sohbetlerözlü sözleryazarlarmakalelervideolar
DOLAR
8,4396
EURO
10,0747
ALTIN
492,32
BIST
1.393
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Ankara
Açık
34°C
Ankara
34°C
Açık
Pazar Az Bulutlu
34°C
Pazartesi Az Bulutlu
34°C
Salı Sıcak
36°C
Çarşamba Sıcak
35°C

İSLAM TOPLUMUNUN DİNAMİKLERİ

İSLAM TOPLUMUNUN DİNAMİKLERİ
16.02.2021
0
A+
A-

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

ÖNSÖZ

Hamd alemlerin Rabbi olan Allah (cc)’a; Salat ve selam son nebi Hz.Muhammed (sav)’in üzerinedir. Bundan sonra;

İslam Toplumu yeryüzündeki en nadide topluluktur. Saf ve temiz hayatıyla ön plandadır. Yaratılışının hikmetini kavramış ve buna uygun bir hayat tercih etmiştir. Dolayısıyla böylesi bir hayatta herhangi bir tutarsızlık, dengesizlik vuku bulmayacaktır. Direktiflerini Kur’an ve Sünnet’ten alan bu topluluk herhangi bir fikirin etkisi altında ya da asılsız izmlerin peşinde hayat sürmez. Fikirlerini, düşüncelerini bir hevesle değiştirmez. Dinamikleri, kendisini ayakta tutan etkenleri bellidir. Diğer topluluklar baskı ile aldatmaca ile kontrol altına alınır ama bu İslam Toplumu için mümkün değildir. Allah(cc) tarafından kemale erdirilmiş tamamlanmış bir dine galip gelebilecek olan yoktur. Bunu akıllarından çıkarmayan İslam Toplumu bu minval üzere hayatlarını yaşadıkları gibi ilişkilerini de buna göre belirlemelidirler.

Her türlü ahlaksızlığın ve fuhşun bulunduğu topluluklarla bağını koparmış olan İslam Toplumu; ellerindeki bu büyük nimeti kaybetmemek adına talimatlara sıkı sıkı bağlanmalıdırlar. Yozlaşmamak ve bastırılmamak için prensiplerinden vazgeçmemesi gerektiğini bilmelidirler. Biz bu eserde Raslullah (sav)’in İslam Toplumu’nu oluştururken onları nasıl yetiştirdiğini nelere dikkat etmeleri gerektiğini emrettiği hususları derlemeye çalıştık. Eğer muvahhid müslümanlar Kur’an ve Sünnet’e sıkı sıkı bağlılıklarını muhafaza edebilirlerse yok olma, dinden gerisin geri dönme gibi tehlikelerden korunacaklardır. Bunun için nereden başlanmalıdır nelere dikkat etmelidir gibi soruları araştırarak siz okuyucularımızın idrakine sunduk. Gayret bizden Tevfik Allah’tandır.

7 Cemaziye’l-Evvel 1441
02.01.2020

İSLAM’A GİRİŞ

Allah’a hamd, Resulune(Sas) Salat, tüm mü’minlerede Selam olsun.

Önce, makbul bir iman. Hiç bir kerahat vakti olmayan Allah yo­lunda cihaddan önce iman. Mü’min, muvahhid ve müslüman ailenin her ferdinin ilk özelliği ve ilk vazifesi, içinde hiç bir şirk ve küfür bulunmayan sapasağlam iman sahibi olmaktır. Sonrasında yapılacak bütün çalışmalar bu temelin üzerine bina edilecektir. Bugün müslüman! Adını kendilerine yakıştıran insanların, islam’ın gereklerini uygulamada gösterdikleri tereddütün en önemli sebebi imanın gerçek anlamını anlamamış olmalarıdır.

Bu konuda, seleflerimiz olan ve Önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’ın iman, Tevhid, İlim ve Cihad mektebinde yetişmiş Ashab’ın (Allah cümlesinden razı olsun) tavrına dikkat et­mek ve ders almak günün mü’min ve muvahhidlerin baş vazifesi olmalıdır…

İşte yeryüzünün en hayırlı nesli olan Ashab’dan Cündüb b. Abdullah (r.a.), şöyle diyor: Biz, erginlik çağına ermek üzere birer genç iken, Rasulullah (s.a.s.) ile beraber idik. Biz, Kur’ân-i Kerim’i Öğrenmeden önce imanı öğrendik. Ondan sonra Kur’ân’ı öğ­rendik. Kur’ân sayesinde de imanımız fazlalaştı (kuvvetleşti, pekişti.).[1]

Bedenin amellerinden önce, kalb harekete geçmeli ve kendisine mahsus olan iman amelini işlemelidir. Kalbin ameli olan iman, bütün amellerden önce gelir… Allah yolunda cihad etmekten, yani malıyla, canıyla Allah yolunda, Allah düşmanlarıyla savaşmaktan, öldürmekten ve ölmekten önce, gereği üzere iman etmek. Namaz kılmaktan, oruç tutmak­tan, zekât vermekten ve Hacca gitmekten önce şirksiz ve şübhesiz iman gerek…

Ebu İshak, şöyle demiştir: Ben, El-Bera (İbn Azib)’dan işittim, şöyle diyordu: (Uhud Harbi’nde) Rasulullah’a, demir zırh ile yüzü örtülü bir kişi geldi de: Ya Rasulullah, (hemen) harb edeyim de (sonra) müslüman mı olayım?, diye sordu. Rasulullah (s.a.s.): “Müslüman ol, sonra harb et!” buyurdu.[2]

O da, hemen müslüman, oldu, sonra da harbe girişti nihayet şehid edildi. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.): “Az işledi, fakat çok ecir kazandi!”buyurdu! İmam Müslim (rh.a.), aynı olayı, şöyle kaydeder: Ensar’ın bir kabilesi olan Beni Nebit’den bir adam gelerek: Ben, Allah’dan başka ilâh olmadığına, senin Al­lah’ın kulu ve Rasulü olduğunu şehadet ederim, dedi. Sonra ilerledi ve öldürülünceye kadar harb etti. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.): “Bu adam, az amel işledi amma çok ecir kazandı!” buyurdular.[3]

Yegâne Rabbimiz Allah (cc) nasıl emretmiş ise ve yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.) nasıl bildirmiş ise, o şekilde iman etmek. Kur’an ve sünneti biraz olsun araştıran herkes amellerden önce kabul olunan bir iman’ın şart olduğunu mutlaka anlayacaktır.

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.)’e: Amellerin hangisi efdaldır? diye sordular. Rasulullah (s.a.s.): “Allah’a ve Rasulüne iman etmektir.” buyurdu. Ondan sonra hangisi? Diye sordu. “Allah yolunda cihaddır.” buyurdu. Ondan sonra hangisi? Denildi. “Makbul olmuş Hacc’dır.” cevabını verdi.[4]

Yine, Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle yegâne önde­rimiz ve örneğimiz Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurdu: “Allah katında amellerin en üstünü, içinde hiç bir şübhe bulunmayan imandır.” [5]

Mü’min ve Allah’ Azze ve Celle’yi tevhid eden bir muvahhid olabilmenin kesin şartı içerisine şirk ve küfrün karışmadığı sahih bir akide sahibi olmaktır. Ayeti Kerime’de mealen şöyle buyurulmaktadır;

“İnsanlardan kimileride vardır ki Allah’a ve ahiret gününe iman ettik derler, hâlbuki ollar mümin değillerdir”(Bakara 8)

Yine iman sahibi olupta,  İndallahta geçerli olmayan ya da sahibini Allah’ın rızasına ulaştırıp cennetine dâhil etmeyen bir imandan bahsederken Kuran’da şöyle buyurulur;

“Onların çoğu, Allah’a ortak koşmaksızın O’na inanmazlar.”(Yusuf 106)

Demek ki bir iman var ama kabul olunan bir iman değil. Dikkat edilirse onların çoğu deniliyor. İşte o az müminlerden olabilmek için delilli ve samimi bir tasdik şarttır. Önce iman, makbul, karışımsız, katıksız bir iman öğrenilecek.

Nedir, ne değildir? Gerçekten bilinecek, delilleriyle kavranacak ve iman kalbe yerleşecektir. İman, tahkiki olmalı. Tahkikî iman, sapasağlam ve dipdiri bir imandır… Her ne kadar aley­hinde suç işlenmemiş taklidi iman, kabul görülse de, mü’min ve muvahhid kuldan istenilen ve cidden kabul edilen tahkikî imandır. O da, delilleriyle, bilerek, şuurlu yapılan iman­dır…

“Şu hâlde bil, gerçek şu ki, Allah’dan başka ilâh yok­tur.” (Muhammed 19)Diye buyuran Rabbimiz Allah (c.c), iman etmenin, sadece dil ile söylenen içi boşaltılmış, hiç bir mânâ ifade etmeyen kalbe yerleşmemiş ve azalara sirayet etmemiş bir sözden ibaret olmadığını beyan etmektedir:

“Bedeviler dedi ki; “İman ettik.” De ki: “Siz, iman etmediniz, ancak İslâm  (teslim) olduk deyin. İman henüz kalblerine girmiş değildir. Eğer Allah’a ve Rasulü’ne itaat ederseniz, O, sizin amellerinizden hiç bir şeyi eksiltmez. Hiç şübhesiz Allah, çok bağışlayandır, çok esirge­yendir.” (Hucurat 14)

Önce imanı öğrenmek, sonra kabul edip gereğini yapmak ve aleyhine hiç bir suç işlememek ve böylece ölebilmek. İşte imtihan sa­hası olan dünya hayatında imtihanı kazanmanın ve zarardan kurtulmanın biricik şartı budur.

“Asra andolsun, gerçekten insan ziyan içindedir. Ancak iman edip salih amellerde bulunanlar, birbirle­rine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka.” (Asr 1-3)

Muvahhid mü’min, tek başına bir ümmet olan Allah’ın dostu Hz. İbrahim (a.s.) gibi mutmain olmuş bir kalb ile iman etmeli ve imanında hiç bir zaman şüpheye düşmemelidir.

“Hani İbrahim: “Rabbim, bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster.” demişti. (Allah, Ona:) ‘İnanmıyor musun? Deyince: ‘Hayır, (inandım) ancak kalbimin tatmin olması için’ de­mişti. “Öyleyse, dört kuş tut. Onları kendine alıştır, sonra onları (parçalayıp) her bir parçasını bir dağın üzerine bırak, sonra da onları çağır. Sana coşarak gelirler. Bil ki, şübhesiz Allah, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. (Bakara 260)

Seksiz ve şübhesiz iman, yakın derece olmalıdır. Hiç bir fitne rüzgârı, muvahhid mü’mini yerinden sarsmamalı ve eğip bükmemelidir. Çünkü her esen rüzgâra eğilen kişi, dağ kadar da olsa saman çöpü kadar kıymetinin olmadığı bir gerçektir.

Akide konusunda her gün yeni bir anlayış gündeme getiren ve dünkü inancında: dolayı pişman olanların imanla­rı sağlam temellere dayanırımış ve kaygan bir zeminde seyrediyordur. Bu tesbit, yanlıştan vazgeçen ve sağlam akideye sarılmak için fikir değiştiren, doğrusunu görüp ona meylet­tikten sonra onda kalanlar için değildir elbet! Tevhid akidesi, sağlam, kuvvetli ve yakîn derecede olmalıdır. Emiru’l-Mü’minin İmam Ali (r.a.)’ın beyan buyurduğu gibi olmalı.

“Perde kaldırılırsa bile yakınım artmaz benim.[6] diye buyuran İmam Ali (r.a.)’ın anlayışını ve kavrayışını elde etmeli muvahhid mü’min.

Muvahhid mü’min, tahkiki iman derecesinde inanan kişidir. Bilerek ve şuurlu bir şekilde araştırır, imanî meseleleri kavrar, içine sindirir ve bir kere kalbe yerleştirdikten sonra bir daha tereddüd etmez artık. O, neye, nasıl ve niçin inandığını çok iyi kavramıştır.

Âlimlerimizden bir kesimin Ashab-ı Kiram hakkında yaptığı şu tespit bizim içinde yaşam tarzı olmalıdır; Onlar kuruyup çatlamış bir toprak gibiydi. Allah rahmet yağmurlarını yağdırdığında onlar çatlak olan yerlerden suyu içlerine çekip sindirdiler. Daha sonra üzerlerinde tuttular da diğer insanlarda onlardan istifade etti. İşte başlangıç böyle olmalı iliklerine kadar işlemeli. Nasıl ki bir kalp vücudun her bölgesine ihtiyacı olan kanı pompalıyor ve böylece o kişinin azaları selim bir şekilde hareket edebiliyorsa imanda böyle olmalı, ruhun her bölgesine de makbul iman sindirilip yön vermelidir.

Rabbimiz Allah (c.c), şöyle buyurur: “

Göklerin ve yerin mülkü, Allah’ındır. Allah, her şeye güç yetirendir. Şübhesiz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde temiz akıl sahibleri için gerçek­ten ayetler vardır. Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler. Ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşü­nürler. (Ve derler ki:) “Rabbimiz, Sen bunu, boşuna yarat­madın. Sen, pek yücesin, bizi, ateşin azabından koru. (Ali imran 189-191)

Göklerin ve yerin mülkü, yani hakimiyeti Allah’ın­dır. [7] Mülk de, milk de Allah’ındır. Hem zerresinden kürresine bütün kâinat Allah’ındır, hem de kâinattaki canlı ve cansız varlıkların üzerindeki tasarruf ve hakimiyet Al­lah’ındır. onları yaratan ve hepsine şaşmaz düzen veren Allah’dır. Allah, güç ve kudret sahibi olup herşeye kadirdir…

Bu hakikati kavrayan temiz akıl sahipleri, kâinatın ya­ratılışını müşahade eder, gece ve gündüzün ardarda gelişini düşünür, hikmetini araştırır. Bunların, Allah’ın birer ayeti, yani O’nun varlığına, birliğine, eşi ve ortağı olmayışına birer delil olduğunu kavrar. Âlemlerin Rabbi Allah’ı bilir, tanır ve kabul eder. Rabbi Allah ile bağını sağlamlaştırır, şeksiz ve şirksiz iman edip her hâlinde Rabbini anar! Bu anmak hâli, unutmaktan sonraki hatırlama hâli değil, hiç unutmama hâlidir.

Fıtrat üzere yaratılan insanoğlu, üç hâl üzeredir: Ya ayaktadır, ya oturmuştur veya uzanmıştır. Hangi durumda olursa olsun, kendi varlığından itibaren kâinatta her varlığın yaratılmasını düşünür, yaratılış hikmetini kavramaya çalı­şır. Böylelikle kendisini ve kâinatı yaratan, Rabbi Allah’ın yegane İlâh, Melik ve Rabb olduğuna tatmin olunmuş bir kalb ile şeksiz ve şüphesiz iman eder… Âlemlerin Rabbi Al­lah, hem yaratıcı, hem de emir vericidir. Yani yarattığı her varlığın üzerinde yalnız ve yalnız O, tasarruf sahibi hakim-ı mutlaktır. Yarattığı gibi, yönetir de. Yaratma kanunları gibi, yönetme kanunları da, yalnız ve yalnız O’na aiddir. Na­sıl ki, O’ndan başkasının yaratmaya gücü yetmediği ve yet­kisi olmadığı gibi, yaratılmışlar üzerinde de Allah’dan baş­kaları hakimiyet noktasında tasarruf sahibi olamazlar. Tuğ­yan edip hakim olmaya çalıştıkları andan itibaren, o bölgede anarşizm ve terörizm ortaya çıkar. Gerek ferdî, gerekse top­lumsal kargaşa, kavga ve düzensizlik baş gösterir. Çünkü hem yaratma, hem de emir yalnız ve yalnız Allah’ındır (Araf/54)”Yaratma, Allah’a aid, emir ise başkalarına”denildi mi, dü­zensizlik başlamıştır. Yetkiler, ehil olmayanlara verildi mi, elbette sonuç felaket olur… Emanet, ehline verilmeyince kı­yamet kopar.[8] Tevhidin yerine şirkin, imanın yerine küf­rün ve İslâm’ın yerine tağutun hakim olduğu Cahiliyye top­lumlarında, o toplumun kıyameti kopmuş ve felaketler birbi­rini takip ederek, belâlar yağmaya başlar…

Muvahhid mü’minler, bütün bunları düşünüp, her şeyi yerli yerinde yaratan Rabbleri Allah’a karşı olan imanları kuvvetlenir ve: “Rabbimiz, Sen, bunu boşuna yaratmadın. Sen, pek yücesin, bizi ateşin azabından koru.” diye dua eder, Allah’ı Rabb, Rasulullah (s.a.s.)’i Önder, Kur’ân-ı Kerim’i düstur ve İslâm’ı din olarak kabul edip onlardan razı olurlar.

Yaratılış ve yaratılanlar üzerinde düşünüp onlardaki hikmeti kavramaya çalışan temiz akıl ve sağlam iman sahibi muvahhid mü’minler, onlardaki mükemmelliği yakinen gö­rür ve idrak ederler. Yaratılmışlarda, fıtrî hallerinde hiç bir düzensizliğin ve abesliğin olmadığının farkına varırlar. Ya­ratılan göklerde, yerde ve her ikisi arasındaki varlıklarda hiç bir başıbozukluğun olmadığını görür ve inanırlar…

“Mülk elinde bulunan (Allah) ne yücedir. O, herşeye güç yetirendir. O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır. O, biri, diğeriyle tam bir uyum (mutabakat) içinde ye­di gök yaratmış olandır. Rahman (olan Allah)’ın yaratmasın­da hiç bir çelişki ve uygunsuzluk (tefavüt) göremezsin. İşte gözü (nü) çevirip gezdir, herhangi bir çatlaklık, (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha çevirip gezdir, o göz (uyumsuzluk bulmaktan) umudunu kesmiş bir hâlde bitkin olarak sana dönecektir.”(Mülk/1-4)

Rabbimiz Allah (c.c.) böyle ciddî bir araştırma yap­mamızı emrederken, Halilullah İbrahim (a.s.) gibi kalblerimizin mutmain olmasını diliyor. Rabbimiz Allah’ın yarat­ma konusundaki gücü ve kuvvetinin mükemmelliğini idrak eden temiz akıl sahihleri, O’nun emir, yani dünya hayatının yönetimiyle ilgili kanunlarındaki mükemmelliği de idrak edeceklerdir. O’ndan başka kanun koyucuları reddedecek ve yalnızca O’nun kanunlarına inanıp itaat edeceklerdir. Böylelikle kendisine bu organların niçin verildiğini kavramış olan bu kimseler bu organları yaratılış amacına uygun olarak kullanıp kendisinden istenen hayatı yerine getirme noktasında acele edeceklerdir. Verilen organlarla Allah (cc)’ın teklğine işaret eden bu kainatı tefekkür edip sonuca varan muvahhidler, bu kabullenişin akabinde kendi fiil ve amelleriyle Allah (cc)’ın tek ilah ve Rabb olduğuna şehadet edeceklerdir.

Rabbimiz Allah’a tam teslim olmuş muvahhid Mü’minler, şöyle yalvarıp dua ederler:

“Rabbimiz, şübhesiz Sen, kimi ateşe sokarsan, artık onu hor ve aşağılık kılmışsındır. Zulmedenlerin yardımcıları yoktur. Rabbimiz, biz: “Rabbinize iman edin,” diye imana çağrıda bulunan bir çağrıcıyı işittik, hemen iman ettik. Rabbimiz, bizim günahımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve bizi de İyilik yapanlarla birlikte öldür. Rabbimiz, peygamberlerine vaad ettiklerini bize ver, kıyamet gününde de bizi hor ve aşağılık kılma. Şüphesiz Sen, vad’ettiğine muhalefet etmeyensin.”(Al-i İmran/192-194)

Rabbi Allah’ı bilen, tanıyan, şüphe etmeden iman eden ve imanın gereği olan itaati da hiç bir itiraz etmeden yerine getiren muvahhid mü’minler, “Hakimiyetin, kayıtsız şartsız Allah’a aid olduğunu[9] kabul etmiş, Allah’dan başka tüm egemen tağutî güçleri reddetmişlerdir. Bu inanç ve ha­reket, tevhidin ve sağlam iman sahibi olmanın gereğidir. Yegane Rabbimiz, ilâhımız ve Melikimiz Allah, şöyle buyurur:

“Ben, cinleri de, insanları da yalnız bana ibadet et­sinler diye yarattım.”(Zariyat/56)

İnsanların ve cinlerin yaratılış gayesi, yalnız ve yalnız âlemlerin Rabbi Allah’a gereği şekilde kul olmaktır. O’na iman etmek, itaat etmek ve Rasulü (s.a.s.)’den gördüğü şekilde ibadet etmek. İbadet etmek, yani Rabbimiz Allah’ı ta­nımak. O’ndan başka hüküm koyucu tağutları tanıma­mak! Yaratılış gayemize uygun kulluk vazifelerimizi yerine getirirken de, yegane önder ve örneğimiz, Rasulullah (s.a.s.)’dır.[10] Rasulullah (s.a.s.), Rabbimiz Allah’a nasıl kul olmuşsa, biz muvahhid mü’minler de, aynen öyle kul olma­mız gerekir. Çünkü Rabbimiz Allah, bizden bunu istiyor. Yegane Önderimiz Rasulullah (s.a.s.), kendisini her şeyiyle Rabbimiz Allah’a teslim etmişti. Ve Rabbimiz Allah (c.c.) şöyle buyurdu:

“De ki: Benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm Âlemlerin Rabbi Allah içindir. O’nun ortağı yoktur. Ben, bununla emrolundum ve müslümanların ilkiyim. De ki: Allah, her şeyin Rabbi iken, hiç ben, Ailah’dan başka rabb mı isterim?”(En’am/162-164)

Rabbimiz Allah, böyle emretti ve yegane önderimiz Rasulullah (s.a.s.), bunu yaşayarak ilân etti. Allah’dan başka rabb tanımadığını, hayatının ve yalnız Allah için olduğunu, yani Allah nasıl emretmiş ise, hiç bir taviz vermeden, hiç bir noksanlık yapmadan yerine getirmeye çalışarak yaşarken, diğer insanlara da bu gerçeğin ilân edilmesi gerekiyordu… Rabbimiz Allah’ın muvahhid mü’min kullarına emriydi bu…

“Öyle ise emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Beraberindeki tövbe edenler de dosdoğru olsunlar…”(Hud/112)

Ayrıca Allah’ın hiç bir ortağının bulunmadığını, yani ne mülkünde, ne de milkinde hiç bir ortağının olmadığını ina­narak ilân etmelidir muvahhid mü’min kulları! Yaratma konusunda da, hakimiyet, yani egemenlik, yani hüküm koy­ma konusunda da O’nun hiç bir ortağı yoktur. Göklerde de hakim olan, yerde de hakim olan, yegane kanun koyucu Allah’dır… Rabbimiz Allah, şöyle buyurur.

“Göklerde ilâh olan ve yerde ilâh olan O’dur. O, hü­küm ve hikmet sahibi olandır, bilendir. Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların mülkü kendisinin olan (Allah) ne yücedir. Kıyamet saatinin ilmi O’nun kalındadır ve siz, O’na döndürüleceksiniz.”(Zuhruf/84-85)

“De ki: “Göklerin ve yerin Rabbi Kimdir?” De ki: “Allah’tır.” De ki: “Öyleyse, O’nu bırakıp kendilerine bile yarar da, zarar da sağlamaya güç yetiremeyen bir takım ve­liler mi (ilâhlar) edindiniz?” De ki: “Hiç görmeyen (a’ma) ile gören (basiret sahibi) eşit olabilir mi? Veya karanlıkla nur eşit olabilir mi?” Yoksa Allah’a, O’nun yaratması gibi yaratan ortaklar buldular da, bu yaratma, kendilerince birbirine mi benzeşti? De ki: “Allah, her şeyin yaratıcısıdır ve O, tektir, kahredici olandır.”(Rad/16)

“Göklerin ve yerin gaybı O’nundur. O, ne güzel görmekte ve ne güzel işitmektedir. O’nıın dışında onların bir velisi yoktur. Kendi hükmünde hiç kimseyi ortak kılmaz.”(Kehf/26)

Allah, gökler için kanun koyup onunla gökleri yönetirken, yere karışmıyor, yeryüzündeki insanlar da, birbirlerini yönetmek için heva ve heveslerine hangi şey hoş geliyorsa öylece anayasa­lar, kanunlar yapıp yönetimi keyiflerince yapar değildirler. Allah, yegane hakimdir ve hakimiyet, kayıtsız şartsız hem göklerde, hem de yerde O’nundur. “O, kendi hükmünde hiç kimseyi ortak kılmaz!.”Kim ki, yerde, yani yeryüzündeki ülkelerde O’nun hükümlerini bildiren Kur’ân-ı Kerim’i gerek yönetimden, gerek ekonomiden, gerek hukuktan ve gerekse sosyal meselelerden ayırıp onu devre dışına bırakarak, bu sahalarda kendi istekleri doğrultusunda kanun yapar, onunla insanları sevk ve idare ederse, Allah’a hükümde şirk koşmuş olur. “Yani göklerin yönetimi Allah’a aiddir. Biz, O’nun gökteki yönetimine karışmayız, karışamayız. Aynen bunun gibi yeryüzünde bu ülkenin de hakimiyeti, yönetimi bize aiddir, biz, Allah’ı yönetimimize karıştırmayız. Gökler O’nun, yer ise bizimdir.” İşte böyle inanan, böyle söyleyen ve böyle hareket edenler, Allah’a şirk koşmuş olurlar. İşte apaçık şirk budur. Yegan Rabbimiz Allah (c.c.) şöyle buyurur:

“Hiç şüphesiz, Allah, kendisine şirk koşanları bağış­lamaz. Bunun dışında kalanlar ise, dilediğini bağışlar. Kim Allah’a şirk koşarsa, elbette o, uzak bir sapıklıkla sapmıştır.”(Nisa/48,116)

Âlemlerin Rabbi Allah, hakimiyet konusunda kendi­sine şirk koşanları affetmeyeceğini apaçık beyan etmekte ve göklerde de, yerde de O’nu, yegane Rabb, İlâh ve Melik kabul eden muvahhid mü’min kullarına şöyle buyurmaktadır:

“Öyleyse sen, yüzünü Allah’ı birleyen (bir hanif) ola­rak dine, Allah’ın o fıtratına çevir ki, insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratışı için hiç bir değişme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler.

Gönülden katıksız bağlılar olarak, O’na yönelin ve O’ndatı korkup-sakının, dosdoğru namazı kılın ve müşriklerden olmayın.”(Rum/30-31)

“Ve müşriklerden olmayın.” Yani yeryüzünde müstekbirleşmiş tağutlar gibi, Allah’ın hakimiyet hakkını gasbeden, insanların üzerinde egemenliğini kuran Allah düşman­ları gibi olmayın. Gökleri ve yeri, kendileri ile yegane Rabb Allah arasında pay edenler, yani Allah göklere hakim, biz ise, yeryüzüne diyen ve Allah’ın kanunlarını kendi ülke­lerinin hiç bir şeyine karıştırmadıkları gibi, teklifte bulu­nanlar, en ağır ceza veren müşrikler gibi olmayın. Hem onlar gibi olmayın, hem de onlara yardımcı veya hizmetkâr olmayın!

Muvahhid mü’minler olarak yegane Rabbiniz Allah’a yönelin. Hayatınızın her birimi Allah için olsun, O’nun kanunları doğrultusunda hareket edin ve emirleri gereği ha­yatınızı tanzim edin. Gönülden, O’nun hayat nizamı olan dine, yani İslâm’a bağlanın. Allah, nasıl göndermiş ve Rasulullah (s.a.s.) nasıl tebliğ edip hayatî örnek almış ise, İs­lâm’ı o şekilde alın, idrak edin, kavrayın ve şuurlu bir şekil­de katıksız yaşamaya gayret edin. İslâm’da, ne eksiklik ve ne de fazlalık yapmayın. Vasat olun ve emredilen şekilde davranın! Böyle bütün varlığıyla Allah’a, Allah’ın dini olan İs­lâm’a gönülden ve katıksız yönelenleri Rabbimiz Allah müj­delemektedir:

“Tağuta kulluk etmekten kaçınan ve Allah’a içten yö­nelenler ise, onlar için bir müjde vardır, öyleyse kullanma müjde ver. Ki, onlar, sözü işitirler ve en güzeline uyarlar, işte onlar, Allah’ın kendilerini hidayete eriştirdikleridir. Ve on­lar, temiz akıl sahipleridir.”(Zümer/17-18)

Temiz akıl sahibleri, akılları tağutî değerler ve baskı­lar tarafından dumura uğratılmamış akıl sahibleri, tağutlaşanlardan ve tağutî ideolojik düzenlerden tamamen uzakla­şanlar, ilişkilerini kesenlerdir. Tağuta kulluk etmek, tağutlara, ideolojilerine, düzenlerine, felsefe ve kanunlarına tabi olmak ve itaat etmek demektir![11] Tağutu reddedip, tüm ku­rum ve kuruluşlarıyla İslâm’ın karşısına dikilen gayri İslâmî düzenlerden ilişkiyi kesip, yalnız Allah’a ve O’nun nizamına yönelenler, ancak iyi söz ile kötü sözü birbirinden ayırabil­me firasetine ermişlerdir. Çünkü Allah, onların bu iman ve salih amellerine mükafat olarak kendilerine hidayet vermiş ve hidayetlerini arttırmıştır. Tağutu reddedmiş ve onunla hiçbir zaman ve hiç bir şekilde uzlaşmayan muvahhid mü’minler için şöyle buyurur Rabbimiz Allah:

“Biz sana onların haberlerini gerçek olarak anlatıyoruz: Şüphesiz onlar Rablerine inanmış birkaç genç yiğitti. Biz de onların hidayetlerini artırmıştık. Kalkıp da, “Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. O’ndan başkasına asla ilâh demeyiz. Yoksa andolsun ki saçma bir söz söylemiş oluruz. Şunlar, şu kavmimiz, O’ndan başka tanrılar edindiler. Onlar hakkında açık bir delil getirselerdi ya! Artık kim Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalimdir?” dediklerinde onların kalplerine kuvvet vermiştik.”(Kehf/13-15)

“Ey iman edenler, çokça zikretmek suretiyle Allah’ı zikredin. Ve O’nu, sabah ve akşam teşbih edin. O’dur ki, sizi karanlıklardan nura çıkarmak için size rahmet etmekte, melekleri de (size dua etmektedir). O, mü’minleri çok esirgeyendir.” (Ahzab/41-43)

 

Ancak gerçekten iman edenler, Allah’ı çokça zikreder, sabah ve akşam, yani bütün zamanlarda Allah’ı tesbih eder. Allah’ı zikreder, yani o an Rabbimiz Allah, onun nasıl davranmasını istiyorsa Öylece davranır. Zikir, muvahhid mü’min insanın, yaratılış gayesine uygun hâl içinde, yani tağutu reddederek yalnızca Allah’a yönelmek suretiyle iba­det hâlinde bulunmasıdır. Hem kal (söz), hem de hâl (davranış ve tavır) İle zikre devam eden muvahhid mü’min kul, Allah’ı bütün noksan sıfatlardan tenzih ederek, O’nu her an tesbih etmeye devam eder.

Allah’ı zikretmek ile iman dolu kalbi teskin bulmuş huzura kavuşmuş ve rahatlaşmış muvahhid mü’minler, iman ve salih amel ile takvaya ermiş, böylece ihsan makamında hazır bulunmuştur:

Abdullah b. Ömer, babası Emiru’l-Mü’minin İmam Ömer b. Hattab (r.anha)’dan rivayet ettiği meşhur Cibril (a.s.) Hadisi’nin bir bölümü şöyledir: O zat (yani Cibril, a.s.): Bana ihsandan haber ver,dedi. Rasulullah(s.a.s.): “Allah’a, O’nu görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Çünkü her ne kadar sen, O’nu görmüyorsan da, O, seni mu­hakkak görür.” buyurdu.[12]

Gerçek iman ve katıksız Tevhid kalbe yerleşince, kalp mü’min, beyin müslimleşip te’siri vücudun azalarına sirayet edince muvahhid mü’min, her anında Rabbi Allah’ın huzu­runda olduğunun farkına varır.  Önce iman dedik ve sözü sürdürdük…

Muaz İbn Cebel (r.a.), şöyle demiştir: Ben, bir seferde Rasulullah’ın bindiği Ufeyr denilen bir eşek üstünde Rasulullah’ın terkisinde idim. Rasulullah (s.a.s.), bana: “Ya Muaz, Allah’ın kulları üzerindeki hakkı ve kulla­rın da Allah üzerindeki hakkı nedir, bilir misin ?” diye sordu. Ben de: Bunu, Allah ile Rasulü en (iyi) bilendir, dedim. Rasulullah (s.a.s.), “Allah’ın kulları üzerindeki sabit olan hakkı, kulların, Allah’a itaat ve kulluk etmeleri ve Allah’a hiç bir şeyi ortak koşmamalarıdır. Kulların Allah üzerindeki hakki da, kendisine hiç bir şeyi ortak kılmayan kişiye azab etmemesidir (yani bu husustaki lutfudur).” buyurdu. Bunun üzerine ben: Ya Rasulullah, bunu, ben insanlara müjdeleyeyim mi? diye sordum. Rasulullah: “Hayır, bunu, onlara müjdeleme! Sonra buna dayanıp güvenirler.” buyurdu.[13]

Muvahhid mü’min kul, Rabbimiz Allah’ın onun üze­rindeki hakkını yerine getirir ve vazifesinde bir noksanlık yapmazsa, gerçek imanın tadına erer. Hayatın her birimin­de, gerek inançta, yani akidede, gerekse amelde, yani hâl ve hareketinde, küçüğünden büyüğüne, açığından gizlisine Rabbimiz Allah (c.c.)’ye şirk koşmazsa, her anda ve her hâl­de Tevhid üzere olursa, Allah’ı görüyormuş gibi ibadî vazi­felerine hakkıyla yerine getirirse, farzıyla, vacibiyle, Sünnetiyle, nafilesiyle salih amelde bulunursa, helâllere sarılır ve haramlara yaklaşmayıp tamamiyle kaçınırsa, yaradılış gaye­sine uygun davranmış olur.

Gerçek ve tam imanın tadına ermenin şartlarını, Enes (b. Malik, r.a.)’ın rivayetiyle önderimiz Rasulullah (s.a.s.) şöyle beyan buyurur: “Kimde üç şey bulunursa, imanın tatlılığını tatmış olur: Allah ile Rasulü, kendisine başkalarından daha sevgili olmak, Bir kimseyi sevmek, fakat yalnız Allah için sevmek, (Allah, onu küfürden kurtardıktan sonra) yine küfre dönmekten, ateşe atılacakmışcasına hoşlanmamak.[14]

Başka bir Hadis-i Şerifte, Abbas b. Abdulmutalib (r.a.)’ın rivayetiyle önderimiz Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur: “İmanın tadını, Rabb olarak Allah’a, din olarak İs­lâm’a, Peygamber olarak Muhammed’e razı olan tatmıştır. [15]

Bu konuda diğer bir hadis-i şerifi de bizlere Ebu Said el-Hudrî (r.a.) rivayet eder. Yegane önder ve Örneğimiz Ra­sulullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Ey Ebu Said, her kim, Rabb olarak Allah’a, din ola­rak İslâm’a, Peygamber olarak da Muhammed’e razı olursa, o kimseye cennet vacibdir. [16]

Yegane Rabbimiz Allah Şahiddir, bu satırları oku­yanlar şahid olsun, bilenler ve duyanlar şahid olsun ki, muvahhid mü’minler olarak biz, yegane Rabb olarak Allah’ı, din olarak İslâm’ı, Peygamber ve önder olarak Rasulullah Muhammed (s.a.s.)’i, hayat düsturu olarak Kur’ân-ı Kerîm’i seçip beğendik ve razı olduk! Allah’dan başka hiç bir ha­kim ve kanun koyucu kabul etmiyor, İslâm’dan başka hiç bir hayat nizamı kabul etmiyor, bütün beşerî ve tağutî ideoloji­leri, düzenleri, felsefeleri red ve inkâr ediyoruz. Rasulullah (s.a.s.)’den başka hiç bir önder, örnek ve mürşid kabul etmi­yor, Kur’ân-ı Kerîm’den başka hiç bîr düstur, yani beşerî ve tağutî yasalar kabul etmiyor, yegane uyulacak ve hayata ha­kim olacak yasanın Kur’ân-ı Kerîm olduğuna İman ediyo­ruz!

Ehli’s-Sünne ve’l-Cemaat Akidesine mensub olan muvahhid mü’minlerin, vazgeçilmez ve olmazsa olmaz itikadı budur. Bu akideyi benimseyen muvahhid mü’minler, bütün tağutî ideolojileri ve düzenleri, kurum ve kuruluşlarıyla red­deden şahsiyetlerdir. Çünkü tağutî ideolojiler ve düzenleri­nin ana yapısı, Allah’a şirk koşmak üzerine kurulmuş, temellendirilmiş ve bu konuda kemikleşmiş durumdadır. Şu ger­çeği hatırlatmakta da fayda vardır: Komünizmden kapitaliz­me, sosyalizmden faşizme, diktatörlükten nasyonalizme, sekulerizmden demokrasiye, liberalizmden laikliğe kadar bütün beşerî ideolojiler ve düzenler, başta İmam Ebu Cafer Muhammed bin Cerir et-Taberî (rh.a)’in ve diğer İslâm ule­mâsının görüşüne göre tağut hükmündedir!

Allah (c.c.) tarafından kabul gören iman, tağutu red etmekle ve katıksız inanmakla gerçekleşir. Bu konuda Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Andolsun, biz, her ümmete: “Allah’a kulluk edin ve tağuttan kaçının” (diye tebliğ etmesi için) bir peygamber gönderdik. Böylelikle onlardan kimine, Allah hidayet verdi, onlardan kiminin üzerine de sapıklık hak oldu. Artık, yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların uğradıkları sonucu görün.”(Nahl/36)

Ve yine buyurur yegane Rabbimiz Allah (c.c.)

“Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. Gerçek şu ki, doğ­ruluk (rüşd), sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim tağutu tanımayıp Allah’a inanırsa, o, sapasağlam bir kulpa yapış­mıştır, bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir.”(Bakara/256)

Bu, böyledir! Katıksız iman, sapasağlam kulptur, yani urvetu’l-vuska, kopması imkânsız olan sapasağlam kulpa yapışmanın şartı da, tağutu her şeyiyle reddetmek ta­nımamak, kalbini ve beynini tağutî bütün değerlerden terte­miz kılmak, ondan sonra Allah ve Rasulü (s.a.s.)’in emretti­ği, Öğrettiği şekilde inanmak, bu imanı kalbe ve beyne yer­leştirmek, vücudun azalarına sirayet ettirmek, yani imanın gereği olan salih ameli işlemektir. Kabul gören katıksız imanın gereği budur!

Olgun ve katıksız imanın gereklerinden birisini Önde­rimiz Rasulullah (s.a.s.), Enes b. Malik (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle beyan eder: “Hiç biriniz, ben ona, babasından da, evladından da, bütün insanlardan da sevgili olmadıkça (kemaliyle) iman etmiş olamaz.” [17]

Önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’ı sevmek, Allah’ı sev­menin vazgeçilmez gereği ve Rabbimiz Allah’ın emridir. Muvahhid mü’minlerin Allah’a karşı olan sevgileri çok kuv­vetlidir. Bu gerçeği, Rabbimiz Allah (cc) şöyle beyan bu­yurur:

“İnsanlar içinde, Allah’dan başkasını eş ve ortak tu­tanlar vardır ki, onlar (bu eş ve ortakları), Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgisi ise, daha güç­lüdür.”(Bakara/165)

Kendisine karşı sevgileri çok güçlü olan muvahhid mü’min kullarına şu emri veriyor:

“De ki: “Eğer siz Allah’ı seviyorsanız bana uyun, Al­lah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah, bağışlayandır ve esirgeyendir. De ki: “Allah’a ve Rasulü’ne itaat edin.” Eğer yüz çe­virirlerse, şübhesiz Allah, kâfirleri sevmez.”(Al-i İmran/31-32)

Bu ilâhî emirler olan ayet-i kerimelerden apaçık anla­şıldığı gibi, Allah’a iman, Rasulullah (s.a.s.)’e iman etmekle, Allah’ı sevmek, Rasulullah (s.a.s.)’i sevmekle, Allah’a itaat, Rasulullah (s.a.s.)’e itaat etmekle gerçekleşir!

Olgunluğuyla, bütünlüğüyle katıksız ve kabul görmüş iman, Allah’a ve Rasulü Muhammed (s.a.s.)’e gereği üzere imandır. Muvahhid mü’min, Allah’a ve Rasulullah (s.a.s.)’e sıhhatli bir şekilde iman edendir.

Rasulullah Muhammed (s.a.s.)’e iman etmeden, sade­ce Allah’a iman etmek, iman değildir. Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

“Mü’min olanlar, ancak o kimselerdir ki, onlar, Al­lah’a ve Rasulü’ne iman ettiler, sonra hiç bir kuşkuya kapılmadan Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihâd ettiler. İşte onlar, sadık (doğru) olanların tâ kendileridir.”(Hucurat 15)

Bu konuda, İslâm Milleti’nin ve Rasulullah (s.a.s.)’in ümmetinin imamlarından imam Şafiî (Rh.a.), şu hakikati be­yan eder: “Allah, dini, farzı ve kitabı bakımından peygamberine öyle bir mevki vermiştir ki, O’nu dini için bayrak yaptığını bildirmiş, O’na itaati farz kılmış ve O’na karşı gelmeyi ya­saklamıştır. Peygamberi’ne imanı, kendisine iman ile birleş­tirerek O’nun üstünlüğünü belirtmiştir.”[18]

Muvahhid mü’min olmanın vazgeçilmez şartı, Allah ve Rasulü’ne iman olduğuna dair, Rabbimiz Allah (c.c.)’nin buyruklarını, temel yasamız ve hayat düsturumuz Kur’ân-ı Kerîm’den takib edelim:

“Ey iman edenler, Allah’a, Rasulü’ne, Rasulü’ne indir­diği Kitab’a ve bundan önce indirdiği kitaba iman edin. Kim, Allah’ı, meleklerini, kitablarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse, kuşkusuz uzak bir sapıklıkla sapmıştır.”(Nisa/136)

“Şu hâlde Allah’a, O’nun Rasulü’ne ve indirdiğimiz nur (Kur’ân)’a iman edin. Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır.”(Tegabun/8)

“De ki: Ey insanlar, ben Allah’ın sizin hepinize gön­derdiği bir elçiyim. Ki, göklerin ve yerin mül­kü yalnız O’nundur. O’ndan başka ilâh yoktur. O, diriltir ve öldürür. Öyleyse, Allah’a ve ümmî peygamberine iman edin. O da, Allah ve O’nun sözlerine inanmaktadır. O’na iman edin ki, hidayete ermiş olursunuz.”(Araf/158)

“Şüphesiz, Biz, seni bir şahid, bir müjde verici ve bir uyarıcı-korkutucu olarak gönderdik. Ki, Allah’a ve Rasulü’ne iman etmeniz, O’nu savunup desteklemeniz, O’nu en içten bir saygıyla yüceltmeniz ve sa­bah, akşam O’nu (Allah’ı) tesbih etmeniz için.”(Fetih/8-9)

“Kim, Allah’a ve Rasulü’ne iman etmezse, (bilsin ki) gerçekten Biz, kâfirler için çılgınca yanan bir ateş hazırlanmışızdır.”(Fetih/13)

“Mü’minler o kimselerdir ki, Allah’a ve Rasulü’ne iman ederler, O’nunla birlikte toplu (mu ilgilendiren) bir iş üzerinde iken, O’ndan izin alıncaya kadar bırakıp gitmeyen­lerdir. Gerçekten senden izin alanlar, işte onlar, Allah’a ve Rasulü’ne iman edenlerdir. Böylelikle, senden, kendi bazı işleri için izin istedikleri zaman, onlardan dilediklerine izin ver ve onlar için Allah’dan bağışlanma dile. Şüphesiz Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.”(Nur/62)

Bu ayet-i kerime bizlere, çok ciddî bir ölçü vermekte­dir. Gerçek iman edenler ve iman etmeyip de, iman etmiş gibi görünenlerin arasındaki farkı ortaya koymaktadır.Ayet-i kerimenin “Esbâb-ı Nüzûlü”ne baktığımızda bu ölçüyü daha güzel bir şekilde kavrayabiliriz. Olay şöyle gerçekleşmiştir:

Urve, Muhammed b. Ka’b el-Kurazî ve başkalarından rivayet etmiştir.

Onlar, derler ki:

Kureyş, Ahzâb yılı Medine’ye hücum etmek üzere yola çıktığında, Medine yakınlarındaki Ruma denilen kuyu yanında konaklamıştı. Başlarında Ebu Süfyan bulunuyordu. Gatafân kabilesi ise, gelip Uhud dağının yanındaki Nakma denilen yere yerleştiler.

Durumu haber alan Hz. Peygamber (s.a.s.), derhal Medine’nin etrafına hendekler kazdırdı. Hendeklerin kazıl­masında, müslümanlarla birlikte Hz. Peygamber (s.a.s.) de bizzat çalıştı. Münafıklar ise, işi ağırdan alıp çok az bir iş görüyorlar, fırsat bulur bulmaz, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in haberi olmadan derhal oradan sıvışıp evlerine kaçmaya bakıyorlardı.

Müslümanlardan biri ise, derhal yerine getirilmesi ge­reken zarurî bir ihtiyacı olduğu zaman durumu derhal, Hz. Peygamber (s.a.s.)’e bildirip O’ndan izin istiyordu. Hz. Peygamber (s.a.s.)’de, ona izin veriyordu. O da, ihtiyacını gide­rir, gidermez, tekrar yerine geri dönüyordu.[19]

Bu olaydan da açıkça anlaşıldığı gibi, gerçekten iman edenler, imanın gereği olan itaati, yani salih ameli, yani doğ­ru eylemi, yerine getiriyorlardı. Allah’a ve Rasulü (s.a.s.)’e iman konusunda zikredilen ayet-i kerimelerden dolayı ümmetin imamlarından imam Şa­fiî (rh.a.) şöyle diyor:

“Bu ayetlerde Allah, imanın tam olarak vücud bulma­sını, önce Allah’a sonra da Peygamberi’ne imana bağlamıştır. Öteki işler ise, buna tabidir. Bir kul, Allah’a iman etse ve Peygamberi’ne inanmaz­sa, onun için imanın kemali, O’nunla birlikte Peygamberi’ne inanmadıkça, asla söz konusu olmaz. Allah’ın elçisi de, iman açısından denediği herkes hakkında işte bu esası koymuştur. [20]

Tevhid üzere olan katıksız İman, itaati gerektirir. İman, itaattan, itaat imandan ayrılmaz. Kendisine itaat edilmeyen iman, boş bir iddiadan ibaret kaldığı gibi, imansız itaat da, söz konusu olamaz. Bu tesbit, amel, imandan bir cüzdür mânâsına gelmez. Yalnızca iman-itaat ilişkisi vur­gulanılmak istenmiştir. İman, kalbe yerleştikten ve kalb, şirkten, küfürden ve nifaktan tamamıyla temizlenip yalnız ve yalnız katıksız imana mekân olduktan sonra, vücudun azala­rını imanın gereği doğrultusunda yönlendirir. Böylelikle vücudun organları, imanla dolu kalbin emrinde harekete ge­çerler. Bu vücudun sahibi olan muvahhid mü’min şahsiyet, gerek sözleriyle, gerekse hareketleriyle iman sahibi olduğu­nu ortaya koyar. Çünkü gerek dili, gerekse hâli, kalbini ihata eden imanın emrine girmiş ve imanın gereğini yaptıkla­rı için iman, onlara sirayet etmiştir.

