhirette zarar ve acı verecek şeylerden sakınması, ya da günahlardan uzak durması ve iyiliklere sarılmasıdır. Birçok âyette insanlara ”Allah’tan ittika edin” denilmektedir. Birçok peygamber, kavimlerini İslâm’a dâvet ederken, ”Allah’tan ittika etmez misiniz?” diyerek onların, Allah’tan çekinip O’nun korumasına girmelerini istemiştir.

İnsan, her durumda kendinden yüce gördüğü ve makam sahibi kimselerin gözü önünde kötü ve çirkin iş yapmaktan çekinir. Bu çirkin işleri daha çok gizli yapmayı tercih eder. Allah’a kuvvetli bir imanla bağlanan kimse; O’nun her yerde kendisini gördüğünü bilen, yaptığı her şeyin kayıt altına alındığının şuurunda olan bir kişi, şüphesiz her an ve her yerde kendine çeki düzen verir, Allah’ın yüce makamı karşısında çekinir, yaptığı hatalardan dolayı da O’na sığınır. İşte takvânın özünde yatan incelik, bu iman ve mes’ûliyet duygusudur. İbâdet, takvâya götüren davranıştır. İbâdet, ilâhî emir ve yasakları yerine getirmek, takva ise zarar verecek tüm günah ve   davranışlardan  sakınmaktır.

 

Hazer:

 

Çekinme, zarar verebilecek şeylerden kaçınma, korunma, korkma demektir.    Zâhidler, verâ ehli ve huşû sahiplerinin makamı olduğu ifade edilir.

 

Huşû:

 

Allah’a karşı korku ve sevgi ile boyun eğme ve bu duygu ile alçak gönüllülük ve tevâzu göstermeye huşû denir. Huşû, kalp, ses ve organlarla birlikte, yani varlığının tümüyle tam bir boyun eğiş, teslim oluş halidir. Huşû, nerede olunursa olunsun, Allah’ın her şeye muttalî olduğunu, azametini ve kişinin kendi kusurlarını bilmesini gerekli kılar. Huşû, namazda ve namaz dışında, daha çok da yalnızken uygulanır. Ahzâb sûresinde 35. âyette geçen huşû kelimesinden türeyen “el-hâşiîn ve’l-hâşiât” kelimelerine, “Allah’a boyun eğen erkekler ve Allah’a boyun eğen kadınlar” diye meal verilir. Fakat, bu kelimenin izahı gerekir: Yani, “onlar kibir, gurur ve kendini beğenmişlikten uzaktırlar; kul olduklarının ve ibâdet ve tâat etmekten başka bir konumda olmayacaklarının farkındadırlar. Bu nedenle vücutları ile birlikte kalpleri de, Allah’tan korkarak O’nun önünde secde eder. Onlar, Allah’tan korkmayan ve kibir içinde yaşayanlar gibi davranmazlar.” Bu niteliklerin dizilişinden huşû ile genelde Allah korkusunun yanında, özellikle namazın kast edildiği anlaşılmaktadır. Çünkü sadaka vermek ve oruç tutmak, hemen bunun ardında yer almaktadır (Mevdûdi, Tefhîmu’l Kur’ân Terc, 4/374).

Huşû ve huzur-ı kalp namazda şarttır. “Zikrim için, Beni hatırlamak için namaz kıl.” (20/Tâhâ, 14) âyeti buna bir örnektir. Bilindiği üzere emrin zâhiri vücuptur. Gaflet zikre engeldir. Bütün namazı gaflet ile geçen bir insan, namazda Allah’ı nasıl hatırlamış olabilir? Yüce Allah: “Gâfillerden olma!” (7/A’râf, 205) buyurarak gafleti yasaklıyor. Namazda huşûnun büyük bir önemi vardır. Kur’an’da, mutlaka felâha erip kurtulacak olan kâmil mü’minlerin özellikleri sayılır. Birinci sıfat olarak şöyle denir: “Gerçekten (şu) mü’minler felâha erip kurtulmuştur; Onlar, namazlarında huşû içindedirler.” (23/Mü’minûn, 1-2)

İslâm âlimlerinin bir kısmı huşûun, korku gibi yalnız kalp fiilinden olduğunu söyler. Bazılarıysa, namazda sükûn ve sağa sola bakmayı terk etmek gibi, organlarla ilgili fiillerden kabul ederler. Ashâb-ı kiramdan Abdullah bin Abbas, bu âyetteki “hâşiûn”u , “onlar namazlarında korku ve sükûnet içindedirler” şeklinde tefsir ederken, Hz. Ali (r.a.)’nin “huşûdan maksat, kalbin huşûudur” dediği nakledilir (İbn Kesir, Mü’minûn sûresi, 2. âyetinin tefsiri).  Namazda huşû, kalbin tam olarak dış ilgilerden boşaltılıp, Allah’a bağlanması ile meydana gelir. O zaman gönül huzuru duyulur.     

 

Hudû:

 

Eğilmek, bükülmek, küçülmek, boyun eğmek, tam teslim olup itaat etmek, sözü yumuşatmak anlamlarına gelir. Duâ ve ibâdetin temeli, hudû ve huşûdur. Bunlar, çok yakın anlamlı iki kelimedir.

 

Rehbet:

 

Şiddetli veya telâşlı korkuyu ifade eder. Çeşitli âyetlerde havf ve takvâ ile aynı anlamda kullanıldığı da görülmektedir (16/Nahl, 51-52; 59/Haşr, 13). Aşırı dinî korku ve kaygıdan dolayı bir hücreye kapanıp kendini ibâdete veren hıristiyan keşişlere “rehbet” kökünden gelen “râhib” ismi verilmiştir. Bu kelime, çoğul şekliyle (ruhbân), Kur’ân-ı Kerim’de geçmekte (5/Mâide, 82; 9/Tevbe, 31, 34), ayrıca bir âyette (57/Hadîd, 27) rahbâniyye kelimesi yer almaktadır.

 

Vecel:

 

Sorumluluk duygusundan dolayı, ilâhî büyüklük karşısında ıstırap ve endişeyle titreme, korku hissetme durumudur. Kur’an’da bazan “haşyet”in anlamıyla eşitlenmiş şekilde kullanılır. “Mü’minler ancak o kişilerdir ki, Allah zikredildiğinde/anıldığında kalpleri titrer (vecel); onlara Allah’ın âyetleri okunduğunda, bu onların imanlarını artırır ve onlar, yalnız Rablerine dayanıp güvenirler” (8/Enfâl, 2) “Onlar öyle kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri titrer (vecel); başlarına gelene sabrederler; namazı kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden (Allah için) infak edip harcarlar.” (22/Hac, 35) Veclin; zikredenlerin, Allah’a boyun eğenlerin ve âriflerin makamı olduğu söylenir.

 

İşfak:

 

Korku ile birlikte halecan (kalp çarpıntısı, çırpınma) içinde titremek anlamındadır. İşfak kelimesi Kur’an’da havf/korku anlamında kullanıldığı gibi (70/Meâric, 27), biraz daha farklı olarak “kaygı verici bir durumla karşılaşmaktan korkmak, çekinmek, ürpermek” mânasında da geçmektedir (21/Enbiyâ, 49; 42/Şuarâ, 18, 22). İşfak’ın hem korku ve hem de ümit içerdiği de belirtilir. Sıddîklar, şehidler ve âşıkların makamı olduğu belirtilir.

 

 

Feza’:

 

Korkunç bir şeyin kişide meydana getirdiği tutukluluk ve ürkeklik hali anlamında kullanılır. Feza’ türü korkuyu, lügat âlimleri imdat ettiren korkular kategorisine sokmaktadırlar. Bundan dolayı Kur’an’da kıyâmet olayı “el-fezeu’l-ekber = büyük feza’ (korku)” (21/Enbiâ, 103; 27/Neml, 89) şeklinde bu kelime ile ifade edilmektedir. Bu tür olaylardan kaynaklanan korkular, insan bünyesinde, şaşkınlık, zihninde tutukluluk ve sarhoşluk gibi bir hal meydana getirmektedir.  

 

Ru’b:

 

Allah’tan korkmayı ifade etmekle birlikte, genellikle harekette futur, sakınma, çarpıntı gibi yansıma ve belirtileri de olan bir korkudur. Normal olan korkuları da ifade eder.

 

 

İnzâr:

 

Korkutma, uyarma demektir. Neticenin kötü olacağını bildirerek, fenalıktan sakındırmak; azap ve ceza vaad etmek. Peygamberimizin Kur’an’da anlatılan sıfatlarından biri de nezîr, yani inzâr eden olmasıdır. Rasûl-i Ekrem, beşîr/müjdeleyici ve nezîr/korkutucu ve uyarıcı sıfatlarıyla insanlığa gönderilmiştir (2/Bakara, 119; 34/Sebe’, 28; 35/Fâtır, 24; 41/Fussılet, 4). Peygamberimiz, insanları Allah’ın sonsuz rahmetiyle müjdelerken, beri taraftan O’na isyan edenleri elem verici bir azap ve can yakıcı bir ateş ile de korkutmuştur.

 

Hadis-i Şeriflerde Korku Kavramı

 

Havf kelimesi, hadislerde de yukarıdaki anlamlarıyla sıkça geçmektedir. Hz. Peygamber, ümmeti için birer tehlike olarak gördüğü şirk, fitne, Deccâl, dünyevîleşme/dünya tutkusu, zenginlik gibi mânevî tehlikelerle ilgili korku ve kaygılarını “havf” kelimesiyle ifade etmiştir. (Müsned, IV/124, 126; Buhâri, Cenâiz 73, Rikak 7; Müslim, Fiten 110; Ebû Dâvud, Nikâh 12).

“Ümmetim adına yoldan çıkarıcı yöneticilerden korkarım/endişe ederim.” (Ebû Dâvud, Fiten 1; Tirmizî, Fiten 51)

“Ben Allah hakkında sizden daha çok bilgiye sahibim ve benim haşyetim/Allah’tan korkum,  sizinkinden daha fazladır.” (Buhâri, Edeb 72; Müslim, Fezâil 127-128)

“Mü’minler, Allah indindeki ukubeti/azapları bilselerdi, hiç biri Cenneti ümid etmezdi. Kâfirler de Allah’ın rahmetinin ne kadar çok olduğunu bilselerdi, hiç biri O’nun rahmetinden/ cennetinden ümit kesmezdi.” (Müslim, Tevbe 23 hadis no: 2755; Tirmizî, Deavât 108, hadis no: 3536; Kütüb-i Sitte Terc. c. 6, s. 355)

“Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.s.) ölmek üzere olan bir gencin yanına girmişti. Hemen sordu: “Kendini nasıl buluyorsun?” Hasta: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, Allah’tan ümidim var; ancak günahlarımdan korkuyorum.’ diye cevap verdi. Rasûlullah (s.a.s.) da şu açıklamayı yaptı: “Bu durumda olan bir kulun kalbinde (ümit ve korku) birleştimi Allah, o kulun ümid ettiği şeyi mutlaka verir ve korktuğu şeyden de onu emin kılar.” (Tirmizî, Cenâiz 11, hadis no: 983; İbn Mâce, Zühd 31, hadis no: 4261; Kütüb-i Sitte Terc. c. 6, s. 351)   

“Allah’a yemin ederim ki sizin hakkınızda fakirlikten korkmuyorum. Fakat sizden önceki (ümmet)lere dünyanın açılıp din yönünden ziyana uğramaları ve birbirlerini kıskanmalarından dolayı helâke uğramaları gibi, sizin de aynı duruma düşüp helâki hak etmenizden korkuyorum.” (Buhârî; Müslim)

Ebû Said el-Hudrî rivâyet ediyor: “Rasûlullah (s.a.s.) minbere oturdu; biz de etrafına oturduk. Sonra şöyle buyurdu: “Benden sonra sizin hakkınızda korktuklarımın başında, dünya çiçek ve süslerinin size açılıp sizin bu zînetlere gönlünüzü kaptırmanız gelir; Sizin için bundan korkuyorum.” (Buhârî; Müslim)

“Bir müslümana, bir başka müslümanı korkutmak helâl olmaz.” (Ebû Dâvud, Edeb 93, hadis no: 5004; Kütüb-i Sitte Terc. c. 15, s. 213)

“Allah’ım! Korkaklıktan Sana sığınırım.” (Müslim, S. Müslim Terc. 7/188)

“Cihadın en efdali, değerce en kıymetlisi zâlim sultana karşı hakkı söylemektir.” (Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, c. 6, s. 349)

“Eğer ümmetimin, zâlime: ‘Sen zâlimsin!’ demekten korktuğunu görürsen, bil ki onun varlığı ile yokluğu birdir.” (a.g.e. aynı sayfa)

“Aman dikkat edin! Halk korkusu, kişiyi hakkı söylemekten alıkoymasın.” (a.g.e.)

“Sizden kimse nefsini hakîr görmesin.” ‘Ey Allah’ın rasûlü, kişi nefsini nasıl hakîr görür?’ “Allah için üzerine söz terettüp eden fena bir durum görür, fakat hiç ağzını açmaz. Cenâb-ı Hak kıyâmet günü kendisine sorar: ‘Şu falanca şey hakkında gerçeği söylemekten seni ne alıkoydu?’ O kul cevap verir: ‘Halk korkusu!’ Allah o zaman şöyle der: ‘Asıl Benden korkman gerekirdi.” (a.g.e.)

 

Korku Denen Reaksiyon

 

İlâhî hikmet, insan ve hayvanı, yaşamaya ve hayatta kalmaya zorlayacak olan reaksiyonlarla donatmayı gerektirmiştir. Meselâ korku reaksiyonu, hayatımızı tehdit eden tehlikelerden sakınmayı; öfke, kendini ve dâvâsını savunma ve hayatta kalmak için mücadeleyi; sevgi, insanların birbirlerine yakınlık duymasını ve türün devamı için karşı cinslerin birbirlerinden hoşlanmalarını sağlamaktadır.

Korku, insan hayatındaki önemli reaksiyonlardandır. Korkunun faydası, sadece kişiyi dünya hayatını tehdit eden tehlikelerden korumaya yönelik değildir. Korkunun önemli faydalarından biri de, mü’mini âhiret yaşantısında Allah’ın azabından sakınmaya yönlendirmesidir. Allah’ın cezalandırmasından korkmak, mü’mini günahlara düşmekten korumaya, onu takvâya yapışmaya, ibâdetleri düzenli bir şekilde ifa etmeye ve Allah’ın râzı olacağı fiilleri işlemeye sevk etmektedir.