Yeri gelmiş iken, konuyu bir örnek ile açıklayalım. Rabbimiz Allah (c.c.) şöyle buyurur:

“Kim, imandan sonra Allah’a (karşı) küfre sapıp da -kalbi imanla tatmin bulmuş olduğu hâlde baskı altında zorlanan hariç küfre göğüs açarsa, iste onların üstünde Allah’dan bir gazab vardır ve büyük azab onlarındır.”(Nahl 106)

“îkrah-ı Mulci'”yi beyan buyuran bu ayet-i kerimenin esbâb-ı nüzulü şu olaydır:

îbn Abbas (r.a.)’m rivayetine göre bu ayet, Ammar b. Yasir hakkında inmiştir. Müşrikler, O’nu, babası Yasir’i, an­nesi Sümeyye’yi, Suheyb’i, Bilal’ı, Habbab’ı ve Salim’i ya­kalayıp kendilerine işkence yapmışlardı.

Sümeyye’ye gelince, O, iki deveye bağlanıp önünden mizraklandı. O’na, müşrikler tarafından: Sen, erkekler için müslüman oldun, diye iftira olundu ve nihayet Öldürüldü. Kocası Yasir de öldürüldü. Onlar, İslâm uğrunda öl­dürülen ilk şehidlerdir. Ammar’a gelince, O, müşriklerin istediklerini zorba­lıkla, sadece diliyle onlara söyledi. Bu yüzden Rasulullah (s.a.s.)’e Ammar’in inkâr ettiği haberi verildi. O ise: “Hayır, muhakkak ki, Ammar, tepeden tırnağa kadar iman doludur. İman, O’nun etine, kanına karışmıştır.” buyurdu. Nihayet Ammar, ağlar bir vaziyette Rasulullah (s.a.s.)’e geldi. Rasulullah (s.a.s.), O’nun gözyaşlarını siliyor ve şöyle buyuruyordu: “Eğer onlar, sana yine işkence yaparlarsa, demiş ol­duğun bu sözü, tekrar de.” Derken Allah Teâlâ, bu ayeti indirdi. [21]

Kalbi ihata eden katıksız imanın vü­cudun organlarına sirayet etmesi böyledir. Ammar b. Yasir (r.anhuma)’nın iman gibi bir iman.

İşte bu İmam sahibi muvahhid mü’minler, imanın ge­reği olan salih ameli işler ve onu bir davranış biçimi olarak ortaya koyarlar. Ammar b. Yasir (Allah, O’ndan, annesinden ve babasından razı olsun) gibi iman, tepeden tırnağa bütün vücudu ihata eder, kana ve ete karışacak olursa, o zaman kâmil mânâda muvahhid mü’min şahsiyet ortaya çıkar.

Muvahhid aileyi oluştururken, bu ailenin mü’min ferdi, bu akideyi korumalı, böylece inanmalı ve salih amel olarak yaşamalıdır. Bu arada amelden dolayı ortaya çıkan noksanlıkları da, birbirlerine iyiliği emrederek, kötülüklerden sakındırarak gidermeye çalışmalıdırlar.

İman, itaat ister, imanın gereği itaattir dedik. Bu ita­at, yegâne Rabbimiz Allah’adır. Bu itaat, Allah’dan sonra Önderimiz Rasulullah (s.a.s.)edir. Yani Kur’ân’a ve Sünnet’edir.

Rabbimiz Allah’a ve önderimiz Rasu­lullah (s.a.s.)’e katıksız imanın gereği olan tam itaatin olması konusunda Rabbimiz Allah’ın Kitabı ve muvahhid mümin­lerin temel yasası, hayat düsturumuz Kur’ân-ı Kerim’e mü­racaat ettiğimizde, bir çok ayet-i kerimede Rabbimiz Allah, bu itaati bizlere emrediyor.

Bu Ayeti Kerime’lerden bazılarını birlikte okuyalım;

“Allah’a ve Rasulü’ne itaat edin ki, merhamet olunasınız.”(Ali İmran/132)

“Ey iman edenler, Allah’a ve Rasulüne itaat edin. Siz de, işitiyorken, O’ndan yüz çevirmeyin. Ve, Biz işittik, dedikleri hâlde, gerçekte işitmeyenler gibi olmayın.”(Enfal/21-22)

“Allah’a itaat edin, Rasulüne de itaat edin ve sakının. Eğer yüz çevirirseniz, bilin ki, elçimize düşen, ancak apaçık bir tebliğdir.”(Maide 92)

“Allah’a ve Rasulüne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşirsınız, gücünüz gider. Sabredin, şübhesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.”(Enfal 46)

“Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, Rasul’e itaat edin ve kendi amellerinizi geçersiz kılmayın.”(Muhammed 33)

“Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, Rasul’e itaat edin ve sizden olan emir sahiblerine de (itaat edin). Eğer bir şey­de anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu, Allah’a ve Rasulüne döndürün. Şayet Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız. Bu, hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir.”(Nisa 59)

Bu ayet-i kerime’nin esbâb-ı nüzûlü üzerinde durul­masında fayda görüyoruz. Çünkü Allah’a ve Rasulullah (s.a.s.)’e iman ederek itaat eden muvahhid mü’minler, ancak kendileri gibi iman ve itaat sahibi olan emir sahihlerinin Al­lah’ın dinine uygun, yani Kur’ân ve Sünnet’e uygun emirle­rine itaat ederler. Allah’a ve Rasulullah’a isyan konusunda hiç bir emir sahibinin emri dinlenilmez ve itaat edilmez!

Abdullah İbn Abbas (r.anhuma):

“Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, Rasul’e itaat edin ve sizden olan emir sahiblerine de” [22] ayeti, o zaman peygamber’in kendisini bir seriyyede (askerî birlikte) kumandan yaparak, gönderdiği Abdullah İbn Huzafe îbn Kays İbn Adiyy hakkında indi, demiştir. [23]

Ali b. Ebi Talib (r.a.) şöyle demiştir: Rasulullah (s.a.s.), bir seriyye gönderdi de, başlarına Ensar’dan bir adamı kumandan tâyin etti ve askerlere, kumandanlarına itaat emretti. Yolda Kumandan maiyyetine öf­kelendi de: Peygamber (s.a.s.), bana itaat etmenizi emretmiş değil mi? dedi. Askerler: Evet, emretti! Dediler. Kumandan: Kat’î olarak size emrettim ki, muhakkak odun top­layacaksınız ve bir ateş yakacaksınız, sonra da ateşin içine gireceksiniz, dedi. Sahabîler, odun topladılar, bir ateş yaktılar. (Bazısı) ateşin içine girmeyi kasdettikleri zaman, bir kısmı, diğer bir kısmına bakmaya ve: Bizler, Peygamber’e ancak ateşten kaçmak için tabi olmuşuzdur. Böyle iken şimdi biz, bu ateşe girer miyiz? Dedi. Onlar, böyle konuşma yaptıkları sırada ateşin alevi söndü ve kumandanın da öfkesi sakinleşti. Sonra bu vakıa Peygamber (s.a.s.)’e zikrolununca, Peygamber (s.a.s.):

“Eğer mücahidler bu ateşe girselerdi, ebediyyen on­dan dışarı çıkamazlardı. Çünkü amire itaat, ancak mâkul ve meşru olan emirler hakkındadır.” buyurdu.[24]

Yetkili emir sahibleri, İslâm’a tabi oldukları müddet­çe, Allah’a ve Rasulullah (s.a.s.)’e itaat ettikleri müddetçe ve yaptırmak istedikleri işler de, İslâm’a uygun olduğu, yani ma’kul ve meşru olduğu müddetçe emirlerine İtaat edilir. Aksi olursa reddolunur.

Ali b. Ebi Talib (r.a.)’dan Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurdu:

“(Allah’a) isyan hususunda kula itaat yoktur. İtaat, ancak ma’rufta (ma’kul ve meşru olan emirler hakkın­dadır.[25]

Ümmet bir birlik içinde İslâm bayrağının gölgesinde, İslâm Devletinin başında mü’minlerin halifesi olduğu, yani yönetim İslâmî, yönetenler İslâm’la yönettikleri bir dönem­de nasıl davranılması gerektiğini bize Önderimiz Rasulullah (s.a.s.) öğretmiştir!

Abdullah b. Ömer (r.anhuma)’nın rivayetiyle Rasulul­lah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Devlet amirlerinin, sevdiği yahud sevmediği husus­lardaki emirlerini dinlemek ve ma’siyyetle emrolunmadıkça itaat ve icabet etmek, müslim kişi üzerine vacib bir haktır. Ma’siyyetle emrolunduğu zaman da, dinlemek ve boyun eğ­mek yoktur. [26]

Hâkimiyetin kayıtsız ve şartsız Allah’a aid olduğu, İslâm’ın hâkim, mü’min müslümanların iktidar olduğu, müslümanların beş emniyetinin, yani din, can, mal, akıl ve nesil emniyetinin sağlandığı “Daru’l-İslâm”da durum bu iken, ya işgal altındaki İslâm topraklarında hakimiyet tağutların, ikti­dar mürtedlerin, gayr-ı müslimler egemen, müslümanlar mahkûm olduğunda durum, ona göre değerlendirilmelidir.

Yine Önder Rasulullah (s.a.s.)’e itaat konusunda Rabbimiz Allah (c.c.) şöyle buyurur:

“Hayır, öyle değil, Rabbine andolsun, aralarında çe­liştikleri şeylerde seni hakem kılıp sonra senin verdiğin hükme, içlerinde hiç bir sıkıntı bulunmaksızın, tam bir tes­limiyetle teslim olmadıkça, iman etmiş olmazlar.”(Nisa 65)

Dikkat edersek burada Müminlerin Resulullah (sas) ile olan ilişkisi iman varlığının sebebidir. Resulün sünnetini sadece amel olarak anlayan kişi eksik ve yanlış anlamıştır. Tevhid ehli mü’minler, Allah’ın emri üzere önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’a tam teslim olmuş ve O’nun verdiği hükme razı olmuşken, müslüman görümünde onların duru­mu ise şöyledir:

“Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine ve Rasul’e gelin denil­diğinde, o münafıkların senden alabildiğince uzaklaştıklarını görürsün.”(Nisa 61)

Allah’a ve Rasulullah (s.a.s.)’e katıksız iman edip, imanlarından doİayı hiç bir şüpheye düşmeyen ve imanların gereği olan itaati gösterenler; yani salih amelde bulunanları şöyle beyan buyuruyor Rabbimiz Allah:

“Kim, Allah’a ve Rasul’e itaat ederse, işte onlar, Al­lah’ın kendilerine nimet verdiği Peygamberler, sıddîkler, şehidler ve salihlerle beraberdir. Ne iyi arkadaştır onlar.(Nisa 69)

“Kim, Rasul’e itaat ederse, gerçekte Allah’a itaat et­miştir. Kim de, yüz çevirirse, Biz, seni onların üzerine koru­yucu göndermedik.(Nisa 80)

“Dinde zorlama yoktur.” Yani hiç bir gayr-i müslim; zor kullanarak İslâm Dini’ne sokulamaz. Ona, İslâm zor ile kabul ettirilemez. En ince noktalarına kadar veyahud onun ihtiyacı olanı, ‘kafasına takılıp sorduğu şeyleri, Kur’ân’dan, Sünnet’den, icmâdan ve kıyastan naklî, aklî ve mantıkî de­liller getirilerek izah edilir. Kabul etmek ve etmemekte serbesttir. Kabul ederse mü’min müsiümanlarla kardeş olup aynı haklara sahib olur. Kabul etmezse, eğer İslâm Devleti hâkim ise, “Daru’l-îslâm'”da zimmî olarak yaşayabilir. Eğer gayr-ı İslâmî bir ortamda ise, meselâ Komünizm, Kapi­talizm, Faşizmin, Laiklik ve Demokrasinin hâkim olduğu bir ülkede ise, kendisine İslâm tebliğ edilir ve vicdanı ile başbaşa bırakılır. Zaman zaman kendisine İslâm hatırlatılır, yeni yeni olaylar vesile kılınarak İslâmî çözümler anlatılır ve hidayeti için dua edilir.

Bu, gayr-ı müslimler için böyledir… Gayr-ı müslim denilince, aklımıza yalnız Yahudî ve Hristiyanlar gelmemeli. Yahudî ve Hristiyanlar, Ehl-i Kİtab olan gayr-ı müslimlerdir. Bir de, Ehî-i Kitab olmayan gayr-ı müslimler var­dır. Komünistler, Faşistler, Kapitalistler, Liberalistler, Nas­yonalistler, Laikler ve Demokratlar gibi, İslâm’ı hayat nizamı kabul etmeyenler de, gayr-ı müslimlerdir. Kâinatın Rabbi Allah’ı, yegâne kanun koyucu kabul etmeyenlerdir bunlar. Kur’ân-ı Kerim’i hayatî hiç bir meseleye karıştırmaz ve karıştırılmasını yasak ederler. Allah’ın emirlerini, yani kanunlarını, yani Kur’ân-ı Kerim’i, Rasulullah (s.a.s.)’ın Sünnetini, siyasete, ekonomiye, hukuka ve sosyal meselelere müdahil etmezler. Kitab ve Sünnet’i, bunların dışında tu­tarlar. Ayrıca Kur’ân ve Sünnet’i siyasete, ekonomiye, hu­kuka ve sosyal meselelere müdahil etmek isteyen muvahhid mü’minlere de tağutî ve gayr-i İslâmî devletlerinin düzenle­rinin güvenliğini tehlikeye düşürücü eylemlerde bulunduğu ve tehlikeli fikir kümelerini oluşturduğu için en ağır cezalar verir, işkenceye tabi tutar ve yıllarca zindana atarlar. Bun­dan dolayı gayr-ı müslim kavramını iyi kavramak, tahlil edip yerinde kullanmak gerekir.

İnsanlar, Allah’ı Rabb, Rasulullah (s.a.s.)’ı Önder Pey­gamber, İslâm’ı din ve Kur’ân’i temel yasa, yani hayat düstu­ru olarak kabul edip bunların aleyhine bir suç işlemediği ve akide konusunda aykırı davranmadığı sürece müslüman ol­muş ve ümmetin bir parçası hâline gelmiştir.

İslâm’ı kabul etmesi ve müslüman olma konusunda zorlanmayan kişiler, müslüman olduktan sonra imanın ve dinin gereği olan vazifeleri yapma konusunda zorlanırlar. Yani emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l münker yapılır. Gerek iman konusunda, gerekse amel konusunda hataları giderilir, noksanlıklarını tamamlaması için yardımcı olunur. Allah ve Rasulü (s.a.s.)’ın emirleri doğrultusunda hareket etmesi sağlanır. Böyle davranmak, her muvahhid mü’minin üzeri­ne ertelenmesi mümkün olmayan anın vacibidir.

Rabbimiz Allah (c.c), şöyle buyurur:

“Allah ve Rasulü, bir işe hükmettiği zaman, mü’min olan bir erkek ve mü’min olan bir kadın için o işte kendi is­teklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim, Allah’a ve Rasulü’ne isyan ederse, artık gerçekten o, apaçık bir sapıklıkla sapmıştır.”(Ahzab 36)

Mü’min müslüman olduktan sonra, Allah ve Rasulullah (s.a.s.)’ın emirlerine tabi olmak mecburiyeti gündeme gi­rer.

Tağutî ve gayr-i İslâmî düzenlerde belli bir yaşa gel­miş erkek vatandaşlar askere alınıyor. İsteyerek veya iste­meyerek, askere giden vatandaşlar kışlanın nizamiye kapı­sından içeri girip teslim olduktan sonra, kılık kıyafetinden, yemesi-içmesinden, yatması-kalkmasından ve günlük tüm hareketlerinden dolayı belli bir düzene tabi olmak mecburi­yetindedir. Tağutî ve gayr-i islamî ordunun kendisine has kanunları ve tüzükleri vardır. Kışlaya gidip teslim olan her vatandaş, bu kanunlara ve tüzüklere uymak mecburiyetinde­dir. Uymayanlar için gerekli cezaî müeyyide uygulanır. Askere gitmeden önce veya askerlikten sonraki sivil hayatta, askerî kanunlar ve tüzükler vatandaşları enterese etmez, ama asker olur olmaz, bu kanun ve tüzüklere uymak zo­runluluğu vardır. Asker olmadıkça, kimse kendisini bu ka­nun ve tüzüklere uymaya zorlamaz, fakat asker olunca, ya uyar, ya da uydurulur. ”Ben, asker olurum, ama askerî ka­nun ve tüzüklere uymam, gönlümün ve keyfimin istediği gibi hareket ederim. Kimse benim kılık ve kıyafetime, yeme ve içmeme, yatma ve kalkmama, hâl ve hareketime karışa­ma. vs.vs…” denilebilir mi veya diyenler var mıdır? Yoktur.

Tevhid akidesine iman etmiş ve İslâm’a teslim olup muvahhid mü’min müslümanların mekânı olan İslâm kışlası­nın nizamiye kapısından içeri girenler, bu mekânın kanun ve tüzüklerine uymak mecburiyetindedirler. Yani Kur’ân ve Sünnet’e tabi olmak zorundadırlar. Bu mekâna girip üm­metin bir ferdî olup mü’min müslümanlarla kardeş olanlar, kendi keyiflerinin, yani nefs-i emmarelerinin, heva-u he­veslerinin istediği şekilde hareket edemezler. Onlar, bu ar­zularını, Allah ve Rasulullah (s.a.s.)’ın, yani Kitab ve Sün-net’in emrine tabi kılarlar. Bu tür davranış onların, imanları­nın gereğidir. Gerçekten katıksız iman eden bir kişinin tes­limiyetidir bu! Aksine davranıyorsa, iman noktasında teh­likeli bir konuma ve amel noktasında iflas etmiş bir duruma düşer.

Ebu Muhammed Abdullah b. Amr b. el-Âs (R.a)’nın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Sizden hiçbiriniz, arzulan benim (Allah katından) getirip tebliğ ettiğim dine uymadıkça mü’min olmuş olmazsınız”[27]

Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

“Aralarında hükmetmeleri için onlar, Allah’a ve Rasu-lüne çağrıldıkları zaman, onlardan bir grup yüz çevirir. Eğer hak onların lehlerinde ise, ona boyun eğerek ge­lirler. Bunların kalblerinde hastalık mı var? Yoksa kuşkuya mı kapıldilar? Yoksa Allah’ın ve Rasulünün kendilerine karşı adaletsizlik yapacaklarından mı korkmaktadırlar? Hayır, onlar, zalim olanlardır. Aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Rasulüne çağ­rıldıkları zaman, mü’min olanların sözü: “İşittik ve itaat ettik” demeleridir. İşte felaha kavuşan bunlardır. Kim, Allah’a ve Rasulü’ne itaat ederse ve Allah’dan korkup O’ndan sakınırsa, işte kurtuluşa ve mutluluğa erenler bunlardır.(Nur/48-52)

Ümmetin mutlak müctehid imamlarından İmam Şafiî (Rh.a), bu konuda şunları beyan eder: “Bu ayette Alİah, insanlara şunu bildirmiştir: Onların aralarında hükmetmesi için Hz. Peygamber’e çağrılmaları, Allah’ın hükmüne çağrılmaları demektir. Çün­kü aralarında hüküm veren Hz. Peygamber’dir. Onlar, Hz. Peygamber’in hükmünü kabul ederken, onu Allah’ın farzına uyarak kabul etmişlerdir.

Yine Allah, onlara bildirmiştir ki, Peygamber’in hük­mü, O’nun hükmü demektir. Çünkü Allah, Peygamber’in hükmüne uymayı farz kılmış, ezelî ilminde geçtiği üzere, O’nu ma’sum ve muvaffak kılmakla mutluluğa erdirmiş, O’nun, insanları doğru yola ilettiğine ve kendi emrine uydu­ğuna tanıklık etmiştir.

Böylece Allah, kullarını Peygamber’e itaate mecbur ederek ve onlara, O’na itaatin kendisine itaat olduğunu bildi­rerek, farzını pekiştirmiştir.

Kısaca, Allah, insanlara hem kendi emrine, hem de Peygamberinin emrine uymalarım farz kıldığım, Peygam­berine itaatin kendisine itaat olduğunu bildirmiştir. Sonra da yüce Allah, Peygamberinin de kendi emrine uymasının farz olduğunu bildirmiştir. [28]

Rabbimiz Allah (c.c.) şöyle buyurur:

“Ey iman edenler, size hayat verecek şeylere sizi ça­ğırdığı zaman, Allah’a ve Rasulüne icabet edin. Ve bilin ki, muhakkak Allah, kişi ile kalbi arasına girer ve siz, gerçekten O’na götürülüp toplanacaksınız.”(Enfal 24)

Bu ayet-i kerimedeki emrin Asrı Saadet’teki uygu­lanması ve tüm zamanlarda aynı şekilde uygulanmasının ge­reği için bir örnek verelim.

Ebu Said İbnu’l-Mualla (r.a.) şöyle demiştir: Ben, namaz kılıyordum. Rasulullah, bana uğradı ve beni çağırdı. Ben, namazı bitirinceye kadar O’nun yanına girmedim, Ondan sonra yanma gittim. Rasulullah (s.a.s.): “Senin gelmenden, seni men’eden nedir? Allah: “Ey iman edenler, size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’a ve Rasulüne icabet edin” buyurmadı mı?” dedi. Sonra Rasulullah, bana: “Sen, bu mescidden çıkmadan önce, sana muhakkak Kur’ân’daki en büyük sûreyi Öğreteceğim.” buyurdu. Rasulullah, mescidden çıkmağa davrandığı zaman ben, kendisine va’dettiği şeyi hatırlattım.

Ve Muaz İbn Ebu Muaz, şöyle dedi: Bize, Şu’be, Habib’den tahdis etti ki, O, Hafs’dan işitmiştir. O da, Peygamber’in Sahabîlerinden bir adam olan Ebu Said’den bu hadisi işitmiştir. Ve Rasulullah (s.a.s.): “O sûre, El-Hamdulillâhi Rabbi’l-âlemin’dir. Namazda tekrar edilen yedi ayettir” buyurdu. [29]

Muvahhid mü’minler, yeryüzünün hangi bölgesinde olurlarsa olsunlar, hangi ırka, hangi renge ve hangi dile mensub olurlarsa olsunlar, bir milletin ve bir ümmetin fert­leri olup hepsi kardeştirler. Yeryüzünün varisleri olan mu­vahhid mü’minler, hangi bölgede ve hangi konumda olurlar­sa olsunlar, kısaca izah edilen bu Tevhid akidine, bu katıksız imana sahib olmalı ve onu çok sıkı bir şekilde korumalıdır­lar.

Köylüsünden şehirlisine, yani bedevisinden Medenî­sine, tahsillisinden tahsilsizine, erkeğinden kadınına, gen­cinden ihtiyarına, fakirinden zenginine, yani yedisinden yetmişine kadar bütün Müslümanlar, tağutu, her şeyiyle red­dederek, makbul imanı kalbe yerleştirip gereği olan salih ameli işlemelidirler.

Bütün İslâm Milleti ve Rasulullah (s.a.s.) ümmeti, gö­nül gönüle, elele ve omuz omuza olmaları gerekir. Yeryü­zünün varisleri olan muvahhid mü’minler, yeryüzünden fit­neyi ve fitnecileri giderip Allah’ın dinini hâkim kılmalıdır­lar. Bu, onların ertelenmez, vazgeçilmez vazifesidir.[30]

 

KENDİNDEM BAŞLAMAK

Emiru’l-Mü’minin İmam Ali (r.a.): “Kendini bilen, Rabbini bilir!…” buyurur.[31] Tevhid akidesini kavrayıp katıksız, şeksiz, şüphesiz ve sarsılmaz bir iman ile iman eden muvahhid mü’minlerden her ferd, kendini çok iyi bilmeli ve tanımalıdır. Rabbi Al­lah’ı bilmiş ve tanımış, Önderi Rasulullah (s.a.s.)’i bilmiş ve tanımış, yegane hayat nizamı olan dini İslâm’ı bilmiş ve ta­nımış olabilmek için kendini çok iyi bilmeli ve tanımalıdır. Kendini bilip tanıyan muvahhid mü’minler, yaratılış gayesine uygun hareket edebilirler.

Zira kendini bilmez tanımazsa nereden başlayacağını ve ne yapması gerektiğini anlayamayacağından Allah’ın muradını gerçekleştiremeyecektir. Allah’ın muradını gerçekleştirmeden muvahhid olmak da imkânsızdır.

Kendisini bilen ve tanıyan muvahhid mü’minler, mu­vahhid aileyi oluştururken, yapılanmaya kendilerinden başlamalıdırlar. Önce kendileri olmalı ve olgunlaşmaladırlar. Muvahhid ailenin her ferdi, seviyesine ve konumuna göre bu oluşu gerçekleştirmeli ve oluşuma kendi payınca katkıda bulunmalıdır.

Muvahhid ailenin her ferdi, kendisini muvahhid mü’min ve mücahid olarak yetiştirmeye gayret ederken, kendinin, yani nefsinin üzerindeki hakkını unutmamalı, bu hak­kı ihmal etmeden gereğini yerine getirmelidir.

Hakların ihyasını adilâne gündeme getirirken, Önce kendinden başlamalı. Gerek bedenî, gerek ruhî, gerek fikrî vazifelerini gereği şekilde yerine getirmelidir. Bedenin ihtiyaçlarını, ruhun ihtiyaçlarını, fikrin, yani beynin ihtiyaçla­rını yerli yerinde tesbit etmeli, Rabbimiz Allah’ın ve önde­rimiz Rasulullah (s.a.s.)’in emirleri gereği İslâmî ölçülerde yerine getirmelidir.

Kur’ân-ı Kerim’i, Sünnet-ı Seniyye’yi, icmâ-i ümmet’i ve kiyas-ı fukaha’yı delil kabul eden, hayatî bütün meseleyi bu ölçülerle değerlendirip bu ölçülerle meselelerini çözen muvahhid mü’minler, iç kavgalarını bitiren ve kendileriyle barışık hâlde olan olgun şahsiyetlerdir.

Kişinin içindeki fırtınaların dinmesi, iç kavganın bit­mesi ve kendi kendisiyle barışık olması, ancak ve ancak ka­tıksız bir iman sayesinde olur. Şeksiz ve şüphesiz iman sa­hibi olan muvahhid mü’min, her anında Rabbi Allah’ın huzu­runda olup Rabbî Allah’ı anmaktadır. İç huzur ve sükûnet yalnız ve yalnız Allah’ı anmakla gerçekleşir. Allah’ı anmak hayatının her anında Allah’ın emrettiği ve razı olduğu şekil­de olmak, hâl ve hareketini, niyet ve fikrini Allah’ın rızasına uygun bir şekilde düzenlemektir.

Rabbimiz Allah, iç kavganın barışa dönmesi, iç fırtı­naların dinip huzurun oluşmasını, ancak gereği şekilde ken­disini anmakla gerçekleşeceğini beyan buyurmuştur:

“Bunlar, iman edenler ve kalbleri Allah’ın zikriyle mutmain olanlardır. Haberiniz olsun, kalbler yalnızca Al­lah’ın zikriyle mutmain olur.”(Rad/28)

Muvahhid mü’min, üzerine ödenmesi hak olmuş bütün hakları İslâmî ölçülerde yerine getiren olgun şahsiyettir. Haklardan bir tanesi de, nefsinin, yani özünün hakkıdır. Bedenin hakkı, ruhunun hakkı, yani maddî ve manevî cephe­sinin hakkı!

Her konuda olduğu gibi, nefsinin hakkını yerine geti­rirken yine yegane örnek ve önder, Rasulullah (s.a.s.)’dir.

Çünkü yegane Rabbimiz Allah (c.c), Rasulullah (s.a.s.)’i bize yegane önder ve örnek kılmış, bunun için şöyle buyurmuştur:

“Andolsun, sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü uman­lar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Rasulü’nde güzel bir örnek vardır.”(Ahzab/21)

Yegane önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’in mektebinde yetişen, yeryüzünün en hayırlı nesli olan Ashab’ın bu konudaki, yani üzerlerinde hakları bulunanların haklarını ödeme konusundaki tavırları için şu örneklere bakalım. [32] Abdullah b. Amr İbni’l-Âs (r.a.) şöyle demiştir:

Rasulullah (s.a.s.), bana:

“Ya Abdullah, senin gündüzleri oruç tutar ve gecele­yin de namaz kılar olduğun bana haber verilmedi mi?” buyurdu.

Ben de:

Evet, Rasulullah, öyledir, dedim.

Rasulullah:

“Öyle yapma! Bazı günler oruç tut, bazı günler oruç tutma. Gecenin bir kısmında namaz kıl, bir kısmında yat uyu. Çünkü muhakkak senin üzerinde şu bedenin için bir hak vardır. Ve Muhakkak senin üzerinde gözlerin için bir hak vardır. Ve muhakkak senin üzerinde eşin için bir hak vardır. Ve muhakkak senin üzerinde ziyaretçilerin için de bir hak vardır. Ve muhakkak (bütün bu hakları edâ etmekle beraber) her ay üç gün oruç tutman sana kâfidir. Çünkü sana her bir haseneye mukabil on misli sevab muhakkak olduğuna göre, her ayın üç gün orucu, bütün sene orucu demektir.” buyurdu.

Ben, nefsim üzerinde ibadette şiddet yaptıkça, bana şiddetlendirildi.

Ben:

“Ya Rasulullah! Ben, bundan ziyâde ibadet yapmak için kendimde kuvvet buluyorum” dedim.

Rasulullah:

“Öyleyse Allah’ın Peygamberi Davud (a.s.) orucu gibi oruç tut, ondan fazla tutma” buyurdu.

Ben:

Allah’ın Peygamberi Davud (a.s.)’ın orucu ne ka­dardır?, dedim.

“Senenin yarısı.” buyurdu.

Abdullah, yaşlanıp da nefsinde eskisi gibi ibadete kuvvet kalmayınca:

Ah, keşke ben, Nebiyyullah’ın bahşettiği ruhsat ve kolaylığı kabul etmiş olsaydım, der dururdu.[33]

Bu, böyledir!

Muvahhid mü’minin üzerinde bedeninin hakkı vardır, gözlerinin hakkı vardır, eşinin hakkı vardır, kendisini ziyarete gelen misafirinin hakkı vardır. Her hakk sahibinin hakkını, adalet ölçüşünce, yani İslâm’a uygun bir şekilde, if­rat ve tefritten tamamıyla uzak bir hâlde edâ etmek, muvah­hid mü’minin en tabiî kulluk vazifelerindendir.

Bedenin ihtiyacını verecek, gözlerini uyumak sure­tiyle dinlendirecek, eşiyle gerekli şekilde ilgilenerek hakkını ödeyecek, misafirleriyle ilgilenecek ve içinde yaşadığı top­lum ile İslâmî ölçülerde irtibatını devam ettirecektir.

Önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’ın halı ve kalî Sünnetine tabi olacak, O’nun tavsiye ettiği şekilde nefsinin ıslâhı için oruç tutacak ve İslâm’a hizmet etmek için yerinde yiyip içecektir.

Rasulullah (s.a.s.)’e itaatin, Allah’a itaat olduğunu bi­liyor, inanıyor ve tabi oluyoruz. Rasulullah (s.a.s.)’ın emirlerine karşı gelmenin, günah olduğunu da biliyor, inanı­yor ve bu günahı işlememek, âsî olmamak için elden geldi­ğince sakınmaya çalışıyoruz. Böyle inanmak, böyle bilmek ve böyle davranmak, muvahhid mü’minlerin en önemli ol­mazsa olmaz vasfıdır!

Cabir b. Abdullah (r.anhum), dedi ki:

Rasulullah (s.a.s.), Fetih yılında Mekke’ye (sefer için) Ramazan’da yola çıkmış ve Kürau’l-Gamim denilen yere va­rıncaya kadar oruç tutmuş, cemaat da oruç tutmuşlar. Sonra bir kadeh su istemiş, kadehi herkesin göreceği şekilde kal­dırdıktan sonra suyu içmiş, bundan (biraz) sonra kendisine: Bazı kimseler, oruç tutuyorlar, demişler.

Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.):

“Onlar âsîlerdir, onlar âsîlerdir.” buyurmuşlar.[34]

Yine Cabir b. Abdullah (r.anhum), anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.), bir seferde idi. Bir ara halkın izdi­hamını ve üzerine güneşe karşı gölgelik tutulmuş bir kimse gördü ve: “Bu nedir?” diye sordu.

Sahabîler: Oruçludur, dediler.

Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.):

“Seferde oruç tutmak, birr (yani halis ibadet) cümle­sinden değildir.” buyurdu. [35]

Enes b. Malik (r.a.)’da, bu konuda şu olayı anlatıyor: Biz, Rasulullah (s.a.s.) ile beraber (bir seferde) bulun­duk. (Bizden kimi oruçlu, kimi oruçsuzdu. Sıcak bir günde bir konak yerine indik.) Bizden çoğumuz kendi elbisesiyle gölgeleniyordu. Fakat şu oruç tutanlar (takatsiziıktan) hiç bir iş yapamadılar. Oruçsuzlar ise, develeri sürdüler, hizmet et­tiler, yemek pişirme, hayvanları sulama ve yemleme işleri gördüler.

Bütün bu faaliyetler üzerine Rasulullah (s.a.s.): “Bugün oruç tutmayanlar, tam ücret alıp gittiler.” bu­yurdu.[36]

Rasulullah (s.a.s.)’in beyanıyla, “tam ücret alıp giden­ler”, yerli yerince hareket edenlerdir. Onlar, bedenlerinin hakkını gereği şekilde edâ edenlerdir. Sefer sırasında, savaş sırasında ve mukîm iken zarurî ihtiyaç hasıl olduğunda farz Ramazan orucu ertelenir, bedenin güçten ve kuvvetten düş­memesine dikkat edilir. Çünkü eller, kılıcın kabzasını kav­rayacak ve kılıçlar şimşek hızıyla düşman müşrik ve kâfirle­rin kafalarına inecektir. Bunun için yemeye ve içmeye ihti­yaç vardır. Beden, yeterli beslenmeli ki kılıcı kaldırıp sal­layabilsin, kalkanı kaldırıp korunabilsin. Mızrağı kullana­bilsin ve oku hedefe ulaştırmak için yayı gerebilsin!

Bedenin hakkı ödenirken, yalnız yemek ve içmek ol­madığı malum. Aynı zamanda geceleri yeterli derecede yatıp uyuyarak, hem bedeni, hem de gözleri dinlendirmeli. Çünkü gündüz çalışmak, gece ise, dinlenmek içindir. [37]

Muvahhid mü’min, her hâlinde aşırı olmayan, dengeli ve vasat davranan olgun bir şahsiyet olmalı. Allah yolunda cihad etmekten geri bıraktıracak ve güçten, kuvvetten düşü­recek tavırlardan sakınmalıdır. Çünkü Allah yolunda cihad etmek için bedenin kuvvetli ve sıhhatli olması gerekir. Kı­lıç kullanmak, ok ve mızrak atmak, kalkan kaldırmak için güce-kuvvete ihtiyaç vardır.

Rasulullah (s.a.s.)’in tavsiye buyurduğu gibi bazı günler oruç tutulacak, bazı günler de tutulmayacaktır. Devamlı bu güzel ameli işleyecek olanlar ise, yine Rasulullah (s.a.s.)’in tavsiyesi gereği Davud (a.s.) gibi, bir gün oruç tu­tacak, bir gün tutmayacak, yani gün aşırı oruçlu olunacak.

Salim dedi ki: Abdullah b. Ebi Evfa, Ömer İbn Ubeydullah’a (gön­derdiği) mektubda, Rasulullah (s.a.s.): “İyi biliniz ki, cennet, kılıçların gölgesi altındadır.” buyurdu, diye yazmıştı.[38]

Kılıçların gölgesi altında bulunan cenneti kazanabil­mek için kılıçların havaya kalkması ve Allah yolunda, Allah düşmanlarının tepesine bir şimşek hızıyla indirilmesi lazım­dır. Bunun için de bedenin sıhhatli ve kuvvetli olması ge­rekir. Bilekleri sağlam, pazuları güçlü olmalıdır. Oruç tutmada dengeli ve vasat davranıldığı gibi, gece namazlarında da dengeli ve vasat davranılması gerekir. [39]

Teheccüde kalkıp geceyi ihya edecek muvahhid mü’minler, önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’in Sünnetini takib etmeli ve tavsiyelerine uymalıdır. Az da olsa, devamlı olan ibadetin en makbul olduğunu yine önderimiz Rasulullah (s.a.s.) be­yan buyuruyorlar!.

Mü’minlerin annelerinden Aişe (r.anha), diyor ki: Rasulullah (s.a.s.), senenin hiç bir ayında Şaban ayındakinden daha fazla oruç tutmaz ve : “Amellerden gücünüzün yetebileceğini yapın. Çünkü siz bıkmadıkça, Allah da, size asla bıkmış muamelesi yapmaz.” buyurur. Bir de şunu söylerdi: “Allah indinde amelin en makbulü, sahibinin az da ol­sa devam üzere işlediği ameldir.[40]

En hayırlı asır olan Asr-ı Saadet’ten diğer bir örnek. En hayırlı nesilden iki kıymetli şahsiyetin arasında geçen olayı, Ebu Cuheyfe (r.a.) şöyle anlatır:

Rasulullah (s.a.s.), Selman el-Farisî ile Ebu’d-Derda arasında kardeşlik akdi yaptı.

Selman, Ebu’d-Derda’yı ziyarete gitti. (Ebu’d-Derda’yı evinde bulamadı.) Ve karısı Ümmü’d-Derda’yı eski bir elbise içinde perişan gördü de: Bu halin nedir?, diye sordu.

Ümmü’d-Derda: Kardeşin Ebu’d-Derda’nın dünyada bir işi ve ihtiya­cı yoktur. (O, gündüz oruç tutar, gece namaz kılar.) deyip dert yandı.

Bu sırada Ebu’d-Derda da geldi. Selman için yemek yaptı. (Ve önüne getirdi.)Selman, Ebu’d-Derda’ya: Sen de ye, dedi. Ebu’d-Derda Ben, oruçluyum, demesi üzerine Selman: (Vallahi, bu orucu bozacaksın.) Ve sen yemedikçe, ben de yemeyeceğim, dedi.

Ebu Cuheyfe, dedi ki: Ebu’d-Derda da (orucunu bozup konuğu ile) yedi. Gece olunca, Ebu’d-Derda, gecenin evvelinde namaza kalkmak istedi. Selman, O’nu: Uyu, diye mennetti. Ebu’d-Derda da, uyudu. Sonra bir daha kalkmaya dav­randı. Yine Selman: Uyu, diye O’nu kalkmaktan mennetti. Gecenin son vakti olunca Selman: Şimdi kalk, dedi. (Kalktılar abdest alıp) namaz kıldılar.

Müteakiben Selman, Ebu’d-Derda’ya:

Muhakkak ki, senin üzerinde Rabbin için bir hak vardır. Ve yine senin üzerinde kendin için bir hak vardır. Ve yine senin üzerinde ailen için de bir hak vardır. (Ve hatta senin üzerinde misafir için de bir hak vardır.) Binaenaleyh sen, her hak sahibine hakkını ver!.., dedi.

Sonra Ebu’d-Derda, Rasulullah (s.a.s.)’e gelip bu va­kayı O’na zikretti. Rasulullah (s.a.s.): Selman, doğru söylemiştir.” buyurdu.[41]

Önderimiz ve örneğimiz Rasulullah (s.a.s.)’in kabul edip tasdik buyurduğu Selman-ı Farisî (r.a.)’ın tavrı, kıyamete kadar muvahhid mü’minlerin tavn olmalıdır. Her hak sahi­binin hakkını vermek gerekir.

Vücudun hakkını vermek gerek. Önce temizliğini yapmalı ve helâl lokmalarla beslemeli. Vücudun temizlik bakımını yapmak fıtrattandır.

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Fıtrat beştir-yahud beş şey fıtrattandır: Hitan, yani çocukları Sünnet etmek, avret yerindeki kılları gidermek için ustura tutunmak, koltuk altlarının kıllarını gidermek, tırnakları kesmek ve bıyığı kısaltmak. [42]

Aynı konuda bir başka hadisi de, mü’minlerin annesi Aişe (r.anha) rivayet eder. Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “On şey (vardır ki bunlar,) fıtrattandır: Bıyığı kesmek, sakalı uzatmak, misvak kullanmak, burnuna su çekmek, tır­nak kesmek, parmak mafsallarını yıkamak, koltuk altını yolmak, kasıkları tıraş etmek ve su ile taharetlenmek.”

Zekeriyya demiş ki: Mus’ab: Onuncuyu unuttum, meğer ki, mazmaza ola, dedi. Kuteybe: Vekî’ intikasu’l ma, yani istinca, dedi. İbaresini zi­yâde etmiştir.[43]

Rabbimiz Allah’ın, biz muvahhid mü’minler için bir Öğretici ve bir eğitici kıldığı yegane önder ve örnek Rasululllah (s.a.s.), Allah’ın emriyle bizlere hayatî bütün meseleleri öğretmiş ve örnek olmuştur…

Abdullah İbn Ömer (r.anhuma)’ın rivayetiyle Rasulul­lah (s.a.s.), şöyle buyurur:

“Müşriklere muhalefet ediniz. (Hâl ve hareketlerinde onlara benzemeyiniz!) Sakalları bol bırakınız, bıyıkları derince kesiniz. [44]

Şu haber de bize, Amr b. Şuayb’ın dedesi (r.a.)’dan ri­vayet edilmiştir:

“Rasulullah (s.a.s.), sakalından, sakalın eninden ve boyundan alırdı. [45]

Emiru’l-Mü’minin İmam Ömer b. el-Hattab (r.a.), Ra­sulullah (s.a.s.)’in bu konudaki tavsiyelerine hassasiyetle uyulmasını isterdi. Muvahhid mü’minin her hâli Sünnet, üze­re olma ve kendisine yakışmalıdır. Sünnet’e aykırı dav­ranmak, mü’mine yakışmaz!

İmam Ömer (r.a.), sakalını uzatmış birini görerek sa­kalından çekmiş, sonra bir adama emir vererek, onun bir tu­tamdan fazlasını kestirmiş. Sonra o zata dönerek:

Git de saçını düzelt, yahud berbat et. Sizden bazı­nız kendini yırtıcı hayvanlardan bir hayvan gibi başıboş bırakıyor, demiş. [46]

Sakalını başıboş bırakan ve bakımını yapmayan, dola­yısıyla vahşî bir görünüm sergileyene karşı İmam Ömer (r.a.)’ın tavrı böyle idi. Emiru’l-Mü’minin İmam Ömer (r.a.)’a tabi olmamızı Rasulullah (s.a.s.) emrediyor.[47] İmam Ömer (r,a.), ümmetin imamlarından ve Örneklerindendir. Çünkü O, Rasulullah (s.a.s.)’in Sünnetine sıkı sıkıya bağlıy­dı. O’nun uygulamaları, önderimiz ve örneğimiz Rasulullah (s.a.s.)’in uygulamasıydı.

Ata b. Yesar (r.a.) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.), mescidde idi. İçeri, saçı-sakalı da­ğınık bir adam girdi. Rasulullah (s.a.s.), eliyle ona: “Çık!” diye işaret etti. Sanki saçını, sakalını düzeltmesini kast ediyordu. Adam da, saçını, sakalın] düzelttikten sonra gelince, Rasulullah (s.a.s.), (onu göstererek): “Herhangi birinizin şeytan gibi saçı, başı dağınık bir hâlde gelmesinden, böyle gelmesi daha iyi değil mi?” bu­yurdu. [48]

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Kimin saçı varsa, saçına ikram etsin (baksın).” [49] Muvahhid mü’minler, saçlarının ve sakallarının te­mizliğine, düzenli ve kendilerine yakışır olmasına titizlikle dikkat ederken, aynı zamanda diş ve ağız temizliğine de titiz davranmaları gerekir. Dişlerinin temizlenmesi ve ağızlarının kokmaması için, yatarken, kalkarken ve yemeklerden sonra misvak kullanmalı, misvak ile beraber helâl ve sıhhate uy­gun diş macunu ve diş fırçası kullanılmalıdır.

Önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’in vücud temizliği için üzerinde hassasiyetle durduğu konulardan birisiydi diş ve ağız temizliği…

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasu­lullah (s.a.s.): “Ümmetime, (diğer bir rivayete göre yahud insanlara) meşakkat vermem endişesi olmasaydı, kendilerine her namaz kılarken misvak kullanmalarını emrederdim.[50]

Huzeyfe (r.a.), anlatıyor: Rasulullah (s.a.s.), geceleyin (teheccüd namazı kılmaya) kalktığı zaman ağzını (ve dişlerini misvakla) iyice ovalayıp temizler idi. [51]

Mü’minlerin annesi Aişe (r.anha) rivayet eder ki, Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurmuşlardır: “Misvâklanmak, ağzın temiz kalmasına ve Rabbin ra­zı olmasına sebeptir”. [52]

Emiru’l-Mü’minin İmam Ali (r.a.) da, misvak konu­sunda şöyle buyurmuştur: “(Ey müslümanlar,) şüphesiz, ağızlarınız Kur’ân’ın yollarıdır. Onun için ağızlarınızı misvak ile temizleyiniz.[53]

Saçının ve sakalının bakımını, temizliğini yapan, diş­lerinin misvâklayıp temizleyen ve fıtrattan olan el ve ayak tırnaklarını kesen muvahhid mü’minler, vücudlarını yıka­makla, yani haftada en az bir kere banyo olmakla, üzerlerine vacib olan bir hakkı edâ etmiş olurlar.

Ebu  Said  el-Hudrî  (r.a.)’ın  rivayetiyle  Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Cuma günü yıkanması, her baliğ olan kimse üzerine vacibdir. [54]

Cuma günü, muvahhid mü’min müslümanların, hafta­lık bayram, toplanma, görüşme ve ziyaretleşme günüdür. İslâm ülkesinde, yani “Daru’l-İslâm'”da Cuma günü, resmî tatil günüdür. Muvahhid mü’min müslümanlar, Cuma gün­leri genel temizliklerini yaparlar, hem bedenen hem de ru­hen temizlenir, gusül eder, çokça tevbe ederek tesbihat gerçekleştirir ve Rasulullah (s.a.s.)’e bolca salavat getirirler. O bölgedeki üzerlerine Cuma namazını edâ etmenin vacib ol­duğu bütün müslümanlar, Cuma vaktinde bölgenin Cuma camiînde buluşur, vaz-u nasihat dinler, Cuma hutbesinde kendilerine hatırlatılan takvalı olmanın şartlarını yerine ge­tirmeye gayret eder, huşu içinde diğer mü’min kardeşleriyle Cuma namazını kılarlar. Gerek Cuma’dan Önce, gerekse Cuma’dan sonra mü’min kardeşleriyle ziyaretleşir, sohbet ederek dertleşirler. Birbirlerinin dertlerine deva olmaya çalı­şırken, bölgenin çözüm bekleyen meselelerini gündeme geti­rir ve el birliği ile çözmeye çalışırlar.

İslâm ülkesinde, yani Daru’l-İslâm’da, yani devlet yö­netimi İslâm olan, ekonomisi İslâmî emirler çerçevesinde yapılan, geçerli hukuku İslâm hukuku olan, kısacası, devletinden, hükümetinden tutun da, mahalle muhtarına kadar bütün kurum ve kuruluşlarına İslâm’ın hakim olduğu, mu­vahhid mü’min müslümanların emniyet içinde, din, can, mal, nesil ve akıl emniyetinin sağlandığı, helâlin gündemde, ha­ramın yasaklandığı, haramı işleyenlere İslâm’ın gereği olan cezaların, yani hatlerin uygulandığı İslâm ülkesinde Cuma günü, böyle idrak edilir ve böyle değerlendirilir!

İslâm’ın devlet yönetiminden ve hayata hakîm olmak­tan uzaklaştırıldığı, Kur’ân-ı Kerîm’in ve Sünnet-i Seniyye’nin yönetim ve hayat dışı bırakıldığı, İslâm’ın yerine tağutun hakim olduğu, Kur’ân’ın yerine beşerî ideolojilerin anayasalarının geçirildiği, Rasulullah (s.a.s.)’in önderliği red­dedilerek, kendilerince millî ve ebedî önderlerin ortaya çıka­rıldığı gayr-ı îslâmî düzen ve ülkelerde, muvahhid mü’minlerin kendileri gibi, Cumaları da mahkûm edilmiştir! Cu­manın vücûb şartlarına darbe indirilmiş ve edâ şartları orta­dan kaldırılmıştır!

Böyle mü’min müslümanların mahkûm ve gayr-ı müslimlerin hakim olduğu işgal altındaki İslâm topraklarında, imkânlar dahilinde yegane Rabbieri Allah’a kul olmaya ve gerekli ibadetlerini yerine getirmeye çahşan müstaz’af mu­vahhid mü’minler, hiç olmazsa haftada bir defa banyo yap­malı ve vücudlarını temiz tutmalıdırlar.

Ebu Hüreyre (r.a.) şu hadisi rivayet eder.

Rasulullah (s.a.ş.) şöyle buyurur: “Her yedi günde bir gün yıkanmak, her müslüman kişi üzerine Allah’ın bir hakkıdır.[55]

Şuraya değinmekte fayda mülahaza ediyoruz; Tüm bunların gerisinde ilk olarak kendisini ve ailesini İslam’ın hakimiyeti için çalışan yukarıda zikredilen ortamı sağlamak için canından ve malından vazgeçen bireyler haline getirmelidir. Zira öncelikli olan budur.

Muvahhid ailenin kadın olsun, erkek olsun her mu­vahhid mü’min ferdî, bu haklara dikkat etmesi gerekir. Giyim, kuşamlarına da özen göstermelidir. Gerek mü’minler, gerekse mü’mineler, kendilerine vacib olan giyim meselele­rinde hassas olmalıdırlar.

Yegane Rabbimiz Allah ve yegane önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’in kendilerine emrettikleri ölçüde giyinmeli mü’min müslüman erkek ve kadınlar. Ayrıca giyimleri te­miz ve düzenli olması lazımdır.

Ebu’l-Ahves, babasından naklen rivayet eder: Rasulullah (s.a.s.)’in huzuruna eski elbise ile gelmiştim. Bana: “Malın var mı?” dedi. Evet, her çeşit malım var, dedim.

Rasul-i Ekrem: “Nelerin var?” dedi.

Ben: Allah bana, deve, koyun, at ve köleler verdi, dedim.

“Allah, mal verince, nimetinin eseri ve şerefi üzerinde gözüksün.” buyurdu.[56]

Diğer bir hadisi Cabir b. Abdullah (r.anhum) rivayet ediyor: Rasulullah (s.a.s.) bize gelmişti. Saçları bölük bölük birbirine karışmış bir zat gördü: “Ve şu şahıs, saçını yatıştıracak bir şey bulamaz mı idi?” buyurdu. Elbisesi kirli, paslı başka bir zat gördü: “Şu şahıs da, elbisesini yıkayacak su bulamaz mıydı?” buyurdu. [57]

Muvahhide mü’mineler de, gerek evlerindeki giyim, kuşamlarına, gerekse evlerinin dışına çıktıklarında, yani herhangi bir zarurî ihtiyaç için sokağa çıktıklarında, Allah ve Rasulü (s.a.s.)’in emrettikleri ölçüde giyinmelerine çok ciddî mânâda dikkat etmelidirler. Çünkü mü’minlerin hica­bı, hem imanî, hem de amelî bir mes’eledir. İmanîdir, çün­kü yegane Rabbimiz Allah buyurmuştur. Buna, inanmak gerek! Amelîdir, çünkü Rabbimiz Allah buyurmuştur, buna itaat etmek gerekir. Muvahhid ailedeki imanlı müslüman kadınlarına şöy­le emreder Rabbimiz Allah:

“Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini (harama çe­virmekten) kaçındırsınlar ve ırzlarını korusunlar. Süslerini açığa vurmasınlar, ancak kendiliğinden görüneni hariç. Ba­şörtülerini, yakaların üstüne (kapatacak şekilde) koysunlar. Süslerini, kendi kocalarından, ya da babalarından, ya da ko­calarının babalarından, ya da oğullarından, ya da kocalarının oğullarından, ya da kendi kardeşlerinden, ya da kardeşleri­nin oğullarından, ya da kız kardeşlerinin oğullarından, ya da kendi kadınlarından, ya da sağ ellerinin altında bulunanlar­dan, ya da kadına ihtiyacı olmayan (arzusuz veya iktidarsız) hizmetçilerden, ya da kadınların henüz mahrem yerlerini ta­nımayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizledikleri süsleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Hep bir­likte Allah’a tevbe edin ey mü’minler, umulur ki, felah bu­lursunuz.”(Nur/31)

Bu ayet-i kerimenin iniş sebebi olarak şu olay zikre­dilir:

Cabir b. Abdullah (r.anhum)’dan rivayet olunmuştur:

Esma binti Mersed, kendisine aid bir hurmalıkta bu­lunduğu sırada kadınlar, örtüsüz olarak yanına gelmeye başlamışlardı. Ayaklarındaki halhallar (bilezikler), göğüsleri ve zülüfleri görünüyordu. Bu durumu gören Esma: Bu ne kadar çirkin bir durum, dedi. Bunun üzerine Allah, bu ayet-i kerimeyi inzal buyurdu.[58]

Bu konuda, mü’minlerin annesi Aişe (r.anha) şu hadi­si rivayet etmektedir:

Ebu Bekir’in kızı Esma (yani Hz. Aişe’nin ablası), üzerinde ince bir elbise olduğu hâlde Rasulullah (s.a.s.)’in yanına girdi. Rasulullah (s.a.s.), O’ndan yüz çevirip: “Ey Esma, kadın bülûga erdiği (hayız görmeğe) baş­ladığı vakit kadının, şu ve şu azası hariç diğer uzuvlarının görünmesi uygun olmaz.”buyurdu. Görünmesini hariç tuttuğu iki uzuv için yüz ve elleri­ne işaret etti.[59]

Fitne korkusu olmazsa, bülûga ermiş kadının elleri ve yüzü avret olmaz, yani ellerinin ve yüzünün görünmesi caiz­dir. Eğer fitne korkusu varsa, elleri ve yüzü avret sayılır, ya­ni örtünmesi gerek. Evlerdeki durum böyle! Mü’mine müslüman kadın, ihtiyacını gidermek için sokağa çıkacağı zaman nasıl örtünecek ve nasıl davranacak? Rabbimiz Allah (c.c.) şöyle buyurur.

“Ey Peygamber, eşlerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına dış elbiselerinden (cilbablarından) üstlerine giymelerini söyle, onların (özgür ve iffetli) tanınması ve eziyet görmemeleri için en uygun olan budur. Allah, çok ba­ğışlayandır, çok esirgeyendir.”(Ahzab/59)

Rabbimiz Allah (c.c.), bu ayet-i kerime ile mü’min­lerin anneleri olan Önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’in hanım­larına, Rasulullah (s.a.s.)’in kızlarına ve mü’mine hanımlara ihtiyaçlarını görmek için dışarı çıkmalarına izin vermişti. Yalnız dışarı çıkarken, üzerlerine tanınmaları ve rahatsız edilmemeleri için dış örtülerini almaları şartıyla izin veril­mişti.

Bu iznin esbâb-ı nüzulü de şu olay idi: Mü’minlerin annesi Aişe (r.anha) şöyle demiştir: Rasulullah (s.a.s.)’in kadınlarından Sevde binti Zem’a, Hicab ayeti indikten sonra bir ihtiyacı için evinden dışarı çıkmıştı. Sevde, iri yapılı bir kadındı. Bu sebeble kendisini tanıyanlara (örtülü olsa da) gizli olmazdı. Bu defa Ömer Îbnu’l-Hattab, O’nu dışarıda gördü: Ya Şevde, iyi bil ki, Vallahi, sen bize karşı gizli olamıyorsun. Bak, düşün! Sen, nasıl evinin dışına çıkıyor­sun?, dedi.

Aişe, (rivayetine devamla) dedi ki: “Bunun üzerine Sevde, evine dönüp geldi. O sırada Ra­sulullah, benim odamda idi, akşam yemeği yemekteydi, elinde de etli bir kemik vardı. Bu hâlde iken, Sevde içeri girdi ve: Ya Rasulullah, ben, bazı ihtiyacım için evimden çıkmıştım. Ömer, bana şöyle şöyle söyleyip çıkışıma itiraz etti, diye şikayet etti.

Aişe, devamla dedi ki: Bunun üzerine Allah, Peygamberi’ne vahy gönderdi. Sonra kendisinde vahy hâli kaldırıldı. O kemik elinde olduğu hâlde ve onu yere koymaksızın Sevde’ye: “Siz kadınlara, kendi ihtiyaçlarınız için (örtünmüş olarak) evlerinizden dışarı çıkmanıza izin verilmiştir.” buyurdu.[60]

Mü’mine müslüman kadınların örtüsünün şekli ve sı­nırı için müctehid İslâm ulemâsının görüşleri, fıkıh kitapla­rında mevcuddur. Fıkıh kitaplarına müracaat ile mes’ele daha net anlaşılmış olur. [61]

Muvahhid mü’minler, vücud temizliğine ve giyecekle­rinin düzenli olmasına dikkat ettikleri kadar, yiyeceklerine de dikkat etmeli ve dengeli olmalıdırlar. Rabbimiz Allah’ın bizler için helâl kıldığı yiyecekleri yerken, yiyeceğimizin yeterli olmasına hassasiyet göstere­cek, midemizi aburcubur şeylerle tıka basa doldurmayaca­ğız. Bu konuda da israf etmeyecek, dengeli beslenmeye gayret edeceğiz.

Mikdad b. Ma’dikerib (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“İnsanoğlu, karından daha zararlı bir kap doldurma­mıştır. İnsanoğluna kendini ayakta tutacak bir kaç lokma yeter. Şayet (bu miktarın aşılması) kaçınılmaz ise, bu du­rumda üçte biri yemeği, üçte biri içmesi, üçte biri de nefesi için (ayrılmalı) dır.[62]

İslâm Dini, hayatın her biriminde temizliği, düzenli olmayı, adaleti, ve güzelliği emreder. Bu emir, hem hayatın maddî cephesi, hem de manevî cephesini kapsar.

Abdullah b. Mes’ud (r.a.), şu hadisi rivayet eder. Rasuluilah (s.a.s.); “Kalbinde zerre miktarı kibir olan kimse, cennete gi­remez.” buyurmuş.

Bir zat: İnsan, elbisesinin güzel, ayakkabısının güzel olma­sını istiyor,.deyince, Rasulullah (s.a.s.): “Şüphesiz ki, Allah, güzeldir, güzeli sever. Kibir, hakkı inkâr ve insanları tahkir (küçük görmek) etmektir.” buyurmuşlar. [63]

Salih b. Ebi Hassan, şöyle anlatır: Said b. el-Museyyeb’den şöyle dediğini işittim: Allah, güzeldir, güzeli sever. Temizdir, temizliği sever. Lütufkârdır, lütufkârlığı sever. Cömerttir, cömertliği sever. Siz de -zannedersem avlularınızı, dedi- temiz tutunuz. Yahudilere benzemeyiniz. Salih b. Ebi Hassan, dedi ki: Bu hadisi, Muhacir b. Mismar’a anlattım ve Muhacir: Bu hadisi bana, Âmir b. Sa’d. babası tarikiyle Rasu­lullah (s.a.s.)’den buradaki gibi anlattı, dedi. Ne var ki, Muhacir, (şüpheyi kaldırarak) “avlularınızı temiz tutun!” demektedir.[64]

Muvahhid ailenin içinde yaşadıkları ve bütün aile ferdleri olarak Rabbimiz Allah’a gereği şekilde ibadet ettikleri evlerini de, tertemiz tutmalı, bu konuda Yahudilere, yani gayr-ı müslimlere benzememelidir. Muvahhid mü’minler, nasıl ki, kalkmasıyla, oturmasıyla, konuşmasıyla, yürüme­siyle, iş yapmasıyla, yemesiyle,  içmesi  ve giyinmesiyle gayr-ı müslimlere benzemiyorsa, O, bütün bu hayatî mes’elelerinde İslâm’a tabi olduğu gibi evlerinin düzeninde de İs­lâm’a uymalı ve gayr-ı müslimlere benzememeye çalışma­lıdır. Dışarıdan gelen bir kişinin, müslüman ile gayr-ı müslimin evini bir birinden ayıracak bir kanaate sahib olmalı­dır. Evin, oturma odalarının döşenmesinden, haremlik se­lâmlık, mutfağından, banyo ve tuvaletine kadar, hatta evin girişinden itibaren temizliğinden düzenine muvahhid İslâm ailesine uygun olmalıdır. Ev eşyası, ihtiyaca göre olmalı ve israftan alabildiğine kaçınmalıdır. Muvahhid mü’minler, ne müsrif, ne de cimri olmalıdırlar. Müsriflik ve cimrilik, mü’min  müslümanların  vasfı   değildir. Mü’min   müslümanlar, israfın ve cimriliğin tamamen dışında, ifrat ve tefridin yanına yaklaşmadan, hayatlarını İslâm üzere ve vasat öl­çülerde Allah için kılmaya devam edenlerdir!

Yegane Rabbimiz Allah (c.c), şöyle buyurur:

“Ey Âdemoğulları, her mescid yanında ziynetlerinizi takının, yiyin, için ve israf etmeyin. Çünkü O (Allah), israf edenleri sevmez. “De ki: “Allah’ın kulları için çıkardığı ziyneti ve temiz rızıkları kim haram kılmıştır?” De ki: “Bunlar, dünya hayatında iman edenler içindir. Kıyamet günü ise, yalnızca onla­rındır.” Bilen bir topluluk için ayetleri böyle birer birer açıklarız.”(Araf/31-32)[65]

“Onlar (Rahman’ın kullan), harcadıkları zaman ne is­raf ederler, ne de kısarlar. (Harcamaları,) ikisi arasında ortak bir yoldur.”(Furkan/67)

“Akrabaya hakkını ver, yoksula ve yolda kalmışa da. İsraf ederek saçıp savurma. Çünkü saçıp savuranlar, şeytanın kardeşleri olmuşlar­dır. Şeytan ise, Rabbine karşı nankördür.”(İsra/26-27)

“Nefse ve ona bir düzen içinde biçim verene, sonra ona, fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) Ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun), Onu arındırıp, temizleyen gerçekten felah bulmuştur. Ve onu (isyanla, günahla, bozulmalarla) örtüp saran da, elbette yıkıma uğramıştır.”(Şems/7-10)

Nefsi, arındırıp temizlemek, yani nefs tezkiyesi için önce katıksız, şeksiz ve şüphesiz iman, sonra salih amel sonucu takva ve Allah’ın sadık salih kullarıyla beraber olmak gerekir. Hem afakî, hem de enfusî arınmaya ihtiyaç var­dır.

Kalpler, iman nuruyla, beyinler İslâm şuuruyla te­mizlenirken, yani kalbler mü’min, beyinler müslim olurken, dış çevreyi de, fısk ve fücurdan, fasık ve fâcirden temizle­yip, hem çevreyi, hem de çevredekileri sadıklardan kılmaya en son gayreti göstermeliyiz.

Bu hâl ve tavır, yegane Rabbimiz Allah’ın iman eden muvahhid mü’min kullarına emridir:

“Ey iman edenler, Allah’dan sakının ve doğru (sadık) olanlarla beraber olun.”(Tevbe/119)

Katıksız iman, takva ve sadıklardan oluşmuş bir temiz çevre!. Sadık olanlar, gerçekten Allah’a ve Rasulü(s.a.s.)’ne iman ederek itaat edenler, malları ve canlarıyla Allah yolun­da cihad edenler, Allah ve Rasulullah (s.a.s.)’in emrettikleri gibi yaşamaya gayret edenler. Tağutu, tüm ideolojisiyle, kurum ve kuruluşlarıyla reddetmiş, Allah’a katıksız iman ederek sapasağlam kulpa yapışmış olanlar, sadık olanlardır![66] Bu, böyledir! Muvahhid ailenin her ferdî, hem böyle olacak, hem de böyle olan sadıklardan bir çevre edinecek.

Bu şahsiyetli ailenin izzet ve şeref sahibi muvahhid mü’min ferdleri, salih amel üzere titizlikle hayatlarına de­vam ederken, günahlardan alabildiğine kaçınmaya gayret edeceklerdir. Böyle güzel, istenilen ve kabul gören tavır içinde iken, hasbel beşer, bir gaflet sonucu hata edip günaha düşebilirler. Böyle bir duruma düşen muvahhid mü’minler, hemen toparlanmak, kendine gelmeli ve nefsini hesaba çe­kip zaman geçirmeden “Nasuh Tevbesi” ile tevbe etmeli.

Böylece günah ile üzerine konan kiri ve pası, tevbe suyu ile tertemiz yıkamalı, kendisini yeniden arındırmalıdır.

“Ey iman edenler, Allah’a kesin (nasuh) bir tevbe ile tevbe ediniz. Olabilir ki, Allah, sizin kötülüklerinizi örter ve altından ırmaklar akan cennetlere sokar. O gün Allah, pey­gamberi ve O’nunla birlikte iman etmekte olanları küçük düşürmeyecektir. Nurları, önlerinde ve sağ yanlarında koşup parıldar. Derler ki: Rabbimiz, nurumuzu tamamla, bizi ba­ğışla, şübhesiz Sen, her şeye güç yetirensin.”(Tahrim/8)

Can-u gönülden tevbeye yönelen ve nasuh tevbesi ile tevbe edenler için, önderimiz Rasulullah (s.a.s.), şu müjdeyi vermektedir. Abdullah b. Mes’ud (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur: “Günahdan tevbe eden kimse, hiç günahı olmayan kimse gibidir. [67]

Abdullah b. Büsr (r.a.)’ın rivayetiyle bir başka hadiste şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.): “Cennet, her türlü mutluluk o kimseye lâyıktır ki, amel defterinde çok istiğfar bulunur. [68]

Muttaki, muvahhid ve adil İslâm ulemâsı, kabul gö­rülen ve gerçek tevbenin şu şartları taşımasının gereğini beyan buyururlar. Nasuh Tevbesinin şartlan şunlardır:

1) Günahdan tamamıyla vazgeçmek.

2) İşlediği günahlardan pişman olmak.

3) Günaha dönmemek için kesin karar vermek ve ka­rarında direnmek.

4) İşlediği suç ve günah, kulların haklarını gasbetmek, onlara zulmetmek gibi insan hakkıyla ilgili ise, o kişilerle tamamıyla helâlleşmek, haklarını vermek gerekir!. [69]

Rabbimiz Allah, çok tevbe eden muvahhid mümin kullarını beyan buyururken, tevbe etmeyi iman ve salih amelden önce zikrediyor. Çünkü kişi, küfürden, şirkten, ni­faktan ve irtidaddan tevbe ettikten sonra, ancak sahih ve ka­tıksız gerçek bir iman ile iman edebilir. Daha sonra imanın gereği olan salih ameli işleyebilir. Ya ilk defa iman ediyor­dur bu kişi, ondan dolayı şirk ve küfürden kesin, yani nasuh tevbesiyle tevbe ediyordur, ya da iman ettikten sonra elfaz-ı küfür, veya ahval-ı küfür işlemek suretiyle ayağı kaymış, imanı zedelenmiş, iman ve İslâm dairesinin dışına çıkmış, yani mürted olmuş da, bu hâlinden nasuh tevbesi ile tevbe ederek, yeniden iman ve İslâm dairesine giriyordur. Her iki hâlde de tevbe, iman ve salih amelden önce gelir.

Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

“Ancak tevbe eden, iman eden ve salih amellerde bu­lunup davranan başka, işte onların günahlarını Allah, iyilik­lere çevirir. Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir. Kim tevbe eder ve salih amellerde bulunursa, gerçek­ten o tevbesi (ve kendisi) kabul edilmiş olarak Allah’a dö­ner. Ki onlar, yalan şahidlikte bulunmayanlar, boş ve yarar­sız sözlerle karşılaştıkları zaman onurlu olarak geçenlerdir. Onlar, kendilerine Rabblerinin ayetleri hatırlatıldığı zaman, onun üstünde sağır ve körler olarak kapanıp kalma­yanlardır. Ve onlar: “Rabbimiz, bize, eşlerimizden ve soyumuz­dan gözün aydınlığı olacak (çocuklar) armağan et ve bizi takva sahihlerine önderler kıl.” diyenlerdir.”(Furkan/70-74)

Müttakilerin imamı olacak muvahhid mü’minlerin va­sıfları, böyle beyan buyruluyor Rabbimiz Allah tarafından. Mü’min müslüman kullarına, hadlerini bilmeyi, mütevazı olmayı ve böbürlenmemeyi emrediyor Rabbimiz Allah:

“Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme, çünkü kulak, göz ve kalb, bunların hepsi ondan sorumludur. Yeryüzünde böbürlenerek yürüme, çünkü sen, ne yeri yarabilirsin, ne de dağlara boyca ulaşabilirsin.”(İsra/36-37)

“O Rahman (olan Allah)’ın kulları, yeryüzü üzerinde alçak gönüllü olarak yürürler ve cahiller kendilerine muhatab oldukları zaman da, “selâm” derler. Onlar, Rabblerine secde ederek ve kıyama durarak ge­celerler. Onlar: “Rabbimiz, cehennem azabını bizden çevirir. Gerçek şu ki, onun azabı ödenmesi kaçınılmaz bir borç (ve­ya sürekli bir acıdır.)” derler.”(Furkan/63-65)

Hz. Lokman (a.s.)’ın oğluna Öğütlerinden:

“İnsanlara yanağını çevirip (büyüklenme) ve böbür­lenmiş olarak yeryüzünde yürüme. Çünkü Allah, her bü­yüklük taslayıp, böbürleneni sevmez. Yürüyüşünde orta bir yol tut, sesinden de (yüksek perdeleri) eksilt. Çünkü seslerin en çirkin olanı, gerçekten eşeklerin sesidir.”(Lokman/18-19)

Ahlâk yapısını, en güzel ahlâk sistemi olan İslâm’la aynîleştiren ve en güzel ahlâk üzere yaratılmış olan Rasulullah (s.a.s.) [70] kendisine örnek edinen muvahhid mü’minler, Allah’ın dostları olmuşlardır.[71] Âlemlere rahmet olarak gönderilen Rasulullah,[72] güzel ahlâkı tamamlamak için gehniştır. [73]

Allah’ı Rabb, Rasulullah (s.a.s.)’i önder, İslâm’ı din Kur’ân-ı Kerîm’i temel yasa, yani hayat düsturu kabul edip razı olan muvahhid mü’minler, salih amel ve takva üzere ol­dukları müddetçe “Evliyaullah”tirlar. Yani mü’min ve müt-takilerin cümlesi, Allah’ın velîleridirler… Allah, mü’minlerin velisi, [74]yani dostu, mü’minler de Allah’ın velisi, yani dostudurlar. [75] Aynı zamanda kadın olsun, erkek olsun bütün mü’minler birbirlerinin kardeşleri[76] ve birbirilerinin velileri­dirler. [77] “Ehl-i Sünnet ve Cemaat” akidesindeki anlayış ve kabul ediş de budur. [78]

Allah’ın velileri, birbirilerinin kardeşleri ve birbirleri­nin velileri olan muvahhid mü’minler, kâfirleri veli, yani dost edinemezler. Çünkü kâfirlerin mü’minler üzerinde ve­layet hakları yoktur.[79]

Tevhid akidesi sağlam, katıksız iman etmiş ve salih amel sahibi muttaki, muvahhid mü’min veli kul için bir “Hadis-i Kudsf’de Rabbimiz Alİah şöyle buyurur. Hadisi, Ebu Hüreyre (r.a.) rivayet eder ve Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Allah, şöyle buyurdu: Her kim, Beni tanıyan ve ihlas ile bana ibadet eden (veli) bir kuluma düşmanlık ederse, Ben de, ona harb ilân ederim.

Kuium Bana, kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevgili olan bir şeyle yaklaşamaz. Kulum Bana, nafile iba­detlerle de yaklaşmaya devam eder. Nihayet Ben, onu seve­rim. Ben, kulumu sevince de, artık onun işitir kulağı, görür gözü, tutan eli, yürür ayağı (mesabesinde) olurum. (Yani bu organlarıyla meydana gelmesini arzu ettiği bütün dileklerini veririm.)

Diliyle de her ne isterse, muhakkak onları da kendisi­ne ihsan ederim. Bana sığınmak isteyince de, muhakkak kulumu sığındırır, korurum.[80]

Yine Ebu Hüreyre (r.a.)’in rivayet ettiği bir hadiste Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Şübhesiz ki, Allah, bir kulu sevdiği vakit Cibril’i ça­ğırır da:

Ben, filânı seviyorum. Onu, sen de sev, der.

Ve onu, Cibril de sever. Sonra Semâda seslenerek:

Gerçekten Alİah, filânı seviyor, onu, siz de sevin, der. Artık onu, semâ ehli de severler. Sonra onun için yeryüzüne kabul konur (yani insanların kalbine onu sevmek konur). Bir kula da buğzetti mi, Cibril’i çağırır: Ben, filâna buğzediyorum, ona sen de buğzet, der. Ve Cibrîl, ona buğzeder. Sonra Sema ehli arasında: Allah, filâna buğzediyor, ona, siz de buğzedin, diye seslenir.

Onlar da, kendisine buğzederler. Sonra o kul için yer­yüzüne buğz konur (yani insanların kalbine onun için kin konur).[81]

Allah’ın, veli kulu için yeryüzüne koyduğu, yani in­sanların kalbine yerleştirdiği sevgi için İmam Müslim (Rh.a.)’in Sahih’inde kaydettiği şu olayı zikretmekte fayda vardır.

Cerir’in Süheyl’den, O da bahasından, o da Ebu Hü­reyre (r.a.)’dan rivayet ettiği, “sevgi ve buğz” hadisi, şu olay üzerine hatırlanmakta. Süheyl şöyle demiş: Arafat’da idik. Derken Ömer b. Abdi’l-Aziz geçti. Kendisi, Hacc emiri idi. İnsanlar, O’na bakmaya kalktılar. Ben, babama: Babacığım, görüyorum ki, Allah, Ömer b. Abdi’l-Aziz’i seviyor, dedim. (Babam): Ne o? diye sordu. Çünkü insanların kalbinde, O’nun sevgisi var, dedim. Bunun üzerine babam: Baban hakkı için yemin ederim ki, ben Ebu Hüreyre’yi, Rasululİah (s.a.s.)’den rivayet ederken dinledim, dedi. [82]

Enes b. Malik (r.a.)’ın rivayetiyle önderimiz Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Hayırlı insan, ahireti için dünyasını, dünyası için ahiretini terk etmeyen, her ikisini birlikte yürütendir.[83]

Muvahhid ailenin her ferdi, kendisini bilmesi ve ta­nımasının yanı sıra kendi nefsinin üzerindeki hakkını edâ ederek, kendisini iman ve salih âmel noktasında çok iyi ye­tiştirip sağlamlaştırmahdır. Rabbimiz Allah (c.c.) ile bağını kuvvetlendirmeli, kendi kendisiyle barışık olup iç huzurunu sağlamalıdır. Mümin, Ailesi ve eşrafında da aynı bütünlüğü sağlayan ilişkiler kurabilmelidir. Bu da ancak Kurani bir aile ortamının varlığı ile mümkündür. Müslüman fertlerin aile bireylerine özel olarak ayrı ayrı sorumlulukları ve yine toplumuna karşı ayrı sorumlulukları vardır. Bu ilişkiler islam’i temeller üzerinde oturtulmadıkça İslam’ın aileye bahşettiği huzurun elde edilmesi mümkün olmayacak ve bireyler arasında bulunması gereken bağ zayıflayacak ve belli bir zaman sonra kopacaktır.

“Allah, size evlerinizi (içinde) güven ve huzur bula­cağınız yerler kıldı.”(Nahl 80)

 

ANNE-BABAYA İTAAT

 

“Allah’a ibadet edin ve O’na hiç bir şeyi ortak koşma­yın. Anne, babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolda kalmışa ve sağ ellerinizin malik olduklarına güzellikle dav­ranın. Çünkü Allah her büyüklük taslayıp böbürleneni sev­mez.”(Nisa 36)

Yalnız ve yalnız Allah’a ibadet ve O’na, zatında ve sı­fatlarında hiç bir şeyi ortak koşmamak. İşte gerçek Tevhid ve katıksız iman budur.

Muvahhid Mü’min kullarına önce Tevhid’i emreden Rabbimiz Allah, Tevhid’den hemen sonra anne ve babaya güzellikle davranmayı ve iyilikte bulunmayı emrediyor. Anne ve babanın hakkı, Tevhid’den sonra geldiğine göre, ne kadar önemli olduğu, ehl-i iman ve ehl-i akıl tarafından çok kolay bir şekilde kavranır.

Rabbimiz Allah’ın indinde muvahhid mü’min ve anne ve babanın değeri böyle beyan buyrulmuştur. Yapılacak ilk yardımın ve verilecek ilk hizmetin anne ve ba­baya yapılmasını emreden yine Rabbimiz Allah’dır:

“Sana neyi infâk edeceklerini sorarlar. De ki: Hayır olarak, intak edeceğiniz şey, anne-babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yol oğluna (yolda kalmışa) dır. Hayır, olarak her ne yaparsanız, Alİah onu kuşkusuz bilir.”(Bakara 215)

Anne ve baba, muvahhid ailenin temel taşı ve çadırın orta direğidirler. Bundan dolayı muvahhid ailenin özünü oluştururlar. Onlar, iman üzere kurulan bu ailenin mimarlarıdırlar. Oluşumun acı ve tatlı günlerini görmüş, sıkıntı ve belâlara göğüs germiş, uyumamış uyutmuş, yememiş yedir­miş, giymemiş giydirmiş ve binbir çile ile çocuklarını katık­sız iman üzere, salih amel üzere yetiştirmeye gayret etmiş­lerdir.

Bu imanlı, bilgili ve salih amel üzere olan anne ve ba­banın kıymetini bilmek, onlara karşı saygı ve sevgide kusur etmemek, İslâm’a uygun her arzularını imkânlar dâhilinde yerine getirmek, muvahhid ailenin diğer ferdlerinin en tabiî vazifeleridir. Mü’min ve muvahhid bir anne ve babanın meşru isteklerini imkân olduğu hâlde yerine getirmemek, onları üzmek ve onlara karşı isyan etmek, îslâm nazarında suç teşkil eder. Böyle bir davranış, Alİah ve Rasulullah (s.a.s.) tarafından yasaklanmış, yani haram kılınmıştır.

Rabbimiz Allah (c.c.) şöyle buyurur:

“Biz insana, anne ve babasına (karşı) güzelliği (ilke edinmesini) tavsiye ettik. Eğer onlar, hakkında bilgin olma­yan şeyle bana ortak koşman için sana karşı çaba harcayacak olurlarsa, bu durumda onlara itaat etme. Dönüşünüz Bana’dır. Artık yapmakta olduklarınızı size, Ben haber verece­ğim.”(Ankebut 8)

Yine aynı konuda şöyle buyurur Rabbimiz Allah (cc):

“Biz insana, anne ve babasını (onlara iyilikle davran­mayı) tavsiye ettik. Annesi onu, zorluk üstüne zorlukla (karnında) taşımıştır. Onun (sütten) ayrılması da, iki yıl içindedir. Hem Bana, hem anne ve babana şükret, dönüş yal­nız Bana’dır.

Bununla birlikte, onların ikisi (annen ve baban) hak­kında bir bilgin olmayan şeyi Bana şirk koşmak için sana karşı çaba harcayacak olurlarsa, bu durumda onlara itaat et­me ve dünya (hayatın) da onlara iyilikle (ma’ruf üzere) sahiblen (onlarla geçin) ve Bana gönülden-katıksiz olarak yönelenin yoluna tabi ol. Böylece Ben de, size yapmakta ol­duklarınızı haber vereceğim.”(Lokman 14 15)

İslâm’ın bütün ilkeleriyle, bütün kurum ve kuruluşla­rıyla ferdden topluma, devletten aileye hâkim olduğu İslâm toplumunda, yani Halifeli toplum olan İslâm ülkesindeki muvahhid ailede yer alan muvahhid mü’min anne ve babanın hakkını ödemek, kolay bir mes’ele değildir. Ancak gayr-ı müslim tağutların hâkim, müslümanların mahkûm ve îsiâm nizamının hayatın dışına itildiği Cahiliyye toplumlarında oluşturulmaya çalışılan muvahhid ailede, anne ve baba mü’minlerden olmayabilir. Çocuklar, İslâm’ı kabul etmiş ve imkânlar dâhilinde yaşamaya çalışırken, anne ve baba karşı çıkar da engellemeye çalışırlarsa, o zaman kendilerine itaat edilmez. Çocuklarına, Allah’a şirk koşmayı emreder veya İslâmî ilkelerden vazgeçmeyi, ya da emredilen ibadet­leri terk etmeyi arzu ederlerse, onlara karşı kesin tavır ko­nulur ve ne dinlenir, ne de itaat edilir!

Anne ve babaya itaat gerek, ama İslâm’a aykırı dav­ranmadıkları müddetçe. İşte en hayırlı asır olan Asr-ı Saadet’ten bir örnek.

Mus’ab b. Sa’d (b. Ebi Vakkas), babasından şu olayı naklediyor:

Kur’ân’dan bazı ayetler, O’nun hakkında inmiş. Sa’d (b. Ebi Vakkas) şöyle demiş:

Sa’d’ın annesi, dininden dönmedikçe ebediyen O’nun-la konuşmayacağına ve yiyip içmeyeceğine yemin etti: Dedi ki: Sen, Allah’ın, annenle babanı sana vasiyet ettiğini söylüyorsun. Ben, senin annenim. Sana bunu, ben emrediyorum. Sa’d (devamla) şöyle söylemiş: Annem, üç gece bekledi ve hatta bitâblıktan bayıldı. Bunun üzerine Umare denilen bir oğlu kalkarak, ona su ver­di. Annem, Sa’d’a beddua etmeye başladı. Az sonra Allah (Azze ve Celle), Kur’an’da şu ayeti indirdi:

“Biz insana, annesiyle babasına güzel muamelede bulunmasını vasiyet ettik. Şayet bana şirk koşman için sana karşı çaba harcayacak olurlarsa…” (Lokman, 31/15) Bu ayette şuda vardı:

“Ve dünya (hayatın) da onlara iyilik (maruf üzere) sahiblen (onlarla iyi geçin).”[84]

Sa’d (b. Ebi Vakkas r.a)’dan yapılan başka bir riva­yette ise, şöyle denilmektedir: Ben, anneme çok iyi davranan biri idim. Müslüman olduğum zaman, bana: Dinini terk edeceksin, yoksa ölünceye kadar ne yi­yeceğim, ne de içeceğim. Ben ölünce de halk, “ey annesinin katili” diyecek, seni ayıplayacak, dedi. Bunun üzerine gün be gün yemeden, içmeden bekledi durdu. Ben, ona: Ey anneciğim, Allah’a yemin ederim ki, yüz canın olsaydı ve her biri birer birer çıksaydı, yine de dinimi terk etmezdim. İstersen ye, istersen yeme, dedim. Annem, benim bu azmimi görünce, yemeye başladı. Bunun üzerine: “Biz insana, annesi ve babasını…” ayet-i kerimesi na­zil oldu.[85]

Kendileriyle dünya hayatında iyi geçinmeye gayret edeceğimiz anne ve babamız, harbî olmadıkça gayr-ı müslim bile olsalar, iyilik tavrımız değişmemeli, fakat bize Allah’a isyan etmeyi emrederlerse, onları dinlemek ve itaat etmek imkânsızdır. Kendilerine mâsiyyet konusunda itaat edilmez ve Sa’d b. Ebi Vakkas (r.a.)’ın tavrı sergilenir. Emirü’l-Mü’minin İmam Ali b. Ebi Talib (r.a.)’ın rivayet ettiği hadi­si, burada da anmak yerinde olur.

Şöyle buyurur önderimiz Rasulullah (s.a.s.):

“(Allah’a) ma’siyyet hakkında kula itaat yoktur. İtaat, ancak ma’rufta (makul ve meşru olan emirler hakkında)’dır. [86] Değil yalnızca anne ve baba, her kim olursa olsun ve hangi makamda, hangi mevkide bulunursa bulunsun, Allah’a karşı isyan etmeyi emredecek olursa, o da ve emri de kesin­likle dinlenmemeli ve itaat olunmamalıdır!

Yine Anne ve baba hakkı üzerine açıklayıcı hadisler varid olmuştur.

Ebu Hüreyre (r.a.) şöyle anlatır: Rasulullah (s.a.s.)’e bir adam geldi de: Ya Rasulullah, benim güzel hizmet ve ülfet etmeme insanlar içinde en layık ve en haklı olan kimdir? Diye sordu. Rasulullah (s.a.s.): “Annendir” diye cevab verdi. O zat: Sonra kimdir? Dedi. Rasulullah: “Sonra annendir” buyurdu. O zat: Sonra kimdir? Dedi. Rasulullah: “Sonra annendir” buyurdu. O zat: Sonra kimdir? Deyince. (Dördüncüde) Rasulullah: “Sonra babandır” diye cevab verdi.[87]

Muvahhid mü’mine annenin evlad üzerindeki öden­mesi gerekli hakkı, muvahhid babanın hakkının üç mislidir. Yani ağırlığı bakımından üç hak annenin, bir hak ba­banındır. Çünkü anne, çocuğuna hamile kalışı, onu bede­ninde taşıyışı, şiddetli sancılarla doğuruşu, emzirmesi, bez­lerini değiştirmesi, yıkaması, üstünü-başını temiz tutması, ağzına lokmaları çiğneyip vermesi… Vs… vs… Her şeyiyle ilgilenmesi, Allah’ın izniyle büyümesine çok katkıda bu­lunması, onun hakkının ağır olmasını gerektirmektedir.

Çocuğun bedenen gelişmesine katkıda bulunan anne ve baba, onun ruhen ve ahlaken de gelişmesinde birinci de­recede sorumludurlar. Çocuğu terbiye ederken de, birçok zorluklara katlanıyor anne ve baba. Onu yaratılış gayesine uygun ve fıtrat üzere bir muvahhid mü’min yetiştirmeye ça­lışmak elbette kolay bir iş değildir. Hele hele gayr-ı müslim tağutların hâkim, müslümanların mahkûm ve İslâm’ın ha­yattan söküp atıldığı bir Daru’l-Harb ortamında bu iş, çok daha zordur… Anne ve baba bu zorluklarla canhıraş bir mü­cadeleye girişiyor ve çocuklarını vahşî tağutların kanlı pen­çelerinden kurtarmaya gayret ediyorlar!

Abdullah b. Mes’ud (r.a.) şöyle anlatıyor: Ben, Rasulullah (s.a.s.)’ e: Amellerin hangisi Allah’a daha sevgilidir? Diye sordum. “Vaktinde kılınan namazdır” buyurdu. Abdullah: Sonra hangisi? Dedi. “Sonra anne-babaya iyilik etmektir” buyurdu. Abdullah: Sonra hangisi? Dedi. “Allah yolunda cihad’dır” buyurdu. İbn Mes’ud: Bunları, bana Rasulullah söyledi. Daha fazlasını sorsaydım, elbette bana yine haber verecekti, dedi.[88]

Makbul İmana sahib olan muvahhid mü’minin üze­rine ilk vazife, farz olan namazı gereği üzere edâ etmektir. Namazdan sonra eğer hayatta iseler anne ve babasına ihti­yaçları olan hizmeti vermektir. Bu hizmet anne-baba mü’min müslümanlar oldukları müddetçe, Allah yolunda cihaddan daha önde gelir. Farz namazın edasından sonra, ama Allah yolunda Cihad’dan Önce gelen mü’min müslüman anne-babaya hizmet için Abdullah b. Amr (r.a.) şu ha­disi rivayet etmektedir.

Bir adam, Rasulullah (s.a.s.)’e: Ben, cihada gidiyorum, dedi. Rasulullah (s.a.s.): “Senin annen-baban var mı?” diye sordu. O zat: Evet, var, dedi. Rasulullah (s.a.s.): “Öyleyse sen (evvela) onların rızaları yolunda çalış” buyurdu.[89]

Bu durum cihad farz-ı kifaye olduğunda geçerlidir. Müslümanların din, ırz ve namusları talan edilip, bütün müslümanlara cihad farzı ayın olduğunda ve seberberlik gerektiği anlarda değil.

Çünkü onların bakıma ve kendileriyle ilgilenilmeye ihtiyaçları vardır. Anneyi ve babayı ihtiyaçlı bir hâlde bıra­kıp cihada gitmeyi uygun görmeyen önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’den Muaviye b. Cahime (r.a.), şu hadisi rivayet eder: Cahime, Rasulullah (s.a.s.)’e gelerek: Ya Rasulullah, savaşa katılmak istiyorum. Bunu sormaya geldim, dedi. Rasulullah (s.a.s.): “Annen sağ mı?” diye sordu. Evet, deyince Rasulullah (s.a.s.): “Annene hizmet et. Çünkü cennet, onun ayakları al­tındadır.” buyurdu. [90]

“Cennetin annenin ayağı altında” oluşu, bize, Enes b. Malik (r.a.)’ın rivayet ettiği halk arasında şöhret bulmuş şu hadisi hatırlatıyor. Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Cennet, annelerin ayağı altındadır. [91]

“Cennetin annenin ayağının altında” olması, mü’mine annenin rızası, yani evladından razı olması, evladın cennete girmesi ve Allah’ın rızasına nail olması demektir! Anne, muvahhid mü’min evladından razı olması, Allah’ın da razı olması demektir.

Çünkü muvahhide mü’mine anne, ancak Rabbimiz Al­lah’ın memnun olup rıza gösterdiği itikad ve amelden razı olur. Mü’mine annenin ölçüsü, Allah’ın dinidir. O, ancak İslâm’a uygun hâl, hareket ve sözlerden hoşnut olur. Bu, böyledir!

Ayrıca bu hadis-i şeriflerden şu gerçek de net olarak anlaşılmaktadır ki, mü’mine anne evladı için vazgeçilmez bir eğitimci ve öğreticidir. Onun eğitimi ve öğretimi sonucun­da evlad, cenneti kazanacak bir seviyeye ulaşır ve annenin yetiştirmesiyle bunu elde edebilir. Mü’mine anne, çocuğuna ilk imanî bilgileri ve ahlâkî eğitimi verendir. Anlattığı kıssalarla ve menkıbelerle, söylediği islami ezgilerle çocuğun kültür altı yapısını hazırlar. Çocuktaki temel alt yapı sağlam olunca, onun üzerinde yükselen bina sapasağlam olur.

Ebu Ümame (r.a.)’ın rivayet ettiği bir hadiste mesele, daha da açıklık kazanmaktadır. Bir adam: Ya Rasulullah, çocuğu üzerinde baba ve annenin hakkı nedir? Diye sordu. Rasul-i Ekrem (s.a.s.): “Onlar (baban ve annen), senin cennetin ve cehenne­mindir.” buyurdu.[92]

Onların rızasını kazanmak, diğer İslâmî vazifelerini yapmak ve imanı korumak kaydıyla kişiyi cennete ulaştırır. Onların, hoşnutsuzluğu, kişiyi cehennemlik eder. Aynı za­manda anne ve baba, çocuklarını yetiştirmeleri yönü ve öl­çüsünce, çocuklarını cennete veya cehenneme hazırlamış olurlar. Bundan dolayı anne ve babanın tavrı ve tutumu, kîsiyi cennetlik veya cehennemlik yapmakta. Bu, bir eğitim ve hayat görüşüdür. Kişinin dünya görüşü ne ise, yaşantısı ona göre olur. Dünya görüşü, yani akidesi ve ameli! Neye inanmış ve nasıl yaşamış ise, öyle ölür, hangi hâl üzere öl­müş ise, öyle dirilip hesab vererek karşılık bulur.

Cabir (r.a.)’ın rivayetiyle önderimiz Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Her kul, öldüğü hâl üzere diriltilecektir.[93]

İmtihan sahası olan dünya hayatında, imtihanı başarılı bir şekilde kazanmak veya iflâs edip kaybetme noktasında, anne ve babanın payı büyüktür.