“Mü’minler ancak, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperip titreyen, kendilerine Allah’ın âyetleri okunduğunda imanlarını artıran ve yalnız Rablerine dayanıp güvenen kimselerdir.” (8/Enfâl, 2)  “Korkuyla ve umutla Rablerine yalvarmak üzere (ibâdet etmek, gece teheccüd namazı kılmak için), vücutları yataklarından uzak kalır ve kendilerine  verdiğimiz  rızıktan  Allah yolunda harcarlar.” (32/Secde, 16) “Ey insanlar! Rabbinizden korkun! Çünkü kıyâmet vaktinin depremi müthiş bir şeydir! Onu gördüğünüz gün, her emzikli kadın emzirdiği çocuğu unutur, her gebe kadın çocuğunu düşürür. İnsanları da sarhoş bir halde görürsün. Oysa onlar sarhoş değillerdir; fakat Allah’ın azabı çok dehşetlidir.” (22/Hac, 1-2)

Korku reaksiyonu, insanın bütün bünyesini tesir altına alan etkili bir tedirginlik halidir. Kur’an, bu tedirginliği, düşünme yetisi ile nefsin üzerinde kontrolünü yitirten, insanı şiddetli sarsan etkili bir sarsıntı şeklinde nitelemektedir (33/Ahzâb, 10-11). Korku, şiddetli ve ansızın geldiğinde, insanda, hareket ve düşünmeye güç yetiremeyecek derecede bir şaşkınlık meydana gelmektedir. Kur’an, kıyâmet gününün anlatımı esnasında, şiddetli ve âni korkunun sebep olduğu bu türden şaşkınlık haline işaret etmektedir: “Doğrusu o, onlara ansızın gelecek, onları şaşırtacak, ne onu reddedebilecekler, ne de kendilerine mühlet verilecek.” (21/Enbiyâ, 40)

Genelde insan, kendisini tehdit eden ve korku reaksiyonunu doğuran tehlike yerlerinden uzaklaşmak ve kaçmak şeklinde tepkide bulunur. Kur’an, peygamberlerini yalanlamak ve inançsızlıkta ısrar etmek suretiyle geçmiş ümmetlerden kâfirlerin başına gelen olayların anlatımı esnasında, insanın tehlike arz eden ve korku veren yerlerden kaçma şeklindeki tepkilerini ve bunlara dehşetli korkunun hâkim olduğunu ve azaptan kaçma girişimlerinde bulunduklarını dile getirmektedir. “Zâlim olan nice beldeyi kırıp geçirdik; arkasından da nice başka topluluklar vücuda getirdik. Azabımızı hissettiklerinde bir de bakarsın ki oralardan (azap bölgesinden) kaçıyorlar!” (21/Enbiyâ, 11-12)

 

Korku Çeşitleri

 

İnsanın korktuğu şeyler çoktur. Kur’an, insanın Allah, ölüm ve fakirlikten korkması gibi önemli bazı korkularını dile getirmektedir. Allah’tan korkmak, mü’minin hayatında önemli bir yer tutmaktadır. Bu, kişiyi, Allah’tan saygı ile sakınmaya, rızâsını aramaya, yoluna tâbi olmaya, men ettiği şeyleri terk etmeye ve emrettiklerini yapmaya sevk etmektedir. Allah’tan korku, Allah’a iman hususunda bir payanda, mü’min şahsiyetin oluşumunda önemli bir esas olarak kabul edilmektedir.

“İman edip sâlih ameller işleyenler de halkın en hayırlısıdır. Onların Rableri katındaki mükâfatları, zemininden ırmaklar akan, içinde devamlı olarak kalacakları Adn cennetleridir. Allah kendilerinden râzı olmuş, onlar da Allah’tan râzı olmuşlardır. Bu söylenenler hep Rabbinden korkan (O’na saygı gösterenler) içindir.” (98/Beyyine, 7-8)

 

Ölüm Korkusu:

 

Ölüm korkusu, insanlar arasında yaygın olan korku çeşitlerindendir. Kur’an, şu ifadesi ile insanların ölüm korkusuna işaret etmiştir: “De ki: ‘Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, sizi mutlaka bulacaktır.” (62/Cum’a, 8) Savaşlarda ölüm korkusu, bütün açıklığı ile ortaya çıkmaktadır. Özellikle bu, savaş alanına gönderilen muhâriplerde daha belirgindir. Kur’an’da münâfıkların savaştaki ölüm korkusuna temas edilmektedir: “Kendilerine savaş farz kılınınca, içlerinden bir grup, insanlardan, Allah’tan korkar gibi, hatta daha fazla korkmaya başladılar. ‘Rabbimiz, savaşı bize niçin yazdın (farz kıldın)? Bizi yakın bir süreye kadar ertelesen (daha bir müddet savaşı farz kılmasan) olmaz mıydı?’ dediler. Onlara de ki: ‘Dünya menfaati önemsizdir. Allah’tan korkanlar için âhiret daha hayırlıdır ve size kıl kadar haksızlık edilmez.” (4/Nisâ, 77)

Allah’a sağlam bir iman, insanı ölüm korkusundan kurtarır. Çünkü mü’min, kesin olarak ölümün  kendisini,  Allah’ın  rahmeti  sayesinde  en  güzel  nimetlere  kavuşacağı   sonsuz  âhiret

hayatına götüreceğine inanır. Mü’min ölümden korktuğu takdirde, bu sadece Allah’ın mağfiretinden nasiplenememek ve rahmetine ulaşamamak endişesinden dolayıdır. Hiç şüphesiz ölüm korkusu, tevbe etmeden evvel öleceklerinden korkan günahkârlarda fazla olmaktadır. Realitede ölüm korkusu, sadece tevbe etmeye engel olması cihetiyledir. Bu yüzden, ölüm korkusunun  Allah korkusuyla sağlam bir şekilde sımsıkı bir bağı bulunmaktadır. Kâfirler, dirilişe de âhirete de inanmadıklarından, varlıklarını çürüttüğü ve yok ettiği için ölümden korkarlar. Bazıları da kendilerini nasıl bir meçhule götüreceğini bilmediklerinden dolayı ölümden korkarlar. Bu gibi kişilerin gidecekleri son yeri bilmemeleri, ölümden korkma ve endişelenme sebebi olmaktadır.

Ölüm korkusunun doğurduğu kaygı, endişe ve bunalımlara çözüm arayışı içine giren insanın imdadına gerçek anlamda yetişecek olan imandır, yeniden dirilmeye ve âhirete inanmaktır. Âhirete yakînî bir şekilde iman eden kimse için ölüm; korkutucu, ürkütücü ve acı veren bir olay olmaktan çıkar, zorlukların bitip her türlü güzelliklere, sonsuz nimetlere açılan bir kapı olur. İnsandaki ölümsüzlük arzusunu doyurup tatmin edebilecek olan da ancak âhiret inancıdır. Eğer insan için her şey bu hayattan ibaret olsaydı, bir yandan akıl almaz rûhî eğilim ve arzuları, diğer taraftan sınırlı güç ve yetenekleri arasında bocalayıp duracaktı. İşte insanın bu duygu ve ihtiyaçlarını tam anlamıyla karşılayacak husus Allah’a ve âhirete imandır. Allah’a ve âhirete yakînî bir şekilde inanan kimse, Allah’ın azâbından korkar. Bunu Allah’ın hududuna riâyet ederek yaşantısında gösterir, takvâ yoluna girer.

 

Mal ve Makam Korkusu:

 

Kur’an, mal ve makamın elden gitmesine dair korkunun, bazen insanı hak yola tâbi olmaktan engellediğini belirtmektedir. Mekke müşriklerinden bazılarının peygamberimize yönelttikleri şu söz gibi, “Biz seninle beraber doğru yola uyarsak, yurdumuzdan atılırız.” (28/Kasas, 57) Bu da bize, iman etmeyenlerin hak yola uymalarını engelleyen sebeplerden birinin, servet ve makamdan mahrum olma korkusu olduğunu açıklar.

 

Fakirlik Korkusu:

 

Fakirlik korkusu da halk arasında yaygın olan korkulardan biridir. İnsan, rızkını birçok zorlukları göğüsleyerek kazandığından, onun korunması yolunda çok ürkek olur. Bu psikoloji, insanı rızkını başkalarından kıskanmasına sebep olmakta ve bu da onu ruhsal bazı sapmalara götürmektedir. İnsanın hayatı boyunca çabası, kendisi, eşi ve evlâdının nafakası peşinde koşmaya, kendinin ve ailesinin esenlik ve güvenliğini sağlayacak şeyleri temin etmeye yöneliktir. İnsan genellikle rızkını kazanma yolunda çokça çaba sarf etmekte, zahmet ve sıkıntı çekmektedir. Rızkını tehdit hususunda tehlike arzeden şey, korku ve dehşete düşmesine sebep olmaktadır. İslâm’dan önce bazı Araplar, rızık endişesi konusundaki rûhî sapmanın yansıması olarak, fakirlik korkusuyla çocuklarını öldürüyorlardı. Kur’an, onları böyle yapmaktan men etmiş ve kendileriyle evlâtlarının rızıklarını Allah’ın verdiğini bildirmiştir: “Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onları da sizi de Biz besliyoruz. Onları öldürmek, büyük günahtır.” (17/İsrâ, 31)

Kur’an, fakirlik endişeli korkunun, şeytandan geldiğini açıklar: “Şeytan sizi fakirlikle korkutur/tehdit eder…” (2/Bakara, 268) Allah’a iman, fakirlik hususundaki korkuyu ortadan kaldırır. Sağlam iman sahibi olan mü’min, rızkın Allah’tan olduğunu kesin olarak bilir. Onun fakirlikten korkması için hiçbir sebep yoktur. “Şüphesiz rızık veren, sağlam kuvvet sahibi olan ancak Allah’tır.” (51/Zâriyât, 58) “Gökte rızkınız var, uyarıldığınız (azab) da var!” (51/Zâriyât, 22)

 

 

Anormal Korku:

 

Korku herkeste mevcuttur; ancak bu, insanın günlük yaşantısını aksatacak düzeye erişip normal işlevini engellediği veya ruhsal bunalıma sevk edecek, dehşete düşürecek derecede olduğu zaman anormal olur. Anormal korku sahiplerinin ruhlarına korku sindiğinden, bu gibi kimseler iyi ve güzel olan düşüncelerini harekete geçiremezler. Bundan dolayı  insanların  korku  zaafları,  zâlim  ve  cebbarlar  için  daima  bir  koz  olmuş  (7/A’râf, 88;

36/Yâsin, 18; 19/Meryem, 46), bunu bir baskı aracı şeklinde kullanarak insanları daima hak yolundan engellemişlerdir. “Firavun ve kavminin kendilerine işkence etmesinden korkuya düşerek kavminden bir grup gençten başka kimse Mûsâ’ya iman etmedi…” (10/Yûnus, 83)

 

Zâlimlerin Halklarına Korku Salmaları:

 

Zâlim ve cebbarların korku vasıtasıyla halkı sindirmeleri sürüp gelen bir yasa olmaktadır (17/İsrâ, 76-77). Varaka’nın bu yasayı bilmesi veya büyük ihtimalle Tevrat metinlerinden öğrenmesi neticesinde Hz. Peygamber (s.a.s.)’e kavminin kendisini memleketinden çıkaracaklarını, bununla ona gözdağı vereceklerini söylediği nakledilmektedir. Nitekim bu bağlamda Mekke’nin baskı ortamından dolayı çok az kişi Hz. Peygamber’e iman etmişken, Medine’nin hür ortamı içerisinde akın akın insanlar İslâm’a girmiştir. Yine Mekke fethedilip baskı ve zulüm ortamı tarihe karışınca bütün Mekke halkı ve çevresindekiler fevc fevc/grup grup Allah’ın dinine girmiştir (119/Nasr, 1-2).

 

Terhîb; Caydırıcı Korku:

 

Kur’an’ın  korku bağlamında insanları hakka yöneltmek için zaman zaman başvurduğu yöntemlerden biri terhîb denilen korkutmadır. Çünkü korku ifadeleri şiddet içerirler; şiddetin de özelliği kalpleri hassaslaştırmasıdır. İnsanların şiddet ve zorluk zamanında psikolojik olarak, en ufak ürpertileri hissedebilecek bir durumda oldukları bilinen bir gerçektir. Bundan dolayı Kur’an, kişilerin bu psikolojik durumlarını göz önüne alıp telkinde bulunmaktadır; korku bağlamında kıyâmet, diriliş, hesap verme, cehennem azabı gibi olaylara temas etmektedir (22/Hac, 1-2: 54/Kamer, 7-8; 101/Karia, 1-11). Kur’an’ın bu metodu takip etmesi, fertlerde kötülüklere karşı caydırıcı bir etkiyi meydana getirmektedir. Nitekim bunun müşahhas örneklerine islâm tarihinde rastlamak mümkündür. Bu örneklerden biri, Cübeyr bin Mut’im’dir. Bedir esirlerinin fidye mukabili kurtulması için Medine’ye bir akşam vaktinde gelen Cübeyr, Mescid-i Nebevî’de Rasûlullah’tan Tûr sûresini işitince, onda bulunan bu temaların vurgularıyla müslümanlığa girmiştir (S. Buhâri, Tecrîd- Sarih Terc. II/751).