“Cennet, annenin ayağı altındadır” diye buyuran Ra­sulullah (s.a.s.), babanın hakkı için de Abdullah b. Amr (r.a.)’m rivayetiyle şöyle buyurur:

“Rabbın rızası, babanın rızasında, Rabb’ın hışmı (gadabı), babasının hışmındadır. [94]

Güzide Ashab’dan (Allah cümlesinden razı olsun) Ebu’d-Derda (r.a.) da, bize şu hadisi nakleder. Önderimiz Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Baba, cennet kapılarının en hayırlısı (ndan girmeye vesile) dir. Artık (ya baba hakkını ihmal etmekle) o kapıyı yetir, (ya onun hakkına riâyetle) o kapıyı koru (elde etmeye çalış). [95]

Ve muvahhid ailenin muvahhid mü’min babasının du­ası, Rabbimiz Allah’ın indinde kabul gören üç zümrenin du­asından biridir…

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Üç dua müstecab ve ontar(ın müstacab olduğun) da şübhe yoktur: Mazlumun duası, misafirin duası ve babanın evladına duası.[96]

Mü’min ve mü’mine olmak kaydıyla anne ve babanın değeri böyle beyan edilmekte ve haklarına dikkat edilmesi emredilmektedir. Muvahhid ailenin diğer ferdleri için dün­yada da, ahirette de mutluluk ve saadetin vesilesidir anne ve baba! Onların haklarının gereği gibi edâ etmeye gayret ederken, onlara karşı kişinin ne kendisi kötü söylemeli, ne de onlara kötü bir sözün gelmesine vesile olmalı, yani hâl ve hareketinden dolayı diğer insanlar, onun anne ve babasına kötü söz söylememeli. Kendisi, anne ve babasının hakkını korurken, başkalarına karşı da korumalı ve haklarına tecavüz ettirmemelidir.

Abdullah b. Amr (r.a.) bize şu hadisi rivayet etmektedir. Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur: “Büyük günahlardan en büyüğünün birisi, kişinin an­nesine, babasına lanet etmesidir.” Orada bulunanlar tarafından kendisine: Ya Rasulullah, insan, annesine, babasına nasıl lanet eder? Denildi. Rasulullah (s.a.s.): “O kimse, birisinin babasına söver, o da karşılık ola­rak onun babasına söver. Yine o kişi, birisinin annesine sö­ver, o da, karşılık olarak onun annesine söver.” buyurdu. [97]

Önderimiz ve ahlâkta en güzel örneğimiz Rasulullah (s.a.s.) bu buyruğuyla, gerek ferdde, gerekse toplumda bulunması gereken en güzel ahlâkın ilkelerinden birisini beyan buyurmuşlardır. İslâm toplumunun huzuru ve saadeti için, toplum ferdlerinin karşılıklı sevgi ve saygıyı gündemde ve canlı tutmalıdırlar. Birbirlerinin haklarına karşı saygılı olmalı ve korumalıdırlar. O zaman, toplum huzur toplumu hâline gelir. Böylesi topluma, refah toplumu denir. Cahiliyyenin gerek inanç, gerekse hareketten doğan düşük karakterinden kurtulmuş, ferdden topluma, aileden devlete her kurum ve kuruluş İslâmî ölçülerde hayatiyetine devam eder durumda olan İslâm toplumu, huzur, saadet ve her iyilikle güzelliğin en olgununun bulunduğu bir toplumdur. Çünkü o ülke, muvahhid mü’minlerin İslâm üzere yaşadığı bir Daru’l-İslâm’dır. Ferdler, mü’min ve müslim, devlet İslâm, toplumun hâl ve gidişi Kur’ân ve Sünnet ölçülerindedir!

Yegane hayat nizâmı olan İslâm, böyle bir toplumun, yani her türlü iyilik ve güzelliklerle bezenmiş erdemli top­lumun oluşmasını önerir. Bu toplumun oluşması için tüm plan ve programların en mükemmeli, İslâm’da mevcuddur. Yeter ki, insanlar, İslâm’ı katıksız kabul edip gereği gibi ya­şasınlar!

Mü’min anne ve babaya karşı iyi muamele etmenin gereği, müttefekunaleyh bir hadiste şöyle beyan edilir. Ha­disi, Abdullah b. Ömer (r.anhuma) bize rivayet eder. Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Üç kişi beraber yürürlerken onları yağmur yakaladı. Hemen dağdaki bir mağaraya meyledip sığındılar. Akabinde mağaraların ağzına dağdan büyük bir kaya düşüp üzerlerini tamamen kapattı. Bunun üzerine onlardan biri diğerlerine:

Riya ve şöhret isteği olmaksızın, sırf Allah rızası için yapmış olduğumuz amellere bakın da, onları anmak suretiyle Allah’a dua ediniz. Umulur ki, Allah mağaranın kapı­sını açar, dedi.”

Bu teklif üzerine onlardan biri, şu duayı söyledi: Ya Allah, şu muhakkak ki, benim yaşlı, ihtiyar anne-babam ve küçük çocuklarım vardı. Ben, sürü otlatarak onları infak eder, geçindirirdim. Akşamleyin sürüyü otlaktan döndürüp onların yanına getirdiğim zaman sütü sağar, ço­cuklarımdan evvel anne, babama süt içirir idim. Şu da mu­hakkak ki, bir gün otlak bana uzak oldu da ben, tâ akşam oluncaya kadar sürüyü getirememiştim. Geç vakit geldiğimde onları uyumuş hâlde bulmuştum. Sağa geldiğim gibi yine sütleri sağdım ve sağdığım sütü kabıyla getirip başuçlarına dikildim. Onları, uykularından uyandırmak istemiyordum.

Onlardan önce çocuklarıma süt içirmeyi de istemiyor­dum. Çocuklar ise, ayaklarımın dibinde açlıktan sızlanıyorlardı, işte o gece fecr doğuncaya kadar benim halim, böyle dikilmekle, onların hâli de uyumakla devam etti.

Şüphesiz Sen, bilmektesin ki, ben bunu, sırf senin rı­zanı istemek için yapmıştım. Bundan ötürü bizim için bir ya­rık aç da, biz oradan semâyı görelim, diye dua etti.

Allah, onlara semâyı görecek kadar bir yarık açtı.[98]

Bu hadiste anlatılan olay, hem mü’minin kerametine, hem de mü’min müslümanın yalnız Allah için yaptığı salih ameliyle duada tevessül etmesine delildir. Ayrıca, anne ve babaya karşı saygı ve sevginin derecesini belirtiyor bu olay. Bakıma muhtaç mü’min anne ve babasına yalnız Al­lah’ın rızasını kazanmak için hizmet etmenin değerini beyan ediyor bu olay. Çünkü mü’min anne ve babasına hizmet ederek, onların İslâm’a uygun arzularını yerine getirerek, Al­lah’ın rızasını kazanabilir muvahhid mü’minler! Böyle mü’min ihtiyar anne ve babanın yaşadığı ve muvahhid aile­nin diğer ferdlerinin tutumlarında, razı olup onlar için hayır dualarda bulunmaları, o evi huzur ve saadet yuvası yapar Al­lah’ın izniyle!

Çünkü Rabbimiz Allah, rızasını, mü’min anne ve ba­banın rızasına bağladı. . Kendi rızasını, onların rızalarıyla kayıtlandırdı. Önderimiz Rasulullah (s.a.s.), bize doğrula­rın en doğrusunu haber verdi. Cennet, annenin ayağı altında iken, Allah’ın rızası da, babanın rızasındaydı. Muvahhid mü’min anne ve babaya isyan etmek, onlara eziyet etmek, Allah’a şirk koşmak suçundan sonra en büyük suç ve günah­tır!

Ebu Bekre (Nufey r.a.)’ın rivayetiyle önderimiz Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Büyük günahların en büyüğünü size haber vereyim mi?”

Biz Sahabîler:

Evet, haber ver ya Rasulullah, dedik.

Rasulullah:

“Allah’a ortak koşmak, anneye, babaya isyan ve ezâ etmektir.” buyurdu.

Ve dayanmakta iken oturdu da:

“İyi dinleyin, bir de yalan söz ve yalan şahidliğidir.” buyurdu ve bu sözü durmadan tekrar tekrar söylüyordu.

(Ebu Bekre, dedi ki:)

Hatta ben, Rasulullah susmayacak, dedim.[99]

Rabbimiz Allah (c.c.) şöyle buyurur:

“De ki: Gelin, size Rabbinizin neleri haram kıldığını okuyayım. O’na hiç bir şeyi ortak koşmayın, anne-babaya iyilik edin…”(En’am/151)

Dikkat edilirse, anne ve babaya iyilik etmek, onlara karşı sevgili ve saygılı davranmak hep Tevhid’den sonra zikredilmiştir. Oluşturulması zarurî olan muvahhid ailedeki her muvahhid mü’min ferd, iman noktasında sağlam, amel noktasında takva üzere olmalı gereğini daha önce beyan edilmişti. Bu muvahhid mü’min ferdler, İmam zedeleyici söz, hâl ve hareketlerin yanına kesinlikle yaklaşmadıkları gibi günah, yani haram olan meselelerde de böyle titiz ol­malıdırlar.

Muğire b. Şu’be (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Allah size, annelere itaatsizlik etmeyi, kız çocukları­nı diri diri gömmeyi, verilmesi gereken borcunuzu men et­meyi ve alma hakkınız olmayan şeyi almayı haram kıldı ve yine Allah sizin için, dedi-kodu etmeyi, çok soru sormayı ve malı zayi etmeyi kerih gördü.[100]

Her zaman haberlerin en doğrusunu, doğruların en doğrusunu haber veren önderimiz Rasulullah (s.a.s.) “Abid Cureyc”‘in kıssasını bizlere haber vermektedir! Abid Cureyc’in kıssası, bize anne hakkının değerini daha da net bir şekilde beyan etmektedir.

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur:

“Beşikte yalnız üç çocuk konuşmuştur. Biri, İsa’dır. (İkincisi de şu kıssadaki çocuktur:)”

İsrâiloğulları zamanında Cureyc denilen ruhban bir kişi vardı. Cureyc, savmıasında (İbadethanesinde) namaz kı­larken, annesi gelmiş, kendisini çağırmış.

Cureyc: Namazı bozup anneme cevab mı vereyim, yoksa namaz mı kılayım? diye düşünmüş.

(Annesi üç defa çağırdığı hâlde namaza devam etmiş.)

Bunun üzerine annesi:

Ya Allah, bu oğluma fahişe kadınların yüzlerini göstermedikçe onun canım alma! diye beddua etmiş.

Cureyc, savmıasında bulunduğu sırada bir kadın gelip kendisine musallat olmuş ve ona zina teklif etmiş. Fakat Cureyc, bundan çekindiği için, bu kızgın kadın bir çobana gitmiş ve kendini ona teslim etmiştir. Kadın, bu cinsî münasebetten bir oğlan doğurmuş. (Kendisinden sorulduğunda) bu çocuğun, Cureyc’den olduğunu söylemiş.

Bunun üzerine halk rahibe gelmişler, savmıasını (baltalarla, kazmalarla) kırıp yıkmışlar, kendisini de, savmıadan aşağı indirip çıkarmışlar ve kendisine küfürler et­mişler.

Cureyc, abdest alıp namaz kıldıktan sonra, o gayr-ı meşru çocuğun yanına gelmiş ve:

Ey oğul, baban kimdir? diye sormuş.

Çocuk:

Çobandır, diye cevab vermiş.

Bu garip hadiseyi gören halk, rahibe:

Senin savmıanı, yani ibadet yerini altından yaparız, demişler.

Cureyc:

Hayır, eskisi gibi çamurdan yapın, demiş.[101]

Ulemâ diyor ki:

“Bu hâl, Cureyc’in annesine cevab vermesinin daha doğru olduğuna delildir. Çünkü kıldığı namaz nafile idi. Annesine itaat ederek cevab vermesi ise, vacib idi. Anneye âsî olmak haramdır. Namazını hafif tutarak, çabuk bitirmesi, annesine cevab verdikten sonra tekrar kılması da mümkündü. İhtimâl ki, annesinin kendisini ibadethanesinden ayrılıp dünyaya müteallik işlere davet edeceğinden çekinmiştir. [102]

Bu kıssa, şunu da ortaya koymaktadır ki, Cureyc, yal­nız âbid değil de, aynı zamanda âlim ve fakîh olmuş olsaydı, elbette işin ilmini bilir, mü’mine anne hakkı ile nafile namaz arasındaki tercihin ne olduğunu fark eder ve tercihini önem sırasına göre yapardı.

Mü’mine annenin hakkı böyle, ya mü’min babanın hakkı. Muvahhid ailede, mü’min anne ve baba birbirinden ayrılmaz bir bütündür. Birisini anmak, diğerini anmayı ge­rektir.”

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Hiç bir evlad babasının hakkını ödeyemez. Meğer ki, onu köle olarak bulup da satın ala ve âzâd eyleye.[103]

Ebu Musa el-Eş’arî’nin oğlu Ebu Bürde, şöyle anlat­mıştır:

İbn Ömer, Yemenli bir adamın, sırtından annesini ta­şıyarak Ka’be’yi tavaf ederken şöyle demekte olduğuna şahid oldu:

Annemin zelil bir devesiyim ben,

(Başka) binekleri usansa da, usanmam ben.

Sonra (Yemenli) dedi ki:

Ey İbn Ömer, annemin hakkını ödemiş oldum mu ne dersin?..

İbn Ömer:

Hayır, dedi, tek bir “ah!” çekmesini bile karşılayamadın. [104]

Ebu’t-Tufeyl (r.a.), şu olayı nakleder:

Rasulullah (s.a.s.)’i Cirane (Mevkiin) de et taksim ederken gördüm. Ben, o gün (kesilmiş) devenin kemiğini ta­şıyan bir çocuktum.

Bir kadın geldi, Rasulullah’a kadar yaklaştı. Rasulul­lah (s.a.s.), o kadına sırtındaki cübbesini serdi, kadın da onun üzerine oturdu.

Ben:

Bu kadın kimdir? dedim.

Bu kadın, Rasulullah’ı emziren sütannesi (Halime)’dir, dediler.[105]

Sütanne, öz anne hükmünde olduğu bilinmektedir. Süt emmeden dolayı olan kardeşlik de, öz kardeşlik gibidir.

Önderimiz Rasulullah (s.a.s.) sütannesine karşı da, öz anne gibi muamele yapmıştır. Mü’mine anne her zamanda ve her mekânda aynı değere sahiptir. Anne, harbî olmadık­ça, yani müşrik ve kâfir olduğu hâlde mü’min müslümanlarla harb hâlinde olmadıkça, İslâmî ölçülerde iyi geçinmeye gay­ret edilir. Eğer İslâm’a ve mü’min müslümanlara saldırı hâlinde olan bir harbi konumuna düşerse ona karşı olan tavır, İslâm düşmanlarına karşı olan tavrın aynısı olmalıdır.

Esma bintu Ebu Bekr (r.anha), şöyle demiştir:

Rasulullah (s.a.s.) zamanında annem, beni özleyerek ziyaretime gelmişti.

Ben, Rasulullah’a:

Annemle ilgilenip, onu kabul edeyim mi? diye sor­dum.

Rasulullah (s.a.s.):

“Evet, (Onunla ilgilenip iyilik eyle!)”

Ravî Süfyan b. Uyeyne, dedi ki:

Yüce Allah, o kadın hakkında şu ayeti indirmiştir:

“Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi yurtla­rınızdan sürüp çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah, adalet yapanları sever. [106]

“İmam Taberî de, bu ayetin, Ebu Bekir’in eski zevcesi Kuteyle bintu Abduluzza hakkında indiğini haber veriyor. Ebu Bekir, Kuteyle’yi Cahiliyyet devrinde boşamıştı. Kuteyle, Rasulullah Mekke müşrikleriyle sulh anlaşmalı bulun­duğu sırada Medine’ye kızı Esma’ya ziyarete gelmiş ve Ona, kuru üzüm, yağ gibi bazı hediyeler getirmişti.

Bu ayet, yüce Allah tarafından mü’minlere düşmanlık yapmayan ve onlarla harb etmeyenlerle irtibat kurmak ve onlara iyi muamele yapmak, hakkında bir ruhsattır.[107]

Çünkü bir sonraki ayet-i kerimede Rabbimiz Allah (c.c.) şöyle buyurur:

“Allah, ancak din konusunda sizinle savaşanları, sizi yurtlarınızdan sürüp çıkaranları ve sürülüp çıkarılmanız için arka çıkanları dost edinmenizden sakındırır. Kİm, onları dost edinirse, artık onlar, zalim olanların tâ kendileridir.”(Mümtehine/9)

Bu ayet-i kerimedeki ilâhî emrin, en hayırlı nesil tara­fından ve en hayırlı asır, Asr-ı Saadet’teki bir örnek uygula­masına bakalım!

Sonra Ebu Süfyan, çıkıp Medine’de Rasulullah (s.a.s.)’in yanına geldi. Kızı Ümmü Habibe bintu Ebu Süfyan’ın yanına girdi. Rasulullah (s.a.s.)’in yatağı üzerine otur­mak için gittiğinde kızı, hemen yatağı dürüp kaldırdı.

Bunun üzerine (Ebu Süfyan) şöyle dedi:

Ey Kızım, bilmiyorum ki, beni mi yatağa çok gör­dün, yoksa onu mu bana çok gördün?

Kızı da, şöyle dedi:

Hayır, bilakis o, Rasulullah (s.a.s.)’in yatağıdır, sen ise, necis müşrik bir adamsın. Rasulullah (s.a.s.)’in yatağı üzerine oturmanı istemedim.

(Ebu Süfyan) dedi ki:

Vallahi ey kızım, benden sonra sen kötüleşmişsin.[108]

Rasulullah (s.a.s.)’ın hanımlarından ve müzminlerin annelerinden Ümmü Habibe (r.anha), Ebu Süfya’nın kızıdır. Ebu Süfyan, o dönemde müşrik idi ve Mekke şirk devletinin lideriydi. Olay, Mekke’nin fethinden önce Medine’de geç­mektedir. Ebu Süfyan, daha sonra müslüman olmuştu.

Saf Tevhid’den ve katıksız imandan kaynaklanan muvahhid mü’minlerin tavrı bu kadar açık ve net idi. Eğer an­ne, baba veya yakın akrabalardan herhangi birileri harbî ol­mayan bir müşrik, yahud kâfir iseler, onlarla dünya hayatın­da iyi geçinilir, hatta kalbleri İslâm’a isındırılmaya çalışılır. Eğer harbî iseler, onlarla ilişkilerimizi ona göre ayarlama­mız gerekir. Her iki hâlde de, küfür ve şirk üzere ölürler ise, hiç bir muvahhid mü’min onlar için hayır duada bulun­maz ve onlar için Allah’dan af dileğinde bulunmamalıdır. Böyle bir durum, Rabbimiz Allah tarafından yasaklanmış­tır. Elbette Muvahhid mü’minler, red etmek için, şirk ve küfrü, müşrik ve kâfiri her türlü sıfatları, hâl ve tavırlarıyla tanımalıdır!

“(Kafir olarak ölüp) Cehennem ehli olduklarını onlara açıkça belli olduktan sonra, akraba dâhi olsalar (Allah’a) ortak koşanlar için af dilemek, ne Peygamber’e yaraşır, ne de mü’minlere.”(Tevbe/113)

Çünkü Rabbimiz Allah, müşrik ve kâfirleri bağışla­mayacağını beyan buyurmuştur.

“Gerçekten Allah, kendisine şirk koşulmasını bağış­lamaz. Bunun dışında kalan ise, dilediğini bağışlar. Kim, Allah’a şirk koşarsa, doğrusu büyük bir günahla iftira etmiş olur.”(Nisa/48-116)

Bu, böyledir!

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetleriyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Burnu yere sürünsün, sonra burnu yere sürünsün, sonra burnu yere sürünsün!”

Kimin, ya Rasulullah? diye sorulunca:

“İhtiyarlığı anında annesi ile babasından birine, yahud her ikisine yetişip de onlar sebebiyle cennete giremiyenin!” buyurmuştur. [109]

Rabbimiz Allah (cc), şöyle buyurdu:

“Rabbin, O’ndan başkasına kulluk etmemenizi ve anne-babaya iyilikle davranmayı emretti. Şayet onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlılığa ulaşırsa, onlara “öf bile deme ve onları azarlama, onlara güzel söz söyle. Onlara acıyarak alçak gönüllülük kanadını ger ve de ki: Rabbim, onlar beni küçükken nasıl terbiye ettilerse, sen de onları esirge.”(İsra/23-24)

Muvahhid ailenin temel taşları olan mü’min anne ve baba yaşlanabilir, bununla beraber hastalanabilirler. Ailenin diğer ferdleri, onların her hâlini hoş görmeli ve onlardan sıkılmamalıdırlar. Onlara hitab ederken, “anneciğim, baba­cığım” sevgi ve saygı kelimelerinden gayrisini kullanmama­ya, onlara adlarıyla hitab etmemeye ve onlara bağırıp çağırıp kendilerini azarlayarak üzmemelidirler. Yaşlılık hâli, kolay bir hâl değildir. Hem yaşlılık, hem de hastalık. İşte bu hâle dayanabilen evlad, Allah’ın rızasını kazanmaya müsta­hak olur!

Ailenin diğer ferdleri gibi, yaşlanmış ve rahatsız olan anne ve baba da tıbbî veya ruhî tedavi edilmelidir. Onların da dertlerine deva aranmalı ve hastalıklarının şifaya kavuşmasına çalışılmalıdır. Hem maddî tedavi, hem de dualarla güzel hâl ve hareketlerle manevî tedavî edilmeli, şifayı Allah’dan beklemelidir.

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Allah, indirdiği derde, muhakkak şifâsını da indirdi.[110]

Cabir (r.a.) da, şu hadisi rivayet eder.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Her derdin bir devası vardır. Derdin devasına rastla­nırsa, Allah (Azze ve Celle)’nin izniyle düzelir.” [111]

Diğer bir hadisi de Üsame b. Şerik (r.a.) bize naklede­rek şöyle anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.)’e gelmiştim. Rasulullah (s.a.s.)’in Ashabı sanki başlarında kuş varmışcasına (sessiz sakin bir durumda) idiler. Selâm verdim, sonra oturdum. Şuradan, bu­radan Bedevîler geldi ve:

Ey Allah’ın Rasulü (hastalıklara karşı) tedavi olalım mı? dediler.

Rasulullah (s.a.s.):

“Tedavi olunuz! Gerçekten Aziz ve Celil olan Allah, ne kadar hastalık koymuş ise, onun için ilaç da koymuştur. Yalnız bir hastalık var ki, onun tedavisi yoktur. O da, ihti­yarlıktır.” buyurdular. [112]

Tedavisi olmayan ihtiyarlık hastalığına yakalanmış anne ve baba, çocukları tarafından kendilerine merhamet ve şefkat edilmesini, sevilip sayılmasını isterler. O dönemde çok daha hassas ve ince ruhlu olurlar. Daha önce hiç aldırış etmedikleri bir söz, ya da bir hareketten hemen alınırlar.

Bundan dolayı çocukları bu konuda çok titiz olmalı, onları üzmemeye gayret etmelidirler. İstemeyerek üzmüşlerse de, onların gönüllerini almalı, özrünü beyan edip kendilerini affettirmelidirler!

Mü’min anne ve babanın ahirete irtihallerinde, yani vefatlarından sonra, onlar için hayır-hasenatta bulunmalı, onların dostlarını ziyaret etmeli ve onları hayırla anmalıdırlar.

Abdullah b, Ömer (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur:

“İyiliğin en iyisi, baba dostuna sılada bulunmaktır.”[113]

Mü’min anne ve baba, oluşturdukları muvahhid aile­nin içinde hayatları boyunca çocukları ve aile halkı tarafın­dan sayılıp sevildikleri gibi, ölümlerinden sonra da, onlar ta­rafından hayırla anılırlar. İman ve salih amel, onları salihler zümresine katmıştır. Ölümleri, kendilerine sevindirmiş, çünkü Rabbleri Allah’ın salihler için va’dettiği nimetlere kavuşmuş, fakat dünyada bıraktıkları yakınları, onlar gibi salih mü’minlerin vefatıyla üzülmüş, ağlamışlardır.

Mü’min anne ve babanın vefatlarından sonra onlara karşı olan vazifelerimizi bize, yegane önderimiz ve mürşi­dimiz Rasulullah (s.a.s.) Öğretmiştir.

Ebu Useyd Malik b. Rebia (r.a.) anlatıyor: Biz, Rasulullah (s.a.s.)’in yanında bulunduğumuz es­nada Beni Selime’den bir adam, O’nun yanma gelerek:

Ya Rasulullah, babam ve anneme karşı yükümlü olduğum vazifelerden, ölümlerinden sonra yapacağım bir şey kaldı mı? diye sordu. Rasulullah (s.a.s.)

“Evet, onlara rahmet dilemek, onlar için istiğfar (yani günahlarının bağışlanması için dua) etmek, ahidlerini (vari­yetlerini) ölümlerinden sonra yerine getirmek, dostlarına ikram ve hürmet etmek ve yakınlığı ancak onlar vasıtasıyla olan akrabalarla ilgilenip onlara karşı üzerine düşeni yap­mak!” buyurdular. [114]

Ve muvahhid mü’minlerin, Rabbimiz Allah tarafından kendilerine öğretilmiş duası:

“Rabbimiz,  hesap gününde beni,  anne-babamı ve mü’minleri bağışla.(İbrahim/41-Nuh/18) Âmin…

İLK GÜNKÜ GİBİ

Ayağa kalkmanın ve sabit kalmanın en önemli şifresi, bu dini ilk indiği gündeki gibi yaşamaktır. Kitab-ı Kerim’de emredilen muvahhid aile ancak bu şekilde kurulabilir, korunabilir. Bunun için; Yeniden İslâm’a!

Şu ana kadar öğretilen ve zorla kabul ettirilmeye çalı­şılan tüm gayr-ı İslâmî değerleri tamamıyla bırakıp yeniden İslâm’a.

Resmî veya gayr-ı resmî birilerinin, din adına, mânevîyat adına, İslâm adına beyinlere şırıngalamak istediği bütün gayr-ı İslâmî kültürü, bütün hurafeleri, bütün bid’atları beyinlerden ve zihinlerden silip süpürerek tertemiz beyinler, saflaştırılmış kalblerle yeni baştan İslâm’a!

Muvahhid mü’min ferd olarak, aile ve cemaat olarak kendimizi yeniden İslâm’a arzetmeliyiz. Gerek akidemizi, gerekse amelî anlayışımızı, gerçek İslâm’a, yani Kur’ân-ı Kerîm’e ve Rasulullah (s.a.s.)’in Sahih Sünnetine, ümmetin adil, muttaki müctehıd ulemânın icmasına ve yine müctehıd imamların ictihadlarına arzetmeliyizl

Bir noksanlığımız, bir yanlışlığımız varsa, onu tashih etmemeliyiz! Kendimizi İslâm’la düzeltmeli, İslâm’a teslim olmalıyız.

Yegane Rabbimiz Allah (c.c.) ve yegane önderimiz Rasulullah (s.a.s.), ne emretmişlerse, nasıl hükmetmişlerse, hiç bir itiraz etmeden her şeyiyle teslim olmak, inanmak ve amel etmek muvahhid mü’minlerin vazgeçilmez, olmazsa olmaz fıtrî özelliğidir. Çünkü muvahhiddir, yani Tevhidin gereğini yapandır. Çünkü mü’mindir, yani katıksız iman etmiş ve hayatını ona göre tanzim etmiştir.

Rabbimiz Allah, böyle muvahhid mü’min kulları için şöyle buyurur:

“Allah ve Rasulü, bir işe hükmettiği zaman, mü’min olan bir erkek ve rnü’min olan bir kadın için o işte kendi is­teklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Rasulüne isyan ederse, artık gerçekten o, apaçık bir sapıklıkla sapıl­mıştır.”(Ahzab/36)

Yine muvahhid mü’minlerin tabiî özelliklerinden biri­si de, aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Rasulullah (s.a.s.)’e davet edildikleri zaman, hiç bir itiraz ve şahsî görüş gündeme getirmeden, “işittik ve itaat ettik,demeleridir. [115] Ay­nı zamanda işittiklerine itaat edecekleri sözü verdikleri gibi, hâl ve hareketleriyle de itaat ederek, bunu isbat ederler.

Böyle sağlam katıksız iman ve salih amel sahibi olan muvahhid mü’min kadın ve erkeğin, Allah’ın emri, Rasulullah (s.a.s.)’in Sünnet’i üzere nikâhlaşıp oluşturdukları mu­vahhid aileye Allah’ın dini, hayat nizamı İslâm hakim ol­muştur. Allah ve Rasulullah (s.a.s.)’ın emirlerince gerek ferdî, gerekse ailevî hayatlarını tanzim eden muvahhid mü’min karı ve koca, kendilerine Rabbleri Allah tarafından verilmiş olan haklarına razı olmuş, Rasulullah (s.a.s.)’in gösterdiği şekilde bu haklarını kullanırlar. Yalnızca Allah’a kuldurlar. Kul olma ve Allah’ın emirleriyle Rasulullah (s.a.s.)’ın Sünnetlerine tabi olma konusunda birbirlerinden farkları olmadıkları gibi, üstünlükleri de yoktur. Üstünlük, Allah’ın indinde ancak takvadadır. [116] Kim daha çok muttaki ise, üstün olan odur!..

Muvahhid ailenin sevk ve idaresinde, ne kocanın, ne de hanımın sözü geçerlidir. Bu iman ve takva ailesinin ida­resinde yegane Rabbimiz Allah’ın ve O’nun “Âlemlere rah­met olan” Rasulü (s.a.s.)’in sözü, yani emirleri geçerlidir. Muvahhid ailede koca ve hanım, muvahhid ve mü’minler oldukları için Allah ve Rasulü (s.a.s.)’in emirlerine teslim olmuş ve haklarına rıza göstermişlerdir. Herkes üzerine düşen vazifeyi hakkıyla edâ edince, bu iman ve takva ailesi, huzur ve saadet yuvası olur.

Böyle bir yuvayı oluşturan ve İslâmî ilkeler doğrultu­sunda idare etmeye gayret eden muvahhid mü’min erkek ve kadın, yani koca ve karının haklarından ve vazifelerinden bahsedilecek olursa, şunlar gündeme girer. Şimdi bu me­seleler üzerinde duralım. Allah’a kul olma noktasında birbi­rinin benzeri, yani aynısının tıpkısı olan mü’min müslüman kadın ve kocanın huzur ve saadet yuvası hâline getirdikleri, bir İslâm ailesindeki duruma bir nazar edelim!

Önce şu hadis-i şeriflere bakalım!..

Ebu Eyyub (El-Ensarî, r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyu­rur Rasulullah (s.a.s.):

“Dört şey Rasullerin Sünnetlerindendir: Haya, güzel koku sürmek, misvak kullanmak ve evlenmek.”[117]

Ve Enes (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):

“Bana dünyada, Kadınlar ve güzel koku sevdirildi. Gözümün nuru da namazdır.” [118]

Rabbimiz Allah’ın yeryüzünde insan kulları için vazi­feli kıldığı hidayet rehberi olan Rasullerin ve Nebilerin en sonuncusu, kendisinden sonra ne bir rasul, ne de bir nebî gelmeyecek olan önderimiz Rasulullah (s.a.s.), ayrıca şöyle buyururlar:

Rasulullah (s.a.s.)’in bu buyruğunu mü’minlerin anne­si Aişe (r.anha) rivayet eder:

“Evlenmek, benim Sünnetimdir. Kim, benim Sünne­timle amel etmezse (bundan yüz çevirirse) benden değildir. Ve evleniniz, çünkü ben (kıyamet günü diğer) üm­metlere karşı çokluğunuzla iftihar ediciyim. Kimin evlenme harçlığı var ise, evlensin. Kim (bu masrafı) bulamazsa (nafîle) oruç tutmalıdır, Çünkü şüphesiz oruç, sahibi için şehvet kırıcıdır.[119]

Önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’in Sünneti’nden yüz çe­virmek, O’na uymamak demek olduğu gibi, aynı zamanda “O’ndan olmamak” demektir. “Sünnetimi işlemeyen, benden değildir.” beyanı, yalnızca evlenme konusunda anlaşılma­malıdır. Sünnet-i Seniyye’nin tümü için aynı hüküm geçer­lidir. Önderimiz Rasulullah (s.a.s.), gibi oruç tutmayan, O’nun gibi namaz kılmayan ve O’nun gibi davranmayıp, O’nun Sünneti’ne aykırı davrananların tümü bu hükmün içinde muteâlâ edilir. [120] Halbuki Rabbimiz Allah, Rasulullah  (s.a.s.) uymayı, mü’min kullarına emretmiş ve imanın gereği olduğunu beyan buyurmuştur.[121]

“Her kim, benim Sünnetimden, yüz çevirirse benden değildir.” cümlesinden murad, Sünnetimden yüz çeviren be­nim yolumda değildir, demektir. Yani buradaki Sünnetten murad, tarikat ve yoldur. Bu da, Farz, nafile bütün amellere ve akaide şamildir. [122]

Aynı konuda önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’den bir başka rivayet de şöyledir:

Sa’d b. Ebi Vakkas (r.a.) anlatıyor:

Kadınları terk edip (onlardan uzak yaşayan) kimseler­den olan Osman b. Maz’un’un işi ortaya çıktığında, Rasulul­lah (s.a.s.), O’na (haber) gönderip çağırttı. (Gelince) de şöyle buyurdu:

“Osman, şüphe yok ki, ben, ruhbanlıkla emrolunmadım. Sen, benim Sünnetimi terk mi ettin?”

(Osman:).

Hayır, Ya Rasulullah, cevabını verdi.

(O zaman Rasulullah,) şöyle buyurdu:

“Şüphe yok ki, namaz kılmam, uyumam, oruç tutmam, yemek yemem, evlenmem, boşamam benim Sünnetimdir. Artık kim benim Sünnetimi terk ederse, benden değildir. Osman, muhakkak ki, üzerinde ailenin hakkı vardır, üzerinde nefsinin hakkı vardır.”[123]

Bu, böyledir!

Muvahhid mü’minler, Rasulullah (s.a,s.), bütün Sün­netine sarılmayı, uygulamayı hassasiyetle gündeme getiren ve canlı tutan şahsiyetlerdir.

Rabbimizin emirlerine ve Rasulullah (s.a.s.), bütün Sünneti’ne sarılmayı, uygulamayı hassasiyetle gündeme ge­tiren ve canlı tutan şahsiyetlerdir.

Rabbimizin emirlerine ve Rasulullah (s.a.s.)’ın Sün­netine tabi olanlar, taviz vermeyenler ve bu yoldan sapma­yanlar, ancak Rasulullah (s.a.s.), kendileriyle övündüğü ümmet olma hakkını kazanmışlardır!.  Yoksa adının müslüman adı olanlar, kendisini müslüman sayanlar, diğer yanda gayr-ı îslâmî tağutî rejimlere tabi olmuş, şeytanî ideolojileri benimsemiş kişiler, bu ümmetten değildirler. Onlar, hayat nizamı olarak neyi benimsemiş ve neye tabi olmuşlarsa, on­lardandır. Biraz müslüman, biraz gayr-i müslim, biraz iman, biraz küfür, ya da biraz Tevhid, biraz şirk hâlinde ol­mak, kesinlikle, iman ve Tevhidin kabul edemeyeceği bir durumdur. Böyle bir durum, gayr-i müslim, küfür ve şirk durumudur.

Rasulullah (s.a.s.)’in Sünneti’ne tabi olmak, dolayı­sıyla Rasulullah (s.a.s.)’den olmak, O’nun gibi yaşamak ver­diği emirlere, yaptığı tavsiyelere uymaktır. Yani Kur’ân-ı Kerim’i, O’nun gibi anlayıp yaşamaktır. Küfürle, şirkle, egemen tağutî düzenlerle, müşrik ve kâfirlerle savaşmakta O’na uymak, O’nun gibi davranmak Sünnettir. Ülke yöne­timinde O’na uymak, ekonomide O’na uymak, hukukta O’na uymak, ferdî ve toplumsal meselelerde O’na uymak Sünnet­tir. O’nun Sünneti’ne uymamak veya kendi görüşüne itibar etmek, ya da tağutî ideolojilere, kanunlara uymak, elbette Kitab’ın ve Sünnet’in dışına çıkmak demektir! Kitab ve Sünnet’in dışına çıkmanın da hükmü açık ve net bellidir: İs­lâm’dan dönmek!

Bu, böyledir!

Demek ki, evlilik, yani Allah’ın emri ve Rasulullah (s.a.s.)’in Sünneti gereği, Kitab ve Sünnet’in hükmü gereği evlenen, mü’min erkek ve mü’mine kadın, evlilik hayatları boyunca Allah ve Rasulullah (s.a.s.)’in hükmüne tabi ola­caklarını nikâh sırasında kesin bir ahd ile söz vermişlerdir. Hayatlarının her hâl ve hareketlerinde uymaya söz verdikleri Kitab ve Sünnet’e bu konuda da uyacaklarına söz vermişler­dir. Muvahhid ailelerinde tüm uyum ve uyumsuzluklarda Allah ve Rasulullah (s.a.s.)’e uyacaklarına ahd ederler, nikâh sırasında!

Allah’a kul, Rasulullah (s.a.s.)’e ümmet olma konu­sunda iman etmiş erkek ve kadın arasında bir farkın olmadı­ğı belirtilmişti. Mü’minlerin annesi Aişe (r.anha)’ın rivayetiyle Rasu­lullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Kadınlar, (yaratılışta ve tabiatta) erkeklerin benzeri­dirler (diğer yarılarıdır.)”[124]

Rabbimiz Allah’a gereği üzere kul olmak konusunda birbirinin aynısının tıpkısı olan mü’min erkekler ve mü’mine kadınlar için Rabbimiz şöyle buyurur:

“Hiç şüphesiz, müslüman erkekler ve müslüman ka­dınlar, mü’min olan erkekler ve mü’min olan kadınlar, gö­nülden (Allah’a) itaat eden erkekler ve gönülden (Allah’a) itaat eden kadınlar, sadık olan erkekler ve sadık olan kadın­lar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, saygıyla (Allah’dan) korkan erkekler ve saygıyla (Allah’dan) korkan ka­dınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan er­kekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar, Allah’ı çokça zikreden erkekler ve (Allah’ı çokça) zikreden kadınlar, (işte) bunlar için Allah, bir bağışlama ve büyük bir ecir hazırlamıştır.”(Ahzab/35)

Ayet-i Kerime’nin esbâb-ı nüzulünde şu olayı görüyo­ruz. ÜmmÜ Umâre el-Ensarî (r.anha) anlatmış.

Ümmü Umâre, Rasululah (s.a.s.)’e gelerek: Her şeyi yalnız erkekler için görüyor ve kadınların her hangi bir şeyle anıldıkların görmüyorum, demiş.

Bunun üzerine: “Hiç şüphesiz, müslüman erkekler ve müslüman kadınlar, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar….” ayet-i kerimesi inzal oldu. [125]

Diğer bir rivayet de şöyle: Katade şöyle dedi:

Allah Teâlâ, Nebî (s.a.s.)’in zevcelerini zikredince, müslüman kadınlardan bir grup, onlara uğradı ve dediler ki:

Sizin isminiz, Allah Teâlâ tarafından zikredildi, bi­zimki zikredilmedi, Eğer bizde bir hayır bulunsaydı, bizim de ismimiz zikredilirdi. Bunun üzerine Allah Teâlâ, bu ayeti indirdi. [126]

Bir ayette de şöyle buyurur Rabbimiz Allah:

“Nitekim Rabbleri onlara (dualarını kabul ederek) cevab verdi: Şüphesiz Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden bir işte bulunanın işini boşa çıkarmam. Sizin kiminiz, kiminizdendir. İşte hicret edenlerin, yurtlarından sürülüp çıkarı­lanların ve yolunda işkence görenlerin, çarpışıp öldürülenle­rin, mutlaka kötülüklerini örteceğim ve onları atlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağım. (Bu), Allah katından bir karşılık (sevab) tır. (O) Allah, karşılığın (sevabın) en güzeli O’nun katındadır.”(Al-i İmran/195)

Bu ayet-i kerimenin esbâb-ı nüzulünde de şunu görü­yoruz: Mü’minlerin annesi Ümmü Seleme (r.anha), Rasulul­lah (s.a.s.)’e dedi ki: “Ya Rasulullah, Allah’ın hicret hususunda herhangi bir şeyde kadınları zikrettiğini işitmiyorum. Bunun üzerine Allah Teâlâ, bu ayeti indirdi.”[127]

Dikkat edilecek olunursa, gerek iman, gerekse amel konusunda mü’min ve mü’mineler eşittirler. Rabbimiz Allah (c.c.)’nin ve Rasululah (s.a.s.)’in emirleri doğrultusunda üzerlerine düşen vazifeyi yapmak ile mükelleftirler. Bu ko­nuda birbirlerinden üstünlükleri, ancak takva ile olduğu de­falarca beyan edildi. Mü’min erkek, kendisine Allah tara­fından emredileni yerine getirirken, kendisine Allah’ın ver­diği haklara rıza göstermelidir. Bu, onun imanının gereği­dir. Aynı şekilde mü’min kadın, kendisine Allah tarafından emredileni yerine getirirken, yine kendisine Allah’ın verdiği haklara rıza göstermelidir. Bu, Onun imanının gereğidir. Hayatın her konusunda muvahhid mü’minlerin örneği ve önderi Rasulullah (s.a.s.) olduğu gibi, bu konuda da önderi, Rasulullah (s.a.s.)’dır. O hâlde Rabbimiz Allah (c.c.)’nin aile hukukuna dair buyurduğu emir ve vazifeleri, karşılıklı hakları, Rasulullah (s.a.s.)’in Sünneti’ne uyarak icra etmeli­dirler. Bu da, muvahhid mü’min ve mü’minenin imanının bir gereğidir. Yoksa, “Bizi yalnız Kur’ân bağlar” deyip Rasulullah (s.a.s.)’i devreden çıkararak, okudukları ayet-i keri­meleri kendi zevklerine, menfaatlerine ve şahsî görüşlerine göre yorumlayamazlar. Eğer böyle bir yanlışlığın, böyle bir felaketin içine düşerlerse, aile faciası ortaya çıkar, yani aile­de anarşizm baş gösterir.

Okunan ayeti, erkek ayrı tefsir edip kendine göre bir sonuca varırken, kadın ayrı tefsir edip kendine göre bir sonuca varır. Bu iki zıd görüş bir arada barınamaz elbette. Veyahud ikisi aynı tefsirde, aynı görüş ve sonuçta birleşirler amma bu defa da, Kur’ân’ın gayesine ve Rasulullah (s.a.s.)’in Sünneti’ne ters düşerler. Bundan dolayı muvahhid ailede hüküm, Allah ve Rasulü’nün olmalıdır. Bu, vazgeçilmez, olmazsa olmaz bir ilkedir.

Daha öncede bir vesile ile andığımız şu ayet-i kerime konuyu daha net anlamaya vesiledir.

“Mü’min erkekler ve kadınlar birbirilerinin velileridir. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve Allah’a ve Rasulü’ne itaat ederler. İşte Allah’ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır. Şübhesiz Allah, üstün ve güçlüdür. Hüküm ve hikmet sahibidir.”(Tevbe/71)

Bu, böyledir!

Allah’ın kendilerine rahmet edeceği mü’minler ve mü’minelerde aranan şartlara tekrar bakalım:

1) Biribirilerinin velileridir.

2) İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar.

3) Namazı dosdoğru kılarlar.

4) Zekatı verirler.

5) Allah ve Rasulü’ne itaat ederler.

Biribirilerinin velileri olma, iyiliği emretme, kötülük­ten nehyetme, namazı kılma, zekatı verme ve diğer vazifele­rin bütününde Allah ve Rasulü (s.a.s.)’e itaat ederler. Yani Kitab ve Sünnet ile amel ederler. Kitab ve Sünnet’in gere­ğini yerine getirirler. İcmâ ve Kıyasın da, kitab ve Sün­net’in gereği olduğu gerçeği unutulmamalıdır!

Mü’minler oldukları için birbirilerinin üzerlerinde velayet hakkı bulunan mü’min erkek ve mü’min kadın için şunları beyan buyurur Rabbimiz Allah:             ,

“Onda sükûn bulup durmanız için size, kendi nefisle­rinizden eşler yaratması ve arınızda bir sevgi ve bir merha­met kılması da, O’nun ayetlerindendir. Hiç şübhe yok bunda, düşünebilmekte olan bir kavim için gerçekten ayetler vardır.”(Rum/21)

Ve yine buyurur Rabbimiz Allah:

“Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak, size helâl kılındı. Onlar, sizin örtüleriniz, siz de onlara örtüsünüz…”(Bakara/187)

Rabbimiz Allah, erkek ve kadın kullarının aralarına merhamet ve sevgiyi koymuş ve kadın kulunu, erkek kulunun tabiatından yaratmıştır. Bu konu, iyice düşünülüp fıkıh edilince, Rabbimizin eşsizliği, yüceliği bir kez daha apaçık anlaşılacaktır. Çünkü bu durum, O’nun yüceliğinin bir işa­reti, O’nun Rabb, ilâh ve Melik oluşunun bir delilidir. Kadın ve erkek arasındaki bu sevgi ve bu merhamet, onları bir­birinden kılıyor, bir bütünlük sağlayarak sükûn, huzur ve sa­adet ortamına ulaşıyor ve böylece mutluluğu elde ediyor­lar. Birbirine dost oluyor, barışı sağlıyorlar. Çünkü mü’min erkek ve mü’min kadın birbirilerinin örtüleridirler. Bu, Allah’ın emri ve Rasulullah (s.a.s.)’in Sünneti ölçüsünde bir araya geldikleri için sarmaş, dolaş olmaları, sanki bir örtü gibi birbirilerini sarmalan demek olduğu gibi, birbi­rilerinin sırlarını saklamakta, gizliliklerini açığa vurmamak konusunda da,  birbirilerine örtüdürler. Birbirilerini zinâdan ve benzeri sapmalardan korudukları gibi, birbirilerini kem gözlerden de korurlar. Gizli yanlarını açığa vurmaz, toplum nezdinde birbirilerini küçük düşürmez ve rüsvây et­mezler.

Bunu, ancak iman etmiş ve salih amel üzere olan mü’min erkek ve mü’min kadın becerebilir. Çünkü bu emre tabi olmak, imanın, hem de sapasağlam bir imanın gereğidir.

Bundan dolayı tâ evlenmeye niyet edilirken iyi araş­tırmalı ve adaylar iyi tesbit edilmelidir. Eş seçiminde, Al­lah ve Rasulullah (s.a.s.)’ın emirlerine tabi olanlar, muvahhid aileyi oluşturabilirler. Çünkü muvahhid aile, Allah ve Rasulullah (s.a.s.)’e tabi olunmakla oluşur.

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur:

“Kadın dört (hâl ve sıfat) için nikâh olunur: Malı için, soyu için, güzelliği için, dini için. (Ey mü’min, sen bunlardan) dindar olanı ele geçirmeye bak! (Eğer dediğimi yap­mazsan) iki elin fakirleşir.”[128]

Eş seçiminde aranacak ilk ve en büyük şart, onun din­dar, yani mü’mine ve saliha olmasıdır. Akide noktasında, Tevhid akidesi sağlam, amel noktasında ise, salih amel üzere olması, temel şarttır!

Bu, evlenecek mü’minin cephesinden bir bakış idi. Evlenecek, mü’minenin cephesinden bakıldığında aynı şart gündeme gelmelidir. Kendisine tâlib olan erkeği tercih ederken, onun boyuna posuna, aşiretine soyuna, malına ser­vetine meyletmeden ve kendisinde bunları aramadan, onun dindar olup olmaması aranmalıdır. Erkeğin akidesi düzgün mü, ameli salih mi? Ona bakılmalı. İmanı sağlam ve ameli salih olduktan sonra diğer şeyler fazlaca aranmamalıdır. Muvahhid ailenin oluşması için, böyle bir mü’min ve salih erkek ile böyle bir mü’mine ve saliha kadına ihtiyaç vardır. Yani kadın için hangi şart düşünülüyor ve isteniliyorsa, er­kek için de aynı şart düşünülmeli ve istenmelidir! İki tara­fın da, imanları, amelleri sağlam, İslâm şuuruyla şuurlanmış ve kendileriyle iftihar edilen ümmetin birer ferdî olmuş şah­siyetler olmalıdırlar.

Abdullah b. Amr (r.a.)’ın rivayetiyle önderimiz Rasu­lullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Kadınları, (sırf) güzellikleri için nikahlamayınız. Çünkü onların güzelliğinin (böbürlenmek ve kibirlenmek yüzünden) onları tehlikeye atmaları umulur, (sırf) malları için de onları nikahlamayınız. Çünkü mallarının onları az­dırması (ve günahları ile şerlere sokması) umulur. Lâkin dindarlıkları için onları nikahlayınız. Şüphesiz, burnunun bir kısmı kesik, kulağı delik ve teni siyah dindar bir cariye (dindar olmayan hür bir kadın­dan nikahlamak bakımından) efdaldır.”[129]

Önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’in bu emri, hem kadın, hem erkek için geçerlidir… Evlenecek ve muvahhid aileyi oluşturacak muvahhid mü’min erkek ve kadın, eş seçimi sı­rasında arayacakları şart, Rasulullah (s.a.s.) tarafından be­yan edilmiştir, hem de efdal olanı da gösterilmiştir… Bu şartlara dikkat ederek yuva kuran mü’min müslümanlar, Al­lah’ın izni ve yardımıyla mutlu yuvayı, yani muvahhid aileyi oluştururlar. Yoksa iman ve salih amel şartı geri plana iti­lecek ve güzellik, yakışıklık, servet ve şöhret ön plana çıkar, evlilik bunun üzerine kurulursa, huzursuz, mutsuz bir yuva gündeme gelir. Belediye evlendirme dairesinde başlayan, bal ayı ile devam eden, bal ayının geçmesinden sonra mah­keme salonunda ayrılık ile sonuçlanan bir evlilik yapılmış olur. Laik, demokratik ve gayr-ı İslâmî düzenin belediye başkanının veya vekilinin evlendirmesi ve yine aynı düzenin yargıcının boşaması İle gündeme gelen bir evlilik.

Elbette ki, mü’min müslümanlar, böyle bir evlilik ya­pamazlar. Çünkü böyle bir evlilik , gayr-ı İslâmî’dir…

İslâm üzere ve gereken şartlarda evlenen, huzur, saa­det yuvası olan muvahhid aileyi oluşturan muvahhid mü’minler, şeytandan ve şeytanîlerden Rabbimiz Allah’a sı­ğınarak, “Besmele” çekerek evinin kapısını açar ve içeri girer. O muvahhid mü’min, Rabbimiz Allah’ın her buyruğuna tabi olarak hareket eder, yani İslâm eğitimiyle eğitilmiş ola­rak davranır.

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

…Evlere girdiğini vakit, Allah tarafından kutlu ve güzel bir yaşama dileği olarak birbirinize selâm verin. İşte Allah, size ayetleri böyle açıklamaktadır, umulur ki, ak­lınızı kullanırsınız.(Nur 61)

Enes b. Malik (r.a.) da şöyle anlatıyor: Rasulullah (s.a.s.), bana:

“Oğulcuğum, ailenin yanına girdiğin zaman selam ver. Senin ve evinin halkı için bereket olur.”[130]

Bütün kâinatı yaratan ve yöneten, yaratma ve emrin yalnız ve yalnız kendisine aid olan Rabbimiz Allah,” muvahhid ailede, [131] muvahhid mü’min kadın ve erkeğin nasıl dav­ranacağı hakkında şöyle buyurur:

“Allah’ın bazısını, bazısına üstün kılması ve onların kendi mallarından harcaması nedeniyle erkekler, kadınlar üzerine sorumlu yöneticidirler. İyi kadınlar, gönülden (Al­lah’a) itaat edenler-Allah (onları ve haklarını) nasıl koruduysa görünmeyeni koruyanlardır. Başkaldırıp diretmelerinden korktuğunuz kadınlara (önce) öğüt verin, (sonra) yataklarda yalnız bırakın, (bu da yetmezse hafifçe) dövün. Size itaat ederlerse, aleyhlerinde bir yol aramayın. Doğrusu Allah, yü­cedir, büyüktür.

(Kadın ile kocanın) Aralarının açılmasından korkarsanız, bu durumda, erkeğin ailesinden bir hakem, kadının da ailesinden bir hakem gönderin. Bunlar (arayı) düzeltmek is­terlerse, Allah da, aralarında başarı sağlar. Şübhesız, Allah, bilendir, haberdar olandır.”(Nisa 34/35)

Muvahhid mü’minlerin gerek şahsî hayatına, gerek ailevî, gerek toplumsal, gerekse devlet hayatlarına yalnız ve yalnız Âlemlerin Rabbi Allah, müdahale eder. Şöyle yapın, böyle yapmayın emrini yalnız Allah verir. Muvahhid mü’minler, yalnızca Allah’ın emrine tabi olurlar. Bununla beraber Rasulullah (s.a.s.) itaat etmek, yine Allah’ın emri ge­reğidir!

Aile hayatının tanzimi, haklar ve vazifeler Allah tara­fından emredilir, mü’min ve mü’mine kullar da o emre tabi olurlar. İman, itaati gerektirir. Zaten itaatte, İman’ın gereğidir. Muvahhid ailede, bütün problemlerin çözümü İslâm ölçülerince olmalıdır. Bu ailenin, gayr-ı müslim ailelerden en büyük farkı budur.

İnsanlık hâlidir. Ola ki, mü’min kadın ile mü’min ko­ca arasında bir anlaşmazlık oldu. Bunun çözümü çok kolay­dır! Yeter ki, isyan edilmesin, yeter ki, imanın gereği olan itaat gündeme gelsin. Bütün anlaşmazlıkların çözülmesi için Allah’a ve Rasulullah (s.a.s.)’e döndürüldüğü ve hüküm­lerine razı olunduğu gibi,[132] mü’minler için en güzel ve en hayırlı sonuca ulaşılması için ailevî anlaşmazlıkların çözü­mü, Allah’a ve Rasulullah (s.a.s.)’e döndürülmelidir.

Eğer problem kadında ise, önce öğüt gerekir. Birbirlerine takvayı hatırlatmak ve problem olan durumun ortadan kalkması için Allah’ın emirleri ve Rasulullah (s.a.s.)’in Sünneti yeni baştan izah edilir. Karşılıklı haklar gözden geçirilir ve ortaya çıkan noksanlığın giderilmesi sağlanır. Bu fayda vermez ise, yatakların ayrılmasıyla mâ­nevi bir ceza verilir. Bu da, kâr etmez ise, yüze ve hassas bölgelere vurmamak şartıyla kadının ıslâhı için hafifçe dövülür. Bu da yetmez ise, arabulucu hakeme başvurulur. Bütün bunlar yuvanın sağlığı, selameti ve devamı için yapı­lır. Bu konuda, akrabalar, hısımlar, hatta tüm iyi niyetli nasihatçiler devreye girerler.

Eğer problem kocadan geliyorsa, onun çözümünü yine Allah ve Rasulü (s.a.s.)’e döndürmek gerek. Bu konuda Rabbimiz Allah (c.c), Şöyle buyurur:

“Eğer bir kadın, kocasının zulmü ile eziyet etmesin­den veya ondan yüz çevirip uzaklaşmasından korkarsa, barış ile aralarını bulup, düzeltmekte ikisi içinde sakınca yoktur. Barış, daha hayırlıdır. Nefisler ise, kıskançlığa ve bencil tutkulara hazır (elverişli) kılınmıştır. Eğer iyilik yapar ve sakı­nırsanız, şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır.”(Nisa 128)

Muvahhid ailede, erkeğin aile reisi olması, onun yü­künün ağır olmasındandır, yoksa ailede yalnız onun sözü ge­çerlidir mânâsına değildir. Muvahhid ailede, ne erkeğin, ne de kadının sözü geçerlidir. O İslâm ailesinde, Allah ve Rasulullah (s.a.s.)’in sözü geçerlidir. Ailenin tüm ferdleri, Al­lah ve Rasulullah (s.a.s.)’ın emrine tabi olurlar ve kendileri­ne tanınan haklarına rıza gösterir, üzerlerine düşen vazifele­rini itirazsız yerine getirirler.

Rabbimiz Allah’ın buyruğu:

“Erkeklerin kadınların üzerindeki hakları gibi, ka­dınların da erkekler üzerinde belli hakları vardır. Ancak er­kekler, kadınlara göre bir derece üstünlüğe sahihtirler. Allah azizdir, hâkimdir.”(Bakara 228)

İslâm’ın gelişiyle kadın, hakkı olan değeri buldu ve toplumsal makamına yükselip oturdu. İslâm’ın, yani Allah ve Rasulü (s.a.s.)’in kendisine tanıdığı değere ve hak ettiği haklarına kavuşan kadın, Cahiliyye düzeninin zulmünden kurtulmuş oldu.

İbn Abbas (r.a.)’ın rivayetiyle, Emirü’l-Mü’minin imam Ömer b. Hattab (r.a.), o günleri şöyle anlatıyor:

“Bizler, Cahiliyye devrinde kadınları bir şey saymaz­dık. Nihayet İslâm Dini gelip de Allah, onları (“Onlarla iyi geçinin[133] diye) zikredince bizler, Allah’ın onları zikretmesiyle onları işlerimizden hiç birine girdirmeksizin üzerimiz­de onlar için hak olduğunu düşündük. [134]

İslâmın gelişi ve insanların iman edişleri, aynı zaman­da imanın gereğinin hayatta uygulanmasıyla, yaratılış gayesine uygun gerçek değerine kavuşan mü’min müslüman kadın için;

İbn Abbas (r.a.)’ın rivayetiyle önderimiz Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Sizin en hayırlınız, ailesine en iyi olanınızdır. Ben de, aileme en iyi olanınızim. [135]

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle de Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur.

“Mü’minlerin iman bakımından en kâmili, ahlâkça en güzel olanınızdır ve sizin iyileriniz, kadınlarına hayırlı olapınızdır. [136]

Önderimiz Rasulullah (s.a.s.) Allah’a ve kendisine iman eden, yine Allah’a ve kendisine itaat eden muvahhid mü’min erkeklere, muvahhid mü’min kadınlara karşı nasıl davranacaklarını böyle beyan buyuruyorlar. En hayırlı mü’min, aile ferdlerine iyi davranandır, yani Rasulullah (s.a.s.) nasıl davrandıysa! Çünkü Rasulullah (s.a.s.)’ın hâl ve hareketi, en hayırlı ve en iyi olandır!

İmanı kâmil, ahlâkı güzel olan hayırlı mü’minler, ha­nımlarına karşı hayırlı davranışlar içinde olanlardır. Mü’min müslüman hanımlara karşı iyi hâl içinde olmak, ol­gun bir imanın ve onun gereği olan güzel ahlâkın belirtisi­dir. Çünkü katıksız ve sağlam iman, Allah ve Rasulü (s.a.s.)’in emrini vakit geçirmeden istenilen ölçülerde yerine getirir. Bundan dolayı, kişinin görünen ameli, yani fikri, zikri, hâli ve tavrı, onun imanî durumunun bir göstergesi­dir. Bunun için İslâm zahire göre hüküm verir. Gaybı, an­cak Rabbimiz Allah bilir![137]

Önderimiz Rasulullah (s.a.s.), İslâm’ın kadına verdiği yüce değeri beyana devam ediyor.

Abdullah b. Amr   (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Dünya bir meta’dır (geçici yararlanma yeridir.) Dün­ya meta’ının en hayırlısı ise, saliha kadındır. [138]

Sevban (r.a.) şöyle anlatır:

Altını, gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcamayanlar ise, onlara da acıklı bir azabı müjdele. [139] Ayeti indiği zaman, seferlerinden birinde Rasulullah (s.a.s.) ile beraberdik.

Rasulullah’ın bazı Ashabı: Bu ayet, altın ve gümüş (biriktirmenin kötülüğü) hakkında indi. Keşke hangi malın daha hayırlı olduğunu bilsek de, onu kullansak! Dediler.

Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Malın en faziletlisi, zikreden dil, şükreden kalb ve iman hususunda erkeğine yardım eden imanlı bir kadın­dır.[140]

Önderimiz Rasulullah (s.a.s.), imanlı ve saliha kadın için böyle buyururken, hükmünde son derece kesin, azimli ve kararlı olan Hz. Ömer (r.a.), bu konuda şöyle demekte­dir:

Kişiye yakışan, çoluk-çocuğu arasında bir sabi gibi (yani küçük çocuk) olmalı, toplum içinde dirayetli bir adam tavrını takınsın. [141]

Muvahhid ailede mü’min koca, aile ferdlerine ve ha­nımına karşı böyle davranırken, mü’mine hanımı da, mü’min kocasına karşı hayırlı ve iyilik üzere davranmalıdır. Koca­sının kıymetini bilmeli, onu üzmemeli, onun varlığında ve gıyabında haklarını korumalıdır. Muvahhid aile yuvasını karşılıklı sevgi ve saygı temelleri üzerine bina etmeli, böy­lece huzur ve saadet ortamını elbirliği ile oluşturmalıdırlar.

Mü’minlerin annesi Ümmü Seleme (r.anha)’ın rivaye­tiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Kocası, kendisinden razı olduğu hâlde hangi (mü’mine) kadın ölürse cennete girer.” [142]

Bu mü’mine kadının üzerinde kocasının her hangi bir hakkı kalmadığı için, kocası ondan razı olduğu için, diğer vazifelerini de edâ etmiş ise, Rabbinin Cennetine ve salih kullarının arasına girmeye hak kazanmış olur. Çünkü Rabbi­miz Allah’a ve önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’e katıksız iman etmiş, imanına hiç bir şirk ve küfür karıştırmamış, imanın gereği olan salih ameli işlemiştir! Allah, ondan razı olmuş ve o da, Allah’dan razıdır.[143]

Mü’mîn koca ve mü’mine hanım birbirlerine karşı sevgilerini, saygılarını hergün biraz daha ziyadeleştirmeye gayret etmelidirler. Meşru ölçülerde, espiriler, şakalar, eğ­lenceli oyunlar aradaki sevgiyi altıncı hâllerdir.

Rasulullah (s.a.s.) ile bir seferde bulunan mü’minlerin annesi Aişe (r.anha) şunu anlatır: Ben, Rasulullah ile yaya olarak bir koşu yaptım ve O’nu geçtim. Bir süre sonra şişmanlayınca O’nunla bir müsabaka daha yaptım, bu sefer O, beni geçti ve: “İşte bu (benim sent geçmem), şu (daha önce senin beni) geçme (nin) karşılığıdır.” buyurdu. [144]

Muvahhid ailenin birinci derecedeki sorumlusu aile reisi muvahhid mü’min erkektir. Mü’min koca, evin ve hâne halkının çobanı durumundadır. Onları her türlü şeytanî tuzaklardan korumalı ve kollamalıdır. Bu vazifesi, Rabbimiz Allah tarafından emredilmiştir…

“Ey iman edenler, kendinizi ve yakınlarınızı (ehlinizi) ateşten koruyun ki, onun yakıtı insanlar ve taşlardır. Üzerin­de oldukça sert güçlü melekler vardır. Allah, kendilerine ne­yi emretmişse, O’na isyan etmezler ve emredildiklerini yeri­ne getirirler.”(Tahrim 6)

Emiru’l-Mü’minin Ömer b. Hattab (r.a,): Ya Rasulullah, nefislerimizi koruruz, fakat ehlimizi nasıl koruyabiliriz? Demişti. Bunun üzerine Allah’ın Rasulü (s.a.s.) de, şöyle bu­yurdu: “Allah’ın sizi nehyettiği şeylerden onları nehyedersiniz ve Allah’ın size emrettiği şeyleri onlara emredersiniz işte bu, onları korumak demektir.[145]

Kendimizi ve ehlimizi, Allah’a isyan etmenin her tür­lüsünden, günahlardan ve suçlardan korumaya çalışırken onlara giden bütün yolları tıkamak ve bütün davetçilerini ortadan kaldırmalıyız. Neslimizi korumak, hem şu andaki çoluk-çocuğumuzu korumak, hem de bizden türeyen bizden sonra gelecek neslimizi de korumak demektir.

Şu anda hayatta olan bizler, hem yaşadığımız ortam­dan, hem de bizden sonra gelenlerden sorumluyuz. O hâlde yükümüzün ağırlığının farkına varmalı ve durmadan sistemli çalışmalıyız. Bizim mağlub oluşumuz, sadece günümüzün mağlubiyeti değil, nesillerin mağlubiyeti ve mazlumiyeti demektir. Aynı zamanda zaferimiz, gelecek nesillerin de zaferi demektir. Biz, muvahhid mü’minler, yalnız gününü gün eden eyyamcı tiplerden olamayız. Biz, bir ümmetin ve nesillerin temsilcileriyiz. O hâlde bu yüce dâvayı ve vazi­femize kuşanmalıyız.

Kendimizi, ailemizi, yakın çevremizi ve bütün İslâm milletini, cehennem ateşini hak edecek her türlü hâl ve ha­reketlerden, fikir ve düşüncelerden korumak, vazgeçilmez olmazsa olmaz temel vazifelerimizdendir. Bu, öyle bir va­zifedir ki, ertelenmesi imkânsız ve hemen yapılmalıdır! Çünkü İslâm toprakları, ehl-i küfür ve ehl-i şirk olan gayr-ı müslimlerin işgali altında, tağutlar hâkim, müslümanlar mahkûm olmuşlardır. Emperyalist müşriklerin sömürüsü altında bulunan İslâm topraklarında onların yerli mürted uşakları, onların adına mü’min müslümanları ezmektedirler. Fitne, İslâm topraklarında devlet olmuş, hükümet olmuş­tur.[146] Aldatılmış, uyutulmuş, cahili eğitimle İslâm’dan ko­parılmış milyonlarca kendisini müslüman zannedenlerden de almış oldukları destekle İslâm topraklarında egemen olmuş tağuti güçler, her tarafa fitne ve fesadı yaygınlaştırmışlardır. İşin en korkuncu, bu gayr-ı müslim müşrikler, fırsat buldukça da “Müslüman” (!) olduklarını söylemekten de ge­ri kalmıyorlar. Bu mürtedler, bu hareketleriyle kanmaya hazır milyonları peşlerine de takıp götürmektedirler. [147]

Bu konuda, muvahhid mü’minlere çok iş düşmektedir. Daha öncede beyan edildiği gibi muvahhid mü’min, Önce kendi kendisiyle barışık olmalı ve kuvvetli imanla Rabbimiz Allah ile rabıtasını sağlamlaştırmakla iç huzurunu sağlama­lıdır. Daha sonra muvahhid aile ortamını huzurlu kılacak tavırlar sergilemelidir. Bu huzuru sağlayacak tavırlardan birisi, en yakını, örtüsü, sırdaşı hanımıyla iyi olmak, karşı­lıklı sevgi ve saygıyı oluşturup pekiştirmekle iyi geçinmek­tir.

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle önderimiz şöyle bu­yurur: “Kadın, kaburga kemiği gibidir. Eğer sen, onu doğ­rultup düzeltmeye kalkarsan kırarsın. Eğer ondaki eğrilikle beraber ondan faydalanmak istersen, ondan faydalanabilirsin. [148]

Yine Ebu Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor. Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Her kim, Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsa, o mü’min kişi, komşusuna ezâ etmesin. Bir de kadınlar hak­kında birbirinize hayır tavsiye ediniz. Çünkü onlar, kaburga kemiğinden yaratılmışlardır. Bu kemiğin en eğri kısmı en üst tarafıdır. Eğer sen, eğri kemiği doğrultmaya gidersen, onu kırarsın. Onu, kendi hâline bırakırsan, daima eğri kalır. Onun için sizler, kadınlar hakkında daima hayır tavsiye ediniz.[149]

Yegâne önderimiz ve örneğimiz Rasulullah (s.a.s.) hem kadının yaratılışı, hem ruhî yapısını beyan etmekte, hem de onlarla nasıl güzel bir geçimle geçinileceğini beyan edip mü’min erkeklere hayır tavsiyesinde bulunmaktadır.

Hâkim’in babası Muaviye (b. Hayde, r.a.) şöyle anlatır: Bir adam, Rasulullah (s.a.s.)’e: Kadının kocası üzerindeki hakkı nedir? Diye sordu. Rasulullah (s.a.s.): “Yediğin zaman ona da yedirmek, giydiğin zaman ona da giydirmek, yüzüne vurmamak, hakaret etmemek, küsüp evi terk etmemek” buyurdu.” [150]

Rabbimiz Allah (c.c.) mü’min erkeğin kocalık vazifesi için şöyle buyurur:

“Emzirmeyi tamamlamak isteyenler için anneler, ço­cuklarını iki tam yıl emzirirler. Onların (annelerin), yiyece­ği, giyeceği bilinen (örf)’e uygun olarak, çocuk kendisinden olana (babaya) aiddir. Hiç kimseye güç yetireceğinin dışında (yük ve sorumluluk) teklif edilmez.(Bakara 233)

Mü’mine müslüman kadın, Allah’ın emri ve Rasulullah (s.a.s.)’in Sünneti ölçüşünce evlenince, onun yiyeceği, giyeceği ve evinin tabiî ihtiyaçları kendisini nikâhı altına alan mü’min erkeğe aiddir. Evlenen kadının ev içi işlerinden ve çocuklarının bakımıyla eğitiminden başka bir işi yoktur. Hem ev işleri, hem çocuk bakımı, hem de ayrıca dışarıda bir işte çalışmak, bir zaruret hâli olmadıkça, mü’min müslüman kadına zulüm olur. Hiç bir mü’min müslüman erkek, böyle bir zulmün faili olmak istemez elbet!

İslâm Dini, muvahhid mü’mine kadının hakkını çok hassas ölçülerde korumuş, her vesile ile gündeme getirmiş ve canlı tutmuştur.

Cabir b. Abdullah (r.anhuma) anlatır: (Rasulullah s,a.s. Veda Hacci sırasında) müteakiben Urane vadisine geldi ve cemaate hutbe okuyarak şöyle bu­yurdu: “Kadınlar hakkında Allah’dan korkun. Çünkü siz, onları Allah’ın emaniyle aldınız ve onları Allah’ın kelimesiy­le kendinize helâl kıldınız. Döşeklerinize (evlerinize) sev­mediğiniz bir kimseye ayak bastırmamaları sizin, onlar üze­rindeki hakkınızdır. Bunu yaparlarsa, onları, zarar verme­mek şartıyla dövün. Onların, sizin üzerinizdeki hakkı da, yi­yeceklerini ve giyeceklerini ma’ruf şekilde vermenizdir.”[151]

Muvahhid ailenin erkeği dış işlerini görürken, kendi­sinin ve bakmakla mükellef aile ferdlerinin rızkını, Allah’ın izniyle, Allah’ın helâl kıldığı yollardan kazanmaya çahşırken, aynı ailenin kadını da, evin iç işlerini tanzim etmekle vazifelidir.

Sa’d b. Ebi Vakkas (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) O’na şöyle hitab eder: “Şübhesiz sen, Allah rızasını arayarak yapacağın her bir harcamadan dolayı muhakkak ecre nail olacaksın, hatta eşinin ağzına verdiğin lokmaya kadar![152]

Ebu Mes’ud (r.a.)’ın rivayetinde ise, Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Bir kimse, ecrini yalnız Allah’dan umarak ailesine infak ettiği zaman, onun bu nafakası, kendisi lehine bir sadaka olur.” [153]

Ebu Hüreyre (r.a.) da, şu hadisi rivayet eder. Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Allah yolunda infak ettiğin bir dinar, köle azadı için infâk ettiğin bir dinar, bir fakire sadaka olarak verdiğin bir dinar, ailene sarf ettiğin bir dinar vardır. Bunların sevabı iti­bariyle en büyüğü; ailene sarf ettiğindir. [154]

Bütün bunlar, muvahhid ailenin rızkını temin etmekle mükellef olan ev reisinin vazifelerindendir. O, kesinlikle bu temel vazifesini ihmal edemez. Allah’ın izniyle rızıklarını kazanmaya helâl yollardan elde etmeye çalışırken, yaptığı tüm çalışmalar onun lehine bol sevab olur. Bu vazifesini ihmal ederse, aleyhine suç teşkil eder ve günah kazanmış olur.

Abdullah b. Amr b. el-As (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur: “Bakmakla yükümlü olduğu kimseleri ihmal etmesi, kişiye günah olarak yeter.[155]

Daha önce de beyan olunduğu üzere, dünyanın en ha­yırlı metaı, saliha bir kadındır. Yani mü’mine ve saliha bir kadın, dünyada sahib olunacak şeylerin en hayırlısı ve en güzelidir.

Ebu Usame (r.a.)’ın rivayet ettiği hadiste aynı konu dile gelmiştir. Yegâne önderimiz RasululJah (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Mü’min, Allah’dan korkmak (meziyetin) den sonra saliha bir kadından daha hayırlı hiç bir yararlı şey elde etmiş olamaz. (Çünkü) kendisi, ona (neyi) emrederse emrine itaat eder. Ona bakarsa o, kendisini ferahlandırır. Karısı (nın bir şey yapması veya yapmaması) üzerine yemin ederse, karısı (ona uymakla) kendisinin yeminini yerine getirir. Karısının yanında olmazsa, karısı kendi namusunu ve onun malı ( korumak) hususunda dürüst ve samimi davranır. [156]

Sapasağlam Tevhid akidesine, yani katıksız imana sahib olmak ve muttaki olmaktan sonra, saliha bir kadına sahib olmak, muvahhid mü’min için en faydalı ve hayırlı bir şeydir. Böyle mutlu bir aile ortamı, birbirine kızmak, birbi­rine hakaret etmek, çirkin münakaşalar yapmak, kavga et­mek, ağzını bozmak ve erkeğin hanımını dövmesiyle bozul­maması, aradaki sevgi ve saygı yok olup balları zehire dö­nüşmemesi gerekir. Gerek kadın, gerekse erkek bu konuda çok hassas olmalıdır.

Abdullah b. Zem’a (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur; “Sizden herhangi biriniz karısını, köle döver gibi dövmesin. Sonra (belki de) o günün sonrasında o kadınla (boyun boyuna sarılıp) koynuna girecektir.[157]

Bu konuda diğer bir hadisi, İyas b. Abdullah b. Ebi Zübab (r.a.) rivayet etmektedir. Şöyle buyuruyor Rasulullah (s.a.s.): “Allah’ın cariyeleri olan kadınlarınızı dövmeyiniz!” Bu emirden sonra Ömer (r.a.), Rasulullah’ın yanına gelerek: Ya Rasulullah, (bu emirden sonra) kadınlar cesa­retlenip kocalarına itaatsizlik yapmaya başladılar, dedi. Bunun üzerine (hafifçe ve yara bere bırakmayacak tarzda) kadınları dövme ruhsatı verildi. Kadınlar da dövüldü.

Bundan sonra Muhammed (s.a.s.)’in zevcelerine çok sayıda kadın gitti. (Kendilerini şiddetle döven kocalarını şikâyet ettiler.) Ertesi gün sabahleyin Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Bu gece yetmiş kadın, Muhammed’in zevcelerine vardılar. Her biri kendi kocasından (şiddetli dövmesinden) şikâyet etti. Artık sizin, hanımlarını (böylesine) döven adamları iyileriniz olarak bilmeyiz. [158]

Müslüman ailede, terbiye gayesiyle ve sulh niyetiyle hafifçe dövmelerden dolayı mü’min erkeği sigaya çekmek, sebebini sormak da uygun olmaz. Çünkü olabilir ki, kadın ve koca arasında kalması ve gizlenmesi gereken bîr sebebten dolayı dövme meselesi gündeme gelmiştir.

Emiru’l-Mü’minin İmam Ömer b. el-Hattab (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyurdu Rasulullah (s.a.s.): “Kişiye, karısını niçin dövdüğü sorulmaz.[159]

Görüldüğü gibi mü’min erkeğe, mü’mine hanımına karşı her zaman iyilikle, yumuşaklıkla davranmak, emr ve tavsiye edilmiştir. Mü’min saliha hanımına karşı, onun hak­kını koruyucu ve yerine getiren bir tavır sergilemesi, Rabbimiz Allah’ı razı edeceği beyan edilmiştir. Böylelikle muvahhid ailede huzur ve sükûn sağlanmış olur.

Mü’min erkeğin, mü’mine hanımın üzerindeki hakları­na hadislerden hareketle dokunmak gerek. Malum olduğu üzere “kendi kanaatlerimizi” bencelerimizi beyan etmeği bir yana bırakıyor, Kitab ve Sünnet’e teslimiyetimizi ortaya ko­yuyor ve ne söylenecekse îslâmî bir delile dayandırılmasını arzu ediyoruz!

Mü’minlerin annesi Aişe (r.anha)’dan rivayet edilmiş ve Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurmuştur: “Eğer ben, herhangi bir kimseye, herhangi bir kimse­nin secde etmesini emretmiş olsaydım kadına, kocasına secde etmesini emredecektim. Ve eğer bir erkek, karısına, kır­mızı bir dağdan siyah bir dağa ve siyah bir dağdan kırmızı bir dağa taş taşımasını emretseydi, kadının görevi ve uygun olan hareketi, bu işi yapmak idi.[160]

Diğer bir hadisi, Ebu Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor ve şöyle buyuruyor Rasulullah (s.a.s.): “Kadına, zevci (kocası) yanında hazır iken, onun izni olmadıkça (nafile olarak) oruç tutmak helâl olmaz. Yine bir kadın, kocasının evine, onun izni olmadıkça kimsenin girmesine izin veremez. Yine bir ev kadını, kocasının izni ol­maksızın aile nafakasından (adetten fazla) sarfederse, şübhesiz o fazla sarfiyatın yarısı kocaya döner.[161]

Mü’mine kadın, muvahhid ailenin çobanlarından biri­sidir. Bekçisi olduğu yeri ve eşyayı çok iyi korumalıdır. Kocasının izni olmadan, aile nafakasından yaptığı sadaka­dan dolayı hâsıl olan sevab, kazanç sahibi olan kocası ile paylaşır. Yani sevabın yarısı kocasının olur. Her ne kadar, sarfiyatı yapan kendisi ise de, parayı kazanan kocasıdır.

Mü’min müslüman kadın, mü’min müslüman kocasına karşı zevcelik vazifesini ihmal etmemeli, hayız, nifaz ve ciddî hastalık halinin dışında onun arzusunu ve ihtiyacını gidermesi, onun üzerindeki kocasının haklarından Önemli olan bir haktır.

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasu­lullah (s.a.s.): “Erkeğin, karısını kendi döşeğine davet ettiği zaman, kadın gelmekten çekinirse, sabaha girinceye kadar melekler, o kadına lanet ederler.[162]

Yine Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayet ettiği bir hadiste Ra­sulullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Nefsim, yed-i kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki, eğer bir adam karısını yatağına davet eder de kadın razı olmazsa, kocası ondan razı oluncaya kadar yüce Allah, ona gazab eder.[163]

Diğer bir hadisi de bize, Talk b. Ali (r.a.) rivayet eder. Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur: Haceti için bir erkek karısını çağırdığı zaman, tandı­rın başında bile olsa (bırakıp) kocasına gelsin. [164]

Mü’mine kadın, evliliğin gayesi ve mutluluğun sebebi olan bu temel vazifesini ihmal etmemelidir. Toplumda meydana gelen binlerce aile faciasının temelinde karı-koca ilişkilerinin düzensizliği yatmaktadır. Çoğu zaman aile hu­zursuzluklarının esas sebebi bu olmasına rağmen, bu sebeb gözardı ediliyor. Birçok bid’at ve hurafe sebebler ileri sürülüyor. “O cinci senin, bu büyücü benim” o bid’attan, bu hurafeye koşturulup durulur! Sonuçta ağır bir masraf ya­pılmasına rağmen, zarardan başka bir şey geçmemektedir, düşüncesiz beyinlerin çaresiz ellerine! Bu arada itikadlar sarsılıyor, iman noktasından ayaklar kayıyor. Hâlbuki bu kadar hurafe ve bid’at işlenip günaha girileceğine olay, İslâ-mî ölçülerde gündeme getirilip ele alınarak, araya nasihatçıların girmesiyle hayırlı ve güzel bir sonuca erilebilinir.

Mü’min kocanın, mü’mine hanımının üzerindeki hak­larını izah eden şu hadis-i şerifi de nakledelim. Abdullah İbn Abbas (r.ahnuma) anlatıyor. Sahabîler: Ya Rasulullah, namaz içinde durduğun şu yerinde bir şeye elinle uzandığını gördük. Sonra senin geri çekildi­ğini gördük, dediler. Rasulullah (s.a.s.), cevaben: “(Evet) ben, cenneti gördüm-yahud-cennet bana gös­terildi de ondan bir salkıma elimle uzandım. Eğer ben, o salkımı ele geçirebilseydim, dünya bakî kaldıkça ondan yerdi­niz. Ateşi de gördüm. Fakat ömrümde bugün gördüğüm kadar çirkin, berbat hiç bir manzara görmemiştim. Cehennemin ahalisinin çoğunu kadınlar olarak gördüm.” buyurdu. Ya Rasulullah, ne sebeble (kadınlar buna müstehak oluyorlar?) diye sordular. Rasulullah: “Küfürleri sebebiyle” buyurdu. Allah’ı inkâr mı ediyorlar? Denildi. Rasulullah(sas);

“Kocalarına karşı nimeti nankörlük ederler. İçlerinden birine dünya oldukça iyilik etsen de, sonra senden (memnun olmayacağı) bir şey görse (hemen): Senden asla hiç bir hayır görmedim ki, der.” buyurdu.[165]

Muvahhid ailenin kurucuları mü’min koca ve mü’mine hanım, iman ve itaat ettikleri Allah’ın ve Rasulullah (s.a.s.)’in hükmüne tabi olarak kendilerine tanınan haklara rıza göstermelidir. Birbirlerinin kıymetini bilmeli, birbirleri hoş görmeli, birbirlerini sevmeli ve saymalıdırlar. Birbirle­rine kin gütmemeli ve buğz etmemelidirler. Ola ki, bir hu­yunu beğenmez, amma beğendiği birçok huyları vardır. Birbirlerine karşı kusur işledikleri zaman hemen pişman ol­malı, özür dilemeli ve birbirlerini affetmelidirler. Bu ha­yırlı, güzel ve iyi davranışlar, muvahhid ailenin huzuru, sağlık ve selameti için elzem olan davranışlardır.

Bundan dolayı Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle Rasu­lullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Bir mü’min, bir mü’mineye buğz etmesin, (çünkü) onun bir huyunu beğenmezse, başka bir huyunu beğenir. [166]

Bu konuda yegâne Rabbimiz Allah (c.c.) şöyle buyu­rur: “Onlarla güzellikle geçinin. Şayet onlardan hoşlanmadınizsa, belki bir şey hoşunuza gitmez amma Allah, onda çok hayır kılar.”(Nisa 19)

Muvahhid ailenin kurucuları olan mümin erkek ve mü’mine kadın arasında ortaya çıkacak herhangi bir anlaşmazlık veya hoşnutsuzluk, kendi aralarında îslâmî ölçülerde hâllolmaz ise, devreye diğer mü’minler ve mü’mineler nasihatçı, arabulucu olarak girmelidirler. Bu iyi niyetli imanlı nasihatçılar, anlaşmazlığı gidermek için iki tarafa gü­zel sözler söylerken, kırgınlıkların, giderirken, rahatsızlığı giderici doğru olmayan sözler söylemeleri yalan hükmüne girmez!

Ümmü Külsüm bintu Ukbe (r.anha) şöyle anlatır: Rasulullah (s.a.s.), üç yerin dışında yalan söyleme­ye müsaade ettiğini işitmedim. Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Bir kimse, iki kişinin arasını ıslâh için söz söyler, ancak arabulmayi isterse, bir kimse harbde (düşmanın şerri­ni def için yalana benzer) bir söz söylerse ve bir kimse de hanımına, hanımı da beyine (evin huzuru için yalana benzer) bir söz söyler ise, bunu yalan saymam.[167]

Aynı konuda yine Ümmü Külsüm (r.anha)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “İnsanlar arasını iyileştirip düzelten ve bunun için ha­yır maksadıyla söz ulaştıran veya hayır kastıyla söz söyleyen kimse, yalancı değildir. [168]

İyi niyetli nasihatçıların, Kur’ân ve Sünnet’ten hare­ketle yapacakları nasihatlar, mü’minlere te’sir eder ve fayda sağlar.[169] Karısından boşanmak isteyen bir adama Hattab oğlu Ömer’in (Allah O’ndan razı olsun) verdiği cevab ne muazzamdır. Çünkü adam, karısını sevmiyordu: “Yazıklar olsun sana! yuvanın ancak, sevgi ve şefkat bağları üzerine kurulacağını bilmiyor musun? Nerede bu duygulara riâyet, nerede zimmeti gözetme?… [170]

Muvahhid ailede talâk, yani boşanmadan bahsedilmemeli! Bütün imkânlar en son noktasına kadar harcan­malı ve yuvadaki huzursuzlukların, uyuşmazlıkların gideril­mesi sağlanmalıdır. Muvahhid ailede, helâl olmasına rağ­men Rabbimiz Allah’a en sevimsiz gelen talâk, yani boşan­ma gündeme gelmemelidir! [171] Yuva dağılmamalı ve îslâmî ölçülerde devam etmelidir.

Erkek için kadın, imtihan yurdu olan dünya hayatında bir imtihan aracıdır, yani bir fitnedir. Bazan fitnenin kendi­si, bazan fitnenin sebebidir. Bazan günahın davetçisi, bazan günahın failidir. Bu fitne ortamını ıslâh etmek için ferdî ve toplumsal inkılâba ihtiyaç vardır. Ferdden hükü­mete, aileden devlete, hayatî değerlerin, insanın yaratılış ga­yesi olan yalnız Allah’a kul olma gerçeği üzerine bina edil­mesi gerek!. Eğer böyle bir inkılâb, yani cahilî tüm değerle­rin, İslâmî değerlerle yer değiştirme olayı gerçekleşemez ise ve bu ulvî değerler, gerek ferdin, gerekse toplumun vicda­nında yer edinemez ve kökleşmez ise, başta kadın olmak üzere hayatî değerler, bir fitneye dönüşüverir. Ferdin ve toplumun ıslâhı mümkün olmaz, fesad, her tarafı kaplar!

Bu acı gerçeğe işaret buyuran Rasulullah (s.a.s.), Usame b. Zeyd (r.anhuma)’nın rivayetiyle şöyle buyurur: “Benden sonra erkeklere, kadınlardan daha zararlı hiç bir fitne (fesad ameli) bırakmadım.[172]

Beyan edildiği gibi, hayatî meseleler, İslâm ölçüsüyle değerlendirilmez ve yerli yerine oturtulmaz ise, her biri bir rahmet olan değerler, birer fitne oluverir. Mü’min müslümanı Rabbi Allah’a yaklaştıracağına, önüne engel olup onu Rabbi’nden, Tevhid’den, dininden uzaklaştırıcı bir tavır ser­gilerler.

Rabbimiz Allah, bu konuda şöyle buyurur: “De ki: Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, az kâr getireceğin­den korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden evler, sizlere Allah’dan, O’nun Rasulü’nden ve O’nun yolunda cihad etmek­ten daha sevimli ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyedurun.  Allah,  fasıklar topluluğuna hidayet vermez.”(Tevbe/24)

Bu gerçeklere kısa da olsa dokunduktan sonra, Muvahhid ailede istişareden bahsetmek gerek. Muvahhid mü’minlerin yaşadığı ve bu İslâm yuvasının kurucuları olan mü’min erkek ve mü’mine hanım, işlerini karşılıklı istişare ile yürütmelidirler. İstişareye dayalı aile yönetimi, Allah’ın izni ile hayırlı ve güzel sonuçlara ulaşır. Gerek kadın, ge­rekse erkek birbiriyle danışarak hareket ederlerse, hem birbirilerine güvenleri, hem de sevgi ve saygıları artar.

Rabbimiz Allah (c.c.) şöyle buyurur:

“Size verilen herhangi bir şey, dünya hayatının metaıdır. Allah katında olan ise, daha hayırlı ve daha süreklidir. (Bu da,) iman edip Rabblerine tevekkül edenler içindir. (Bunlar,) Büyük günahlardan ve çirkin-utanmazlıklardan kaçınanlar ve gazablandıkları zaman bağışlayanlardır. Rabblerine icabet edenler, dosdoğru namazı kılanlar, işleri kendi aralarında şûra ile olanlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infâk edenler ve haklarına tecavüz edildiği zaman, birlik olup karşı koyanlardır.”(Şura/36-39)

Birlikte hareket eden mü’min müslümanlar, işlerini şura, yani istişare, yani danışarak yaparlar. Gerek ferdî, ge­rekse cemaati tüm işlerini şûra ile ayarlayanlar ve işleyenler zarara uğramazlar. İstişarede her zaman için hayır vardır. Ve şu bilenen bir gerçektir, istişare ehliyle yapılmalıdır. Hangi iş ise, ehliyle istişare edilecek olursa, ancak hayırlı bir sonuca ulaşması umulur. Aileden devlete, mü’min müslümanların işleri şûra iledir. İslâm ailesi şûraya dayandığı gibi, İslâm Devleti de şûra ile yönetilir ve tüm işler böyle yürütülür. Bunun için Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

“Eğer (anne-baba) aralarında rıza ile ve danışarak (çocuğu iki yıl tamamlamadan) sütten ayırmayı isterlerse, ikisi için de bir güçlük (günah) yoktur.”(Bakara/233)

Kendi haklarında, çocukları hakkında, mutfakları hak­kında, akraba, komşu ve diğer meseleler hakkında istişarele­ri gerekir. Her meselelerini İslâm’a arzettikleri gibi, istişare ile halledilecekleri de istişareye arzetmeleri lazımdır.

Öteden beri insanlar arasında dillerde dolaşan ve ha­dis olarak bilinen şu sözlere, İslâm ulemâsı itibar etmemiştir. Çünkü İslâm’ın gayesine aykırıdır. Ayrıca bu anlayış Sünnet’in aleyhinedir. Rasulullah (s.a.s.)’in Sahih Sünneti’nde bunun yanlış olduğunu ortaya konulmuştur.

Sözler şöyledir:

“Kadınlara danışın (istişare edin), sonra da onlara muhalefet edin.” [173]

“Sizden herhangi birisi istişare etmeden bir iş yapma­sın. Eğer istişare edecek hiç kimse bulamazsa, bir kadınla istişare etsin ve onun dediğinin zıddını yapsın. Çünkü onun dediğinin tersini yapmasında bereket vardır.” [174]

İstişare ehliyle yapılır. İstişare yapılan kişi, o işin ehli değilse, konuya yabancı ise, isterse başka konuda aileme bile olsa, onunla yapılan istişarede elbette bereket yok, fela­ket vardır. İsterse bu allameler, her yönüyle erkek oğlu erkek olsun. Fakat istişare yapılacak kişi, işin ehli ise, konuya vakıf ise, İsterse kadın olsun onunla yapılacak istişarede be­reket ve hayır vardır. Hele hele istişare konusu, kadınlarla ilgili bir konu ise, ehil olan kadınlarla istişarede bulunmak bereketin tâ kendisidir.

Şimdi Rasulullah (s.a.s.)’in Sahih Sünneti’nden veri­lecek bir örnek, konuyu daha da iyi kavramamızı sağlayacaktır! Olay, Hudeybiye anlaşmasıdır. El-Mısver İbn Mahreme ile Mervan İbnu’l-Hakem ri­vayet ederler. Ravî dedi ki; Rasulullah (s.a.s.), barış anlaşmasının yazım ve imza­sını bitirip ayrıldığı zaman, Sahabîlere: “Haydi artık kalkın, kurbanlarınızı kesip, başlarınızı tıraş edin!” buyurdu. Ravî dedi ki: Vallahî, Sahabîlerden bir kişi olsun kalkmadı. Hatta Rasulullah, bu emri üç kere söyledi. Sahabîlerden hiç birisi kalkmayınca, Rasulullah, Ümmü Seleme’nin yanma girdi ve Sahabîlerden gördüğü kayıdsızlığı O’na söyledi. Ümmü Seleme:

Ey Allah’ın Rasulü, sen, bu emri yerine getirmek istiyor musun? O hâlde şimdi dışarı çık, sonra tâ kurbanlık develerini kesinceye ve berberini çağırıp o, seni tıraş edin­ceye kadar Sahabîlerden hiçbirisine bir kelime bile söyleme, dedi.

Bunun üzerine Rasulullah, Ümmü Seleme’nin yanın­dan çıktı ve Sahabîlerden hiç biri ile konuşmayarak, Umre ibadetlerini yerine getirdi. Kurbanlık develerini kesti ve ber­beri (Huzaalı Hıraş İbn Umeyye’yi) çağırıp tıraş oldu.

Sahabîler, Rasulullah (s.a.s.)’i bu hâlde görünce, onlar da hemen kalkarak kurbanlarını kestiler, birbirilerini tıraş etmeye başladılar. Hatta (icabet çabukluğunun meydana getirdiği şaşkınlıkla) birbirilerini öldüreyazdılar.[175]

Yegane önderimiz ve örneğimiz Rasulullah (s.a.s.), mü’minlerin annesi ve hanımı Ümmü Seleme (r.anha) ile yaptığı istişare sonucu O’nun isabetli görüşüne tabi olması, bütün mü’minler için rahmet ve bereket olmuştur. Bu olay, ortaya çıktığı an, rahmet ve bereket olduğu gibi, kıyamete kadar bütün ümmet için en ciddî örneklerden biri hâline ge­lip tüm ümmete rahmet ve bereket oldu!

Muvahhid ailenin sağlık, selamet, huzur ve saadeti için dikkat edilecek şartlardan birisi de, evliliğin başlangı­cında nikâh anında konuşulan şartlara dikkat edip o şartları yerine getirmektir. Çünkü bu şartlar, mü’min ve mü’mine için çok önem arzeder. Mutlu bir evlilik hayatı için tarafla­rın beklentileridir. Bu konuşulan ve üzerinde ittifak edilen şartlar, yerine geldikçe her iki tarafı da memnun eder. Böylece birbirilerine olan sevgi, saygı ve güvenlerini arttırır, kuvvetlendirir. Şartlar yerine gelmezse, güvensizlik ortaya çıktığı gibi, nefret de baş gösterir. Bu konuda çok hassas ve dikkatli olunmalıdır!