İnsan, yaratılışı gereği asayişi, nimeti, mutluluğu, rahatının bağlı olduğu şeyleri arzu ettiğinden, bu husus onu kendi nefsinden elemi uzaklaştırmaya, mutluluğu için huzuru elde etme hususunda gayrete sevk ettirecektir. Bu aynen bir yavrunun korkunun tesiriyle kaçıp ana kucağına sığınması gibi insanı bir ilticâ/sığınma noktasına doğru sürükler. Bu durum, her insanda ortak olan bir reaksiyondur. Kur’an, izlediği bu metod vasıtasıyla, ilticânın gerçekleşebilmesinin ancak kulun Allah’ın emrettiği hususları yerine getirmekle mümkün olabileceği imajını muhâtabına vermek suretiyle bu gibi konularda büyük bir etki meydana getirmektedir. Nitekim Kur’an’ın etkili metodları hakkında Seyyid Kutub’un şu ifadeleri bu durumu te’yid etmektedir: “Eğer hanımı Hadice, arkadaşı Ebûbekir, amca oğlu Ali, kölesi Zeyd ve benzerleri gibi Hz. Peygamber’in bizzat inanmalarına sebep olduğu birkaç kişi hariç tutulursa, İslâm’ın gücünün ve topluluğunun olmadığı ilk dâvet günlerinde mü’min olanların iman etmelerinde rol oynayan biricik etkenin, Kur’an’ın metodu olduğunu görmekteyiz.” (Kur’anda Edebî Tasvir, s. 11) İşte bu Kur’an’ın emsalsiz metodudur.  (1)  Kur’an, insanı şok edici, sarsıcı bir şekilde uyarıp, caydırıcı korkuyu insanın hayrına çok güzel kullanmıştır.

 

 

Allah Korkusu:

 

Mü’minin hissettiği gerçek korku, Allah korkusudur. Çünkü Allah’a iman, onu ölüm, fakirlik, insanlardan veya herhangi başka bir şeyden gerçek anlamda korkmasını engeller. Mü’min, sadece Allah’ın gazab, öfke ve cezalandırmasından korkar. Allah korkusu, mü’minin hayatında önemli ve faydalı görevleri yerine getirir. Çünkü bu korku, mü’mini günah işlemekten uzaklaştırır. Bununla da onu, Allah’ın gazab ve cezalandırmasından korur; ibâdetleri yerine getirmeye, Allah’ın rızâsını kazanacak hayırlı işleri yapmaya sevkeder.  Bu durumda Allah korkusu sayesinde mü’minde bir ruhsal dinginlik meydana gelir. Çünkü bu durumdaki mü’mini, Allah’ın affı ve rızâsı hususunda ümit şuuru kaplamaktadır. “Rabbimiz Allah’tır deyip sonra dosdoğru olanların üzerine melekler iner: Korkmayın, üzülmeyin, size söz verilen cennetle sevinin! (derler.)” (41/Fussılet, 30)

Mü’min, Allah’ı zâtıyla ve sıfatlarıyla tanıyıp bildiği ve  O’nun  her  şeye  kaadir  olduğu, dilediği anda bütün evreni helâk edebileceğini idrâk ettiği için O’ndan, O’nun azabından korkar. İsyan ve günahlara daldığı için, O’nun vereceği cezayı düşünerek O’ndan korkar. Bazen hem O’nun azametini/yüceliğini, hem de azabını düşünerek her ikisi sebebiyle O’ndan korkar. Allah’tan en çok korkan O’nu en çok bilendir. Bunun için Peygamberimiz (s.a.s.), Buhâri’nin Hz. Enes’den rivâyet ettiği bir hadis-i şerifte: “Ben  Allah’tan  en  çok  korkanınızım” buyurmuştur. Hadisin diğer rivâyeti şöyledir: “Ben Allah hakkında sizden daha çok bilgiye sahibim ve benim haşyetim/Allah’tan korkum,  sizinkinden daha fazladır.” (Buhâri, Edeb 72; Müslim, Fezâil 127-128) Kur’an’da bu konuyla ilgili şöyle buyrulur: “Allah’tan, kulları içinde en çok âlimler korkar.” (35/Fâtır, 28) Hz. Peygamberimiz de beşîr/müjdeleyici ve nezîr/korkutucu ve  uyarıcı  sıfatlarıyla  insanlığa  gönderilmiştir  (2/Bakara,  119;  34/Sebe’,  28; 35/Fâtır, 24; 41/Fussılet, 4). Peygamberimiz, insanları Allah’ın sonsuz rahmetiyle müjdelerken, beri taraftan O’na isyan edenleri elem verici bir azap ve can yakıcı bir ateş ile de korkutmuştur.

Kulun Allah’tan korkması, sadece büyük bir tehlikeden duyulan korku gibi olmayıp, bununla birlikte, Allah’a karşı bir saygının da ifadesidir. Korkan, korktuğundan kaçar; ancak, Allah’tan korkan O’na yaklaşır ve O’nun lütfuna mazhar olur. “Allah katında ikrama en lâyık olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır.” (49/Hucurât, 13). “Allah’a kaçın/koşun” (51/Zâriyât, 50). Allah’tan kaçmak kesinlikle mümkün değildir; Allah’a doğru kaçmak, daha doğrusu O’nun azabından yine O’nun rahmetine sığınmak gerekir ki bu da takvâ ve haşyet gibi Allah korkusu ile gerçekleşir.  Allah’tan korkma, O’nun emirlerine itaati ve yasaklarından kaçınmayı gerektirir.

Kullarına karşı daima lütufkâr olan Allah, ibâdetleri onların cehennem azâbından kurtulmaları ve cennet nimetlerine kavuşmaları için bir sebep kılmıştır. Sebeplere sarılmak, neticelere râzı olmak demektir. Dünyaya ait korkular devamlı değil, geçicidir. Çünkü hiçbir tehlike, Allah’ın azabı kadar şiddetli değildir. Bunun için Allah, “Öyleyse siz onlardan değil; Benden korkun, eğer gerçek mü’minlerden iseniz.” (3/Âl-i İmrân, 175) buyurmuştur. Allah korkusu, her türlü hayırlı işlere vesiledir. “Hikmetin başı Allah korkusudur.” Bu korku, kişiyi Allah’ın emirlerine isyandan alıkoyduğu için Allah ona mükâfat olarak iki cennet vaad etmiştir. “Rabbinin makamından korkan kimselere iki cennet vardır.” (55/Rahmân, 46) Allah korkusunun bir tezâhürü, Allah’ın anıldığı yerde mü’minin kalbinin titremesidir: “Mü’minler o kimselerdir ki, Allah zikredildiği/anıldığı zaman yürekleri ürpererek titrer.” (8/Enfâl, 2) Peygamberimiz’e,  “insanların en hayırlısı kimdir?” diye sorulunca: “Allah’ tan en çok korkanlardır.” buyurmuştur. Mü’min, gücü yettiği nisbette Allah’a isyandan sakınmalı ve O’ndan korkmalıdır (64/Teğâbün, 16). (2)     

 

 

İnsanlardan Korkmak:

 

İnsanlardan korku da, insanlar arasında yaygın olan korku çeşitlerindendir. İnsanlardan birçoğu, kuvvetli, nüfuz ve iktidar sahibi, serkeş ve zâlim kişilerin kendilerine bulaşmalarından, zarar vermelerinden korkarlar. Samimi iman sahibi olan mü’min, insanlardan korkmaz. O, Allah’ın takdirinden başka başına bir şey gelmeyeceğini, O dilemedikçe insanların kendisine zarar veremeyeceklerini bilir. (3) Bunun kanıtı Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Abdullah bin Abbas’a yönelik şu beyanıdır: “İnsanların hepsi sana yardım hususunda bir araya gelseler, Allah’ın sana yazdığı şeyden başka yardımda bulunamazlar. Eğer sana zarar verme hususunda birleşseler ancak Allah’ın aleyhinde yazdığı şeyden başka bir zarar veremezler.” (Ahmed bin Hanbel, Müsned, I/293)

 

 

Münâfıklar Korkaktır:

 

Kur’an, münafıkların mü’minlerden korkarak kaçmaya yeltenmelerini şu âyetle dile getirmektedir: “(O münâfıklar) sizden olduklarına dair Allah’a yemin ederler. Halbuki onlar sizden değillerdir; fakat onlar korkak bir topluluktur.” (9/Tevbe, 56)

 

Korkaklık

 

Peygamberimiz (s.a.s.)’in“Allah’ım! Korkaklıktan Sana sığınırım.” (S. Müslim Terc. 7/188) buyurması, korkaklığın kötü huylardan olduğunu göstermektedir. Korkak insan, hayal, vehim ve zanlarının esiri olup her şeyden  korkar.  Korkaklığı, onu güvenilmez yapar. Sabır ve sebat isteyen, cesaret  gerektiren  savaş  ve  yolculuk  gibi  zor  işlerde  bulundurulamaz, düşmana karşı kendilerine görev verilemez. Korkak insanların can, mal ve namusları daima tehlikededir. Korkakların, bu kötü huylarından kurtulabilmeleri için, cesur kimselerle arkadaş olmaları ve onlarla düşüp kalkmaları gerekir. Böylece yavaş yavaş korkuyu üzerlerinden atar, onun kötülüklerinden korunmuş olurlar.

Terbiyenin korkak yetişmekteki tesiri büyüktür. Bunun için ana baba ve öğretmenlerin çok dikkatli olmaları gerekir. Çocukları cesur yetiştirmek için onların kafalarını öcü ve gulyabâni masalları ile değil; mertlik ve kahramanlık hikâyeleri ile doldurmak icab eder.  Rasûlullah’ın çok cesur olduğu ve ashâbının da O’nun yolundan gittiği bilinen bir gerçektir. Ashâbdan Berâ bin Âzib (r.a.): “Savaş kızıştığı zaman biz, Rasûlullah’tan cesaret alırdık. Çünkü O, cesaret örneğiydi.”  demiştir (Y. Kandehlevî, Hadislerle Müslümanlık, 3/1213).

“Pişmanlık, yaptığımızdan duyulan acı değil; yaptıklarımızın sonucu olarak başımıza geleceklere karşı duyulan korkudur.”

“Mal kaybeden bir şey kaybetmiştir. Onurunu kaybeden birçok şey kaybetmiştir. Cesaretini kaybeden her şeyi kaybetmiştir.”

“Cesaret, tehlike karşısında akıl ve zekânın, onlardan daha önce de iman ve takvânın kullanılmasıdır.”

“Cesareti olmayan adam, keskin kenarı olmayan bıçağa benzer.”

“Bir sürünün üzerine atılacak kurt, onun sayısını düşünmez.”

“Kendi dâvâna ve kendine hizmet etmek için cesur ol!”

“Doğru olan bir şeyi gördüğü halde yapmamak, cesaretsizliktir.”

“Haksız bir dâvâ için dövüşmek, gerçek bir cesaret sayılmaz.”

“Ölümden korkmayan cesurdur. Fakat çile ve ıstıraptan korkmayan daha çok cesurdur.”

“Kıyıyı gözden kaybetmeye cesaret edemeyince insan okyanus keşfedemez.”

“Cesaret insanı zafere, kararsızlık tehlikeye, korkaklık da ölüme götürür.”

“Dünyada birçok yetenekli kişi, küçük bir cesaret sahibi olmadığı için kaybolur.”

“İnsanı cesur bir kahraman yapan, Allah korkusudur.”

“Hiçbir şeye cesaret etmeyen, hiçbir şey için umut beklemesin.”

“Allah daima cesur olana yardım eder.”

“Her şeyin değeri, zorluğundadır.”

“Allah dışında hiçbir şeyden korkmayan kimse, herkesin korktuğu adam kadar kudretlidir.”

“Allah’tan korkma nedir, utanma nedir bilen bir insan için, daima bir kurtuluş yolu vardır.”

“Vezir, “melik” ten korktuğu kadar Allah’tan korksaydı, “melek” olurdu.” (Şeyh Sâdi)

“Başkalarını korkutanın, kendisi de hep korku içinde yaşar.”

“Hiçbir şey, korku kadar korkunç değildir.”

“Acının sınırı vardır, ama korku sınır tanımaz.”

“Korku içinde yaşayan adam, asla özgür değildir.”

“Korku, kimi zaman topuklarımıza kanat takar, kimi zaman da ayaklarımızı yere çiviler.”

“Korkak, ölmeden önce kimbilir kaç kere ölür; yiğit ise, sadece bir kere.”

“Korkunun ecele faydası yoktur.”  “Ama ecelin korkuya faydası vardır. ”

“Korku, mezar taşlarını insan yapar.”

“Korkak olana gölge bile düşmandır.”

“Korkak, tehlikeye düşünce ayaklarıyla düşünendir.”

“Korkaklar hiçbir zaman zafer anıtları dikmemişlerdir.”

Korkak insan, hayatta başarılı olamaz. Hakkını koruyamaz ve karşısına çıkacak engellere, güçlüklere karşı koyamaz. Hayatta, gereksiz atılganlığın da, gereksiz korkaklığın da yeri olmamalıdır. Allah’tan korkmak bir müslüman için nasıl iyi bir özellik ise; aynı zamanda O’nun yarattıklarından korkmamak da o ölçüde üstün bir fazilettir. “…Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Eğer (gerçek) mü’minlerden iseniz, bilin ki, Allah, kendisinden korkmanıza daha lâyıktır.” (9/Tevbe, 13) “Allah’ın göndermiş olduklarını tebliğ edenler, Allah’tan korkarlar ve O’ndan başka kimseden korkmazlar. Allah hesap gören olarak yeter.” (33/Ahzâb, 39) Korkaklık müslümana yakışmaz. Hiçbir kınayıcının kınamasından ve İslâm’a karşı olan insanlardan korkmamak; yalnız ve yalnız Allah’tan korkmak gerekir. “…(Bunlar), Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.” (5/Mâide, 54)    

Mü’minler, yalnız Allah’tan ve O’nun azabından; yani kıyâmet gününün dehşetinden, Cehennem azabından korkmalıdır (2/Bakara, 212; 3/Âl-i İmrân, 175; 5/Mâide, 57). Buna karşılık, sözgelimi insanlardan (33/Ahzâb, 37), düşman eline geçmekten (20/Tâhâ, 77), kâfirlerin hile ve düzenlerinden (20/Tâhâ, 65-68), özetle Allah’tan başka hiçbir kimse ve nesneden (16/Nahl, 51-52) korkulmamalıdır. Kur’an’ın öngördüğü Allah korkusu, insanı pasifliğe, hareketsizliğe itme amacı gütmez. Tam tersine, insanı korkunun nedenlerini ortadan kaldıracak tutum ve davranışlara yöneltmek amacı taşır. Meselâ Allah’ın gazabına, cehennem azabına neden olacak davranış ve eylemlerden sakındırır, Allah’ın emirlerine uymaya yönlendirir. Bu yöneliş kişiyi yalnızca korkuya neden olacak eylemlerden uzaklaştırmakla kalmayacak, ona gerçek anlamda iyi ve olgun bir mü’min olmanın yollarını açacaktır. Korku ile başlayan bu yöneliş ittika ile sürerek takvâ ile sonuçlanacaktır. Takvâ, mü’minin ulaşabileceği en yüksek dereceyi belirtir.

Mü’minler, Allah’tan korkmakta oldukları kadar O’ndan umut kesmemekle de yükümlüdürler. “Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin” (39/Zümer, 53). Çünkü umutsuzluk insanı kendini düzeltme, arındırma çabalarından yoksun bırakır. Kur’an, mü’minin her durumda umut içinde olmasını gerektirecek müjdelerle doludur: “Şüphesiz Rabbin onların zulümlerine karşı mağfiret sahibidir.” (13/Ra’d, 6).  “Rabbiniz bol rahmet sahibidir.” (6/En’âm, 147). “Rahmetim her şeyi kaplamıştır” (7/A’râf, 156).

Fakat bu ve benzeri âyetler, ne yaparsa yapsın insanın mutlaka bağışlanacağı anlamına gelmez. Umut (recâ), sebepsiz ve insanı umduğu şeye ulaşmak için çalışmaktan alıkoyacak, kötülük ve günahları önemsiz gösterecek bir beklenti değildir.

“Onlar ki iman ettiler, hicret ettiler, Allah yolunda savaştılar; işte onlar Allah’ın rahmetini umarlar.” (2/Bakara, 218) “Allah’a iman edenleri ve O’nun  kitabına  sarılanları  Allah rahmetine ve bol nimetine kavuşturacak, onları kendisine götüren doğru yola eriştirecektir.” (4/Nisâ, 175) gibi âyetlerde açıklandığı üzere umut, ancak gerekli şartları hazırladıktan sonra, sonucu Allah’tan ummaktır.

Bunun aksi bir beklenti, Hz. Peygamber’in “Nefsini hevâsına tâbi kılıp şehevî arzularının peşinde ömrünü tükettikten sonra Allah’tan Cennet isteyen ahmaktır” hadisinde tanımladığı gibi ahmaklıktır. Korku ve ümit, birbirini bütünleyen ve mü’mini kemâle erdiren iki niteliktir. Bu sebeple Kur’an mü’minleri tanımlarken bu iki niteliği birlikte anar: “Yanları yataklarından uzaklaşır, korkarak ve umarak Rab’lerine duâ ederler.” 32/Secde, 6). İslâm âlimleri, bu tür Kur’ânî yönlendirmelerden yola çıkarak mü’minin sürekli korku ve umut arasında olması gerektiğini belirtmişlerdir.  

 

 

Korku Namazı

 

Düşman, sel, yangın, yırtıcı hayvan gibi bir engel karşısında bulunan bir cemaatin, iki grup halinde nöbetle kıldıkları namaza korku namazı denir. Daha çok savaş ânında kılınan namaz şeklidir. Bu namaz, Kur’an ve sünnetle sâbittir. (Bkz. 4/Nisâ, 101-103 ve Buhârî, Havf 11; Nesâî, Havf 11; Dârimî, Salât 185)

Bu namazın kılınışı şöyledir: Cemaatten bir grup, düşman karşısında bulunurken diğer grup imama uyar ve iki rekâtlı bir namazın ilk rekâtını imamla beraber kılar. Namazın durumuna göre, birinci rekâtta ikinci secdeden veya birinci oturuşta teşehhüdden sonra düşman cephesine gider; diğer grup gelerek imama uyar, onunla beraber namazın geri kalan kısmını kılar ve tekrar düşman karşısına gider. İmam ise kendi başına selâm verir ve namazı bitirir. Daha önce namazın ilk kısmını kılan grup, gelerek namazlarını kıraatsiz  olarak  tamamlar,  selâm  verir  ve  düşmana karşı giderler. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.), Zâtu’r-Rik’a, Batn-ı Nahle, Usfan, Zû Kared olaylarında korku namazı kıldırmıştır. Daha sonra ashâb-ı kirâm da mecûsiler ve başkalarıyla yaptıkları savaşlarda aynı şekilde korku namazı kılmışlardır. (4)

 

Selefin Havf/Korku Anlayışı

 

İnsanın Allah katındaki durumu, ölüm ve ölümden sonraki hayatı, uhrevî sorumluluğu, cehennem azabı gibi hususlarla ilgili âyet ve hadisler, ilk dönemlerden itibaren özellikle dinî hassâsiyeti gelişmiş müslümanlar üzerinde derin etkiler bırakmış; Ebu’d-Derdâ, Ebû Zer el-Gıfârî, Abdullah bin Mes’ûd, Ebû Mûsâ el-Eş’arî, Huzeyfe bin Yemân gibi sahâbîler; başta Hasan-ı Basrî olmak üzere Âmir bin Abdullah, Herim bin Hayyân, Üveys el-Karanî gibi tâbiîn ileri gelenleri hayatlarını, Allah korkusuyla âhiret kaygısının ruhlarında meydana getirdiği derin tesirlerle şekillendirmeye çalışmışlardır. Bilhassa Hasan-ı Basrî ve zamanla onun etrafında toplanan âbid ve zâhidler, korku ve hüzün halini dinî hayatlarının temel belirleyicisi olarak algılamışlardır.

Abdullah bin Mes’ûd, Kur’an ehlinin hüzünlü olması ve göz yaşı dökmesi gerektiğini söylüyor (Ebû Nuaym, I/130). Ebû Zer el-Gıfârî, “Allah’ın haklarını yerine getirme yolundaki çabalarım, etrafımda dost; hesap gününden duyduğum korku, bedenimde et bırakmadı” diyordu. Ebû Mûsâ el-Eş’arî, vali olarak gittiği Basra’da halka yaptığı bir konuşmada, “üzücü sıkıntılardan ve ayak sesleri duyulan fitneden başka, dünyadan ne beklenebilir!” diyor, âhiret azabından bahsediyor ve müslümanlardan ağlamalarını istiyordu (a.g.e. I/263). Böylece cehennemden korkup gözyaşı dökmek, kulluğun ve zühdün  alâmeti  olarak  görülüyordu.

Korku ve üzüntüye dayalı dindarlık anlayışı, sonraki dönemlerde de devam etmiştir. Herim bin Hayyân, “dehşetli kıyâmetten korkuyorum” diye devamlı sızlanıyor, Âmir bin Kays’ın zühdü, cehennem ateşinden korkmakla başlıyordu. Câhız’ın bildirdiğine göre bu dönemde âbidlerin en önemli takarrüb (Allah’a yaklaşma) yolu ve korkanların merhamet dileme vâsıtası ağlamaktı (el-Buhalâ, s. 5-6).

Ebû Tâlib el-Mekkî, esasen Allah’a inanan her insanın O’ndan korktuğunu, fakat bu korkunun derecesinin Allah’a yakınlık derecesine göre değiştiğini söyler (Kutü’l-Kulûb, I/226-227). Ebû Nasr es-Serrâc,  “Onlardan  değil,  Benden  korkun”  (3/Âl-i  İmrân,  175)  meâlindeki âyetin irfan sahiplerine, “Rabbinin huzurunda durmaktan korkan kimselere iki cennet vardır.” (55/Rahmân, 46) mânasındaki âyetin ortada olanlara, “Onlar kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.” (24/Nûr, 37) mealindeki âyetin de  avam  düzeyinde  bulunanların korku anlayışına işaret ettiğini söyler (el-Lum’a, s. 89). Buna göre havfın en yüksek derecesi, doğrudan doğruya Allah’tan korkmaktır. İkinci âyette işaret edilen havf, doğrudan Allah’tan korkmaktan ziyade hesap vermekten korkma anlamı taşıdığı için derecesi, ilkine göre biraz daha düşüktür. Üçüncü âyette ise asıl korkulan şey, âhiret dehşeti olduğu, Allah korkusu biraz daha geri planda kaldığı için havfın bu düzeyi en alt mertebe olarak görülmüştür.    

İbn Cellâ, Allah’tan korkan kişiyi, bütün mahlûkatın kendisinden emîn olduğu kimse, diye tanımlar. Ebû Hafs el-Haddâd, havfı bir meş’ale olarak tasavvur etmekte, kalpte bulunan hayır ve şerrin bu meş’alenin yardımıyla görülüp ayırt edilebileceğini düşünmektedir. Ebû Süleyman ed-Dârânî, bir kalbin harap olmasını havf duygusunun yok olmasına bağlarken;  Hâtim el-Esam havf ile ibâdet arasındaki münasebete dikkat çekmiş ve onu ibadetin süsü olarak görmüştür. Havf halinin sürekliliğiyle ilgili olarak değişik görüşler ileri sürülmüştür: Muâz bin Cebel, sırat köprüsü geride kalmadıkça korkunun devam edeceğini söyler. Ebû Osman el-Hirî, korku ile ünsiyet kurup onu bir tür alışkanlık haline getirmenin yanlışlığını belirterek, havfın, kişiyi günah ve hata işleme konusunda sürekli tedbirli ve ihtiyatlı kılan bir şuur hali olduğunu vurgular.

Gazâli’ye göre havfın sebebi, ilim ve mârifettir. Mârifet, kişiye hem kendi kusurlarını hem de Allah’ın celâl ve kudretini gösterir. Havfın neticesinde ise iffet, verâ ve takvâ erdemlerine ulaşılır. Bu erdemler, bir taraftan insanın kalbine nüfuz ederek dünya, madde ve menfaate karşı bir ilgisizlik meydana getirirken, diğer taraftan onun bedenî davranışlarına tesir ederek günahlardan uzak durmasını ve edep kaidelerine uymasını sağlar. Gazâli, mü’minin havf halini ilim ve mârifetle yaşaması gerektiğini söyler. Çünkü mârifetten korku, korkudan zühd, sabır, tevbe ve ihlâs doğar. Buna gücü yetmeyenler bu hali yaşayanlarla sohbet etmeli, buna da imkân bulamayanlar söz konusu halle ilgili olayları tâkip ederek bunlardan ders çıkarmalı, ayrıca konuyla ilgili kitapları okumalıdır. Gazali’ye göre havf hali nefsânî arzuların önüne geçerse iffet, haramlardan sakındırırsa verâ, şüpheli şeylerden uzak tutarsa takvâ, Allah’a mânen yaklaştırmayan şeylere engel olursa sıdk adını alır. (5)

Gerçek mutluluk, muhabbet ve mârifetle Allah’ı sevmek ve O’nunla ünsiyet kurmakla gerçekleşir. Muhabbet mârifetle, mârifet tefekkürle, ünsiyet sevgi ve zikirle meydana gelir. Zikir ve tefekkür dünya sevgisini gönülden çıkarmakla, dünya sevgisini gönülden çıkarmak zevk ve şehvetleri terk etmekle, şehveti kırmak da korku ateşiyle mümkün olur. (6)

Tutkuları dizginlemek, kötü alışkanlıkları yok etmek, taşkınlıkları gidermek ve hevâ ateşini söndürmek, havf halinin tesirlerindendir. Bu etkileri göstermeyen bir korku halinin dengeli olmadığı belirtilir. Zira havfın zayıf olan derecesi, belirtilen sonuçları gerçekleştirmeye yetmez. Aşırı olanı da arzu ve istekleri büsbütün öldürür; aklı, tabiatı ve  mizacı  bozar  ve  kişiyi

ümitsizliğe sevk eder. Gerçek hedef, Allah’ın sevgi ve rızâsını kazanmaktır. Allah korkusu, bu yolda kullanılan bir âletten, terbiyesizliği ve kötülüğü alışkanlık haline getiren nefsin onunla yola getirileceği bir kamçıdan ibarettir. (7)

 

İnsan Psikolojisini Dengeleyen İki Unsur: Korku ve Ümit

 

Sözlükte beklenti anlamını ifade eden ümit, Kur’an’da tama’ ve recâ kelimeleri ile ifade edilir. Tama’, kalbin ileride meydana gelecek olan şeyi arzu edip ona yönelmesi, bu konuda hırs göstermesidir. Recâ ise, ye’sin (ümitsizliğin) zıddı olup meydana gelmesi mümkün olan, arzu edilen bir şeyin tahakkukunun istenmesidir. Korkuyu ifade eden  havf  ise,  insanın  zanna  ya  da bilgiye dayanarak bazı işaretlerden hareketle gelecekte hoşuna gitmeyecek bir şeyin meydana gelmesinden veya sevilen bir şeyin elden gitme endişesine kapılarak bundan kalbinin elem duymasıdır.

Kurân-ı Kerim, çeşitli âyetlerinde insanın korkularından bahseder. İnsan düşünen, etrafını gözleyen, kâinatın birçok tehlikelerine karşı ne kadar âciz kaldığının idrâkinde olan bir varlıktır. Bundan dolayı insan, tehlikelere karşı kendisini korumak mecbûriyetindedir. İnsanı buna sevk eden şey ise fıtratındaki korku hissidir.

Bugünkü ilmî araştırmalar, insan psikolojisinin korku ve ümit adında iki temel duyguya dayandığını göstermektedir. Bu iki duygu, insanın hayattaki yönelişini, hedefini tayin etmektedir.  Önümüzde nefsin iki zıt çizgisi var: Korku ve ümit. Tabiatı icabı nefis korkar ve ümitlenir. Çocuk birbirine komşu bu iki yetenekle yaratılır ve o büyüdükçe bunlar da onunla büyür ve gelişir, çeşitlenir. Bu ikisi insanın hayatına yön verir. Hedeflerini, davranışlarını, duygu ve düşüncelerini sınırlar, ayarlar ve dengeye sevk eder.