Bundan dolayı Ukbe b. Amir (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Yerine getirdiğiniz şartların, yerine getirmeniz en haklı olanı, kendisiyle kadınları helâl kılmak istediğiniz mehir şartıdır.”[176]

Muvahhid ailenin kurucuları olan muvahhhid mü’min erkek ve kadın, Allah’a kul olma ve Rasulullah (s.a.s.)’e ger­çek ümmet olma konusunda birbirilerinin yardımcıları olmalıdırlar. Gerek gündüz ibadetlerinde, gerekse gece ibaderlerinde birbirilerinin en iyi yardımcıları olmaları, onlar ve nesillerinin dünyada ve ahirette kurtulmalarına vesile olur. Bu konuda Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulul­lah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Gecenin bir kısmında kalkıp namaz kılan ve karısını da (namaz kılması için) uyandıran, kalkmak istemediği za­man yüzüne su serpen kimseye Allah rahmetini ihsan etsin. Gece kalkıp namaz kılan ve kocasını da (namaz kıl­ması için) uyandıran, kalkmak istemediği zaman yüzüne su serpen kadına Allah, rahmetini ihsap etsin.”[177]

Aynı konuda diğer bir hadisi, Ebu Said ve Ebu Hürey­re (r.anhuma) beraber rivayet ediyorlar. Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur: “Bir adam, gecenin bir kısmında karısını uyandırır, sonra her ikisi de iki rekât namaz kılarsa-yahud (o adam tek başına) kılarsa-(erkek) Allah’ı zikreden erkekler zümresine, (kadın da) Allah’ı zikreden kadınlar zümresine kaydedi­lir.” [178]

“Allah’ı çokça zikreden erkekler ve (Allah’ı çokça) zikreden kadınlar, (işte) bunlar için Allah, bir bağışlanma ve büyük bir ecir hazırlamıştır.”(Ahzab/35) diye buyuruyor yegane Rabbimiz Allah.

Muvahhid ailenin selameti ve huzuru için kadın ve er­kek biribirinin dengi olmalıdırlar. Akideleri sağlam, imanları katıksız, salih amel sahibi muttaki olmalılar. Bunun için mü’minlerin annesi Aişe (r.anha)’nın riva­yetiyle Rasullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “İyi erkeklerle, iyi kadınları (biribiriyle) evlendirin.[179]

Bu demek değildir ki, kötü erkeklerle kötü kadınları evlendirin. Hayır, İslâm’ın hâkim olduğu ferdiyle, toplumuyla, devlet ve hükümetiyle İslâm olan bir ülkede, yani Daru’l-İslâm’da, İslâm üzere doğan her çocuk, fıtrat dininin hâkim olduğu bir ülkede o temiz fıtratını muhafaza eder ve devam ettirir. Bundan dolayı İslâm toplumu iyiler, yani erdemliler toplumudur. Zaman zaman ortaya çıkan fesad, fit­ne ve fücur, erdemlilerin devletle elele vermeleri sonucu be­raberce çalışarak ortadan kaldırırlar. Mü’min erkek ve mü’mine kadınların cümlesi, iyi er­kekler ve iyi kadınlardırlar. Çünkü iman ve güzel ahlâk, iyiliğin tümüdür.

İman, takva ve güzel amel üzere kurulan muvahhid aile ferdlerinin başlarına gelen belâ ve musibetlere sabır etmek gerek. Yani İslâmî ölçülere dikkat edilmek kaydıyla direnmek gerekir. İsyan etmeden, sabır ve sebatın gereğini gündeme getirmek icâb eder. Bu belâ ve musibet, mü’min­ler için bir imtihan vesilesidir. Sabredenlerin, yani direnebilenlerin kazanacağı bir imtihandır bu!. Rabbimiz Allah (c.c.) şöyle buyurur:

“Andolsun, Biz, sizi bir parça korku, açlık ve bir par­ça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele.” (Bakara/155)

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.) de şöyle buyurur: “Mü’min ve mü’mine, üzerinde herhangi bir hata ol­maksızın Allah’a kavuşuncaya kadar gerekse nefsinde, gerek çocuğunda ve gerek malında belâ kendisinden ayrılmaz. [180]

Gerek hayat mücadelesinde, yani rızıklarını teminde bol ve dar günlerinde, gerek başlarına gelen kaza ve belâlarda, gerekse İslâm topraklarını işgal eden müşrik, tağut ve mürted şeytanî güçlerle cihad ederken çok sabır edilmeli­dir. Derin bir soluk, kısa ve uzun vadeli plan ve programlar dâhilinde mücadele edilirken, direnç sahibi olunmalıdır. Niyetler ve ameller, Allah için ve İslâmî ölçülerde olunduğu zaman, ulaşılacak iki sonuçtan her biri, muvahhid mü’minler için en güzelidir: Ya zafer, ya şehadet![181]

ATEŞTEN KORUNMAK VE KORUMAK

“Ey iman edenler, kendinizi ve yakınlarınızı (ehlinizi) ateşten koruyun ki, onun yakıtı insanlar ve taşlardır.”(Tahrim 6)

Böyle buyurdu âlemlerin yegâne Rabbi Allah Teâlâ. Çünkü iman edenlerin her biri, kendi nefsini korumada, ehlini ve malını korumada birer çoban idiler. Muvahhid mü’min çobanlar; imanlarını, dinlerini, canlarını, mallarını, akıllarını ve nesillerini korumakla mükelleftirler. Vazifesi­nin şuurunda olan ve sorumluluğunu idrak eden imanlı bir çoban, sürüsünü ve kendisini nasıl ki, her türlü saldırıdan koruyorsa, muvahhid mü’minler de başlarında çoban olduk­ları yakınlarını öylece, hatta daha titizlikle korumalıdırlar! İmana, dine, ırza, mala, nesle ve cana saldıran her türlü ide­olojilerden, kültürlerden ve vahşetten bu ulvî değerleri ko­rumak, mü’min müsîümanlann üzerinde anın vacibi olan bir vazifedir. Kendilerini ve sorumluluklarını yüklenmiş ol­dukları diğer mü’minleri, bu din, can, mal, nesil ve akıl düşmanlarına karşı cihada hazırlamalı ve cihada kuşanmalıdırlar.

Örneğimiz ve Önderimiz Rasulullah (s.a.s.), ümmetinden olan mü’minleri çobana benzetiyor ve vazifele­rini hatırlatıyor.

Abdullah b. Ömer (r.anhuma)’ın rivayetiyle dünyada da, ahirette de önderimiz Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Her birerleriniz çoban ve herbirerleriniz sorumludur, “nam (Devlet başkanı) bir çobandır, o da (yönettiklerinden) sorumludur. Erkek, kendi aile ferdleri üzerinde bir çobandır, o da, bunlardan sorumludur. Kadın da, kocasının evi üzerin­de bir çobandır. O da, eli altındakilerden sorumludur. Köle de, efendisinin malı üzerinde bir çobandır. O da, sorumlu­dur. Dikkat edin! Her birerleriniz çoban ve herbirerleriniz sorumlusunuz.[182]

Muvahhid ailenin kurucuları ve ailenin huzurunu te’min etmekle vazifeli olanlar, çoban olduklarını ve so­rumlu bulunduklarını hiç hatırdan çıkarmayacak, kulaklar kirişte, parmak tetikte hazır kıta şuuruyla hareket edecektir! Hele hele gayr-ı müslimlerin hakim, mü’min müslümanların mahkûm ve İslâm topraklan işgal altında bulunan bu devri­mizde, bu şuurlu harekete her zamankinden daha çok ihtiyaç vardır!

Baba, anne ve dünyanın çekici süsü olan çocuklarının arasındaki ilişki, ayetlerde şöyle beyan buyrulmuştur. Rabbimiz Allah, insandaki bu ruhî yapı için şöyle buyuruyor:

“Mal ve çocuklar, dünya hayatının çekici süsüdür. Sü­rekli olan salih davranışlar ise, Rabbinin katında sevab ba­kımından daha hayırlıdır. Umud etmek bakımından da daha hayırlıdır.”(Kehf/46)

“İnsanlara, kadınlar, oğullar, yüklerle altın ve gümüş yığınları, salma ve güzel atlar, duvarlar ve ekinler, aşırı sevgi ile bağlanılan bu gibi şeyler çok ziynetli (güzel /gösterişli) gösterilmiştir. Hâlbuki bunlar, dünya hayatının bir metaıdır. Varılacak yerin bütün güzelliği Allah’ın yanındadır.”(Al-i İmran/14)

Dikkat edilecek olunursa, ayet-i kerimelerde zikredi­len, mal, çocuklar, kadınlar, oğullar, altınlar, gümüşler, atlar, davarlar ve ekinler, geçici olan bu dünya hayatının gerekle­rindendir. Nasıl ki, yaşamak için, suya, havaya ve ekmeğe ihtiyaç varsa, gerek ferdî, gerekse toplumsal hayat için bu dünya hayatı için ayetlerde sayılan nesnelere de ihtiyaç var­dır. Bu ihtiyaçyarın vasat ölçüde giderilmesi, zaten Rabbimiz Allah’ın emridir. Rabbimizin bize yasak ettiği şey, geçici dünya süsü olan bunlara, sanki onlardan hiç ayrılmayacakmış gibi aşırı bağlılıktır. Bunlara böyle aşırı bağlılığın getirdiği, Rabbimizin yanındaki en hayırlı nimet­leri unutturma felaketidir.

İnsanın öz nefsi dışındaki herşey çevre kavramı ile ifade edilebilir. Dolayısıyla çevre kapsamı içerisinde bulunan herşey ile Allah’ın takdiri ölçüsünde ilişki kurabilmeliyiz. En nihaye her insan ya da eşya diğer insanların tercihlerinin ortaya çıkması için sebeplerdir. Bu ilişkideki tercihler imtihan sahasının sonucunu belirleyen faktörlerdir. Her varlığa layık olduğu değeri verebilecek kadar akıllı olmalıyız. Layık olmayana fazlasını vermemek layık olandan da eksilmemek akıllılıktır.

Bu dünya süslerine eğilim, onlarla kalınacak ve ihti­yaç derecesinde olup o konudaki İslâmî ölçü aşılmadıkça takdir edilecek bir durumdur. Eğer Allah’ın indindeki daha hayırlı nimetler unutulur da, büsbütün geçici dünya süslerine gönül verilir ve tamamen onlar için çalışılır, ahiret için bir hazırlık yapılmaz ise, işte zarar noktası burasıdır. Yoksa ka­zanmak ve Allah yolunda harcamak, niyet ve ameli her za­man için emredilmiştir. Allah’ın emrettiği şekilde helâl yoldan kazanan, israf etmeyen, cimri de olmayan ve ahiret hazırlığı için Allah yolunda harcayan muvahhid mü’mine baha mı biçilir? Helâl mal ile salih mü’min insan kadar bir­birine yakışan daha ne vardır ki, bu geçici dünyada?

Bir muvahhid mü’min ve muttaki erkek ile yine mu­vahhid mü’min ve muttaki olan kadın kadar birbirine ihtiyacı ve birbirine yakışıp da birbirini tamamlayan daha ne var ki? Böyle bir anne ve babaya salih evlad yakışmaz mı? Böyle bir aileye helâlinden kazanılmış, altınlar, gü­müşler, atlar, davarlar, ekinler yakışmaz mı? Bu malları helâlinden kazanan bu aile, bunları, Allah’ın ve Rasulullah (s.a.s.)’ın emrettiği şekilde değerlendirip Allah yolunda sarfetmeleri övülmez mi? Ve Rabbimiz Allah’ın razı olduğu durum, bu durum değil mi?

Geçici dünya süsü olan, evler, arabalar, şirketler, fab­rikalar, yazlıklar, kışlıklar, süslü elbiseler ve yığın yığın ser­vetler, sadece dünya için elde edilir ve dünya zevk-u safâsı için harcanır, haramdan kazanılır, israf yoluyla dağıtılır, binlerce mazlumun alın terleri sömürülürse, elbette bu hâl, felaketin tâ kendisi olur! İşte böyle bir durum, Rabbimiz Allah’ın, mü’min kullarına yasak ettiği durumdur. Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:

“Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun (eğlence türün­den), tutkulu bir oyalama, bir süs, kendi aranızda bir övün­me (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir çoğalma tutkusudur. Bir yağmur örneği gibi, onun bitirdiği ekin, ekincile­rin (veya kâfirlerin) hoşuna gitmiştir. Sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki, sapsarı kesilmiş sonra o, bir çerçöp oluver­miştir. Ahirette ise, şiddetli bir azab, Allah’dan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rıza) da vardır. Dünya hayatı, aldanış olan bir metadan başka bir şey değildir.”(Hadid/20)

Dünya hayatı, dünya malı elde etmek ve yine dünya için harcamak yolunda sarf edilirse, zarar üzere zarar edilmiş olur. İşte bu hâl, bir oyalanma, bir oyun ve bir eğlencedir. Ayet-i kerimede beyan edilen yağmur örneği gibi! Elbette muvahhid mü’minler, bu olayın farkındadır ve geçici dünya hayatını, ebedî olan ahireti kazanmak için sarf ederler. O zaman fanı olanı, bakîye çevirirler, yani geçici dünya hayatı, ebedî ahirete dönüşmüş olur.

Kişiyi, dünya hayatına bağlayan ve hata etmesine ve­sile olan şeylerden birisi de, yine ayetlerde beyan edilen ço­cuklardır. Çocukların geleceği korkusu, insanı hatalara düşürür. Onlar için çalışıp çırpınmak, onları besleyip büyütmek ve koruyup kollamak adına hareket, ölçülü ve dengeli olmazsa insanı dünyalık yapar. Yalnız onlar düşünülür, böylece dünyevîleşecek olursa, ahiret geri plana itilmiş olur. Allah’ın rızası bir yana bırakılıp, ne olursa olsun “aman çocuklarım” denilecek olursa, elbette kişiyi dünyaya bağlar, böylece eli-kolu bağlanmış olur. Kazanç onlar için, masraf onlar için! Bu konuda ifrata düşülmüş olunursa kişiyi birçok hatalara sürükler. Allah’ın rızasını kaybeder, ahireti pe­rişan olur.

Günümüzde birçok ana-baba farkında olarak ya da olma­yarak evlatlarının katili oluyorlar. Evlatlarını Allah’tan kıs­kanıyorlar, Allah’ın dininden kıskanıyorlar. Ve Allah’tan daha çok seviyorlar onları. Daha doğru bir deyimle Allah’ ı onlardan daha az seviyorlar.

Elbet Gayur olan Allah da buna razı olmuyor, yalnız ken­disi için yarattığı bir şeyin yine yarattıklarınca kendisinden (Yaratanından) esirgenmesine, kıskanılmasına razı olmuyor ve sonunda alıyor onu ellerinden. Onun gerçekte kime ait olduğunu böylesine sert bir ihtarla hatırlatıyor bazen ebe­veynlere. Anne-babalar Allah’tan kıskanarak, onları Allah gi­bi severek evlatlarının sonunu hazırlıyorlar. Bu yanlışı bazen de eşler yapıyor. Eşlerin Allah yolunda birbirleriyle yarışa çıkmış iki adet gayreti içerisinde olması gerekirken o yola dikilen birer engel oluyorlar. Böyle olunca da Allah kendi koyduğu sevgi ve merhameti alıyor, yani kendi yuvalarını kendi elleriyle yıkıyorlar, kendi huzurlarını kendi elleriyle kaçırıyorlar. Evet, Allah’ın koyduğu sevgiyi.

Bunun için Rabbimiz Allah (c.c.) şöyle buyurur:

“Ey iman edenler, Allah’a ve Rasulü’ne ihanet etme­yin, bile bile emanetlerinize de ihanet etmeyin. Bilin ki, mallarınız ve çocuklarınız ancak bir fitnedir (imtihan konusu/aracıdır). Allah yanında ise, büyük bir mükâfat vardır. Ey iman edenler, Allah’dan korkup sakınırsanız, size doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış (furkan) verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah, büyük fazl sahi­bidir.”(Enfal/27-29)

Bu ayetleri daha iyi anlamak için esbâb-ı nüzulüne bakmak faydalı olur. İman edenlerin, Allah ve Rasulü (s.a.s.)’e ihaneti nasıl olur? Ya emanetlerine bile bile ihanet etmek ne demektir?

Bunları anlayabilmek için esbâb-ı nüzulüne bakmak gerek. Yani ayet, hangi sebebten dolayı inmiştir. Bu sebe­bin kavranması, ayetin anlaşılmasını kolaylaştırır. Bundan dolayı ayetlerin yorumlanmasından Önce esbâb-ı nüzulü var­sa gündeme gelmelidir. O konuda dünyada ve ahirette Ön­derimiz Rasulullah (s.a.s.)’in herhangi bir beyanı varsa, ayet ona göre anlaşılmalıdır. Ayrıca bu konuda uzman, işin ehli ulemânın görüşlerine de başvurulmalıdır. Böyle bir çalış­ma, Kur’ân-ı Kerim’i daha iyi anlamaya vesile olacaktır. Eğer bunlar göz önünde bulundurulmaz ise, Kur’ân-ı Kerim anlaşılmaz hâle getirilir. Her okuyan, anladığını, kendi kanaatini sergileyecek ve ayette anlatılan işte budur diyecek olursa, bu kargaşanın içinden nasıl çıkılacaktır? Kur’ân-ı Kerim’e, Kur’ân ilimlerinden habersiz bir şekilde yaklaşmak ve üstelik böyle gafil bir hâl ile ayetleri yorumlamak, felaketten başka ne olabilir?

Şimdi ayetin esbâb-ı nüzulüne bakalım. Bu ayet,  Ensar’dan Ebu Lübabe b. Abdu’l-Munzir hakkında nazil olmuştur.

Rasulullah (s.a.s.), Beni Kurayza Yahudîlerini yirmi bir gece Kuşatma altında tuttu. Bunun üzerine onlar, Beni Nadir Yahudîleri’nden olan kardeşlerinin yaptığı bir sulh üzerinde anlaşma talebinde bulundular. Bu anlaşmaya göre onlar, Şam diyarından olan Esriat ve Eriha’da bulunan kar­deşlerinin yanına gideceklerdi. Fakat Rasulullah (s.a.s.) on­ların bu isteklerine kabule yanaşmadı. Ancak Ensar’dan Sa’d b. Muaz’ın kendileri hakkında hüküm vermesi için kalelerin­den inmelerini şart koştu. Fakat onlar, buna yanaşmadılar ve: Bize, Ebu Lübabe’yi gönder, dediler. Zira bu Ebu Lübabe, onlara nasihatta bulunan hoş geçimli, samimi bir hayırhahlarıydı. Çünkü Ebu Lübabe’nin malı ve çoluk-çocuğu onların yanında bulunuyordu.

Rasulullah (s.a.s.) de, O’nu gönderdi. Ebu Lübabe, Onlara gelince kendisine dediler ki: Ey Ebu Lübabe, senin görüşün nedir? Sa’d b. Muaz’ın hakemliğine razı olup kalemizden inelim mi? Ebu Lübabe, eliyle boğazını işaret ederek, “O Sa’d’ın vereceği hüküm, boğazlanma demektir, bunu yapmayın” demeye getirdi.

Ebu Lübabe, şunu demiştir: Vallahi, ayaklarım bulundukları yerden henüz ay­rılmamıştı ki, ben, gerçekten Allah’a ve Rasulü’ne hainlik ettiğimin farkına vardım. İşte bu ayet, Ebu Lübabe hakkında inmiştir. Bu ayet inince Ebu Lübabe, kendisini mescidin di­reklerinden bir direğe bağladı ve: Ölünceye, ya da Allah tevbemi kabul edinceye ka­dar vallahi, ne bir lokma yiyecek, ne de içecek ağzıma koymayacağım, diye yemin etti. Böylece hiç bir şey yemeden yedi gün bu hâl üzere bekledi. Hatta baygın bir vaziyette yere yıkıldı. Sonra Allah Teâlâ, O’nun tevbesini kabul buyurdu. Kendisine: Ey Ebu Lübabe, tevben gerçekten kabul buyruldu, denmesi üzerine: Hayır, Vallahi, iplerimi çözen Rasulullah’ın kendisi olmadıkça ben, kendi iplerimi çözmeyeceğim, dedi.

Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.), kendisi gelip eliyle Ebu Lübabe’nin ipini çözdü. Sonra Ebu Lübabe, dedi ki: Tevbemin tam kabul olması için, günaha bulaştığım kavmimin yurdunu terk edeceğim, malımdan, mülkümden de sıyrılıp çıkacağım. Bu söz üzerine Rasulullah (s.a.s.): “Malının üçtebirini tasadduk etmen, senin için kâfi­dir.” Buyurdu.[183]

Ebu Lübabe (r.a.)’ın, malı, çoluk ve çocuğu, Allah düşmanları, Rasulullah (s.a.s.) ve mü’min müslümanların düşmanları olan Beni Kurayza Yahudîleri’nin yanında bu­lunması, malının, çoluk-çocuğunun geleceği, bir an O’nu gaflete daldırıyor ve kendisini büyük bir hatanın içine düşü­rüyor. Rasulullah (s.a.s.) ve mü’minlerin sırrını, bir anlık gaflet sonucu, küçük bir hareketle bile olsa düşmanlara açıklamış oldu. Katıksız iman sahibi Ebu Lübabe (r.a.)! Çünkü Rabbimiz Allah, olayı beyan buyurduğu ayet-i kerime de: “Ey iman edenler…” diye hitab buyurmuştur.

Evet, imanı sapasağlam idi Ebu Lübabe (r.a.)’ın. Böyle bir hata ettiğini anlayınca, kendi kendisini cezalandı­rıyor ve can-u gönülden tevbe ediyor. O’nun bu samimiyeti, bu ihlası ve bu tavrı tevbesinin kabulüne vesile oluyor. Ebu Lübabe (r.a.)’ın bu samimi ve ciddî tavrı, kıyamete kadar bütün mü’min müslümanlar için ders ve ibret olmuştur. Düştüğü hatadan ve ihlas ile yaptığı tevbeden alınacak çok dersler ve ibaretler vardır.

Mal ve evlad geçici dünya süsü olduğu beyan edildi. Eğer onları, Allah yolunda ve İslâmî ölçülerde değerlendire­cek olur isek, ahiretimiz için faydalı olur. Allah yolunda, Allah’ın rızasını kazanmak için değerlendirilen her şey, mü’min kulu Allah’a yaklaştırır. Aksi hâlde kul, Allah’dan uzaklaşmış olur!

Bunun için şöyle buyurur Rabbimiz Allah:

“Bizim katımızda sizi (Bize) yaklaştıracak olan, ne mallarınız, ne de evladlarınızdır. Ancak iman edip salih amellerde bulunanlar başka. İşte onlar, onlar için yaptıklarına karşılık olmak üzere, kat kat mükâfat vardır ve onlar, yüksek köşklerinde güven içindedirler.”(Sebe/37)

İman etmenin ve salih amel işlemenin gereği, dünya süsü olan mal ve evlada ifrat derecesinde bağlanmamak, onları birer emanet kabul edip ona göre değer vermektir. Bu şekilde değerlendirilirse, yani malı helâl kazanıp Allah yolunda harcamak, evladı İslâm terbiyesi üzere yetiştirip salih mü’minlerden olmasına vesile olmak, iman ve salih amelin gereğidir!

Muvahhid mü’minler, aile ortamını İslâm üzere ve dengeli bir hâle getirmelidirler. Ailede gerek erkek, gerek kadın ve gerekse çocuklar, öyle yetiştirilmelidirler ki, Al­lah’ın rızası, ümmetin maslahatı, her şeyden önce gelmeli­dir. Karşılaştıkları her hangi bir olayı, bu bakış açısıyla de­ğerlendirmelidirler. îşte böyle bir değerlendirme ve itaat, aile ferdlerini birbirine yardımcılar kılacak, ailede İslâm üzere birliğin oluşmasını sağlayacaktır. Aksi takdirde aile ferdleri birbirilerine düşer ve birbirilerine ayakbağı olurlar. O zaman ailede düşmanlık başlar.

Bu olayı beyan buyuran Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

“Ey iman edenler, gerçek şu ki, sizin eşlerinizden ve çocuklarınızdan bir kısmı sizler için (birer) düşmandırlar. Şu hâlde onlardan sakının. Yine de affeder, hoş görür (kusurla­rını yüzlerine vurmaz) ve bağışlarsanız, artık elbette Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.”(Teğabun/14)

Ayet-i kerime’nin esbâb-ı nüzulüne baktığımızda şu olayla karşılaşıyoruz. İbn Abbas (r.a.), rivayet eder ki, adamın biri İbn Abbas’a:

“Ey iman edenler, gerçek şu ki, sizin eşlerinizden ve çocuklarınızdan bir kısmı sizler için (birer) düşmandırlar. Şu hâlde onlardan sakının…” ayetinin tefsirini sordu. Ve bunun üzerine İbn Abbas, şöyle dedi: Bunlar, Mekkelilerden müslüman olan ve (Muhacir olarak) Rasulullah (s.a.s.)’e gelmek isteyen kişilerdir ki, ka­rıları ve çocukları, onları Rasulullah (s.a.s.)’e gelmeye bı­rakmak istememişlerdir. Bilâhire Rasulullah’a geldikleri va­kit, müslümanları dinde Fıkıh (ilim) sahibleri olduklarını gördüler ve bu yüzden onları (eşlerini ve çocuklarını), ceza­landırmaya kalkıştılar.

Bunun üzerine Allah: “Ey iman edenler, gerçek şu ki, sizin eşlerinizden ve çocuklarınızdan bir kısmı sizler için (birer) düşmandırlar. Şu hâlde onlardan sakının…” ayetini indirdi.[184]

Bu konuda, bir diğer haber de şöyledir: Atâ b. Yesar, rivayet ederek şöyle demiştir: “Ey iman edenler, gerçek şu ki, eşlerinizden ve ço­cuklarınızdan….” ayet-i kerimesinden, sûrenin sonuna kadar olan ayetler hariç Tagabûn Sûresinin tamamı Mekke’de nazil olmuştur. “Ey iman edenler….” ayet-i kerimesi, Afv b. Malik el-Eşcaî hakkında nazil olmuştur. Bu zat, çoluk-çocuk sahibi idi. Gazveye (savaşa) çık­mak istediği zaman, eşi ve çocukları, onu yumuşatıp geri çevirmek için: Bizi, kimlere bırakacaksın?, diyerek etrafında ağlaşırlardı. O da, onların bu ağlayıp sızlamalarına dayanamayarak, yanlarında kalıp gazveye gitmezdi. Bu ayetten itibaren sûrenin sonuna kadar olan ayetler, Medine’de nazil olmuştur. [185]

Havle bintu Hakem (r.anha) şöyle anlatır:

Rasulullah (s.a.s.), bir gün evinden çıktı. Kızının iki oğlundan (Hasan ve Hüseyin, r. anhuma’dan) birini kucağında taşımakta ve şöyle konuşmakta idi: “Siz, muhakkak ki, (insanı) cimri, korkak ve bilgisiz kılarsınız. Ve hiç şüphe yok ki, siz, Allah’ın en güzel lûtuflarından (biri)sınız. [186]

Çocukların geleceği düşüncesiyle ifrat derecesinde mal yığıp Allah yolunda sarfetmemek ve cömert davranma­mak, insanı cimri yapar. İslâm topraklarını işgal eden, şirk ideoloilerini devletleştiren tağutlara karşı cihad ederken şehid olmak, ya da zindanlara atılmak, veyahud sürgün olunmak kaçınılmaz görünmektedir. Böyle bir durum başa geldiğinde çoluk-çocuk ne olacak? Bu yetimlere, bu dula, ya da bu kimsesizlere kim bakacak? Düşüncesi, insanı korkak yapar. Dolayısıyla müstevli kâfir, müşrik ve mürtedîere karşı cihada kuşanmaz! Ayrıca Onların rızıklarını te’min etme konusundaki gayret, çalışma ve koşturmalar, ilim elde etme, bilgi sahibi olma konusunda insanı çok geri bırakır, yani bilgisiz eder.

Bütün bu olumsuzlukların giderilebilmesi için en ha­yırlı asır ve en hayırlı nesil gibi olmak gerekir. Derece ba­kımından onlara ulaşmak mümkün değilse de, onlardan ör­nek alıp onlar gibi davranmak lazımdır. Çünkü Asr-ı Saadet’te yaşayan Ashab-ı Kiram, Ümmetin içinde en yüce dereceye sahibtir. Onlar Rasulullah (s.a.s.) Sahabileri, on­lar, Bedir ehli, onlar, Uhud ehli ve onlar, Rıdvan Bey’atı’na katılanlar idiler. Sahabî olma hasebiyle onların derecelerin ulaşılmaz, fakat onlar, Ümmet için örnek tavırlar sergile­mişlerdir. Rasulallah (s.a.s.), canlı bir Kur’ân, Onlar da, canlı bir Sünnet olmuşlardı. Allah Teâlâ, cümlesinden razı olsun. Onları rahmetle ve hayırla anarız.

İslam’ın ilk devrinde, gerek işkence altında mahkûm durumunda olunan Mekke dönemi, gerekse devlet ve hükü­met olunan Medine dönemi, Kıyamete kadar Ümmet için örnek, ders ve ibrettir. Mekke’de Cemaat, Medine’de Devlet olmuşlar, birisi hepsi, hepsi birisi şuuruyla birbirine ke­netlenmişlerdi! Bu yapılanma, bu iman ve bu şuur ile hare­ket eden muvahhid mü’minler, korkaklıktan, cimrilikten ve bilgisizlikten kurtulmuşlardı. Çünkü Öyle sağlam yapı meydana getirmişlerdi ki, Allah yolunda cihada gidenlerden hiç birinin gözü arkada kalmıyordu. Çünkü gidenler, geri bıraktıklarına Ümmetin sahibleneceğini ve yokluklarını fark ettirmeyecek bir hâlde olduklarını biliyorlardı. Mekke’de bulundukları dönemlerde cemaatları vardı ve tüm imkânları kullanıyor, birbirilerine sahib çıkıyorlardı. Hicret yurdu ve ilk İslam Devleti’nin kurulup güçlendiği Medine’de ise, devlet ve hükümet olmuşlardı. Bu sahiblenme, devlet bo­yutunda gerçekleşiyordu. Bundan dolayı Asr-ı Saadet’teki en hayırlı nesil, Allah’dan başka hiç bir şeyden korkmuyor­du. Korkaklığı ve cimriliği yenmişlerdi. İslâm Devleti’nin Kur’ân ve Sünnet kaynaklı eğitiminden geçiyorlardı. Rasulullah (s.a.s.)’ın Mektebinin talebeleri olan bu değerli şahsi­yetlerin her biri bir ilim deryası hâline geliyordu.

Kıyamete kadar, Ümmet içinde bu hâl ve bu tavır de­vam etmelidir. Ya Cemaat veya Devlet hâli, konumuna göre gündeme gelmelidir! Korkaklığı ve cimriliği aşan en hayırlı nesilden örnek bir tavrı, Emiru’l-Mü’minin İmam Ömer b. Hattab (r.a.)’dan dinleyelim:

İmam Ömer b. Hattab (r.a.), diyor ki:

Rasulullah (s.a.s.), bize malî yardımda bulunmamızı emretmiş ve Rasul-ı Ekrem’in bu emri, varlıklı olduğum bir zamana denk gelmişti. Ben de: Ebu Bekir’i bir gün geçebilirsem, işte bu gün geçerim dedim ve malımın yarısını getirdim. Rasulullah (s.a.s.) “Ailene ne bıraktın?” diye sordu”. O (getirdiğim) kadar, dedim. Sonra Ebu Bekir, elindekinin hepsini getirdi. Rasul-i Ekrem (s.a.s.): “Ya Ebu Bekir, “buyurdu, “ailene ne bıraktın ?” Ebu Bekir: Onlara, Allah’ı ve Rasulü’nü bıraktım, diye cevab verdi. Bunun üzerine:  Hiç bir şey (fazilet) de O’nu asla geçemem, dedim.[187]

Bu, böyledir! Böyle bir iman, böyle bir itaat, böyle bir hareket, böyle bir cemiyet ve böyle bir devlet! İşte Asr-ı Saadet ve işte Ümmet için en iyi Örnek, ders ve ibret! Ve şöyle buyurur yegane Rabbimiz Allah Teâlâ:

“Elbette mallarınız ve çocuklarınız birer fitnedir (imtahan aracıdır). Büyük ecir ise, Allah’ın yanındadır.”(Teğabun/15)[188]

“Ey iman edenler, ne mallarınız, ne çocuklarınız sizi Allah’ı zikretmekten tutkuya kaptırıp alı koymasın. Kim böyle yaparsa, artık onlar, hüsrana uğrayanların tâ kendileridir.”(Munafikun/9)

Elbette Rabbimiz Allah Teâlâ’nın bizlere bahşettiği helâl mallar ve çocuklar, geçici dünya süsü ve dünyadaki bir imtihan aracıdır. Onları, Rabbimiz Allah’ın emrettiği ve yegane önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’ın gösterdiği şekilde değerlendirmek, imtihanı kazanmak demek olduğu gibi, ölçüyü aşıp aşırı bir tutkuyla onlara bağlanmak da, imtihanı kaybetmenin sebebi olur.

Rabbimiz Allah, neslimizi korurken nasıl davranaca­ğımızın yolunu gösteriyor ve çocuklarımızın bizler için bir yük, sırtımızda bir kanbur olmadığını beyan buyuruyor:

“Bir de, fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onlara da, size de rızkı Biz veriyoruz. Onları öldürmek, el­bette büyük bir günahtır.”(İsra/31 – En’am/151)

Muvahhid mü’minler, iman etmek, Tevhid akidesini kavramak ve salih amel işlemekle, cahiliyyetten tamamen kurtulmuş, cahilî değerleri, daha doğrusu değersizlikleri bü­tünüyle atmış, İslamî değerleri benimsemiş, böylece kendi­sinde büyük bir inkılâb gerçekleştirmişlerdir.

Gerek o günün, gerekse bugünün cahiliyye anlayışı, bir aile için çocukları istenmez görüyor, bir yük, bir kanbur kabul ediyor. O günün cahiliyyesi, çocuk düşürme veya kız çocuklarını diri diri gömme yoluyla Öldürürken, bu günün cahiliyyesi aynı mantıkla, yani fakirlik veya bakamayız korkusuyla, çok çeşitli hamilelik önlemleri ve bir katliâm olan Kürtaj yoluyla çocukları öldürüyorlar!. Dünün cahiliyyesi, çocuk doğduktan sonra, ya hemen, ya da bir kaç yıl sonra bîr çukura gömerek, bir susuz kuyuya atarak öldürüyordu. Bu günün cahiliyyesi, çocuk daha anne rahminde iken, daha doğmadan diri diri Öldürüyor. Acaba hangi cahiliyye daha vahşî va acaba hangi cahiliyye daha korkunç bir katil? Acaba hangi cahiliyye daha çok gerici? Çünkü bütün cahiliy­ye ideolojileri ve düzenleri gericidirler! Çünkü İslâm’ın ha­kim olmadığı, gayr-ı İslâmî tağutî rejimlerin devlet olarak hakim olduğu bütün toplumlar Cahiliyye toplumlardır. Asr-i Saadet’ten, yani İslâm’ın hakim olduğu, mü’min müslümanlann iktidarda bulunduğu, insanların huzur ve saadet içinde bulunduğu dönemden önceki Arab Cahiliyyesi, sade­ce bir örnektir. Yoksa cahiliyye devri denilince, sadece yeryüzünde bir tek Arab cahiliyyesinin olduğu, o da, gelip geçmiş bir devirdi diye anlaşılmamalıdır. Cahiliyyet devri, bir inançtır, bir anlayıştır, bir hayat tarzı ve bir bakış açısı­dır! Bu inanç, bu anlayış, bu hayat tarzı ve bu bakış açısı, hangi asırda ve hangi toplumda ortaya çıkarsa, o asır cahiliyyet asrı, o toplum cahiliyyet toplumudur.

Modern teknoloji, ileri düşünce ve Medeniyet çağı olarak nitelenen 21. Asra hakim olan ve damgasını vuran dü­şünce, cahiliyyet düşüncesidir. Çünkü beşeri sistemler ve onun yandaşlarının, inançları, anlayışları, hayat tarz­ları ve bakış açıları, Asr-ı Saadet’ten, yani İslâm’ın hâkimiyetinden önceki Arab cahiliyyeti’nin aynısının tıpkısıdır. Hâ beşeri sistemler ve onun yandaşlarının hayat tarzı ve tavırları, hâ Arab cahiliyyetinin hayat tarzı ve tavırları. Bu iki anlayışın tanıtamına uyuştuğu ve örtüştüğü inkâr edilemez bir hakikattir. Aralarında bir fark varsa, o da, Za­man ve mekân farkıdır. Hepsi o kadar! Bu, böyledir!

Arab cahiliyyetindeki, Allah’a şirk koşmak ve Allah’ın nizamı İslâm’ı reddetip ona karşı savaş açma ile fakirlik kor­kusuyla çocuklarını öldürmek, bu modern asır dedikleri asırda da tüm vahşetiyle gündemdedir. Daha önce de zikredilen bir hadisi hatırlatmakta fayda vardır. Abdullah b. Mes’ud (r.a.), anlatıyor;

Ben, Rasulullah (s.a.s.)’e: Allah indinde hangi günah en büyüktür?, diye sor­dum. Rasulullah (s.a.s.) “Allah, seni yarattığı hâlde Allah’a benzer bir eş uydurmandır.” buyurdu. Ben: Hakikaten bu, elbette büyük günahtır, dedim. Sonra hangi günah (büyüktür)?, diye sordum. Rasulullah: “Seninle beraber yemek yemesinden korkarak çocu­ğunu öldürmendir.” buyurdu.[189]

Mülkünde ve milkinde yegâne hâkim olan Allah’a şirk koşmak ve fakirlik korkusuyla çocuklarını öldürmek, cahiliyyetin iki büyük Özelliği idi. Hâkimiyet konusunda Al­lah’a şirk koşuyorlardı. Allah, bizim devletimize, hüküme­timize, ekonomimize, hukukumuza ve sosyal meselelerimize karışmaz, karışamaz. Biz, buna asla ve kat’a müsaade etme­yiz, edemeyiz. Allah’ın kanunlarını, hiç bir yönetim işimize karıştırmayız. Hâkimiyet, kayıtsız şartsız milletindir, diğer bir tabirle egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur. Bu hâkimiyetten başka hiç bir hâkimiyeti tanımayız, diyorlardı.

Yegâne Rabbimiz Allah (c.c.) şöyle buyuruyordu.

“…Hüküm (hâkimiyet), yalnızca Allah’ındır. O, Ken­disinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğ­ru din, işte budur. Ancak insanların çoğu bilmezler.”(Yusuf/40) [190]

Hakikat bu iken, İslâm topraklarını işgal etmiş olan devleştirilen cüceler ve onların yerli mürted uşakları, tuğutî egemenlikleriyle çağdaş birer fir’avun olmuş, Allah’ın ka­nunlarını yönetimin her biriminden uzaklaştırmış ve yönettikleri müstaz’af mazlumlara şöyle seslenivermişlerdir. Dü­nün Fir’avn’ı, “bugünün Fir’avnların atası ve örneği idi.

“Fir’avn, dedi ki: Ey önde gelenler, sizin için benden başka bir ilâh olduğunu bilmiyorum.”(Kasas/38) [191]

“Fir’avn, kendi kavmi içinde bağırdı, dedi ki: “Ey Kav­mim, Mısır’ın mülkü ve şu altımda akmakta olan ırmaklar benim değil mi? Yine de görmiyecek misiniz?”(Zuhruf 51)

“Böylelikle kendi kavmini küçümsedi, onlar da, ona boyun eğdiler. Gerçekten onlar, fâsık olan bir kavimdi.”(Zuhruf 54)

Bu ifadeleri alın, günün fir’avnların egemen olduğu tağutî sistemlere uygulayın. Göreceksiniz ki, tıpkısının aynisi!

Bir de, Hz. Musa (a.s.) gibi bu tağutî ve Fir’avnî dü­zenlere karşı çıkan, onları reddeden, onların zulmünün giderilip yerine Allah’ın adaletinin ve İslâm nizamının hakim ol­ması için cihad eden muvahhid mü’minlere karşı takındık­ları tavra bakın! Çağdaşların ataları olan Fir’avn’un tavrı şu idi:

“(Fir’avn) Dedi ki: Andolsun, benim dışımda bir ilâh edinecek olursan, seni mutlaka hapse atacağım.”(Şuara 29)

Şirk yönetiminde ona yardımcı olan meclisine şöyle sesleniyordu:

“Fir’avn dedi ki: Bırakın beni, Musa’yı öldüreyim de (gitsin) Rabbine yalvarıp yakarsın. Çünkü ben, sizin dininizi (yönetim şeklinizi) değiştirmesinden, ya da yeryüzünde fesad (anarşi/terör) çıkarmasından korkuyorum.”(Mümin/26)

Ve “Hak Dâvâ”nın, yani İslam’ın temsilcisi Hz. Musa (a.s.) ve O’nun Allah’dan alıp getirdiklerine inanan mü’min­lere karşı girişilecek katliâm planı şöyle açıklanıyordu:

“Fir’avn kavminin önde gelenleri, dediler ki: Musa ve kavmini bu toprakta (Mısır’da) bozgunculuk çıkarmaları, se­ni ve ilâhlarını terk etmeleri için mi (serbest) bırakacaksın? (Fir’avn) Dedi ki: Erkek çocuklarını öldüreceğiz ve kadınla­rını sağ bırakacağız; Hiç şübhesiz biz, onlara karşı kahir bir üstünlüğü sahibiz.”(Araf/127)

Bugünün gayr-ı müslimi tüm tağutî düzenler, ideo­lojisi ve yönetimiyle, yönetimi destekleyen veya yönetici olanlarıyla aynı şeyleri yapmıyorlar mı? Muvahhid mü’minlere karşı aynı şeytanî plan ve tuzakları sergilemiyorlar mı? İşgal altındaki İslâm topraklarında egemen olan mürted tağutlar, muvahhid mü’minlere aynı zulmü uygulamıyorlar mı?

Bütün bunlara karşı “Hak Dâvâsı”nın temsilcisi Musa (a.s.)’ın Vahy kaynaklı tavrı şu olmuştur:

“Musa, Kavmine: Allah’dan yardım dileyin ve sabre­din. Gerçek şu ki, arz (bütün yeryüzü) Allah’ındır, ona kullarından dilediğini mirasçı kılar. En güzel sonuç, müttakiler içindir, dedi.”(Araf/128)

Bu, böyledir!..

Dikkat edilecek olursa cahiliyyet düşüncesinin tavrın­da bir değişme yok, ister geçmiş, isterse el-an olan modern cahiliyyet olsun, hep katliâma dönük bir yok etme planları var. Bu katliâm planı da, özellikle çocuklara yöneltilmiş­tir. Fir’avn, erkek çocukları öldürtürken, Asr-ı Saadet önce­si Arab cahiliyyesi de kız çocuklarını öldürüyorlardı. Bugünün modern denilen çağdaş cahiliyye ise, hem kız, hem er­kek çocuklarını öldürüyor! Rabbimiz Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

“O diri diri gömülen küçük kıza sorulduğu vakit: Hangi suçtan dolayı öldürüldü?”(Tekvir/8-9)

Yaratan’dan ve yaratılış gayesinden habersiz, şirk, gaflet ve cehalet için, olanlar, böyle bir katliâm gerçekleşti­ren vahşîler oluvermişlerdi.

“Onlardan birine dişi (çocuk) müjdelendiği zaman, içi öfkeyle taşarak, yüzü simsiyah kesilir. Kendisine verilen müjdenin kötülüğünden dolayı topluluktan gizlenir. Onu, aşağılayarak tutacak mı, yoksa toprağa gömecek mi? Bak, verdikleri hüküm ne kötü­dür!”(Nahl/58-59)

Rabbimiz Allah, o müşrik cahillerin tutumunu böyle beyan ediyor ve şöyle buyuruyordu:

“Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Dilediğini ya­ratır. Dilediğine dişiler (kızlar) armağan eder, dilediğine de erkek armağan eder. Veya onları erkekler ve dişiler olarak çift (ikiz) verir. Dilediğini de kısır bırakır. Gerçekten O, bilendir, güç yetirendir.”(Şura/49-50)

Allah’ı bilmedikleri, tanımadıkları, inanmadıkları bir yana, O’na şirk koşuyor, oğullar, kızlar isnâd etmek süretiyie iftiralar ediyorlardı. Böyle koyu bir cehaletin içinde oldukları için tamamiyle sapmış ve onulmaz bir şaşkınlığın buhra­nını yaşıyorlardı. Hangi çağda olursa olsun cahiliyyet ta­raftarları, yani İslâm’sız bir hayatın taliblileri ve sahiplerinin ruh ve düşünce yapıları bundan başka bir şey değildir. On­lar, bu yapılarıyla insanlıktan, insan olmaktan çıkmış bir va­ziyet sergiler, hayvanlardan daha da aşağı bir duruma düşerler. O müşrik cahillerin durumlarını beyan için şöyle bu­yurur Rabbimiz Allah:

“Andolsun, cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda kişiler yarattık (hazırladık). Kalbleri vardır, bu­nunla kavrayıp anlamazlar, gözleri vardır, bununla görmez­ler, kulakları vardır, bununla işitmezler. Bunlar, hayvan gi­bidir, hatta daha aşağılıktırlar, İşte bunlar, gâfıl olanlar­dır.”(Araf/179)

Allah’ın hakimiyetini, gerek göklerde, gerekse yerdeki hakimiyetini idrak etmeyen, kabullenmeyen, baş gözleriyle O’nun milyonlarca işaretini, delilini görmeyen, var gibi görülen kulaklarıyla hakkı duymayanlar, hayvanlardan daha aşağılık tavırlar sergiledikleri, idrak eden, gören ve işitenler tarafından apaçık görülmektedir. Ne garibtir ki, bütün bu olumsuzlukları sergileyenler, çağın süper güçleri ve medenî varlıkları olarak bilinmektedir.

İslâm’ın hakim olmadığı her kalbe, her beyine, her kültüre ve her topluma cahiliyyet, bütün aşağılık kurum ve kuruluşlarıyla hakim olur. Yaşadığımız çağa egemenlik mührünü vuran modern cahiliyyet, Ay’a da gitse, Merihe de çıksa, birçok harika buluşlar da gerçekleştirse, yine en geri­ci cahiliyyetin tâ kendisidir.