Kur’an, korku ve ümit çizgisine yönelir ve ilk iş olarak bu iki çizgiden her türlü fâsit ve sahte korkuyu ve sapık emeli ayıklar. Sonra sadece kendisi için gerekli olanı umacak, korkulması gerekli olandan korkacak şekilde ayarlar. Bu yapılmazsa insanın rûhî dengesi bozulur, hastalanır. Bilhassa korku hissi yönlendirilmezse rûhî bunalımların ve akıl hastalıklarının çok mühim bir sebebi olur. Bunun için “korku, psikiyatrinin atomu gibidir” denilmiştir. Yani birçok rûhî hastalığın temelinde o yatar. İnsanların çoğu, fıtratlarındaki korku hissi iyi yönlendirilmediği için, gerçek mercî olan Allah’a tevcih edilmediğinden binlerce sahte korkunun elinde huzursuzluğun esiri olmuş, çırpınıp durmaktadır. Gerek bizzat kendisini, gerek toplumu iyi müşâhede edebilen her insaf sahibi bu fikre katılır.

Kur’an, bu iki temel duyguya sık sık vurgu yapar. Kur’an’daki ibret amaçlı olaylar ve derslerin büyük bir kısmının bu iki temel duyguyu hedeflediklerini söylemek mümkündür. Çoğu kez rahmet ve azap âyetleri ile cehennem azabı ve cennet hayatının birbirlerini takip ettikleri görülür. Zaten dinde de, hem Allah’ı sevmek hem de O’ndan korkmak bir esas olarak kabul edilmektedir. Bundan dolayı Allah, hem sevilmeli, hem de kendisinden korkulmalıdır. Nitekim Kur’an’da mü’minler, duyguları itibarıyla bu her iki durumu dengede tutan kimseler olarak tanıtılır: “Korkarak ve umarak Rablerine duâ ederler…” (32/Secde, 16)

Peygamber Efendimiz de şöyle buyurur: “Mü’minler, Allah’ın azab ve azabının miktarını bilselerdi hiç biri Cenneti ümid etmezdi. Kâfirler de Allah’ın rahmetinin ne kadar çok olduğunu bilselerdi, hiç biri O’nun rahmetinden ümit kesmezdi.” (Müslim, Tevbe 23)

 

 

Ümit:

 

Kur’an’da ümit anlamında kullanılan tama’, haram işleme (33/Ahzâb, 32), Allah’ın mal vermesi (74/Müddessir, 15), sâlihlerden olma (5/Mâide, 84), cennete girme (7/A’râf, 46; 70/Meâric, 38) ve bulutlardan yağmur yağma beklentisi içinde olmak (13/Ra’d, 12; 30/Rûm, 2) ile rahmet ve bağışlanma, recâ veümit (7/A’râf, 56; 32/Secde, 16) gibi hususlarda kullanılmaktadır. Bundan dolayı bu kelime, Kur’an’da sözlük anlamında olduğu gibi, beklenti ve ümit içinde olmayı ifade etmektedir.

Yine Kur’an’da ümit ifade eden recâ ise, saygı bekleme (71/Nûh, 13), Allah’a kavuşma (18/Kehf, 110; 29/Ankebût, 5), rahmet ümidi içinde bulunma (2/Bakara, 218; 4/Nisâ, 104) ve hakkında yapılacak bir muâmele beklentisi içinde olma (9/Tevbe, 106) anlamlarında kullanılır. Kur’an, ümit bağlamında zaman zaman insanın dünyada yaptığı iyi işler ve onlara verilecek cennet nimetlerini dile getirmiş ve bununla muhâtabını iyi amele, güzel ahlâka sevk etmeyi amaçlamıştır. (8)

 

Beyne’l Havfi ve’r-Recâ; Korku ve Ümit Arası:

 

Havf, tatlı bir korku, Allah’ın celâl, kibriyâ, ve azameti karşısında haşyet duyma… Recâ, zevkli bir ümit. O’nun lütuf, ihsân ve kereminden daima ümitvâr olma… Hayırları işlemek, amel-i sâlih; şerlerden kaçmak ise takvâdır. Amel-i sâlih işlendikçe recâ kapısı, takvâda ilerlendikçe havf kapısı açılır. Her iki kapıdan da aynı neticeye erilir: Cennet. Takvâ ve sâlih amel nasıl birbirlerinden kesin hatlarla ayrılmıyorsa, havf ve recâ da öyle… Bir mü’min Allah’ı hem sevecek, O’nun rahmetinden daima ümitvâr olacak, hem de O’ndan korkacak, azâbından emin olmayacaktır. İşte bu iki meziyet, kalbi safha safha terakkî ettirir, dalga dalga güzelleştirir; ona mânâ ve ulviyet kazandırır…

Korku ve ümit, bir âhenk içinde olmalı. Geceyle gündüzün, dünyanın başını sırayla sarması gibi… Bu arz küresi, hiçbir zaman, ne tam bir karanlığa bürünmüş ne de topyekün bir aydınlığa kavuşmuştur. Arzın bir yüzü kararırken beri tarafı aydınlanır, bir tarafı aydınlanırken ötesi kararır. Bu nöbetleşme ile arzın başında, her an hem aydınlık hem de karanlık hükmeder. Mü’min de her an, hem ümit ve hem de korku içinde olmalı. Zira Allah hem Ğaffâr’dır, hem de Kahhâr. Bağışlaması da vardır, kahrı ve perişan etmesi de.

Havf ve recâ imandandır… Her ikisi de mü’minin sıfatları. Bundandır ki, hangisi ruhtan çekilse, küfür tehlikesi belirir. Havf etmeyen insan, isyan yolunu tutar, bu yolun sonunun ise küfre çıkma tehlikesi vardır. Recânın azalması da ümitsizliğe yol açar. Bu da sonu küfre çıkabilecek bir başka yol…

Bazı kimseler, alenen, sıkılmadan ve daha kötüsü, seve seve günah işlemekte ve sırası geldiğinde de kendilerini teselli sadedinde, “Allah Ğafur ve Rahîm değil mi?” demekteler. Halbuki, Ğafur ve Rahîm olan Allah’a isyandan sıkılmak gerekmez mi? İsterse hiç azap etmesin, cehennemine atmasın. Kaldı ki, bir kulun af ve mağfirete ermesi için birtakım şartlara uyması gerek. Ğafur ve Rahîm isimleri, isyanını alenen ve severek işleyenlerden çok, yaptığı günahtan vicdanen rahatsız olan, sıkılan ve kötü halinden kurtulmak isteyenlerin ilticâ edecekleri isimler. Bu isimler, mü’mini yeisten kurtarır. Yoksa –hâşâ- âsînin isyanını devam ettirmez. Bu sözü sarf edenler Allah’ın sadece Ğaffâr ve Settâr değil; Kahhâr ve Cebbâr da olduğunu hatırlarından çıkarmasalar böyle bir hataya düşmezlerdi…

Kur’ân-ı Kerim’de bir kısım âyetler, mü’mini cennetle müjdelerken, bir kısmı da âsileri cehennemle tehdit ediyor. Kalbin bir atıp bir sessiz kalması gibi, insanı bir havfa bir recâya sevk etmekle hoş bir âhenk meydana getiriyorlar. Fâtiha, Kur’ân-ı Kerim’in fihristi, hülâsası, özü ve özeti. Onda da havf ve recâ dersi birlikte veriliyor: “Hamd”de medih ve senâ hâkim. “Mâlik-i yevmi’d-dîn”, havf dersi verir. “İbâdet” recâya, “istiâne” havfa işaret ederler. “Sırât-ı müstakîme hidâyet talebi” : Recâ; “Mağdûb ve dâllînden olma korkusu” : Havf. Fâtiha’yı okuyan bir mü’minin ruhu, o hissetmese de, havf ve recâ dalgaları arasında seyerân eder. (9)

 

Korku-Ümit Terazisinde Ağır Basan Taraf Korku Olmalıdır

 

Korku hissi insan tabiatında, diğer birçok hislere ve hatta zıddı olan ümit hissine oranla daha kuvvetlidir. Bundan dolayı Kur’ân-ı Kerim, bu hissi özellikle muhâtap almış ve gerçek mevkiine oturtmaya gayret etmiştir. Kur’an’da yapılacak bir araştırma, korku üzerine âyetlerin daha çok olduğunu ortaya koyacaktır. Kur’an’ın korku hissini daha çok gündeme getirmesi, insanın en fazla frenlenmeye ve gem vurulmaya, bir noktada dengede tutulmaya muhtaç duygusunun, taşkınlık, haddi aşmak, zulüm işlemek, yani kısacası yasakları çiğnemek eğilimi olmasındandır. İnsan, bu huylarından ancak korku sebebiyle vazgeçebilir. İnsanı, işlemeğe pek hırslı olduğu günahlardan, ancak onun korku hissine hitap ederek, cezâî müeyyideler/yaptırımlar koyarak ve hatta uygulayarak vazgeçirebilirsiniz.

Hiçbir ülkenin şu veya bu günah ve suçları işlemeyen insanlara ‘şu şekilde mükâfatlar vereceğiz’ diye bir ceza hukuku anlayışları yoktur. Beşerî terbiye sistemlerinde her ne kadar örnek davranışlara özendirmeye yönelik ödüllendirme usulleri varsa da insanları, yasakları işlemek ve yasaları çiğnemekten caydırmak için korkutucu yaptırımlar daha ağır basmaktadır. Bundan da anlaşılıyor ki korku, insandaki haddi aşma, haksızlık etme ve taşkınlıklar yapma gibi his ve eğilimleri frenleyen çok özel bir duygudur. Korku, insan arzu ve iştihalarını helâl ve haram sınırında dengeli tutmaktadır. Bu yüzden Kur’an’da korkutan âyetlere daha çok yer verilmiştir. Aslına bakılırsa bu âyetler ne fazla ne de azdır. İnsandaki tuğyanı zararsız seviyede tutmak için yeterli ve dengelidir.

İmam Gazâli, “korkunun recâdan daha fazla olması mı, ikisinin birbirine denk olması mı efdaldir?” başlığı altında meseleyi çok güzel ele almıştır. Ona göre; ilk  bakışta  hangisinin  efdal olduğunu söylemek zordur. Bu, “ekmek mi, su mu efdal?” sorusuna benzer. Acıkan için cevap başkadır, susamış olan için başka. Korku da ümit de kalbi tedavi eden bir ilaçtır. Birbirlerine üstünlükleri kalpteki hastalığa göredir. Allah’ın mekrinden emin olma hastalığı varsa, buna ilâç korkudur. Rahmet-i İlâhîden ümitsizlik hastalığı varsa ilâç recâ, yani ümittir. Hangi hastalık galip ise onun ilâcı efdaldir. Aynı şekilde insanın isyan yönü daha galipse korku efdaldir. İnsanların çoğunlukla günah ve isyan hastalığına müptelâ oluşlarını nazarı itibara alırsak korkunun daha makbul olduğunu söyleyebiliriz. İnsanlara daha faydalı olan, korku halidir. Çünkü insanlar için en uygun olanı, kişiyi ibâdete yönelten, bütün haram arzuları törpüleyen, kalbi dünyaya meyletmekten koruyan, korku tarafının ümitten daha fazla olmasıdır. Bu ölüm vakti gelene kadar böyle olmalıdır. Herkese yaraşan, şiddetli hastalık halinde, ölüm ânında (Nevevî, Riyâzü’s Sâlihîn Terc. I/479) Allah sevgisi ve ümidin ağır basmasıyla dünyadan ayrılmaktır. (10)

Mustafa Sabri Efendi de, İslâm’da korku hissine verilen önemin, bir yanlış değerlendirme olmadığını, bilakis aksini iddia edenlerin, Avrupalıların tesiri altında kaldıklarını anlatır. Ona göre, insan tabiat üstü varlık olmadığından maddî faydalara ve maddî sakıncalara daha çok bağlanır. Bundan dolayı, korku altında itaat, bağlılıkların belki en kuvvetlisi ve en ciddisidir. İnsanı gizli ve açık bütün eylemlerinde onu takip eden ve hiç aldanmayan ilâhî kontrolün sonsuz tesir eden korkusu, muhabbet bağına kıyas edilemeyecek şekilde, itaat ve boyun eğmenin en amansız müeyyidesi, yani yaptırımıdır. Bunu kabul etmeyen reformcularımızın tenkitleri, İslâm’ın temel esaslarına yabancılıklarından (veya kasıtlı olup kötü niyetlerinden) kaynaklanır. Müslümanlara özellikle Allah korkusunu telkin eden eski âlimleri suçlu bulan kişiler, bu eğer bir suç ise, bu suçu Kur’ân-ı Kerim’e atfetmelidirler. Çünkü O’nun hemen her sayfasında korku ifade eden bir âyet vardır. Hucurât sûresinin on üçüncü âyetinde “Allah katında en şerefliniz, en müttakî; yani Allah’tan en çok korkup sakınanızdır” buyuruluyor.

İnsanın yaratıcısı ve sahibi olan Allah, gönderdiği kitabında fıtrata en uygun olanı yapmış

ve korku hissine ağırlık vermiştir. Kur’ân-ı Kerim’i baştan sona kadar dikkatsizce okuyan bir kimse bile bunu fark eder. Böyle olması, yani Kur’an’da korkuya önem verilmesi, çok az kavramda görülen bir özellikle bu kavramın çok çeşitli kelimelerle ifade edilmesi, fıtrata uygunluktan başka bir şey değildir. (11)  

Takvâ, Kur’an’da defalarca övülen bir sıfattır. Allah indinde insanların taşıyacakları en yüksek şeref pâyesidir. Fıtrat dini İslâm, insanların ulaşmalarını arzu ettiği takvâ ve etka mertebelerinin tahakkuk etmesi için, bunların dayandığı korku hissini işletip, bu övülen vasıflara mü’minlerin sahip olmasını temin etmiştir. Daha doğrusu İslâm ve onun kitabı Kur’an, insanın tekâmül usûlünü ortaya koymuştur. Mânen yükselmeyi dileyen için başka yöntem yoktur. Korkuya verilen önemin sebebi, neticesinin takvâ oluşundandır.

İnsan, şu uçsuz bucaksız gibi görünen evrende kendisini kuşatan korkutucu unsurlara, içinde bulunduğu tehlikelere, geceye, vahşi tabiata, yırtıcı hayvanlara; açlık, susuzluk, çıplaklık; düşman, işkence ve ölüm gibi kendisiyle burun buruna yaşayan korkulara bakacak olursa, kâinat kitabında da korkunun, emniyet vaad eden ögelerden daha ağır bastığını, daha objektif bir şekilde görecek ve anlayacaktır. Hal böyleyken Kur’an’da korku hissinin daha çok uyarılması, neden zor anlaşılan bir mesele olsun? İnsanın beşikten mezara kadar geçirdiği hayat mâcerasında ona ümit ve emniyetten daha çok, korku arkadaşlık etmiştir şüphesiz. Bu da gösteriyor ki Allah, kulunu korku ile terbiye ediyor. İnsana öyle geliyor ki: Kâinattaki korku miktarı insandaki isyan arzusuna denktir. Yeter ki insan bu korkudan haberdar olsun.

İnsanı Rabbine yönelten duygular, nimetlerden, emniyet ve ümitten kaynaklansaydı Kur’an’da insanın nankörlüğünden bahsedilmez; şükreden kulların ve şükür  amelinin  azlığı  sık sık vurgulanmazdı. Belki bazı kimseler, Yüce Allah’ın “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır” (7/A’râf, 156) meâlindeki âyetlerin ve Allah’ın âhirette daha çok rahmetiyle muâmele edeceğine dair hadislerin ışığı altında rahmetin daha ağır bastığını düşünebilir. Bu, ilk bakışta doğru bir eğilim gibi görünse de, dikkatle bakıldığı zaman bu görüş hemen kıymetini kaybeder. Çünkü Allah’ın rahmet sıfatıyla muttasıf olması, gadabıyla değil de, mahlûkata rahmetiyle muâmele etmesi bile O’nun korku hissini uyarmasını gerektirir.

Anneler neden çocuklarını daha çok tehlikelere karşı uyarır ve onları korkuturlar? Çokça merhametlidirler de ondan. Yüce Allah da eğer Kur’an’da korku hissini fazlaca uyarmışsa, bu da O’nun her şeyi kuşatan rahmeti gereğidir. Korkutmak bir azap değil; rahmettir. Çünkü korkutanın korkutmakla maksadı, korkuttuğu kimseleri tehlikelerden yana selâmete dâvet etmek hedefine yöneliktir. Bu yüzden Allah’ın rahmetinin genişliği fikrini esas alarak Kur’an’da korku hissinin az uyarıldığını iddia etmenin tutarsızlığı açıktır. Kur’an’da, dağ gibi deniz dalgalarının insanı kuşattığı an, insanların Allah’a yönelip dini yalnız O’na has kılarak Allah’ı tanıdıkları (31/Lokman, 32) anlatılmaktadır.

Korku, hem kâinatta hem de Kur’an’da başlı başına bir denge unsurudur. Çünkü, duygularımız ne gereksiz ve ne de zararlıdır;  her his bir maksat için yaratılmıştır. Önemli olan, bu duygularımıza güzel istikametler vermek ve aşırılıklardan kaçınıp sınır koyabilmektir.

Korku olmazsa insandaki taşkınlık arzusu artar. Korkusuz insan da serazat bir şekilde her yasayı fütürsuzca çiğner dolaşır. Buna bağlı olarak da tüm beşerî dengeler alt üst olur. Korku çok aşırı olursa bu sefer pusup susan insan, kendini tehlikelere ve onursuzluklara teslim edip helâk veya zelîl olur. Hiç korkmayan insan gibi, aşırı korku yüzünden de kişi, normal aktivitesini kaybedip asıl fonksiyonunu yerine getiremez.

Kur’ân-ı Kerim, insanı bir bakıma ilâhî tekliflerle dengeleyerek, âlemleri fesattan koruyor diye de değerlendirebiliriz. Bu tekliflerden emir ve yasaklar manzûmesini ihlâl edenler, en şiddetli azap ve cezalarla korkutuluyor. Emre itaat edenler ise ümitlendiriliyor. İşte bu korkutma ve ümitlendirme çok hassas bir denge istiyor; bu da insanın Rabbı olan Allah’ın Kitabında en âdil biçimde yapılmıştır.

İnsanda azgınlık yeteneği çok; o halde korkutma işlemi de o kadar çok olmalı. İnsanda gurur, yani aldanış, avunma ve temenni gibi ümidi kötüye kullanma diyebileceğimiz huylar da çok. O halde “Şeytan sizi Allah’ın rahmetine güvendirerek aldatmasın.” (31/Lokman, 33; 35/Fâtır, 5) şeklinde insana mesaj veren âyetler de o nisbette Kur’an’da vardır. Ancak, ne var ki ümitlendiren âyetlerle, korkutan âyetler sayıldığı zaman, korkutan âyetler çok fazla çıkar.  (Yukarıda listesi verilen korku ile ilgili kelimeler Kur’an’da, toplam olarak 646 yerde geçerken; ümit anlamına gelen recâ (28) ve tama’ (12) kelimeleri, türevleriyle birlikte toplam olarak 40 yerde kullanılmıştır.)

Bu durum, dengesizlik ifade etmeyeceği gibi, bilâkis dengenin ta kendisidir. Korku ve ümit dengesi derken, korkuyu terazinin bir kefesine, ümidi de diğer kefesine koyun, eşit olsunlar, işte bu dengedir demek istemiyoruz. Bu fevkalâde yanlış bir denkleştirme olur. Eşitlik ayrı şeydir, adâlet ayrı. İşte böyle bir denkleştirme yüzündendir ki Kur’an’da “korkutan” âyetlerin çokluğu, kişide aritmetiksel bir dengesizlik intibaı uyandırsa bile, bu, adâlet gereğidir. Bu konuda kavramların hizmet ettikleri maksatlarıyla olan mutâbakatına  “denge”  demek daha doğrudur.

“Korku” duygusunun maksadı beşerî taşkınlıkları frenlemektir. O halde korku; bu taşkınlıkları durduracak miktarda olmalıdır. Ümit duygusunun maksadı ise, korku ümitsizliğe ve karamsarlığa  dönüştüğü  zaman,  bu  hali  kendisine  çekerek  korkunun  miktarını  ayarlamaktır. Buna göre de ümit, korkuyu kendi  miktarına çekecek derecede olmalıdır. Bu da ümit miktarının dengede olması demektir ki işte bu durum, Kur’an’da dengeli olarak vardır. “Hiç yaratan bilmez mi? O, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır.” (67/Mülk, 14) Hiç insanın rabbı/terbiyecisi, terbiye edeceği varlığa ne kadar korku, ne kadar ümit gerekir, bilmez mi?!

Selim kalp, korku ve ümit hislerinin en hassas dengeleri üzerindedir. Çünkü o, daima korku ve ümit arasındadır. Ne Allah’a sûi zan besleyecek kadar ümitsiz ve korkak olur; ne de şımaracak kadar ümitvar.

Bazı kıssalarda Allah korkusundan ölen, çıldıran, dağlara düşen kimselerin hikâyelerini şüphesiz duymuş veya okumuşuzdur. İşte bu halin de dengelenmesi gerekir. Kişinin işlediği günahları, Allah’ın rahmetinden ümit kestirecek derecede büyütmesi ne kadar yanlış ve ne kadar tehlikeli ise; işlediği sevapları da şımaracak kadar çok görmesi ve kendini beğenmesi de o derece yanlış ve tehlikelidir. Öyle ki kul ümitsizlikten kurtulması için bile korkutulur. Yani, eğer Allah’tan ümit keserseniz, ebedî hüsrâna uğrarsınız denir. Bu noktada bile korku yine rahmetin bir tecellisi olarak zuhur eder. İşte Gazâli, “günahın gizli ve açığını, zâhir ve bâtınını terk eden müttakîye gelince, ona da yaraşan korku ve ümit tarafını eşit tutmaya çalışmasıdır” (12) demektedir.

Aşırı günahlara dalan biri için “Nefislerine günah işlemekle zulmeden kullarım, Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin” (39/Zümer, 55) gibi rahmet âyetlerinin, Allah’ın azabından emin olanlar için de azap âyetlerinin okunması gibi bir tebliğ ve telkin üslûbu kişide korku ve ümit dengesini gerçekleştirecektir. Özetle korku ve ümit, hem insanın yeis ve ümit gibi hislerindeki aşırılıkları dengeleyen birer âmil ve unsur, hem de asılları itibariyle insanda kâfi miktarda olmaları gereken huylar olarak karşımıza çıkmaktadır. (13)

 

 

Stresin İlâcı, Allah Korkusudur

 

Çağımızın en önemli ve en yaygın problemlerinden biri olan stres, bilindiği gibi, aşırı gerginlik demektir; dış etkenlerin organizmada, iç organlarda ve metabolizmada oluşturduğu bozukluklara denir. Küçük problemler, çözümlenmeden biriktirilip insanın taşıyamayacağı hale gelince, bu sorunların çeşitli ruhî hastalıklara dönüşmesi stresin en önemli göstergesidir. Daha büyük bir korkudan dolayı, diğer küçük korku ve kaygılarını unutan kimseler strese düşmezler. Kur’ân-ı Kerim, bu sonucun elde edilmesini, bu dünya hayatını “bir oyun ve eğlence” görmeye, dünyevî kaygılardan sıyrılarak Allah’tan korkmaya bağlar. “Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Müttakî olanlar (Allah’tan gereği gibi korkup haramlardan sakınanlar) için âhiret yurdu muhakkak ki daha hayırlıdır. Hâlâ akıl erdiremiyor musunuz?” (6/En’âm, 32) “Doğrusu dünya hayatı, ancak bir oyun ve eğlencedir. Eğer iman eder ve korkup sakınırsanız Allah size mükâfatınızı verir. Ve sizden mallarınızı (tamamen sarfetmenizi) istemez.” (47/Muhammed, 36 ve bkz. 29/Ankebût, 64; 57/Hadîd, 20)

Küçükler plastik araba, yap boz ev veya oyuncak bebekle oynarken; büyükler bunların sahicileriyle oyalanmaktadır. Çeşitli oyunlar, nasıl çocukların karakterlerini ortaya çıkarıyorsa, büyüklerin kişiliklerini, emaneti sahiplenerek taşıyıp taşımama meyillerini, emniyetli olma veya güvensizliklerini de dünya hayatı ortaya çıkaracaktır. Oyun ve eğlence, tamamen çıkarsız bir yarış ve oyalanmadır. Oyunun ayrılmaz niteliği de “geçici” olmasıdır. Çıkarsız ve geçici bir yarış, insanı, özellikle mü’mini pek kaygılandırmamalıdır. Öyleyse, dünya tutkusunu, dünyevîleşmeyi kırarak, her bireye  Allah  korkusunu  kuvvetle  telkin  eden  dinin,  ruhlara  ve  dolayısıyla  fizikî bünyelere şifâ verici rolü her türlü ilâçtan daha mühimdir. Din, mensuplarına şunları tavsiye eder: Yaratıcıyı unutmamak, O’nun karşısında böbürlenmemek, O’nun için secdeye kapanmak, O’na korku ve umutla duâ etmek, ulaşılan refahı diğer insanlarla paylaşmak (32/Secde, 15-16).

Modern insan, kendisini özgür ve güvenli sanmaktadır. Bu özgürlük ve güven duygusu aldatıcıdır. O, teknolojik ve endüstriyel nimetlere (bu şekliyle nimet denilirse tabii), kendi bilgi ve becerisiyle değil; Allah’ın fırsat ve imkân verip bağışıyla kavuştuğuna inanmalıdır. Üstünlük/ müstekbirlik taslamamalı, yalancı ve geçici güvene aldanmamalıdır. Gerçek güvene kavuşmak istiyorsa, dünyevî emniyetten çok ilâhî güvene sığınmalıdır. (14)

 

 

Korkmak Ayrı, Takıyye Yapmak Ayrı Şeydir

 

Takıyye:

 

‘Takıyye’, korkmak, vikayeye girmek, elem ve zarar verecek şeylerden sakınıp kendini korumak anlamına gelen ‘takvâ’ kelimesinden türemiştir. Takıyye, canını, malını, ırzını düşmanın zararından korunmak için ondan sakınmak demektir. “Mü’minler, mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa, artık onun Allah nezdinde hiçbir değeri yoktur. Ancak kâfirlerden gelebilecek bir tehlikeden sakınmanız (takıyye) başkadır. Allah, kendisine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor. Dönüş yalnız Allah’adır.” (3/Âl-i İmrân, 28) Bu âyette görüldüğü gibi, can kaygısı bulunan müslümanlara, kâfirlerden korunmaları için verdiği izne, İslâmî literatürde “takıyye”, yani “korunma” denmiştir.

Takıyye, güçlü olan bir düşmandan; din, mal, can, namus, ırz gibi her türlü üstün değerleri, tehlikeli bir durum karşısında korumak için başvurulan bir tedbirdir. Bu gibi değerleri tehdit altında olan bir müslüman, böyle tehlikelerden kurtulmak, zarara uğramamak için imanını ve durumunu gizleyebilir. Kur’an buna  izin vermektedir.

İslâm’a teslim olmuş müslümanlar bir bina gibi birbirlerine kenetlenerek tevhid kelimesinin gereğini toplu olarak yerine getirmek zorundadırlar. Bunun sağlanabilmesi için,  müslümanların sürekli çaba göstermeleri gerekir. Ancak Islâmın hakimiyetini istemeyen müşrikler ve tağutlar, müslümanlarla mücadele edeceklerdir. Müslümanlardan bazıları bu mücadelede düşmanın eline esir düşebilir, eziyet görebilir, işkenceye uğrayabilir, bazı hakları tehdit altına girebilir. Bu gibi  durumlarda o mü’min, kendinin ve bağlı olduğu müslüman toplumun aleyhine olabilecek şeyleri söylememeli, sır vermemeli. Böyle bir durumda kendini gizlemenin, hatta ölüm tehlikesi ve şiddetli işkence gibi ikrâh-ı mülcî hallerinde imanını gizleyip açığa vurmama ruhsatıdır takiyye. Takıyye de takva gibi kişinin kendini ve bağlı olduğu müslüman toplumu elem ve zarar verecek şeylerden koruyup sakınması demektir. Öyleyse takıyye, Kur’an’ın izin verdiği bir korunma, bir sakınmadır.