Arab cahiliyyetinin vahşîliklerinde birisi de, kız ço­cuklarını diri diri gömmek olduğu bilinmektedir. Bu olayın bir örneğini El-Vadin vasıtasıyla öğreniyoruz. El-Vadin, şöyle naklediyor;

“Bir adam, Rasulullah (s.a.s.)’e gelip şöyle dedi: Ya Rasulullah, bizler, Cahiliyye insanları ve putlara tapan kişiler idik. Bu sebeble çocukları öldürüyorduk. Ya­nımda bir kızım vardı. Büyüyüp kendisini çağırdığımda, çağırmamdan dolayı sevinecek (bir yaşa geldiği) zaman bir gün onu çağırdım, o da, peşimden geldi. Ben de, ailemin uzak olmayan bir kuyusuna kadar gittim. (Kuyunun yanına varınca) elini tutup onu kuyunun içine attım. Ondan hatırımdan kalan son şey: Babacığım, babacığım, demesidir. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.), gözyaşları boşalıncaya kadar ağladı.

Rasulullah (s.a.s.)’in yanında oturanlardan bunu gören bir adam, olayı anlatana: Rasulullah’ı hüzünlendirdin, dedi. Rasulullah (s.a.s.), bu adama: “Bırak onu” buyurdu, “çünkü o, kendisini ilgilendi­ren, endişeye sevk eden bir şeyi sormaktadır.” Sonra olayı anlatan zata: “Haberini bana tekrar anlat!”buyurdu. O da, tekarar anlattı. (Rasulullah da) gözyaşları sakalına ininceye kadar ağladı. Müteakiben şöyle buyurdu: “Allah, Cahiliyye (dönemi insanların) dan, yapmakta oldukları şeyleri kaldırmıştır. Binaenaleyh ameline yeniden başla.”[192]

Cahiliyyetten, onun tüm inanış ve düşüncelerinden tamamen tevbe edip iman eden, imamına hiç bir şirk zulm karıştırmayan kişinin, geçmişinden hesaba çekilmeyeceğini önderimiz Rasulullah (s.a.s.) haber veriyor. O (s.a.s.) doğ­ruların en doğrusu ve haberi de, doğru haberlerin en doğru­sudur. Abdullah b. Mes’ud (r.a.) şu olayı naklediyor:

“Bir adam, Rasulullah (s.a.s.)’e: Ya Rasulullah, cahiliyyet zamanında (müslüman olmadan önce) işlediğimiz günahlardan dolayı ceza görecek miyiz?, diye sordu. Rasulullah (s.a.s.), şöyle cevab verdi: “Her kim, müslümanlıkta güzel hareket ederse, cahi­liyyet hayatında işlediği günah ile muaheze olunmaz (hesaba çekilmez). Fakat her kim müslümanlıkta (sebat etmeyip irtidad etmek) fenalığında bulunursa (ve küfür üzere ölürse)o, hem evvelce cahiliyyetteki ameliyle, hem de sonra müslümanlıktaki küfür ve irtidadıyla muaheze olunur (ebedî ce­hennemde kalır).” [193]

Aynı konuda diğer bir hadisi Amr b. Âs (r.a.) anlatıyor:

“Allah, İslâm’ı kalbime yerleştirdiği zaman Rasulul­lah (s.a.s.)’e gelerek: Uzat sağ elini de sana bey’at edeyim, dedim. Hemen sağ elini uzattı. Ben, elimi çektim. Rasulullah (s.a.s.): “Ne oldu sana ey Amr”dedi. Şart koşmak istedim, dedim. “Neyi şart koşuyorsun?” buyurdular. Af olunmamı, dedim. “Bilmez misin ki, İslâm kendinden önceki günahları yok eder, Hicret de, ondan önceki günahları yok eder, Hacc da, ondan önceki günahları yok eder.” buyurdu.”[194]

Cahiliyyet devrini, tüm açıklığıyla izah eden şu haberi de kaydedelim.

“Mü’minlerin annesi Ümmü Seleme (r.anha) anlatıyor, Habeşistan’a hicret eden Habeş Muhacirlerinin durumunu. Allah, cümlesinden razı olsun. Onların kıssalarının bir bö­lümü şöyledir: Kralın yanına girdikleri zaman, en-Necaşî ile Cafer b. Ebi Talib konuştu. En-Necaşî, kendisine: Sizin bu dininiz nedir? Kavminizin dininden ayrıl­dınız. Yahudiliğe de, Hristanlığa da girmediniz. Nasıl bir dindir bu? diye sordu. Cafer, şöyle cevab verdi: Ey kral, biz, müşrik bir kavimdik, putlara tapardık, ölmüş et yer, komşuya kötülük eder, haramları helâl sayar, birbirimizin ve başkaların kanını dökerdik. Helâl, haram bilmezdik. Allah, bize, içimizden bir peygamber gönderdi. O’nun vefasını, doğruluğunu ve güvenirliğini biliyoruz. O, bizi, bir olan, ortağı bulunmayan Allah’a ibadet etmeye, akraba ile ilgi kurmaya, komşuya iyilik etmeye, namaz kılıp oruç tut­maya, Allah’dan başkasına ibadet etmemeye çağırdı, dedi.” [195]

Cafer b. Ebi Talib ile Necaşî’nin (Allah her ikisinden de razı olsun) bu konuşması, cahiliyyeti ve onu yer ile yeksan edip yok eden İslâm’ı net bir şekilde izah etmektedir. Her devrin cahiliyyetini yok etmek için, yeniden İslâm’a gelinmeli ve İslâm’a sarılıp cihada kuşanmalı!

Allah’ın Dini, yegana hayat nizamı olan İslâm, çocuk­ları diri diri gömen, vahşet ve cehalet içinde bulunan insan­ları, yeryüzünün en hayırlı ve örnek nesli hâline getirdi. Cahiliyyete aid olan bütün şirk, küfür ve hurafe olan değer­lerini yıktı, onun yerine ilâhî, fıtrî ve insanî değerler yerleş­tirdi. İslâm, büyük bir inkılâb gerçekleştirdi. Bu inkılab, değerler inkılabı idi. Cahiliyye aid olan tüm değerler ayak altına alınmış, onların yerine İslâmî değerler yerleştirilmiş­tir.

Cahiliyye’den kız çocukları bir utanç vesilesi, bir yüz karası olarak kabul edilip diri diri gömülüyordu. İslâm, bu gayr-ı insanî değersizliği kaldırdı ve kız çocuğunun değerini öyle yüceltti ki, o, insanlığın biricik önderi Rasulullah (s.a.s.)’ın omuzu üzerinde toplumun içine çıkar oldu.

Ebu Katade (El-Haris İbn Rıb’i el-Ensari (r.a.), şöyle demiştir:

“Rasulullah (s.a.s.), bizim yanımıza çıktı. Omuzu üzerinde damadı Ebu’l-Âs ibnu’r-Rabi ibn Abdi’ş-Şems ile kızı Zeyneb’den olma kız tornu Umame vardı. Rasulullah, bu Ebu’l-Âs kızı Umame’yi taşıyarak namaz kıldırdı. Rükûa vardığı zaman O’nu yere kor, rükû’dan başını kaldırdığı za­man O’nu yerden tekrar kaldırır idi”[196]

“Âlimlerden bazıları şöyle demişlerdir: Umame’nin namazda iken omuzda taşınmasındaki in­celik, kızları sevmemek, taşınmalarından çekinmek gibi, Arab’ın cahiliyyetten kalma çirkin adetlerini hükmen iptâl etmektir. Bu münasebetsiz çekinme ve büyüklenmeyi red­detmekte mübalağa olsun diye omuza alınabileceklerini bi’l-fiil göstermiş oldu ki, fiil ile beyan, söz ile beyandan elbette daha kuvvetlidir.”[197]

Cabir b. Abdullah (r.anhuma)’nın rivayetiyle yegane önderimiz Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyuruyor: “Dikkat edin! Cahiliyyet Umuruna (işlerine) aid her şey ayaklarımın altına konmuştur.” [198] Dünyada ve ahirette yegane Önderimiz ve şefaatçimiz Rasulullah (s.a.s.), böyle buyuruyor. Bu, böyledir!

O, (s.a.s.)’in ümmeti olan muvahhid mü’minler, O’nun varisleridirler. Onlar da, önderleri Rasulullah (s.a.s.) gibi, çağdaş cahiliyye’yi tüm ideolojileri, kültürleri, ayaklarının altına almalıdırlar. Cahiliyyenin hak ettiği budur! Yegane hayat nizâmı ve Allah’ın dini olan İslâm, insanı, hayvanlar­dan daha aşağı bir hâlden kurtararak insanlık mertebesine ulaştırmıştır. Cahiliyyenin alçak anlayışından dolayı hakirleştirdiği değerlere, gerçek değerini vermiş ve her şeyi adilâne yerine oturtmuştur.

El-Berâ (r.a.) anlatıyor: Rasulullah (s.a.s.), (Umretu’l-Kaza’dan sonra Ashabıyla birlikte) Mekke’den çıktı. Bu sırada Hamza’nın kızı, Rasulullah’a: Ya ammî, ya ammî!, diye feryad ederek arkalarına takılmıştı. Ali, O’na uzandı ve eliyle tuttu da (mahfede bulunan) Fatıma’ya hitaben: Amcanın kızını al, deyip O’nu mahfeye yükledi. Medine’ye geldikten sonra Hamza’nın kızının misafir­liği hakkında Ali, Zeyd ibn Harise ve Cafer çekiştiler.

Ali: O, benim amcamın kızıdır. O’nun terbiyesine ben, herkesten fazla hakk sahibiyim, dedi.

Cafer de: O, benim amcamın kızıdır. Teyzesi de benim nikâ­hım altındadır (terbiyesi bana düşer), demişti.

Zeyd b. Harise de: O, benim (ahdî) kardeşimin kızıdır, diyordu.

(Bu dâva kendisine arzedilince) Rasulullah (s.a.s.), Hamza’nın kızının teyzesine aid olduğuna hükmetti ve: “Teyze, terbiye hususunda anne menzilesindedir.” buyurdu.[199]

Allahü Ekber! Şu yüceliğe bakın! Yegane hayat dini olan İslâm’ın yüceliğine bakın! Bu hadiseden 20-25 yıl önce diri diri toprağa gömü­len, bir yüz karası olarak görülen kız çocuğu, İslâm’ın gelişi ve hayata hakim oluşundan sonra, bakımını üstüne almak üzere akrabaları olan erkekler arasında paylaşılamıyor. Her biri, bu değerli insana, kendi imkânlarınca hizmet etmek is­tiyorlar. İşte İslâm’ın değeri ve insanlığa verdiği değer. İslâm aynı canlılığı, aynı tazeliği, aynı değeri ve aynı güzelli­ğiyle, Asrın cahiliyyetinden kurtulmak isteyen­leri kurtarmaya hazırdır. Kurtulmak isteyenler nerede?

Bu, böyledir!.. Rasulullah (s.a.s.yin zevcesi Aişe (r.anha) anlatıyor:

Bir kerre yanında, kendisine aid iki kız çocuğu bulu­nan bir kadm bana geldi, benden bir şey vermemi istiyordu. Fakat o sırada benim yanımda bir tek hurmadan başka bir şey bulamadım. Ben, o tek hurmayı kadına verdim. Kadın, onu iki kızı arasında taksim etti. Sonra kalktı ve çıkıp gitti. Akabinde Rasulullah, içeri girdi. Ben, kendisine kadı­nın yaptığını söyledim. Rasulullah (s.a.s.):

“Her kim, bu kız çocuklarından herhangi bîr şeye (bakıma, terbiyeye) velayet eder ve onlara iyilik edip güzel muamelede bulunursa, o kız çocukları kendisi için cehennem ateşinden koruyan bir perde olur.[200]

Ukbe İbn Amir (r.a.), şöyle dedi: Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kim, üç kızı olur da bunlara sabrederse ve varlığın­dan onlara giydirirse, ona ateşten koruyucu bir perde olur.”[201]

İbn Abbas (r.a.) şu hadisi rivayet ediyor.Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:”Her hangi bir müslüman ki, ona buluğ çağı ile iki kız yetişir de onları korumayı güzel yaparsa, onu cennete koyarlar.” [202]

İslâm Ulemâsı da, bu konunun üzerinde hassasiyetle durmuş, kadına hürmetin vacib, hafife almanın ve hakir gör­menin haram olduğunu beyan etmişler ve şöyle denilmiştir:

“Mushaf-ı Şerif, fıkıh kitabları, Hadis kitablan ve ka­dın gibi kendilerine tazim etmek vacib, hafif ve hakir görmek haram olan şeylerle cihada çıkmak yasak edilmiştir. Esah olan kavle göre, yaralıları tedavi için olsa bile yaşlı kadınların ve cariyelerin de çıkarılması yasaktır.”[203]

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s a x şöyle buyurur:

“Her çocuk ancak fıtrat üzere dünyaya getirilir Bundan sonra annesi-babası (Yahudî ise,) Onu Yahudî yaparlar’ (Nasranî ise,) O’nu Nasranî yaparlar, (Mecusî ise) onu Mecusî yaparlar. Nitekim kusursuz doğan bir hayvan yavrusu içinde siz, kulağı, dudağı, burnu ve ayağı kesik olanı hiç gö­rüyor musunuz?”

Bundan sonra Ebu Hüreyre (r.a.), şu ayeti söyledi:

“O hâlde sen, yüzünü bir muvahhid olarak dine, Al­lah’ın o fıtratına çevir ki, O, insanları bunun üzerine yarat­mıştır. Allah’ın yaratışı için hiç bir değiştirme yoktur. Bu, dimdik ayakta duran bir dindir. Fakat insanların çoğu bil­mezler.” [204]

İmam Buhârî (rh.a.), şu açıklamada bulunur:

“El Fıtratu, El-İslâmu manasınadır.[205]İmam Buhârî (rh.a)’in de beyanıyla fıtrat üzere yaratılmak, İslâm üzere yaratılmak demektir. İnsanın eğitilme­sinde beş temel etken vardır:

1) Anne

2) Baba

3) Yakın Çevre

4) Eğitim ve öğretim sistemi.

5) Egemen siyasî rejim.

İslâm üzere yeryüzünde gelmiş insanın kişiliğinin eğitiminde bu beş temel unsur, fıtrat gereği beraberce çalışır ve birbirini tamamlar hâlde elele verirlerse, kişilik olgun­laşması gündeme gelir. Aksi takdirde kişilik çatışması, dış ve iç kavga ortaya çıkar.

Bundan dolayı Rasulullah (s.a.s.), insanı ilk eğiten anne ve babayı sözkonusu etmiştir. Fıtrat üzere, yani İslâm olmaya hazır bir vaziyette yaratılıp yeryüzüne gönderilen insanların annesi, babası, yakın çevresi, eğitim ve öğretim sistemi ile siyasî nizam İslâm olduktan sonra, onun, İslâm’ı kabul etmesinde hiç bir zorlukla karşılaşmadığı malum. Çünkü İslâm, onun fıtratıdır. Onun dumura uğratılmamış, değiştirilmemiş fıtratına İslâm takdim edildiği zaman hemen kabul eder. Susuzun, kaynak suya veya suyun kaynağına ulaştığında suyu reddetmediği, büyük bir istekle kabullendi­ği gibi. Su, susuz için yaratıldığı gibi, susuz da suya has­rettir. Birbirine muhtaç, birbiri için olanlar, birbirine kavuştukları zaman birbirini reddedebilirler mi?

Zikredilen hadiste, Önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’in beyanına dikkat edilecek olursa, olay daha net bir şekilde kavranır. Fıtrat üzere yaratılan çocuğun, annesi ve babası Yahudi, Hristiyân veya Mecusî ise, çocuğu kendileri gibi yaparlar. Yani aslında fıtrat üzere yaratılan çocuk, yine fıt­ratına uygun bir şekilde hayatına devam etmek ister, yalnız annesi ve babası ve diğer etkenlerin zoruyla fıtratına aykırı bir kişilik kazanıyor. O, fıtratı olan İslâm’ın dışında bir ya­pıya zorla sürüklenmiş oluyor.

İmam Müslim (rh.a)’in rivayetindeki hadiste görüldü­ğü gibi, annesi-babası müslüman iseler, yani fıtrat üzere iseler, çocuk da fıtratına uygun olduğu için müslüman olur. O’nun müslüman olması için herhangi zorlamaya, onu müs­lüman yapmaya veya ikna etmeye ihtiyaç duyulmaz. Ter­temiz fıtrat, fıtrat dini olan İslâm ile buluşmuştur.

Hadisi rivayet eden Ebu Hüreyre (r.a.)’ın bu hakikati daha iyi izah etmek ve pekiştirmek için delil olarak getirdiği Rum suresi’nin otuzuncu ayetinde de mesele apaçık beyan buyrulmuştur.

İşgal altındaki İslâm topraklarında müstevli kâfirlere ve yerli mürted egemen güçlere karşı cihada kuşanmış müstaz’af mü’min müslümanlar, muvahhid aileyi kurarken çocuklarının eğitimi konusunda çok dikkatli olmak durumun­dadırlar. Muvahhid ailenin, muvahhid mü’min ferdlerini yetiştirirken, gerek eğitimlerinde, gerek öğretimlerinde ve gerekse hayata bakış açılarında kişilik çatışmasına uğrama­mak gereklidir.

İnsanın eğitimi için gerekli olan beş unsurun paralel ve birbiriyle çatışmayıp birbirini tamamlayıcısı olmasına gayret edilmelidir. Mü’min müslüman anne ve babadan gördüğünü, çevreden eğitim kurumlarından ve egemen siya­sî sistemden görürse, sıhhatli bir şahsiyet kazanır. Yoksa muvahhid mü’min aile ortamı ile diğerleri birbirine zıd ta­vırlar sergileyecek, bir doğuya, diğer batıya çeker gibi dav­ranacak olursa, elbette yetişen nesil, sıhhatsiz olacaktır.

İslâm üzere, yani fıtrat üzere doğan çocuk, fıtratının gereği olan bir ortamda yetişmelidir. Müstevli kâfirlerin ve yerli mürtedlerin işgali altında bulunan İslâm topraklarında­ki mü’min müslümanlar, mahkûm ve müstaz’af bir durumda­dırlar. Bu, inkâr edilemez bir gerçektir. Bu durumda iken, böyle bir eğitim nasıl verilir? sorusunu “İslâm’ın Mekke dönemi en iyi örnektir” cevabı verilir. Muvahhid mü’minler, bir ümmet, bir millet ve bir cemaatttirler. Onlar, bir vücud gibidirler. Her birerleri bir vücudun organlarıdırlar. Kalb merkezli ve beyin komutanı bir vücudun organları gibi ha­reket ederler. Mekke döneminde, bu vücud oluşmuş, tek millet ve ümmet şuuruyla cemaat meydana gelmiş, Rasulul­lah (s.a.s.) komutan ve Daru’l-Erkam merkez karargâhı idi. Muvahhid mü’minler, egemen şirk yönetiminin eğitim ve öğretim sisteminin dışında, birbirlerini Kur’ân-ı Kerim ve Rasulullah (s.a.s.)’ın talimatları, yani Sünneti doğrultusunda egitiyor ve öğretiyorlardı. Emiru’l-Mü’minin İmam Ömer b. Hattab (r.a.)’ın müslüman olmasına vesile olan olay bunun en güzel bir örneği­dir.

İmam Ömer (r.a.)’ın eniştesi Said b. Zeyd b. Amr b. Nüfeyl (r.a.) ile İmam Ömer (r.a.)’ın kızkardeşi olan Fatıma binti el-Hattab  (r.anha)  müslüman olmuşlardı.   Onların Kur’ân ile eğitilmelerine Habbab b. el-Eret (r.a.) vazifeli kı­lınmıştı. Habbab b. Eret (r.a.), onların evine gelir, kendile­rine Kur’ân öğretir ve İslâmî eğitimle eğitmeye gayret eder­di. Hatta İmam Ömer (r.a.) daha müslüman olmadan önce aldığı haber üzerine bu muvahhid aileye bir baskın düzen­lemiş ve onları eğitim anında yakalamıştı. O sırada ailenin eğitimi ve öğretimiyle görevli muallim Habbab b. Eret (r.a.), muvahhid aileden talebeleri olan Said b. Zeyd (r.a.) ve,ha­nımı Fatıma bintu el-Hattab (r.anha)’ya Kur’ân öğretiyor, “TÂHÂ Sûresini” okuyorlardı.[206]

İslâm’ın Mekke dönemin­de müslüman olan Ashab, mevcud egemen şirk yönetiminin resmî eğitim kurumlarının dışında böyle eğitiliyorlardı. Onları, Kur’ân eğitimiyle eğiten Rasulullah (s.a.s.), ayrıca eğitilmeleri için Ashab’tan (Allah cümlesinden razı olsun) ehil olanları bu iş için eğitimci olarak görevlendiriyordu. Ni­tekim “Akabe Bey’ati” sonucu Medine’deki müslümanları egitmek ve İslâm’ı tebliğ edip ve İslâm’a davet etmek üzere Mus’ab b. Umeyr (r.a.) vazifelendirilip gönderilmişti. Hz. Mus’ab (r.a.)’ın ve diğer mü’minlerin gayretiyle, Allah’ın iz­ni ve keremiyle kısa zamanda İslâm’ın girmediği Medineli hiç bir ev kalmamıştı.[207] Bu, böyledir!

Mesele, çağımızı idrak eden, katıksız iman ve salih amel sahibi, tağutî rejimlerden ve halktan müstağni İslâm ulemâsına havele edilmeli ve bu meselenin çözümü zaman, mekân ve imkân dahilinde gündeme getirilmelidir.

Muvahhid ailede çocuğun eğitimi için Rasulullah (s.a.s.)’ın Sünneti’ne tabi olmak gerek. Her konuda Kitab ve Sünnet’e tabi olmak mü’min müslümanlann en tabiî göre­vidir.

Amr b. Şuayb, babası vasıtasıyla dedesinden nakletti­ği bir hadiste, önderimiz Rasulullah (s.a.s.), çocuk eğitiminin ilk merhalesi için şöyle buyurur:

“Çocuklarınıza yedi yaşına geldiklerinde namaz kıl­malarını emrediniz. On yaşına geldiklerinde kılmazlarsa dövünüz ve yataklarını ayırınız.”[208]

Muvahhid mü’mine anne, çocuğun dünyaya gelmesin­den itibaren onun eğitimi ve öğretimiyle gereği şekilde ilgi­lenmelidir. Ona, İslâm adabını ve onun seviyesinde imanî konularını anlatırken, evde ve toplumda bir müslüman çocu­ğu olarak nasıl davranacağının usûlünü öğretmelidir. Mü’mine annenin küçük yavrusuna söyleyeceği ninniler, “danalar girdi bostana” ninnileri olmamalı. Mü’mine anne­nin yavrusu için söylediği ninniler, Tevhidi anlatan, İslâm’ın yüce değerlerini dile getiren, dünyadaki müstaz’af, mazlum ve mahkûm muvahhid müslümanlann dertlerini dile getiren ninniller olmalıdır. Bu ninniler, birer cihad türküsüne dö­nüşmelidir.

Fıtrat üzere, yani İslâm üzere doğan müslüman çocu­ğunun, konuşmasından yürümesine, yemek yemesinden yatmasına, tuvaletinden, banyosuna kadar her hâl ve hare­keti İslâm terbiyesine tabi kılınmalıdır. Bu hâl üzere büyü­yen müslüman çocuğu, muvahhid aile içinde yedi yaşına geldiği zaman, abdest için taharetlenmeyi, usûlü üzere abdest almayı ve namaz kılmayı öğrenmeli, anne ve babası ona bunları öğretmeli. Tevhidi konular kavratılmaya çalı­şılırken, namaz kılması emredilmeli ve namazla beraber di­ğer ibadetler sevdirilmelidir. On yaşından itibaren devamlı namaz kılması sağlanmalıdır. Olabilir ki, bazan gevşek davranır ve hevasına uyar da namazı kılmazlık yaparsa, yü­züne ve hassas bölgelerine vurmamak şartıyla, terbiye etmek niyetiyle hafifçe dövülür. Bu dövmek, dayak atmak değil­dir. Onu uslandırmak ve terbiye etmektir. On yaşından itibaren kız ve erkek çocukların yatakları ayrılır. Eğer ço­cukların gelişmeleri erken olursa bu, daha önce de uygulan­malıdır!

Özellikle akide konusunda katıksız bir iman şuuruna ermeleri sağlanmalı ve namaza devam üzere olmalarına has­sasiyet gösterilmelidir. Rabbimiz Allah Teâlâ, şöyle buyurur:

“Sana Kitab’tan vahyedileni oku ve namazı dosdoğru kıl. Gerçekten namaz, çirkin-utanmazlıklar (fahşa) dan ve kötülüklerden vazgeçilir. Allah’ı zikretmek ise, muhakkak en büyük (ibadet) dir. Allah, yapmakta olduklarını bilmektedir.”(Ankebut/45)

Said b. el-As (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Hiç bir baba, çocuğuna iyi terbiyeden daha üstün bir bağışda (hediyede) bulunmamıştır.”[209]

Cabir b. Semure (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyurur Ra­sulullah (s.a.s.): “Kişinin çocuğunu terbiye etmesi (o’na bir terbiye vermesi) bir Sa’ sadaka vermesinden daha hayırlıdır.” [210]

Muvahhid ailenin müslüman çocukları, ailenin kuru­cuları olan mü’min müslüman anne ve babanın öpüp kokladıkları reyhanlarıdır. Ailenin hem gülü, hem bülbülleridir­ler. Ayrıca her birerleri, birer kırmızı lâledirler!

İbn Ebu Nu’m, şöyle demiştir: Ben, İbn Ömer’in yanında hazır bulunuyordum. Bir adam, O’na, sivrisineğin kanının hükmünü sordu. İbn Ömer, Ona: Sen, hangi beldedensin? dedi. Adam: Ben Irak ehlindenim, dedi. İbn Ömer (hazır bulunanlara): Şu adama bakın! Bana, sivrisineğin kanından soru­yor. Halbuki bu Iraklılar, vaktiyle Rasulullah’ın torununu öldürmüşlerdi. Ben, Rasulullah (s.a.s.)’den işittim ki, O: “Bu iki torunum (imam Hasan ve İmam Hüseyin, r.anhuma), benim dünyadan öpüp kokladığım iki reyhanımdır.” buyuruyordu, dedi.[211]

Ebu Hüreyre (r.a.), bize şu hadisi rivayet ediyor: Rasulullah (s.a.s.), torunu Hasan b. Ali’yi öptü. O sıra­da yanında El-Akra îbn Habis et-Temimî oturmakta idi. Benim on tane çocuğum vardır. Onlardan hiç birini öpmedim, dedi. Rasulullah (s.a.s.), ona doğru baktı, sonra da: “Merhamet etmeyen, Merhamet olunmaz.” buyurdu. [212]

Bu konuda Ümmü’l-Mü’minin Aişe (r.anha) da şu ha­disi rivayet eder: Rasulullah (s.a.s.)’e bedevî bir Arab geldi de: Ya Rasulullah, sizler çocukları öper (sever) misi­niz? Biz, çocuklarımızı öpüp okşamayız, dedi. RasuIullah (s.a.s.): “Allah, senin gönlünden merhamet ve şefkati çekip çıkarmıştır. Ben, senin için neye malik olabilirim? (Yani ne yapabilirim?) ” diye cevab verdi.[213]

Muvahhid mü’min müslümanlar için hayatın her yö­nüyle Örnek ve önder olan RasuIullah (s.a.s.), bir baba olarak en mükemmel ve en ideal önder örnek tavrını beyan buyurmuştur.

Enes b. Malik (r.a.) anlatmıştır: Rasulullah ile demirci bir sanatkâr olan Ebu Seyf in yanına girdik. Ebu Seyf, (Rasulullah’ın çocuğu) İbrahim’in sütbabası idi. Rasulullah, İbrahim’i aldı, onu öptü ve kokladı. Bun­dan sonra bir kerre daha Ebu Seyf in evine gittik. Bu defa İbrahim, can veriyordu. Rasulullah’ın iki gözü yaş dökmeye başladı. Bunun üzerine Abdurrahman b. Avf: Ya Rasulullah, halk musibet zamanında sabr etme­yebilir, fakat sen de mi? diye taaccüb ifade etti. Rasululllah (s.a.s.): “Ey Avf oğlu, bu halet, bir rahmet ve şefkattir.” bu­yurdu. Sonra bu gözyaşını, diğer bir gözyaşı takib etti. Bu defa da Rasulullah (s.a.s.): “Şüphesiz göz ağlar, Kalb de mahzun olur. Biz ise, Rabbimizin razı olacağı sözden başka söz söylemeyiz. Ya İbrahim, bizler senin ayrılığınla pek mahzun ve kederliyiz.” buyurdu.[214]

Yarının büyükleri ve İslâm’ın birer cihad eri olan bu­günün müslüman çocuklarına karşı mü’min müslüman an­nelerin, babaların sevgisi, şefkati ve merhameti için bu ka­dar örnek olayı zikretmek yeterli gelir herhalde. Mü’min müslüman anneler ve babalar, İslâmî vazifelerinin şuurunda oldukları için işgal altında İslâm topraklarında müstaz’af, mazlum ve mahkûm mü’min müslümanların nasıl bir tavır sergilemeleri gerekeceğinin farkındadırlar. Çocuk eğiti­minden, cihad eğitimine îslâmî eğitim nasıl olacak ise, Kitab ve Sünnet çerçevesinde gündeme getirirler. Katıksız iman ve salih amelden taviz vermemek şartıyla zaman, mekân ve imkân dahilinde gerekeni gerçekleştirmeye çalışırlar.

Yegane Önderimiz Rasulullah (s.a.s.), ailesinin yani çoluk-çocuğunun nafakasını teminle vazifeli ve helâlinden kazanç elde etmesi gereken mümin babaya şu nasihatta bu­lunur. Hadisi bize, El-Mikdam İbn Ma’dıkerib (r.a.) rivayet ediyor. Rasululİah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Kendi nefsine yedirdiğin sana bir sadakadır. Çocu­ğuna yedirdiğin senin için bir sadakadır. Zevcene yedirdiğin, senin için bir sadakadır. Hizmetçine yedirdiğin, senin için bir sadakadır.”[215]

Sevban (r.a.) da, bize şu hadisi naklediyor. Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Bir kimsenin infak edeceği en faziletli dinar, çoluğuna-çocuğuna infâk ettiği dinar ile Allah yolunda infak ettiği dinar, bir de yine Allah yolunda arkadaşlarına sarf ettiği dinardır.” Ebu Kilabe: Rasulullah (s.a.s.) (infak işine) çoluk-çocuktan baş­lamıştır, demiş, sonra sözüne şöyle devam etmiştir: Küçük çocuklarının namuslu yetişmesini sağlayan, yahud onları Allah’ın menfaatlendirip kendisi ile zengin kılacağı nafakayı, çoluğuna-çocuğuna infak eden bir adamdan daha sevablı kim olabilir?”[216]

Önderimiz Rasulullah (s.a.s.), küçük Müslümanlara şefkat etmeyen, yani çocuklara merhamet ve sevgide bulunmayanlara, “Bizden değildir” diye uyarıyor.  Rasulullah (s.a.s.)’den olmak, O’nun gibi davranmakla, yani Sünneti’ne tabi olmakla gerçekleşir. İbn Abbas (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Küçüğümüze şefkat ve büyüğümüze saygı gösterme­yen, iyiyi emretmeyen, kötüden sakındırmayan, bizden değildir. [217]

Mü’minlerin annesi Aişe (r.anha)’dan rivayetle önde­rimiz Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur; “Mü’minlerin iman bakımından en kâmili, ahlâk ba­kımından en güzel ve çoluk çocuğuna karşı en lütûfkâr olanlarıdır.[218]

Daha önce de beyan edildiği gibi, yine vurgulayarak beyan edelim ki, muvahhid ailenin rızkını teminle vazifeli mü’min erkekler, çoluk-çocuklarının rızkını helâlinden temin etmeye en son gayretini gösterecek ve bu konuda da şübheli olanlardan kaçınacaktır.

Ebu Hüreyre (r.a.) şöyle anlatır: Hurmaların kesilip devrilmesi sırasında Rasulullah’a, zekat hurması getirildi. Şu biri hurmasıyla gelir, öbürü de hurmasını gönderirdi. Nihayet bu hurmalar, Rasulullah’m yanında bir harman, bir tınas olurdu. Bir kerre Hasan ile Hüseyin (r.anhuma), bu hurma­larla oynarken çocuklardan biri (Hasan b. Ali), ansızın bu sadaka hurmasından bir tane alıp ağzına koydu. Rasulullah (s.a.s.), çocuğa (şöyle bir) baktı, (zeki) ço­cuk, hemen hurmayı ağzından dışarı çıkardı. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.): “Sen, Muhammed Ailesinin sadaka malı yemedikleri­ni bilmedin mi?” buyurdu.[219]

Mü’min müslüman aile reisleri, Rasulullah (s.a.s.), helâl rızık konusundaki bu hassas ölçüsüne sadık varisler olmalıdırlar. Rabbimiz Allah (c.c), mü’min kullarının vasfını şöyle beyan buyurur:

“Onlar (Mü’minler), kendilerine Rabblerinin ayetleri hatırlatıldığı zaman, onun üstünde sağır ve körler olarak ka­panıp kalmayanlardır. Ve onlar: Rabbimiz, bize eşlerimizden ve soyumuz­dan, gözün aydınlığı olacak (çocuklar) armağan et ve bizi takva sahihlerine önderler (imamlar) kıl, diyenlerdir.”(Furkan/73-74)

Bütün çalışmamız, bütün zaman ve imkânımızın har­canması, bu vasıfta mü’minler olmak için olmalı. İslâm topraklarını işgal eden beşeri sistemler ve onun yandaşları olan Avrupa emperyalist ve komünist devletler, mazlum, müstaz’af, mahkûm müslümanlan kanlarının ve terlerinin son damlasına kadar sömürdükten sonra, onları fakirlikle korkutuyorlar. Onları meta zoruyla mahkûmlaştırıyor ve başlarına mürted bir hükümet tayin ediyor, fakirleştirdikten sonra da korkutuyor ki, doğum kont­rolü yapsınlar. İslâm topraklarındaki mü’min müslümanlar çoğalmasın, yeterli bir sayıda bulunsunlar. Onlar yemesin ki, btağuti sistemler ve yandaşları, köle olarak onları ça­lıştırsın, sömürsün ve bu modern kölelere yedirmedikleri nimetleri kendileri yesinler. İnsanlardan olan bu azgın şeytanlara[220]karşı Rabbimiz Allah bizleri uyarıyor ve dikkatli olmamızı emrediyor:

“Şeytan, sizi fakirlikle korkutuyor ve size çirkin hayâsızlıkları emrediyor. Allah ise, size kendisinden bağışlama ve bol ihsan (fazl) va’dediyor. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir.”(Bakara/268)

Muvahhid ailenin ferdleri olan mü’min müslümanlar, bu insan şeytanlarına karşı çok uyanık olmalıdırlar. Tağuti sistemler ve onun işgali altındaki İslâm topraklarında­ki karakolları olan yerli mürted devletler, hükümetler, müs-taz’af müslümanları sömürmeye devam ederken, çok çeşitli kuruntu veriyorlar. [221] Önce dost görünüyor, sömürdükten sonra yapayalnız bırakıyorlar.[222] Önce söz veriyor, umutlandırıyor, işini bitirdikten sonra terk edip gidiyorlar.

Muvahhid mü’minler, gerek kendilerini, gerek çoluk-çocuklarını gerekse mü’min ve mü’minelerden oluşmuş müstaz’af İslâm Milleti’ni bu şeytanlardan kurtarmak, onların sömürü kanlı pençelerini İslâm topraklarından çektirmek ve yeryüzüne Allah’ın dinini hakim kılmak için Allah yolun­da cihada kuşanmatıdırlar. Apaçık düşman olan şeytanlarla cihad ederken, Allah’ın ordusu mutlaka galib gelir. [223] Çünkü şeytanın ve şeytanîlerin, salih kullar üzerinde bir hakimiyeti olamaz. [224]

Sürüsünü gütmekle sorumlu olan muvahhid mümin iyice anlamalıdır ki; İslam hayatının her alanında hakim olmalıdır. Tüm önceliklerini, duygularını, hayallerini, gayelerini bu kelime gereğince tatbik etmelidir. Ailesini de bu minval üzere organize edip sırat-ı müstakim üzerinde sabit kalmaları için mücadele etmelidir. Tağuti sistemlerin egemenliği altında yaşayan, sürüsünü gütmekle sorumlu olan muvahhid bilmelidir ki; o ve ailesi şer güçlerin odak noktasıdır. Çünkü bu aile varlığı ile onlar için bir tehtid unsurudur. Dolayısıyla bu tağuti sistemler bu aileler için oyunlar oynayacak, sindirme politikası takip edecek ve onları istediği bir seviyeye sokmak isteyecektir. Bunun için muvahhid kulun dikkatli olması şarttır. Bu Kur’an ve Sünnet merkezli bir eğitimin neticesinde ancak mümkün olabilir. Ailesinin nasıl bir hayat yaşaması gerektiği hususunda sorumlu olan muvahhid mümin ve mümineler, aynı şekilde ailelerini tehlikelerden de korumakla mükelleftirler. Bu önemsenmeyecek ya da çeşitli bahanelerle arka sıralara geriletilmeyecek bir meseledir. Yoksa ilerleyen zamanlarda dizi dövmek ahlanıp vahlanmak bir işe yaramayacaktır. Muvahhid mümin ve müminenin evlat yetiştirmesi müşrik toplumun evlat yetiştirmesinden farklı olmalıdır. Çocuklar, kendilerini leyleklerin getirdiğini değil Alemlerin Rabbi olan Allah’ın onu yaratıp bir sorumluluk üzere dünyaya gönderdiği aşılanarak büyütülmelidir. Sorularına sabırlı ve en doğru şekilde cevap verilmeli, hal ve hareketleri iyice tespit edilip kendisi için en uygun uslup ve davranışın sergilenmesi gerekir. Evlat yetiştirmek Kur’an ve Sünnet’e teslim olmuş bireyler için kolay ve rahmet doludur. Aksi takdirde zor ve zahmetli bir mesele haline gelip hafazanAllah çocuk beddua işiterek(Allah seni şöyle böyle yapsın gibi dualar) büyümek zorunda kalacaktır. Çoban olmak demek bir vasfın tanımı değil bir sorumluluğun habercisidir. Bu böyle biline…

 

 

SILA-İ RAHİM

 

“De ki: Hak geldi, batıl yok oldu. Hiç şübhesiz, batıl yok olucudur.”(İsra 81)

Böyle buyurdu Rabbimiz Allah. Yeryüzüne imtihan için gönderdiği kullarının gerek ferdî, gerekse toplumsal hayatlarını düzenlemek için, beraberlerinde de hayata yön veren hak dini gön­derdi Rabbimiz Allah. Hak Din, yani İslâm, yeryüzündeki insanların hayatlarını düzenlemek için gelince, İslâm’dan önce veya İslâm’a rağmen insanların hayatına müdahale eden, onlara egemen olan bütün batıl tağutî düzenler ve İde­olojiler yok oldular. Zaten onlar, er veya geç yok olmaya mahkûmdurlar! Çünkü hakkın karşısında batıl, erimek ve bitmek zorundadır. Asıl olan hakktır. Batıl İse, iğretidir. Ancak hak görünümünde hayatına devam edebilir. Hak asıldır, batıl ise, köpük durumunda­dır.

Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:

“(Allah) Gökten bir su indirdi de dereler kendi miktarınca çağlayıp aktı. Sel de, yüze vuran bir köpük yüklendi. Bir süs veya bir meta sağlamak için ateşte üzerine yakıp erittikleri şeyler (madenler) de de bunun gibi bir köpük (artık) vardır. İşte Allah, hak ile batıla, böyle örnekler verir. Köpü­ğe gelince o, atılır gider, insanlara yarar sağlayacak şey ise, yeryüzünde kalır. İşte Allah, örnekleri böyle vermektedir.(Rad 17)

Hakkın üstü, köpüğün örttüğü gibi örtüldüğü, yani hakkın yasaklandığı zaman ve mekânlarda, ülke ve düzen­lerde, köpük gibi olan batıl, hakkın yerine geçip onun gibi görünmeye başlar. Sanki hak imiş gibi faaliyet gösterir. İnsanların ferdî ve toplumsal hayatlarını düzenlemeye ko­yulur.

Egemen olduğu ülkede, otoritesi altına almış olduğu insanlar için helâl ve haram sınırlarını tayin eder, yani kanun yaparak bazı şeyleri yasaklar, bazı şeyleri serbest bırakır. Bu helâlleştirme, yani serbest bırakma ve haramlaştırma, yani yasaklama, batılın heva-u hevesine göre tanzim edilir. Bu arada Allah’ın haram kıldıkları, onların tarafından helâl, helâl kıldıkları da haramlaşır. Allah’ın, insan kulları için yasak kıldığı tüm haramlar, bu egemen batıl güçler tarafın­dan serbest bırakılır, hatta devlet eli ile yaptırılır, teşvik edi­lir, bazan da zor ile gerçekleştirilir ve yapmayanlara ceza ve­rilir.

Allah’ın, insan kulları için helâl kıldığı şeyler de, yine aynı batı egemen güçler tarafından haramlaştırılır, yani ya­saklanır, işleyenlere ağır cezalar verilir, zindana atılır. Bu küfür ve şirk düzeni olan batıl egemen düzen, cahiliyyet içinde olan insanlar tarafından benimsenir, kabul edilip ko­ruyuculuğu yapılır. Vatandaş olan insanlar, bu egemen ba­tıl güçlerin koydukları kanunlara tabi olurlar, anayasaları mukaddes kabul edip, anayasanın ihlâli sözkonusu olduğu zaman ordularıyla müdahale eder ve mukkadesatlarını çiğ­netmez, kurtarırlar.

Gerek yerli, gerek yabancı kâfir ve müşrik tağutî güçler tarafından işgal edilen İslâm topraklarındaki korkunç manzara, bundan başka bir şey midir acaba?

Batılın egemen olduğu bir anda, hakkın nasıl ortaya çıkacağını ve batılı nasıl yok edeceğini şöyle beyan buyurur Rabbimiz Allah:

“Hayır, Biz hakkı batılın üstüne fırlatırız, o da, onun beynini darmadağın eder. Bir de bakarsın ki, yok olup gitmistir. (Allah’a karşı) nitelendiregeldiklerinizden dolayı eyvahlar size.”(Enbiya 18)

Batılın karşısında hakkın mücadelesi, öyle basit bir şey değildir. Hak, mutlaka galib gelecek ve galib geldiğin­de batıl yok olacaktır. Fakat hakkın gelişi ve batılı yok edi­şi çok muazzam olacaktır. Batılın beynini darmadağın ede­cek bir geliştir, bu geliş… Batılı, alt-üst edecek bir geliştir, bu geliş…

“Zulmetmekte olanlar, nasıl bir inkılâba uğrayıp dev­rileceklerini pek yakında bileceklerdir.”(Şuara 227)

Batılın üzerine fırlatılan hak, batılın beynini darma­dağın ettiği gibi onun belini de kırmakta ve iskeletini pa­ramparça etmektedir.

İslâm’ın yasaklandığı devlet ve ülkelerde yönetimlerin yönetilenler için yaptığı yasalar ve gündeme getirdikleri ideolojik felsefeler, ülke halkı tarafından bir dinmiş gibi ka­bul görmektedir. [225] Elbette bu ülkelerde yaşayan müstaz’af mü’min müslümanlar, tağutların batı! Yasa ve ideolojilerini reddetmişlerdir. Bunları, her zaman gözönünde tutmak ve olaya öylece yaklaşıp tahlil etmek gerekir.

Egemen tağutlar, atalarının ideolojik felsefesini, kur­duğu düzeni bir din imiş gibi kabul edip öylece inandıkları için, kendilerine hak din teklif edilince, batıl dinlerinden vazgeçmek istemedikleri bir yana, böyle bir teklife karşı korkunç tepki gösterip savaş açmaktadırlar.

Onlar, çatlasa da, patlasa da, tüm küfür cephesi bir araya gelip en modern silâhlarla, füzelerle, atomlarla saldırsalar da, Allah (c.c), batılın üstüne hakkı fırlatıp atacak ve hak, batılın beynini darmadağın edecektir. Batıl, her zaman mağlub, hak her zaman galibtir.

Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) şöyle buyurur:

“Ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Oysa kâfirler istemese de Allah, kendi nurunu tamamla­maktan başkasını istemiyor. Müşrikler istemese de, o dini (İslâm’ı) bütün dinlere üstün kılmak için Peygamberini hidayetle ve hak dinle gön­deren O’dur.(Tevbe 32/33)

“Ki O, kendi Peygamberlerini hidayetle ve hak olan din ile diğer bütün dinlere karşı üstün kılmak için gönderdi. Şahid olarak Allah yeter.(Fetih 28)

Âlemlerin Rabbi, göklerdeki bulunanlar ile yerde bu­lunanlar ve ikisi arasında bulunan herşeyin dininin islam olduğunu öğretiyor.

“Hiç şübhesiz din, Allah katında İslâm’dır.”(Ali İmran 19)

“Kim, İslâm’dan başka bir din ararsa (benimser­se), asla ondan kabul edilmez. O, ahirette de kayba uğrayanlardandır.(Ali İmran 85)

Bu, böyledir. Rabbimiz Allah, yeryüzündeki insan kullarının ferdî ve toplumsal hayatlarını düzenlemesi için İslâm’ı göndermiştir. İslâm’dan razı olmuş ve her kim ki, İslâm’a tabi ol­muş, gereğini yapmış ise, ondan da razı olmuştur. Yeryü­zündeki insanlar, ancak İslâm’a tabi olur gereklerini de kendilerine hayat hâline getirirlerse, huzurlu olurlar. Dünya hayatını saadet içinde geçirir, Rabbimiz Allah’ın kendilerinden razı olduğu kullar mertebesine yükse­lirler. Çünkü onlar, Allah’ın seçip beğendiği ve razı olduğu hak din İslâm’a tam teslim olmuşlardır!

Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

“Bugün küfre sapanlar, sizin dininizden (dininizi yıkmaktan) umud kesmişlerdir. Artık onlardan korkmayın, Ben’den korkun. Bugün size dininizi kemâle erdirdim, üzeri­nizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm’ı se­çip beğendim.”(Maide 3)

Muvahhid mü’minler, hiç bir küfür ve şirk olan tağutî egemen güçten korkmadan Rabbimiz Allah’ın seçip beğen­diği dinimiz İslâm’ın gereğini hangi zaman ve hangi mekânda olursa olsun yerine getirmeye gayret ederler. Yani anın vacibi ne ise, onu yaparlar, ertelemez ve yaparken Allah’dan başka hiç kimseden korkmazlar.