Peygamberimiz’in Mekke hayatında müşriklerin işkencelerine uğrayan sahabeden bazılarına takıyye izni verdiğini biliyoruz. Bunun en canlı örneği, müşrikler tarafından gözünün önünde babası ve annesi öldürülen Ammar bin Yâsir’dir. Yapılan işkencelere dayanamayan Ammar (r.a.), müşriklerin istediği sözleri söyler ve ölümden kurtulur. Sonra ağlayarak Peygamberimiz’e gelerek, O’nun hakkında kötü konuştuğunu ve onların ilâhlarını  övdüğünü söyler. Peygamberimiz ona şöyle sorar: “Peki o anda kalbinde ne hissettin?” O da “kalbinin imanla dopdolu olduğunu” söyleyince, Peygamberimiz, aynı durumla karşılaştığı  zaman yine öyle yapmasını tavsiye etmiştir. (Hayatü’s Sahabe, 1/245; Elmalılı, 5/263) Şu âyet bu durumu desteklemektedir: “Kim imanından sonra Allah’a (karşı) küfre sapıp da, -kalbi imanla tatmin olduğu halde baskı altında zorlanan hariç- küfre göğsünü açarsa, işte onlara Allah’tan bir gazap vardır ve büyük azap onlarındır.” (16/Nahl, 106)

Şu örnek de dikkat çekicidir: Yalancı peygamber Müseylime sahabelerden iki kişiyi esir almıştı. Birine “Muhammed’in Allah’ın Rasulü olduğuna şahitlik eder misin?” diye sordu. O da ‘evet’ dedi. Sonra kendisinin peygamberliğine şahitlik edip etmediğini sordu. O yine ‘evet’ deyince onu serbest bıraktı. Aynı soruyu ikinciye de sordu. Ancak o ikinci soruya cevap olarak ‘ben dilsizim’ deyince onu öldürttü. Olayı duyan Peygamberimiz, şehid olanın imanındaki doğrulukla öldüğünü ve mübarek olduğunu, diğerinin ise Allah’ın ruhsatını kullandığını ve hata etmediğini söyledi. (nak. Elmalılı, 2/340)

Dikkat edilirse görülecektir ki ‘takıyye’ bir ruhsattır. Dileyen önemli bir tehlike karşısında ona baş vurabilir. Ancak Kur’an’ın diğer âyetlerine baktığımız zaman kuvvetli olmayı, düşmanlara karşı hazırlıklı olmayı, cihad etmeyi, Allah yolunda canı ve malı harcamayı teşvik ettiğini, mü’minlerin önceki müslümanlar gibi deneneceklerini söylediğini görmekteyiz. Bilndiği gibi Kur’an’da, kafirlerden korkmak ve onlara dost olmak yasaklanır. Asıl korkulması gereken insanlar değil, Allah’tır. (15)

Bütün bunlara rağmen  zayıf kalan, işkenceye uğrayan veya müslümanlar aleyhine bir şey söylemesi istenen müslümanlar bu ruhsata baş vurabilirler. Ancak, takıyye ruhsatı, hiç bir zaman dünyalık bir çıkar veya makam için iki yüzlü davranmak, şahsiyetsiz, kaypak, ciddiyetsiz ve ilkesiz olmak demek değildir. Takiyye, müslümanlara karşı kullanılan bir aldatma silahı değil; hasımlardan gelebilecek bir tehlikeye karşı sakınma ruhsatıdır. Ahlâkî boyutlarda bırakılan ve kişinin iyi niyetine bağlanması gereken bir husustur, dininden ve müslümanca yaşayışından tâviz vermesini câiz kılan bir husus değil!

 

Korku-İman İlişkisi; İmanları Tartan Terazi: Korku

 

Haşyet, takvâ gibi korkular, kişiyi daima Allah’ın rızâsını aramaya, nehyettiği hususları terk etmeye ve emrettiği hususları yapmaya sevk eder. Bundan dolayı Allah’tan korkmak, Allah’a iman hususunda bir rükün sayılmaktadır. “…Eğer mü’min iseniz, onlardan korkmayın, Benden korkun!” (3/Âl-i İmrân, 175) “İman edip sâlih amel işleyenlere gelince, onlar halkın en hayırlısıdır. Onların Rableri katındaki mükâfatları, zemininden ırmaklar akan, içinde devamlı olarak kalacakları Adn cennetleridir. Allah kendilerinden râzı olmuş, onlar da Allah’tan râzı olmuştur. Bunlar hep Rabbinden korkan, O’na saygı gösterenler içindir.” (98/Beyyine, 7-8)

Hz. Peygamber (s.a.s.)’in ancak Allah’tan ve kıyâmetten korkanları korkutup uyararak onların uyanmasını sağlayabileceği (36/Yâsin, 11; 79/Nâziât, 45); Kitab’ın Allah’tan korkanlara öğüt olarak indirildiği ve Allah’tan korkanların öğüt alacakları haber verilerek, haşyet ile iman arasındaki bağ belirtilerek açıklanır (20/Tâhâ, 3; 87/A’lâ, 10). Mü’minlerin, Rablerinden korku  duydukları (13/Ra’d, 21);  bu  haşyetle  iman  gereği  titremekte  oldukları  bildirilir (21/Enbiyâ, 25; 23/Mü’minûn, 57). Bu, görülmeyen bir Rab’den olan korkudur ve korkuyu, ancak, ilim sahiplerinin duyabilecekleri haber verilmiştir (21/Enbiyâ, 49; 35/Fâtır, 18; 50/Kaf, 33). Haşyet duymamak ise, ancak, kalbi hasta olanlar için söz konusudur (5/Mâide, 52). O yüzden Allah’tan korkmayanın imanı yoktur. Bütün peygamberler, insanları Allah’a imana ve tevhide çağırırken, daha ilk mesajlarında Allah’tan korkmaya çağırmışlardır. Örnek olarak Hz. Nûh, kavmine şu dâvetle seslenmiştir: “(Allah’a karşı gelmekten korkmaz ve) sakınmaz mısınız (ittika)? Bilin ki ben size gönderilmiş güvenilir bir rasûlüm/elçiyim. Artık Allah’tan korkun, Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.” (26/Şuarâ, 106-108) “Andolsun ki Nûh’u kavmine gönderdik. ‘Ey kavmim! dedi, Allah’a ibâdet/kulluk edin; O’ndan başka tanrınız yoktur. Hâlâ (Allah’tan) korkup sakınmaz mısınız?” (23/Mü’minûn, 23)

Korku-tevhid ilişkisini anlatması açısından şu âyet çok mânidardır: “Allah buyurdu ki: İki ilâh edinmeyin! O, ancak bir İlâhtır; yalnız Benden korkun! Göklerde ve yerde ne varsa, O’nundur. Din de sürekli olarak yalnız O’nundur. Hâlâ Allah’tan başkasından mı korkuyorsu-nuz?” (16/Nahl, 51-52)    

Haşyet ve Allah’a, âhirete iman; namaz ve zekât ile birlikte (9/Tevbe, 18), yine ittika ile birlikte haşyet, Allah’a ve Peygamber’e itaatin yanı başında anılabilecek ölçüde önemli bir tutumdur (24/Nûr, 52). Kitap, Allah’tan gereği gibi korkanları ürpertir (39/Zümer, 23); onlar insanlardan değil, Allah’tan korkmanın uygunluğunun (33/Ahzâb, 37) ve gerekliliğinin (5/Mâide, 3) idrâki içinde bulunmakla, tebliğ sırasında insanlardan çekinmezler (33/Ahzâb, 39).

 

Şirk, Bütün Yanlış Korkuların Kaynağıdır:

 

Tevhid inancı, emniyet ve huzurun kaynaklandığı bir güç ve kuvvet olduğu gibi; şirk  de  korku  ve  kuruntuların,  vehim  ve  stresin, çeşitli fobilerin kaynağıdır. Hurâfelerden, çeşitli evhâm ve kuruntulardan, uğursuzluk anlayışından ve bâtıl tanrılardan korkar durur müşrik. Ölüm, müşrik  ve kâfir için, sevdiği her şeyin bittiği ve yok olmak demek olduğu için çok korkunç ve ürkütücü bir olaydır. Şirk ortamlarında, ortada bir sebep yokken korku, uğursuzluk görüşü ve evhâma kapılma gibi rûhî ve mânevî hastalıklar, insanda çokça ortaya çıkar. “Hakkında hiçbir delil indirmediği şeyi, Allah’a şirk/ortak koşmalarından ötürü, kâfirlerin/inkâr edenlerin kalbine korku salacağız.” (3/Âl-i İmrân, 151) Bu âyet, Allah’a inanmanın verdiği moral gücünden yoksun olanların kalplerini korku saracağını ifade etmektedir. Kalbin huzur ve mutluluğu ise, Allah’a iman ve O’na ibâdet/zikir ile mümkün olur (13/Ra’d, 28). Hidâyete tâbi olanlara, yani iman edip sâlih amel işleyenlere korku ve üzüntü yoktur (2/Bakara, 38, 62).

Vehim, stres, bunalım, fobi gibi her çeşidinin bolca örneklerini gördüğümüz çağdaş hastalıklar, çoğunlukla kaynağını korku damarından almaktadır. Kontrolden çıkmış ve sürati yarlanamamış korku aracının, içindeki insanı götüreceği dünya durakları bunlar olduğu gibi, ondan sonrası daha da korkunç olacaktır. Fıtrî olan insandaki korku hissi, aslında hayatın koruyucu bir zırhı ve takvâ boyutu ile cennete götüren füze iken; imanla, akıl, şuur ve irâde ile kontrol edilememişse, hayatı tahrib eden bir musîbete dönüşecek ve içindekini cehenneme götürecektir. Yanlış ve yersiz korku, insanı her iki dünyada da rezil edecek; Takvâ, huşû ve haşyet kelimeleri ile ifade edilen Allah korkusu ise dünyada izzet, kahramanlık, gazilik ve şehidlik gibi rütbeler; âhirette de bir değil, iki cennet (55/Rahmân, 46) sahibi kılacaktır.

Kur’an, bütün duygularımıza istikamet gösterir, meşrû ve faydalı hedeflere yönlendirir. Aynı zamanda ifrat ve tefrit gibi aşırılıklardan koruyarak onların itidâlde kullanılmasını öğütler. Korku duygusu için de bunlar geçerlidir. Kur’an, insan fıtratındaki korku hissini yönlendirerek, bu duyguyu her çeşit sahte, sapık, yanlış ve boş hedeflerden alıkoymaya çağırır. Sonra da doğru hedef göstererek, bu duygumuzu esas korkulması ve sığınılması gereken Yüce Allah’a bağlar.    İnsandaki korku hissi iyi yönlendirilmezse veya asıl korkulması gereken makam olan Allah’tan hakkıyla korkulmazsa; insanın hayatındaki denge bozulduğu gibi, kişi, bir sürü sahte otoriteye boyun eğmek zorunda kalır. İnsan, tarih boyunca böylesine lüzumsuz ve yanlış korkular yüzünden sayısız tanrı icat etmiştir. Doğa güçlerinden korkmuş, ateşi, gökleri, karanlıkları; firavunlardan ve diktatörlerden korkmuş,  onları; açlıktan korkmuş, ekmek ve maaş verenleri; yalnızlık ve sahipsizlikten korkmuş, putları veya  başka şeyleri ilâh edinmiştir. Bu lüzumsuz korkular yüzünden insanoğlu, sığınılacak kucaklar aramış, ancak çoğu zaman sığındığı kucaklar kendisi için tehlikeli ve zararlı olmuştur.

İnsan, Allah’ın dışında başka şeylerden gerçek anlamıyla korkarsa, korktuğu çoğunlukla başına gelir; Allah korktuğu şeyi veya kimseyi ona musallat eder. Bu, yanlış korkunun dünyadaki zararlarındandır.

Allah korkusu amaç değil; araçtır. Bu doğru korku, istenen amaçları gerçekleştirmiyorsa, doğru olmaktan çıkar. Allah’tan korkmak, O’nun emir ve yasaklarına titiz bir şekilde yapışmayı neticelendirmelidir. Allah korkusu, kişiyi sorumluluk bilincine, teslimiyete götürür/götürmelidir. Mü’min, Allah’ın sevgisini kaybetmekten korkar. Allah sevgisinin ve râzısının bedeli de O’na her konuda itaattir. Amelde tesiri olmayan korku, hayvanı yürütmeyen kamçı gibidir, bir değer taşımaz.

Zâlim müstekbirler, tarih boyunca tedhiş, zulüm, baskı gibi şiddetli korkutma araçlarını etkili bir silâh olarak kullanıp halklarını istedikleri gibi yönlendirebilmişlerdir. Bu günkü dünyada da temelde pek farklılık yoktur; sadece yöntem ve araçlar daha modern şekillerde insandaki korku hissine emperyalist amaçlar çerçevesinde yön vermektedir. İslâm, insanı korku sebebiyle zâlimlere esir olmaktan kurtarabilmek için, sadece Allah’tan korkmayı esas almış, ruhlarda bu anlayışı yerleştirmeye çalışmıştır. Allah korkusunun gereği  gibi  yerleştiği kalplerde başka kimselerden ve herhangi bir şeyden korku olmaz. Mü’minde dünyevî korkular, gerçek korku değil; mecâzîdir, bir çeşit tedbirden ibarettir. Mü’min bilir ve inanır ki, Allah kendisini korku ile imtihan etmektedir (2/Bakara, 155). Kimlerin ve nelerin korkusunu ne oranda kalbine yerleştireceği sınanmaktadır. O yüzden, bazı insanların korkusuyla; inancından, imanını dışa yansıtmaktan, kamuya açık alanlarda da mü’min gibi görünüp mü’min gibi davranmaktan tâviz ver(e)mez mü’min.

Yalnız, korku ile tedbiri karıştırmamak gerekir. Korku, kalp ve duyularla ilgilidir; tedbir ise davranışlarla ilgili. Gerçek mü’minlerin Allah’tan başka hiç kimseden korkmayışları,  onların tedbirsiz olmalarını gerektirmez. Kendisine, mü’min kardeşlerine ve onlardan daha önemli olan dâvâsına gelebilecek zarardan dolayı, tâğutlara, müşrik ve kâfir egemen güçlere  karşı tedbirli olmaya, gerekli konularda gizliliğe son derece gayret etmek, dâvâ adamının şiârıdır. Çünkü teşkilâtlanma ve cihadla ilgili gerekli durumlarda gizlilik ve tedbir,  Rasûlullah’ın sünneti ve ashâbının prensibidir.

İslâm dışı düzenler, korku rejimidir, baskıcıdır, zorbadır. Bu rejimlerin başındaki egemen güçler, etrafa korku ve dehşet salmaya, hakkını arayanları sindirmeye ve insanları robot gibi tek tipleştirmeye, daha doğrusu kendilerine kul/köle yapmaya çalışırlar. Bırakın eylemi, düşünmek bile yasaktır, düşüncesini söylemek ve yazmak sadece rejimden yana olanların yapmasına izin verilen bir lütuftur.  İnsanlar öyle korkutulmuştur ki, her yerde devletin gözü kulağı var zannedilir. Devlet, bilinç altında dev’letilmiş, devleştirilmiştir. Devlet denince öncelikle karakol, polis, askerlik, mecbûrî eğitim, vergi, mahkeme, suç-ceza, hapishane… akla gelmektedir. Bu tür korku rejimlerinin kutsal kitapları şu cümleyle başlar: “Yurtta sus, cihanda sus!” Nice insan, omuzlarındaki kameraman ve yazıcıları düşünmez de konuştuklarının rejim tarafından dinlendiğinden kuşkulanır. “Haram” pek önemli değildir sokaktaki vatandaş için, ama “yasak!”, o başka. Hapis korkusu, nice insanda cehennem korkusunun önüne geçmiştir. Ama gerçek mü’min, sadece Allah’ın kulu olduğunun bilincindedir. Müşriklerin korktuğu korkunç insanlar, bostan korkuluğu gibi gözükür müttakî mü’minin gözüne.

İnsan, dünyevî ve fâni şeylerden korkmayı ifrat derecesine vardırırsa, küçük ve gizli de olsa şirke düşmenin sınırına girmiş olur. Mü’min inanır ki, insanları ve bütün varlıklarıyla tüm dünya bir araya gelse, Allah istemediği müddetçe en küçük bir zarar veremezler. Güç ve kuvvet, yalnız Allah’ındır. O yüzden korkulmaya lâyık tek zât O’dur. Bazı insanlardan korkmanın getireceği esâret ve istibdat zehirinin panzehiri olarak İslâm, Allah korkusunu yerleştirmiştir. Allah korkusu olmayan kimsenin başına on tane polis diksen, işini bilen insan suç işlemenin bir yolunu mutlaka bulacaktır. Bir de o polislere de ayrıca polis gerekecek; rüşvet yemesinler, görevlerini kötüye kullanmasınlar diye, tabi o polislere de başka polisler…  Mehmed Âkif’i gel de hatırlama:

“Ne irfandır ahlâka yükseklik veren, ne vicdandır;

Fazilet hissi, insanda Allah korkusundandır.”

Bir-iki âyet-i kerîme: “Bir kısım insanlar, mü’minlere: ‘Düşmanlarınız olan insanlar, size karşı asker topladılar; aman korkun, sakının onlardan!’ dediklerinde bu, onların  imanlarını      

bir kat daha arttırdı ve ‘Allah bize yeter; O ne güzel vekildir!’ dediler.” (3/Âl-i İmrân, 173) “İşte o şeytan, yalnız kendi dostlarını korkutabilir (Veya şeytan, sizi kendi dostlarından korkutmaktadır). Eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın, Benden korkun.” (3/Âl-i İmrân, 175). Unutmayalım ki, Allah, bizim içimizden, gerçekten iman edip sâlih ameller işleyenlere, halifelik/egemenlik vererek yeryüzünde hâkim kılacak, korkularımızı güvene tebdil edecektir. Ama bunun için iki şart vardır: Sadece Allah’a ibâdet/kulluk ve hiçbir şeyi O’na şirk/eş koşmamak (24/Nûr, 55).

Birkaç da hadis-i şerif: “Allah’ım! Korkaklıktan Sana sığınırım.” (S. Müslim Terc. 7/188) “Cihadın en efdali, değerce en kıymetlisi zâlim sultana karşı hakkı söylemektir.” (Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, c. 6, s. 349) “Eğer ümmetimin, zâlime: ‘Sen zâlimsin!’ demekten korktuğunu görürsen, bil ki onun varlığı ile yokluğu birdir.” (a.g.e. aynı sayfa)“Aman dikkat edin! Halk korkusu, kişiyi hakkı söylemekten alıkoymasın.” (a.g.e.)

İmanlar, korku terazisiyle tartılmaktadır. Korkunu söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim. Ya sadece Allah’tan korkup takvâ zirvesine tırmanarak Allah katında en ekrem, yani ikram edilmeye en lâyık yiğit bir Allah eri olmak; ya da ayaklar altında ezilinceye kadar sümüklü böcek gibi yaşamak. İnsan özgürdür; bu iki yoldan birini  seçebilir.  Ama  takvâ  yolunu  seçerse, bilmelidir ki, bunun bedeli ucuz değil! Korku hissinin tevhidî bilinçle, mü’mine has irâdeyle kontrol altında tutulması, şeytanın korku oklarının fedâkârca savuşturulup karşı hücuma geçilmesi gerekecektir, hem de ömür boyu.

“Zincirlerin altınsa da hattâ koparıp kır;

Susmak ne demekmiş? Yere haykır, göğe haykır!”

“Korkup susma! Susarsan sıra (hem burada, hem orada) sana da gelecek.”

 

Hayati Aydın, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, s. 94-96

Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 119

Osman Necati, Kur’an ve Psikoloji,  s. 57

Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 3,  s. 391-392

İmam Gazâli, İhyâi Ulûmi’d Din, c. 4, s. 164

A.g.e. s. 160-161

İslâm Ansiklopedisi (T. D. Vakfı), c. 16, s. 528 vd.

Hayati Aydın, a.g.e. s. 86-88

Alâaddin Başar, Nur’dan Kelimeler, s. 127-129

İmam Gazâli, a.g.e. c. 4, s. 303

Mustafa Sabri Efendi, naklen: L. Cebeci, Kur’an’a Göre Takvâ, s. 27-28

İmam Gazâli, a.g.e. c. 4, s. 306

Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, s. 182 vd.

Ahmet Baydar, Kur’an Açısından Korku ve Büyü, s. 58-59

Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s,  661 vd.

 

Kur’ân-ı Kerim’den Korku İle İlgili Âyet-i Kerimeler

 

Allah Korkusu

Allah’tan Korkmak: 2/Bakara, 74, 150, 194, 196, 203, 212, 223, 231, 233, 278; 3/Âl- İmrân, 28, 30, 102, 200; 4/Nisâ, 1, 131; 5/Mâide, 8, 11, 35, 88, 93; 6/En’âm, 72; 8/Enfâl, 1-2, 29; 9/Tevbe, 119; 13/Ra’d, 21; 16/Nahl, 51-52; 22/Hac, 34-35; 30/Rûum, 31; 31/Lokman, 33; 33/Ahzâb, 1-2, 70; 39/Zümer, 10, 16; 49/Hucurât, 10, 12; 57/Hadîd, 28; 59/Haşr,7, 18; 64/Teğâbün, 16; 65/Talak, 4-5; 67/Mülk, 12; 74/Müddessir, 56.

Allah, Kendisinden Korkanlara Hak ile Bâtılı Ayıracak Anlayış Verir: 8/Enfâl, 29; 92/Leyl, 5-7.

Allah’tan Korkanların Mükâfatı: 39/Zümer, 20; 98/Beyyine, 7-8

 

Takvâ

Takvâ Sahipleri: 2/Bakara, 2-5, 45-46; 3/Âl-i İmrân, 16-17, 134-136; 21/Enbiyâ, 48-49; 24/Nûr, 52; 39/Zümer, 33; 51/Zâriyât, 17-19.

Takvâ Sahipleri, Şeytanın Aldatmasını İdrâk Eder: 7/A’râf, 201; 15/Hıcr, 39-40; 17/İsrâ, 65.

Takvâ Sahiplerinin Mükâcfatı: 3/Âl-i İmrân, 14-15, 136; 15/Hıcr, 45-48; 16/Nahl, 30-31; 19/Meryem, 63; 38/Sâd, 49-53; 39/Zümer, 34-35,73; 51/Zâriyât, 15-16; 52/Tûr, 17-20; 54/Kamer, 54-55; 55/Rahmân, 46, 48, 50, 52, 54, 56, 58, 60, 62, 64, 66, 68, 70, 72, 74, 76, 78. 68/Kalem, 34-35; 77/Mürselâl, 41-44; 78/Nebe’, 31-36; 79/Nâziât, 40-41; 92/Leyl, 17-21.

 

C-   Allah’ın Dışında Başkalarından Korkmak

Kâfirlerden ve Müşriklerden Korkulmaz: 5/Mâide, 3; 8/Enfâl, 30; 9/Tevbe, 13-14; 10/Yûnus, 65; 15/Hıcr, 94; 22/Hac, 38; 37/Saffât, 171-175.

 

Ümit

Allah’ın Rahmetinden Ümit Kesilmez: 12/Yûsuf, 87; 15/Hıcr, 55-56; 39/Zümer, 53.

Allah’ın Rahmetinden Ümit Kesenler Kâfirlerdir: 12/Yûsuf, 87; 15/Hıcr, 56.

Korku İle Ümit Arasında Bulunmak: 32/Secde, 16; 39/Zümer, 9; 57/Hadîd, 22-23; 70/Meârci, 27-28.

 

 

Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar

 

Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 279; 311-313

Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 311-312; 363

Mefâtihu’l Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Râzi, Akçağ Y. c. 2, s. 439-441; c. 3, s. 57

Kur’ân-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 126-127

Hulâsatü’l Beyan Fî Tefsîri’l Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s. 106; 143-144

İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 16, s. 528-531; c.18, s. 422-423

Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 7, s. 518-521; c. 8, s. 468-471; 530-535

Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 1, s. 119-120; 233; c. 2, s. 364-365; c. 3,  s. 29-30; 390-392

İhyâi Ulûmi’d-Din, İmam Gazâli, Bedir Y. c. 4, s. 286-350

Tenbihu’l Gâfilin ve Bostanu’l Ârifin, Ebulleys Semerkandi, Bedir Y. s. 407-414

Hayâtü’s- Sahâbe, M. Yusuf Kandehlevî, İslâmî Neşriyat Y. c. 2, s. 211-215; c. 3, s. 244-249

Kur’an’da Kulluk, Zekeriya Pak, Kayıhan Y. s. 212-216

Kur’ânî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s. 109-112

Kur’an’da Dini ve Ahlâkî Kavramlar, Toshihiko Uzutsu, Pınar Y. s. 259-267

Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 460-465

İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 664-666

Kur’ân- Kerim’de Salah Meselesi, Ömer Dumlu, D.İ.B. Y. s. 142-144

Kur’an ve İnsan, Celal Kırca, Marifet Y. s. 321-325

Tevhid ve Fazileti, Osman Öztürk, Yenda Y. s. 262-263

İlâhî Kanunların Hikmeti, Sünnetullah, Abdülkerim Zeydan, İhtar Y. s. 274-276

İman Risalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 237-244

Yokluğunda Düşülmüş Notlar, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 95-97; 204-206; 243-245

Nurdan Kelimeler, Alâaddin Başar, Zafer Y. c. 1,  s. 126-129

Kur’an Okumaları, Metin Karabaşoğlu, Karakalem Y. c. 1, s. 32-40

Selefin İzinde, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. s. 211-232

Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Hayati Aydın, Timaş Y. s. 86-96

Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y. s. 29-30

Kur’an’da Ahlâk Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y. s. 29-31

Kur’an’da İman Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y. s. 45-48; 78-80; 144-146

Kur’an ve Psikoloji, Osman Necati, Fecr Y. s. 57-64; 93-96

Kur’an’da Değişim, Gelişim ve Kalite Kavramları, Bayraktar Bayraklı, İFAV Y. s. 139; 179-180

Kur’an’da Denge, Faruk Gürbüz, Denge Y. s. 182-191

Kur’an’da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 250-251

Kütüb-i Sitte Muht. Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan, Akçağ Y. c. 6, s. 348-357

İslâm Terbiye Metodu ve Ahlâk Sistemi, Muhammed Kutub, Hisar Y. s. 178-198

İslâm’a Göre İnsan Psikolojisi, Muhammed Kutub, Hicret Y. s. 97-106

İnsan ve Davranışı, Doğan Cüceloğlu, Remzi Kitabevi, Y. s. 276-278; 440-444

Çocuk Ruh Sağlığı, Atalay Yörükoğlu, Özgür Y. s. 289-304

İnsanı Anlamak, Özcan Köknel, Altın Kitaplar Y. s. 247-251

İnsan Psikolojisi Üzerine Etüdler, Muhammed Kutub, İşaret Y. s. 103-113

Kur’an Açısından Korku ve Büyü, Ahmet Baydar, Beyan Y. s. 7-62

Korku ve Ümid, Mehmed Zâhid Kotku, Seha Neşriyat

Korku ve Ümit ve Aşk, Sadık Yalsızuçanlar, Akçağ Y.

Korkular, Özcan Köknel, Altın Kitaplar Y.

Korkunun Sanatları, Giovanni Scognamillo, İnkılâp Kitabevi Y.

Korkmaktan Korkmayın, Douglas Hunt, Yılmaz Y.

Korku, Pierre Mannoni, İleşitim Y.

Korku Cumhuriyeti, Ahmet Kahraman, Tüm Zamanlar Y.

Korkusuz Yaşama Sanatı, Josef Kirschner, Arıtan Y.

Korku ile Nefret Arasında, David Grossman, Cep Kitapları Y.

Korku ve Kaygı, Hoimar Von Ditfurth, Metis Y.

Korku ve Titreme –Diyalektik Lirik- Soren Kıerkegoard, Ara Y.

Kur’an’a Göre Takva, Lutfullah Cebeci, Seha Neşriyat

Din Psikolojisi, Hayati Hökelekli, t. Diyanet Vakfı Y.

Stres ve Dinî İnanç, Necati Öner, T.D.V.  Y.

İnsan ve Psikoloji, Hayrani Altıntaş, Kültür Bakanlığı Y.

Kaygıdan Mutluluğa Kişilik, Özcan Köknel, Altın Kitaplar Y.

Psikanaliz Sözlüğü, Charles Rysroft (Terc. M. Sağman Kayatekin), Ara Y.

 

Yorum Yaz