İslâm nizamında hiç bir noksanlık olmadığı gibi, ha­yatın hiç bir yönünü noksan bırakmamış, tüm hayatı, tüm zamanları ve mekânları kuşatmıştır. Çözüm getirmediği, söz konusu etmediği hayatî hiç bir mes’ele yoktur! Her­hangi bir mesele İslâm nazarında ya helâldir, ya haramdır, ya caizdir veya değildir, yapılmalıdır veya yapılmamalıdır, ya sevabtır, ya da günahtır. Bundan dolayı hiç şübhelenmeden ve hiç çekinmeden beyan edilmelidir ki, İslâm hayat dini, yani hayat nizamıdır, hatta hayatın tâ kendisidir. Ge­rek ferdî, gerekse toplumsal yaşantıya hayat diyebilmek için İslâm’ın gereği gibi tanzim olunmalıdırlar. Eğer ferd ve toplum İslâmlaşmışlarsa, hayat bulmuş ve yaşıyor demek­tir. Çünkü varlığın gayesi, İslâm üzere yaşamaktır. İslâm varsa, hayat vardır. İslâmsız bir hayat, insanî bir hayat de­ğildir. Yani insana yakışan bir hayat olamaz, İslâmsız ha­yat. Hayvandan daha aşağıda olan sapık bir yaşantıdır, İs­lâmsız hayat. [226] Hayat süren leşler” konumunda olmaktır, İslâmsız bir hayat!

İnsanı, hayat süren leşler konumundan ve hayvanlar­dan daha aşağıda olan bir durumdan çıkarıp insanlık mertebesine ulaştıran, hayatı, hayatlaştıran yüce İslâm Dini, ha­yatın her yönünü düzenlerken, insanların akrabalık ilişkile­rini de en mükemmel bir şekilde tanzim etmiştir.

Akrabalık ilişkilerine dikkat etmek ve gereğini İslâmî ölçülerde yerine getirmek, saadet üzere yaşanacak hayatın temel ilkelerindendir.

Rabbim Allah (Azze ve Celle) şöyle buyurur:

“Peki, sana Rabbinden indirilenin gerçek hak olduğu­nu bilen kişi, o görmeyen (â’mâ) gibi midir? Ancak temiz akıl sahihleri, öğüt alıp düşünebilirler.

Onlar, Allah’ın ahdini yerine getirirler ve verdikleri kesin sözü (misakı) bozmazlar.

Ve onlar, Allah’ın ulaştırılmasını emrettiği şeyi ulaştı­rırlar, Rabblerinden içleri saygı ile titrer, kötü hesabtan korkarlar.

Ve onlar, Rabblerinin yüzünü (hoşnutluğunu) isteye­rek sabrederler, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rizık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infâk ederler ve kötü­lüğü iyilikle savarlar. İşte onlar, bu yurdun (dünyanın güzel) sonucu (ahiret mutluluğu) onlar içindir.(Rad 19 /22)

Bu muvahhid mü’minler, “Allah’ın ulaştırılmasını em­rettiği şeyi ulaştırırlar”, yani akrabalık bağlarını koparmaz, çok sıkılaştırır ve onlara iyilikte bulunurlar. Mutlu dünya hayatının şartlarından birisi de ferdin, toplumsal hayata gü­zel bir şekilde katılmasıdır. İslâm’ın gereği üzere muvahhid mü’minlerin toplumsallaşmaları gereklidir. Varlığın ve hayatın temel ilkelerinden birisi budur! Toplumsallaşmak meselesi, îslâmî ölçülerde gerçekleşmelidir, yoksa İslâm’dan taviz verilerek oluşturulan toplumsal bir yapının, sonucu felaket olur. Bu konuda çok hassas ve dikkatli olunmalı­dır!

Toplumsallaşma olayı, merkezin en yakın dairesi olan akrabalardan başlamalıdır. Muvahhid ailenin en yakınları, kan ve din bağıyla birbirine bağlanan akrabalarıdır. Muvahhid ailenin ferdleri ile akrabaları arasında nasıl davranılacağını, nelerin olup olmayacağını Rabbimiz Allah, beyan buyurmuştur. Allah’ın emirleri ve önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’ın Sünneti gereği akrabalık hukuku gündeme gel­melidir. Bu iki temel Ölçünün dışında herhangi bir hâl ve tavır sergileyemez muvahhid mü’minler. Ülkenin, kavmin, aşiretin ve kabilenin örfleri, töreleri, adetleri, ancak İslâm’a uyarsa, mü’min müslümanlar tarafından kabul görmelidir. Kısacası, mü’min müslümanların fikri, zikri, hayatı, arzuları, yani her şeyi İslâm olmalı, ondan başka bir şey olmamalı. Yaşanıyorsa, İslâm yaşanmalı, ölünecekse, İslâmca ve Allah yolunda ölünmeli. Hayat da, ölüm de İslâm’a göre olmalı­dır. Zaten hayat, iman ve cihaddır. İman ve cihaddan baş­ka bir şey değildir hayat. İman etmek ve imanın gereği olan salih ameli işlemek için tüm imkânları sarfıyla cehd etmek.

Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

“Ey insanlar, sizi tek bir nefisten yaratan, ondan da eşini yaratan ve her ikisinden birçok erkek ve kadın türetip yayan Rabbinizden korkup sakının. Ve (yine) kendisiyle birbirinizle dilekleştiğiniz Allah’dan ve akrabalık (bağlarını koparmak) tan sakının. Şübhesiz Allah, sizin üzerinizde gö­zeticidir.(Nisa 1)

Akrabalar, amcalar, halalar, dayılar ve teyzeler ile bunların çocukları, anne ve babaları. Bunun dışında kız alıp vermelerden doğan yakınlıklar, ya da aynı kabileye bağlı oluştan doğan akrabalık. Bunlar, muvahhid ailenin en ya­kın akraba çevresini oluşturur! Bunlarla İslâmî ölçülerde ilgi ve ilişkiyi sıkı tutmak gerekir. İslâm’ın gereği olan hak­larını yerli yerince ödemek mü’min müslümanların vazifele­rinden birisidir.

Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:

“Rabbiniz, sizin içinizdekini daha iyi bilir. Eğer siz salih olursanız, şübhesiz O da, (kendisine) yönelip dönenleri bağışlayıcıdır.

Akrabaya hakkını ver, yoksula ve yolda kalmışa da. İsraf ederek saçıp savurma.

Çünkü saçıp, savuranlar, şeytanın kardeşleri olmuş­lardır, şeytan ise, Rabbine karşı nankördür.(İsra 25/27)

Akrabanın üzerimizdeki hakkı, İslâmî usûlde yerine getirilip verilmelidir. Mü’min müslüman akrabalar, akraba olmayan diğer mü’min kardeşlerimizden bizlere daha yakındır ve hak bakımından önceliğe sahibtirler. Onları ziyaret, hâl-hatır etmek, maddî ve manevî ihtiyaçlarının giderilme­sinde yardımcı olmak, onların bizim üzerimizdeki haklarındandır. Bol günde beraber olunduğu gibi, dar günde de be­raber olmak, hatta ilgi ve ilişkiyi daha ziyade kılmak gerek­lidir.

Rabbimiz Allah, şöyle buyurdu:

“Peygamber, mü’minler için kendi nefislerinden daha evlâdır ve O’nun zevceleri de, onların anneleridir. Rahim sahipleri (akrabalar) de, Allah’ın Kitabı’nda birbirlerine öte­ki mü’minlerden ve Muhacirlerden daha yakındır. Ancak dostlarınıza ma’ruf üzere yapacaklarınız başka. Bunlar, Kitab’ta yazılmış bulunmaktadır.(Ahzab 6)

Akrabalık bağlarına bu kadar değer veren, bu bağları sıkılaştırmak için emreden Rabbimiz Allah, akrabalık bağla­rını koparanların yeryüzünde bozguncu olduklarını ve kayba uğrayanların da, bunlardan başkası olmadıklarını beyanla şöyle buyurur:

“Ki (bunlar), Allah’ın ahdini, onu kesin olarak onay­ladıktan sonra bozarlar, Allah’ın kendisiyle birleştirilmesini emrettiği şeyi keserler ve yeryüzünde bozgunculuk (fesad) çıkarırlar. Kayba uğrayanlar işte bunlardır.”(Bakara 27)

Rabbimiz Allah’a verdikleri misakı, yaptıkları kulluk ahdini bozanlar, ancak akraba bağlarını tamamiyle koparıp atmak suçunu işleyebilirler.

Allah’a vermiş oldukları sözden cayma suçunu işle­yenler, akrabalık bağlarını koparanlar, yeryüzünde fesad çıkarırlar. Onlarda iman ve merhamet kalmaz. Onlar, tam bir vahşetin içine düşer, bulundukları toplumda tam eşkiya olurlar. Bu duruma düştükten sonra korkunç katliâmlar gerçekleştirirler Allah’dan korkmaz ve insan ile akraba ol­duğuna inanmaz bir tipin yapabileceği ne kadar vahşîlik var­sa gündeme girer.

O zaman toplum, ferd be ferd veya hep beraber fela­ketin eşiğine, ateş çukurunun kenarına gelmiş olur. Bu kor­kunç felaketi önlemek için, katıksız iman, salih amel ve akrabalık bağlarını sıkılaştırmaya dönmek gerekir.

Muvahhid mü’minler, İslâm’ı tebliğ etmek ve İslâm’a davet eylemek vazifesine en yakın akrabalarından başlama­ları lazımdır. Rabbimiz Allah böyle buyuruyor.

“(Öncelikle) en yakın hısımlarını (aşiretini) uyarıp korkut.”(Şuara/214)

Ebu Hüreyre (r.a.) şöyle demiştir:

Aziz ve Celil olan Allah: “(Öncelikle) en yakın hı­sımlarım (aşiretini) uyarıp korkut[227] ayetini indirdiği zaman, Rasulullah (s.a.s.) kalktı, (Safa Tepesi’nde bir hutbe irad edip) şöyle buyurdu:

“Ey Kureyş topluluğu, (yahud buna benzer bir kelime ile hitab etti.) Canlarınızı, nefislerinizi satın alınız. (Yani islâm’a girmek suretiyle nefislerinizi Allah’ın azabından koruyunuz.) Ben, Allah’ın azabından hiç bir şeyi sizden def edemem. Ey Abde Menâfoğulları, ben, sizden de Allah’ın aza­bından hiç bir şeyi def edemem. Ey Abbas İbn Abdulmuttalib, senden de Allah’ın azabından hiçbir parçasını men edemem. Ey Rasulullah’ın halası olan Safıyye, senden de ben, Allah’ın azabından bir kısmını olsun def edemem. Ey Muhammed’in kızı Fatıma, malımdan dilediğin şe­yi iste (vereyim fakat) Allah’ın azabından hiç bir şeyi senden defedemem.”[228]

İslâm’ı tebliğ ve İslâm’a davet, en yakınlardan baş­lanmış, onlar uyarılmış ve ateşten kurtulmaya davet edil­miştir. Hadisin son cümlesini hep beraber bir kez daha oku­yalım:

“Ey Muhammed’in kızı Fatıma, malımdan dilediğin şeyi İste (vereyim fakat) Allah’ın azabından hiçbir şeyi sen­den defedemem.” Buyuruyor, “Şefaat-i Kübra” sahibi ve “âlemlere rahmet[229]olan önderimiz Rasulullah (s.a.s.)!…

Mü’minlerin annesi Aişe (r.anha)’nın rivayetiyle Ra­sulullah (s.a.s.), kızı Fatıma (r.anha)’ya şöyle buyurmuş:

“Ya Fatıma, sen mü’min kadınlarının seyyidesi ol­mandan razı olmuyor musun? -yahud- bu ümmetin kadınla­rın seyyidesi olmandan razı olmaz mısın? [230]

Yine Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Fatıma, cennet ehli kadınların seyyidesidir.[231]

Rabbim, Allah’ın tertemiz kılmak istediği “Ehl-i Beyt'”ten[232] ve Rasulullah (s.a.s.)’ın faziletini bu hadislerde beyan buyurduğu Hz. Fatımatu’z-Zehra (r.anha)’yı ancak katıksız imanı ve salih ameli, Allah’ın izniyle kendisini azabdan kurtarabilir. Önderimiz Rasulullah (s.a.s.), bu ka­dar faziletli ve kendi öz kızı için, “Allah’ın azabından hiç bir şeyi senden defedemem” diye buyurur.

Durum bu iken, günümüzde şeyh, mürşid, üstad ve efendi sıfatları ile sıfatlananların, müridlerini mutlaka kurta­racaklarını iddia ediyorlar. “Ölüm anında, yani son nefeste, müridinin imanını şeytanın elinden kurtarıyor, mezarda mü­ridinin yerine meleklerin sorulanın cevablandınyor ve mü­ridlerini sırat köprüsünden geçirerek cennete ulaştırıyor.” gayr-ı İslâmî beyanlar da, bu iddiaların arasında yer alıyor. Yaşadığımız asırda yüzbinler, hatta milyonlar böyle inanı­yorlar. Bu inanç, gün geçtikçe de yaygınlık kazanıyor. Özellikle müstevli kâfir ve yerli mürtedlerin egemen yönetimi de, bunu destekliyor. İşte, Rasulultah (s.a.s.)’ın Sünneti ve tavrı işte günü­müzde din ve maneviyat adına konuşup harekette bulunanla­rın sözleri ve inançları!

Muvahhid mü’minler, böyle tehlikeli bir akide ve amel sapmasına karşı uyanık olmaları yanı sıra, diğer insanla­rı da uyarmalı ve engellemeye çalışmalıdırlar. Tevhid akidesinin kalblere yerleşmesi için insanlara hakikati anlatmaya devam eden Rasulullah (s.a.s.)’ın ilk be­yan buyurduğu mes’elelerden birisi de, sılâ-ı rahim, yani ak­rabalık haklarıydı! Mü’min müslümanlardan oluşan İslâm cemaatinin yapısında yer alıyordu akrabalık haklarına riâyet etmek.

Bizans kralı Hirakl ile o dönemde müşrik olan Ebu Süfyan arasında geçen bir konuşma, mes’eleyi daha iyi pe­kiştirmektedir.

İbn Abbas (r.a.), Ebu Süfyan’dan naklediyor:

Ebu Süfyan, dedi ki: (….)

Sonra Hırak: O, size ne emrediyor? dedi.

Ebu Süfyan, dedi ki: Ben: O, bize namaz kılmayı, zekat vermeyi, akraba ile il­gilenmeyi ve iffetli olmayı emrediyor, dedim.

Hırakl: “Eğer O’nun hakkında söylemekte olduğun şeyler doğru ise O, muhakkak bir Peygamberdir. Ben, bir peygamberin çıkacağını bilmekte idim, lâkin ben, O’nun sizden ola­cağını zannetmezdim. Eğer ben, O’nun yanına varabileceği­mi bilseydim, elbette O’nunla buluşmayı çok arzu ederdim. Eğer ben, O’nun yanında olsaydım (O’na hizmet ederek) ayaklarını yıkardım. Yemin ederim ki, O’nun hükümdarlığı şu ayaklarımın bastığı yerlere muhakkak ulaşacaktır” dedi.[233]

Mü’min müslüman ferd için namaz kılmak, zekat vermek ve iffetli olmak kadar mühimdir, akrabalarla ilgilen­mek ve bağlarını koparmamak. İslâm toplumunun sıhhati ve sağlamlığı için namaz, zekat ve iffetli olmak kadar önem­lidir akraba haklarına riâyet etmek.

Küleyb İbn Menfa’a dedi ki: Dedem (Berik İbni’l-Haris) sordu: Ya Rasulullah, kime iyilik edeyim? Rasulullah (s.a.s.): “Annene, sonra babana, kız kardeşine, erkek kardeşi­ne ve bir de bunları takib eden akrabana (iyilik etmen) vacib bir haktır, yakınlarına da…”buyurdu.[234]

Kendilerine iyilik yapmanın vacib olduğu yakınlar böylece beyan ediliyor önderimiz Rasulullah (s.a.s.) tarafından.

Ebu Hüreyre (r.a) bize rivayet ediyor. Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Allah, halkı yarattı. Bu yaratmayı yerine getirip ta­mamlayınca Rahim (akrabalık/hısımlık) ayağa kalktı da, Rahman’ın (azamet) ridâsının eteğini tuttu. Bunun üzerine Allah, ona: Ne istersin? diye sordu. Rahim: (Ya Rabb), Bu kalkışım, kesilmekten sana sığınanın kalkmasıdır (yani sana sığınıyorum), dedi.

Allah: Senin hakkını tanıyıp ilgiyi devam ettirene Ben de, mükafatımı vermeyi sürdürmemden ve seninle ilgiyi koparana Ben de, müfakat verme ilgimi kesmemden razı olur musun? buyurdu. Rahim de: Evet, razıyım ya Rabb, dedi. Allah Teâlâ da: İşte rahimle (akrabalık/hısımlıkla) ilgilenmeyi de­vam ettirenlerle, devam ettirmeyip bu ilgiyi kesip koparanla­rın hâli böyle olacaktır.” buyurdu.

Ebu Hüreyre (Müslim’in rivayetinde Rasulullah (s.a.s.):

İsterseniz şu ayeti okuyunuz, dedi:

“Demek, işbaşına gelip yönetimi ele alırsanız, hemen yeryüzünde fesad (bozgunculuk) çıkaracak ve akrabalık bağlarınızı koparıp parçalayacaksınız, öyle mi?”[235]

İslâmî ölçülerde sılâ-ı rahim yapanlara, yani akraba­larla ilgisini devam ettirenler, Alah da, va’d ettiği mükafat­ları vermeye devam edecektir.

Bir toplumda akrabalık haklarına riâyet edilir ve sılâ-ı rahim ilgisi devam ettikçe, toplum huzuru artar, ferdler mutlu bir hayat yaşarlar. Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Rahm (adı ki, karın yakınlığı, hısımlıktır), Rahman (ismin) dan alınmıştır. (Bu rahm yakınlığı) sık ağaçların bir­birine sarılmış kökleri gibidir. Allah Teâlâ, buyurdu ki: Ey rahm karabeti, her kim sana bağlı bulunur (hısımlık bağını ekler) durursa, Ben de, ona rahmetimi ekler dururum. Kim de, seninle münasebetini keserse, Ben de, ona rahmetimi keserim.” [236]

Rasulullah (s.a.s.)’ın zevcesi Aişe (r.anha) rivayet edi­yor. Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Rahm, sık ağaçların birbirine sarılmış kökleri gibidir. Kim onunla ilgiyi ekler durursa, Ben de, ona ihsanı ekler du­rurum. Kim de, onunla ilgiyi keserse, Ben de ondan ihsanı keserim.” [237]

Sılâ-ı rahim bağların sıklaştıranlar, kökleri ve dalları birbirine sarılmış, girift hâle gelmiş sık, aynı zaman gür bir orman ağaçlarına benzerler. Nasıl ki, bir bölge sık ve gür ormanlarla kaplandığı zaman, Sünnetullah gereği, yani ormanın tabiatı gereği o bölgeye bol bol yağmur rahmeti çeki­yorsa, akrabalık hukukuna riâyet edenlere de böyle bolca rahmet yağar. Nasıl ki, aynı ormanlar tabiatı gereği, yani yaratılışları icabı, sel felaketini ve toprak kayması felaketini Önlüyorlarsa, akrabalık bağlarını sikılaştıranlar, akrabalar arasında hürmet ve muhabbeti ziyadeleştirenler de, felaketle­re karşı Önlem alabilir, felaketten sonra onun acısını hafif­letebilirler. Neşeli zamanlarını paylaşan akrabalar, bu neşe ve sevinci çoğaltırlar. Felaket zamanının acısını paylaşan akrabalar, bu acıyı dağıtır, azaltır acının merkezinde olanla­rın yükünü hafifletirler.

Sevinçler, paylaşıldıkça çoğalır, acılar, paylaştıkça azalır. Akrabalarla ilişkisini kesmiş olanın kapısı devamlı kapalıdır. Ne sevinç anlarında, meselâ, bayramlarda kapı­sını açan olur, ne de felaket zamanında acısını dindirecek bi­rileri kapısını açar. O, sevinciyle de yalnız kalır, acısıyla da yalnızdır.

Muvahhid mü’minler, böyle bir durumdan çok uzakta olan olgun şahsiyetlerdir ve akrabalık bağlarını zedelemeye yaklaşmazlar bile. Mü’min müslümanların yerine getirmeleri gerekli olan bir iman ve salih amel vazifelerinden birisi­dir akrabalık hukukuna riâyet vazifesi. Muvahhid mü’min­ler, sevinçli günlerini de, acılı felaket anlarını da diğer mü’min müslüman kardeşleri olan yakın akrabalarıyla payla­şırlar. Akrabalarıyla İslâmî Ölçülerde geliştirdiği, sıkılaştırdığı ve sağlamlaştırdığı ilişkilerden dolayı hısımlar ve akrabalar ile geniş bir aile meydana getirirler. Tarih boyu, çok uzun ömürlü kabileler ve aşiretler böyle oluşmuştur. Hatta öyle aşiretler oluşmuştur ki, sonunda ülkeler fetheden ve asırlarca dünyanın büyük bir bölümüne hükmeden sarsılmaz kuvvetli devletler kurmuşlardır. Hatta bir aşiretin, diğer bir aşiretten gelin alarak, bir kız alıp akraba veya hısım olması, kısa bir zamanda iki aşireti kaynaştırmış ve birleşmelerine sebeb olmuştur.

Yegane önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’ın İmam Ali ve İmam Osman (r.anhuma)’ya kazlarını verip kendisine damat etmesi, İmam Ebu Bekir ve İmam Ömer (r.anhuma) ‘dan da kızlarını alıp kendine kayınpeder etmesi, imandan doğan kardeşliği, akrabalık bağlarıyla daha kuvvetlendirmiştir. Bu konuda en güzel tavır sergilenmiş ve her konuda olunduğu gibi, bu konuda da örneklik gündeme gelmiştir. Bu yakın ilişkiler sayesindedir ki, Cennetle müjdelenmiş olanlardan[238] İmam Ebu Bekir, İmam Ömer, İmam Osman ve İmam Ali (Allah, cümlesinden razı olsun), yegane Önderimiz Rasulul­lah (s.a.s.)’i en iyi anlayan ve takib edenler olmuşlar. Rasu­lullah (s.a.s.)’den sonra Ümmetin başına geçmiş, adaletle yönetmiş, “Âlemlere Rahmet olanın” varisleri olarak, mü’min müslümanlara rahmet olmuşlardır.

Yegane Önderimiz Rasulullah (s.a.s.), kendi Sünneti’ne ve Hulafa-i Reşidin olan İmam Ebu Bekir, İmam Ömer, İmam Osman ve İmam Ali’nin (Allah cümlesinden razı olsun) Sünnetlerine tabi olmamızı emir buyurmuşlardır. [239]

Enes b. Malik (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Kim, rızkının kendisine genişletilmesi, yahud Ömrü­nün bakiyesi kendisine uzatılması kendini sevindirirse, o kimse hısımlarıyla ilgilensin (yani onlara iyiliği, ihsanı ek­leyip dursun.)”[240]

Mü’min müslüman, gerek mü’min kardeşleriyle, ge­rekse mü’min müslüman akrabalarıyla dostluk, sevgi ve say­gı ilişkilerini kuvvetlendirdikçe geniş bir dost çevresi edinir. Böylece kolay kolay ne işsiz kalır, ne de aşsız kalır. Helâ­linden elde edeceği rızkı bereketlenir. Gerek kendi kazan­cıyla elde ettiği, gerekse eş-dost, hısım-akrabanın yardımı ile rızkı kendisine genişletilir, bollaşır.

Böyle geniş yelpazeli akraba ve dost ortamında insa­nın acıları ve kederleri paylaşıldığı için ömrü sıkıntı içinde geçmez. Akrabaların ve dostların ziyaretleri, yardım ve hizmetleri sayesinde neşeye neşe katılır, sevinç çoğalır ve acılar azalır. Dolayısıyla mutluluk ve saadet içinde bir ömür yaşandığı için, bu sıhhatli Ömür insana, uzun bir ömür ge­lir! Böyle bir ortamın oluşması da, iyi, samimi ve ihlas üzere yalnızca Allah rızasını kazanmak için mü’min müslü­man akrabalarla bağlan kuvvetlendirmek ile gerçekleşir. Düğünde, bayramda beraber olduğu hısım-akrabalarıyla ce­naze ve hastahânede de beraber olur. Hapishânede, ziyaret günlerinde etrafını hısım-akraba ve mü’min kardeşleri kuşa­tırlar. Anca beraber, kanca beraberliktir bu!

Rabbimiz Allah (c.c.) şöyle buyurur:

“Siz, sevdiğiniz şeyden infâk edinceye kadar Birre (iyiliğe) kavuşamazsınız. Her ne infâk ederseniz muhakkak ki, Allah, onu çok iyi bilendir.”(Al-i İmran/92)

Rabbimiz Allah’ın bu buyruğunu, O’na ve Rasulü (s.a.s.)’e iman edip itaat eden ve en hayırlı nesil olan Ashab (Allah cümlesinden razı olsun) nasıl uyguladı? Bu uygula­manın bir örneğine ve bütün ümmet için örnek olan bir tav­rına bakalım!

Enes b. Malik (r.a.), şu olayı nakleder:

Ebu Talha, Medine’de hurmalık mal yönünden Ensar’ın en zengini idi. Kendisine malların en sevimlisi de, Biruha (denilen bostanı) idi. Biruha, Mescid’in karşısında idi. Rasulullah (s.a.s.)’de, Biruha’ya girer ve onun içindeki güzel sudan içerdi. “Siz, sevdiğiniz şeylerden infâk edinceye kadar Birre (iyiliğe) kavuşamazsınız…” ayeti indirilince, Ebu Talha kalktı da: Ya Rasulullah, şüphesiz Allah: “Siz, sevdiğiniz şeylerden infâk edinceye kadar Birre kavuşamazsınız.” buyuruyor. Mallarımdan bana en sevimli olanı Biruha’dır. Biruha, Allah için sadakadır. Ben, bu sadakanın hayrını ve Allah katında bunun ahiret zahiresi olmasını umarım. Ya Rasulullah, bu bostanımı Allah’ın sana gösterdiği uygun bir yere sarfet, dedi.

Rasulullah: “Bu, ne kadar büyük ve hoştur. Biruha, sahibine ka­zanç getiren bir maldır, Biruha, kazanç getiren bir maldır. Ben, senin dediğini işittim. Ben, bu bostanı hısımlarının ara­sında bölüştürmeni ve onlara vermeni uygun görüyorum.” buyurdu. Ebu Talha: Ben de, öyle yaparım ya Rasulullah, dedi. Akabinde Ebu Talha, o bostanı kendi hısımları ve amcaoğulları arasında taksim etti.[241]

Muvahhid mü’minler, hısım-akrabalarıyla ilgiyi her zaman arttırmalıdırlar. Akrabalık ilişkisini sebebsiz yere keseni, şöyle vasıflandırıyor Önderimiz Rasulullah (s.a.s.):

Cubeyr b. Mu’tım (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyuruyor Rasulullah (s.a.s.): “Hısımlarla ilgilenmeyi kesen (ve bunu helâl sayan) kimse, cennete giremez! [242]

Bu hadisi, İslâm ulemâsı şöyfe izah eder: “İman bahsinde de görüldüğü vecihle bu gibi hadisler, iki surette te’vil olunurlar. Bunlardan biri: Hiç bir sebeb ve şübhe yokken haram olduğunu bile bile kati rahimi helâl itikad etmesidir. Böylesi kâfirdir. Edebiyyen cehennemde kalacak, cennet yüzü görmeyecektir.

İkinci te’vil: Cennete ilk girenlerle beraber giremez. Cehennemde cezasına kadar azab gördükten sonra girer. Çünkü sılâ-i rahmi inkâr etmemiş, yalnız icabını yapma­makla günahkâr olmuştur. İmanını kurtaran bir kimse, er-geç mutlaka cennete girecektir. [243]

Muvahhid mü’minin akrabaları, hısımları, yakın çev­resi mü’min müslüman oldukları müddetçe onlarla ilgiyi ve ilişkiyi İslârnî Ölçülerde devam ettirir ve her gün biraz daha kuvvetlendirmeye gayret eder.

Eğer hısımları, akrabaları ve yakın çevresi, imanı red­deder, imanın yerine küfrü ve şirki kabul eder, yahud iman”dan dönüp mürted olursa, bununla beraber, İslâm’a ve mü’min müslümanlara savaş açarsa, o zaman durum tamamiyle değişir.

Küfür cephesinde ve tağutun ordusunda yer alıp İs­lâm’a, mü’min müslümanlara saldıran ve tağutî rejimlerin ayakta durması için, Allah’ın hükümlerinin, yani İslâm’ın ha­kim olmaması için her türlü imkânı kullananlar ile, muvahhid mü’minin hiç bir bağı kalmaz. İsterse bu harbî müşrik, yahud mürted, muvahhid mü’minin babası, annesi, oğlu, kı­zı, kardeşi, amcası, dayısı, teyzesi ve halası olsun fark et­mez! Çünkü mü’min müslümanlar ile kanbağı bulunan har­bîler arasında hiç bir zaman akrabalık bağı kalmaz. Harbî kâfir, müşrik ve mürtedler, Allah’ın düşmanlarıdır. Mü’min müslümanlar, onları dost edinemezler.[244]Bilindiği ve iman edildiği gibi, ancak mü’minler kardeştir[245] ve birbirinin dost­ları, yani velileridir. [246] İşte muvahhid mü’min ve Ulu’l-Azm Peygamberlerden olan Nuh (a.s.) ile müşrik oğlunun kıssası:

“(Gemi) onlarla dağlar gibi dalga (lar) içinde yüz­mekteyken Nuh, bir kenara çekilmiş olan oğluna seslendi: “Ey oğlum, bizimle birlikte bin ve kâfirlerle birlikte olma.” (Oğul) dedi ki: “Ben bir dağa sığınacağım, o, beni su­dan korur.” (Nuh) Dedi ki: “Bugün Allah’ın emrinden, esir­geyen olan (Allah)’dan başka bir koruyucu yoktur.” Ve iki­sinin arasına dalga girdi, böylece o da boğulanlardan oldu.”(Hud/42-43)

Allah’ın emri gelince hak ile batıl birbirinden ayrıldı. Allah, hakkı batılın üstüne fırlatıp attı ve hak, batılın beyninin darmadağın etti. Tufan, yeryüzünü kapladı, bütün inkâr eden kâfir ve müşrikler, suya garkolup ölüp gittiler. Müş­rikler safında ve aynı zamanda harbî olan oğlunun boğulma­sını gören Nuh (a.s.)’ın babalık şefkati ve merhameti coştu.

“Nuh, Rabbine seslendi. Dedi ki: ‘Rabbim, şübhesiz benim oğlum ailemdendir ve senin va’din de doğrusu haktır. Sen, hakimlerin hakimisin” (Allah) Dedi ki: “Ey Nuh, kesinlikle o senin ailenden değildir. Çünkü o, salih olmayan bir iş (yapmıştır). Öyleyse hakkında bilgin olmayan şeyi, Benden isteme. Gerçekten Ben, cahillerden olmayasın diye sana öğüt veriyorum.” Dedi ki: “Rabbim, bilgim olmayan şeyi senden iste­mekten, sana sığınırım. Ve eğer beni bağışlamaz ve beni esirgemezsen, hüsrana uğrayanlardan olurum.”(Hud/45-47)

Küfür ve şirk içinde bulunan, ya da mürted olan akra­balar, Hz. Nuh (a.s.)’ın yaptığı gibi hakka davet edilebilir. Onlara İslâm tebliğ edilir ve imana davet edilir. Bu konuda en yumuşak tavır sergilenir, onlara yaklaşırken, ortamın de­vamlı sıcak tutulmasına dikkat edilir.

Rabbimiz Allah (c.c.) şöyle buyurur:

“Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel bir biçimde mücadele et. Şübhesiz, senin Rabbin, yolundan sapanı bilendir ve hidayete ereni de bilen­dir.”(Nahl/125)

Eğer akrabalar müşrik harbîlerden olur ve her zaman ve her mekânda, ya da harb meydanında İslâm’la, mü’min müslümanlarla savaşacak olurlarsa, o akrabalar ile yabancı­lar arasında hiç bir fark kalmaz. Çünkü ikisi de, Allah düşmanı, İslâm düşmanı ve mü’min müslümanların düşma­nıdır. İşte İmam Ebu Bekir ve oğlu Abdurrahman’ın (Allah ikisinden de razı olsun) kıssası!

Uhud savaşının yapıldığı meydanda savaş devam et­mektedir. Baba îmam Ebu Bekir (r.a.), Tevhid cephesindeki iman ordusunun kahraman bir askeri, oğlu Abdurrahman, o zaman şirk cephesinde küfür ordusunun bir eridir!

“Hz. Ebu Bekir’in, müşrikler arasında bulunan oğlu Abdurrahman, at üstünde meydana çıkarak, kendisiyle çar­pışacak er diledi. Tepeden tırnağa kadar zırha bürünmüştü. Onun gözlerinden başka bir yeri görünmüyordu. Hz. Ebu Bekir, onunla çarpışmak için davranınca, Peygamberimiz: “Sok kılıcını kınına, dön yerine! Biz, senin vücudun­dan faydalanmaktayız. Sok kılıcını kınına da, kendini tehlikeye atıp bizi acı içinde bırakma!”buyurdu.

Hz. Ebu Bekir’in oğlu Abdurrahman, müslüman ol­duktan sonra babasına: Eğer, Uhud günü seni görseydim, seninle çarpış­maktan yüz çevirirdim, dedi. Hz. Ebu Bekir: Fakat, ben seninle çarpışmaktan yüz çevirmezdim, dedi.”[247]

Bu olayın benzeri, daha önce Bedir savaşı günü de meydana gelmişti. “Hz. Ebu Bekir’in oğlu Abdurrahman, Kureyş müş­rikleri ile birlikte Bedr’e gelmişti. Kureyş müşriklerinin en cesaretlilerinden ve keskin ok atıcılarındandı. Abdurrahman, meydana çıkıp kendisiyle çarpışacak er dileyince, Hz. Ebubekir ayağa kalktı. Peygamberimiz: Ey Ebu Bekir, sen bize lazımsın. Bilmez misin ki, sen, benim işiten kulağım ve gören gözüm yerindesin?” bu­yurdu ve kendisinin çarpışmasına izin vermedi.”[248]

Katıksız iman ve salih amelden doğan bu ciddî tavır, muvahhid mü’minler için en güzel örneklerdendir. Bu şuur diri tutulur ve “Ancak mü’minler kardeştir.” İman kalbe yerleşecek olursa, ümmet arasındaki en büyük fitne ve aslı batıl bir dâva olan ırkçılık, yani milliyetçilik ortadan kal­kar. Allah’ın ve Rasulullah (s.a.s.)’ın reddettiği batıl milliyetçilik dâvası, ümmeti paramparça eden fitnelerden en kor­kuncudur!

Mü’min müslüman akrabalarla ilişkinin ve ziyaretin adabını, Abdullah b. Amr (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle beyan eder Rasulullah (s.a.s.): “Misliyle bi’l-mukabele ihsan eden kişi, hısımlara ha­kikî sılâ-ı rahim etmiş değildir. Lâkin hakikî sılacı, kendi­sinden akrabalık sıla ve ihsanı kesildiği hâlde, sıla ve ihsan­da bulunan kimsedir.” [249]

Abdurrahman b. Avf (r.a.)’ın rivayetiyle Rasuluüah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Allah buyurdu ki: Ben Rahmanım, O (akrabalık) da rahimdir. Ona kendi ismimden bir isim verdim. Kim, ona iyilik yaparsa, Ben de, ona iyilik yaparım. Kim, ona iyilik yapmayı terk ederse, Ben de, ona iyiliği terk ederim.” [250]

Sılâ-ı rahim, yani akrabalık hukukuna riâyet edip İs­lâm ölçüsünde ilişkiye devam etmek, İslâm cemaatının ve İslâm toplumunun sükuneti, huzuru ve saadeti için temel şartlardan olduğu bilinmektedir. Sılâ-ı rahime emredildiği ölçülerde devam etmek, İslâm toplumun sağlamlaştırır, Sı­lâ-ı rahimi ihmal etmek, İslâm toplumunu oluşturan mü’min müslümanların arasındaki ilişkiyi gevşetir ve toplumu sar­sar.

Mü’minlerin annesi Aişe (r.anha)’nın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Rahim, Arş’a asılıdır: ‘Beni sıla edeni, Allah sıla ey­lesin. Beni (mle alakayı) keseni, Allah da kat’ eylesin (İhsan ve rahmetini kessin)!., der.”[251]

Akrabalık bağlarından dolayı gevşek davranan ve sılâ-i rahimde çok az bulunan akrabalara, “Onlar gelirse, biz de gideriz, onlar gelmezse, biz de gitmeyiz!.” dememeli, “Onlar gelmezse, biz yine gitmeliyiz” diyerek, bu niyet ve sözü amel hâline getirmek gerekli. Asıl sılâ-ı rahim de bu­dur. Sevabı bol olan ve mü’min için ahiret azığı olan tavır da budur.

Ebu Hüreyre (r.a.) şu olayı naklediyor. Bir adam: Ya Rasulullah, benim hısımlarım var. Ben, onlara sıla yapıyorum, onlar, benimle alakayı kesiyorlar. Ben, onla­ra iyilik ediyorum, onlar bana kötülük. Ben, onlara yumuşak davranıyorum, onlar bana karşı cahillik ediyorlar, demiş. Bunun üzerine Rasululllah (s.a.s.): “Eğer dediğin gibi ise, sanki onlara sıcak kül yediri­yor gibisin! Sen, bu minval üzere devam ettikçe, Allah tara­fından onlara karşı seninle daima bir yardımcı bulunacak­tır!” buyurdular. [252]

Ashabın ileri gelenlerinden Abdullah b. Ömer (r.ahnuma) şöyle demiştir: “Rabbinden korkanın (müttakinin) ve rahim sılası yapanın eceli geciktirilir (ömrü uzatılır) , malı çoğaltılır ve ehli de onu sever.”[253]

Hz. Abdullah b. Ömer (r.anhuma)’nın bu kıymetli tesbiti, Rasulullah (s.a.s.)’ın hadislerine dayandığı malum olan bir gerçektir.

Abdullah İbn Ebi Evfa (r.a.) da, şu hadisi rivayet et­mektedir. Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “İçlerinde sılâ-ı rahmi terk edenin bulunduğu bir top­luluğa rahmet inmez. [254]

Hakimiyetin Allah’ın ve iktidarda muvahhid mü’min müslümanların bulunduğu İslam Devleti ve mü’min müslü­manların emniyet içinde bulunduğu İslâm ülkesindeki İslâm toplumu, rahmet devleti ve rahmet toplumudur. Çünkü İs­lâm ülkesindeki, yani Daru’l-İslâm’daki İslâm toplumu, Al­lah’ın ve Rasulullah (s.a.s.)’ın emirlerine itaat ederler. Dolayısıyla sılâ-ı rahim vazifelerine de dikkat ederek yerine geti­rirler. Diğer İslâmî emir ve nehylerin gereği yapıldığı gibi, sılâ-ı rahim vazifesi de yerine getirilen İslâm toplumu, Rasu­lullah (s.a.s.)’ın buyurduğu üzere rahmet toplumudur.

Bugün işgal altındaki İslâm topraklarında müşrik em­peryalistler ile yerli mürted tağutlar egemen olduğu ve bu toprakların “Daru’l-Harb’e” dönüştüğü inkâr edilmez bir gerçektir.

İslâm’ın hayattan kovulduğu, Kur’ân’ın emirlerinin ya­saklandığı ve mü’min müslümanların mahkûm edildiği bu toplumlar, rahmet toplumu olabilir mi? Bu toplumların du­rumları iyice tahlil edilecek olursa, sılâ-ı rahmin terk edildi­ği, akrabaların birbirine düşman olduğu, lâik ve demokratik kamplara, yani partilere bölündükleri görülecektir. Partile­rinin , hatta futbol takımlarının aynı olmayışları bir çok ak­raba ve hısımları birbirine düşürmüş ve düşman etmiştir.

Lâik, demokratik ve gayr-i İslâmî toplumların ne toplumları oldukları belli değil mi? Sılâ-i rahim konusunda, rahmet toplumunu oluşturan en hayırlı neslin bir uygulamasına bakalım.

Ebu Eyyub Süleyman (Hz. Osman b. Affan’ın kölesi) anlatıyor: Perşembe akşami-Cuma gecesi, Ebu Hüreyre bize gel­di ve dedi ki: “Sılâ-i rahmi terkeden her şahsı, yanımızda bulun­duğu için günah işlemekle suçlandırıyorum. (Yanımızda du­rup günahında ısrar etmesin, sılasını yapsın:) Kimse kalkmadı. Bu sözü, Ebu Hüreyre üç defa tekrar edince, bir genç geldi ki, iki seneden beri halasına dargın bulunuyordu. Hemen halasına gitti. Halası, ona dedi ki: Ey kardeşimin oğlu, seni getiren nedir? Genç de dedi ki: Ebu Hüreyre’nin şunu, şunu söylediğini işittim. Halası, ona şöyle dedi: Ebu Hüreyre’ye dön ve ona sor ki, bu sözü niçin söylemiştir? Ebu Hüreyre, Rasululah (s.a.s.)’ın: “Her Perşembe akşamı-Cuma gecesinde, insanoğlu­nun amelleri, şanı yüce ve yüksek Allah’a arzedilir de, sılâ-ı rahim, terk edenin ameli kabul edimez.[255]

Ebu Eyyub el-Ensârî (r.a.) ds, bize şu olayı nakledi­yor: Bir adam: Ya Rasulullah, bana, beni cennete girdirecek bir amel haber ver, dedi. Oradaki topluluk: Buna ne oluyor ki, bunun ne dileği var ki?, dediler. Rasulullah: “Onun bir haceti var, nesi olacak!” buyurdu. Soran kimseye karşı da Rasulullah (s.a.s.), şöyle ceyab verdi: “Kendisine hiç bir şeyi ortak kılmayarak Allah’a iba­det edersin, namazı devamlı ayakta tutarsın, zekatı verirsin, hısımlara bağlılık ve ilgiyi ekleyip durursun. Artık bineğimi bırak, menziline doğru yürüsün![256]

Cennet amellerinden önde gelenler, şirksiz bir Tevhid, namazı dosdoğru kılmak, zekatı vermek ve sılâ-ı rahim yapmaktır. Rasulullah (s.a.s.)’ın beyan buyurduğu bu dört ilkeye dikkat edilecek olursa, dünya hayatında gerek ferd, gerekse toplumun huzurunu, saadetini ve sıhhatini sağladığı gibi, gereği yerine getirildikten sonra, ahirette de cennete girmeye vesiledir.

Sılâ-ı rahmi kesmek, zulüm suçuyla aynı derecede ol­duğu beyan edilmiştir. Ebu Bekre (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Allah’ın, sahibi için ertelediği ceza ile beraber dün­yada da cezasını çabuklaştırmasına zulüm ve akraba ile iyi ilişkiyi kesme günahından daha layık bir günah yoktur. [257]

Ve şu emri veriyor ümmetine Rasulullah (s.a.s.): Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle;

“Birbirinize sılayı kesmeyin. Birbirinize sırt çevirme­yin. Birbirinize buğzetmeyin. Birbirinize hasetlik çekmeyin. Allah’ın size emrettiği gibi kardeş olun.[258]

Muvahhid mü’min müslümanlardan oluşan bir aile, bir cemaat, bir toplum ve bir devlet, bu tavsiyelere, bu Rasulullah (s.a.s.)’ın emirlerine tabi olup itaat ederse, İslâm birliği sapasağlam kurulur. Her mü’min müslüman, sıla vazifesi ibadeti konusunda çok hassas davranmalı ve ihmal etmeme­lidir. Yoksa İbn Kesir (rh.a.)’ın, Taberânî (rh.a)’dan nakletmiş olduğu şu Hadis-i Şerifteki korkunç felaket hali orta­ya çıkar. Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Söz zahir olup amel gizlendiğinde, diller anlaşıp kalbler birbirine düşman olduğunda, her bir akraba, akrabasıyla ilişkisini kestiğinde, işte o zaman Allah, onlara lanet eder, kulaklarını sağırlaştırır, gözlerini körleştirir.” [259]

Muvahhid; Allah’ın emirlerinin kendisi için en faydalı olan şeyler olduğunu bilir. Allah’ın emrini yerine getirmesiyle hem dünyada hem de ahirette huzura ereceğini; fitneden, fesattan emin olacağını bilir. Emrini uygulamadığında da başına gelebilecek olan felaketlerden de haberdardır. Sıla-i rahim vazifesi de Allah’ın emirlerindendir. Dolayısıyla Allah’ın diğer emirlerini titizlikle koruyan muvahhid mümin; bu emri de titizlikle koruyacak ve muhafaza etmeye çalışacaktır. Bu emri uygulamasıyla da rahmete gark olup bu nimetten yararlanarak hayatını bereketlendirecektir.

KOMŞU HAKKI

 

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle yegane önder ve ör­neğimiz Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Nefsim kabza-ı kudretinde olan Allah’a yemin ede­rim ki, hiç bir kul, kendisi için dilediğini komşusu için yahud din kardeşi için de dilemedikçe (tam) iman etmiş ol­maz.”[260]

Muvahhid mü’min kul, kendisi için istediği hayrı, iyi­lik ve güzelliği mü’min müslüman kardeşi için istemeli. Aynı zamanda komşusu için de aynı istekte bulunmalıdır. Bu, niyet ve amel, kâmil imanın göstergesidir. Tam manâ­sıyla iman etmiş olanların yapacağı işlerdendir! Kendi nef­si için arzuladığı dünya ve ahiret hayrını, komşusu için de arzulamak, katıksız iman ve salih amel sahibi muvahhid mü’minin şiarıdır.

Lâik-demokratik ve gayr-ı İslâmî ideolojinin ve düze­nin yıktığı muvahhid aileyi yeniden kurarken, önemli yapı taşlarından birisi de komşuluk ilişkilerini İslâm’a göre düzenlemektir.

Muvahhid ailenin, iç düzenini İslâm Dini’ne göre dü­zenleyen, ferdlerin hakkını Allah’ın ve Rasulullah (s.a.s.)’ın emirlerine göre ayarlayan muvahhid mü’minler, ailenin dı­şını da İslâm’a göre düzenlemeleri kendilerine vazgeçilmez bir vazifedir. Enfûsî mü’min ve müttakileşen müslümanlar, aynı şekilde afakî İslâmlaşmayı da gerçekleştirmelidirler. Hem içte, hem de dışta tüm hayatı İslâm’a göre tanzim etmelidir muvahhid mü’minler. Ailenin iç nizâmı İslâmlaştığı gibi, ailenin dışındaki hayatı da îslâmtaştırmalı. Sokağı, caddeyi, mahalleyi, bölgeyi, köyü, ilçeyi, ili ve’l-hasıl tüm ülkeyi, hatta tüm ülkeleri, dolayısıyla bütün yeryüzüne İslâmlaştırmalıdır, yani yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve tüm yeryüzünü Allah’ın dini hakim oluncaya kadar, her imkânını, her gayretini sarf etmelidir.[261]

Mü’min müslümanlar, dünyada Allah’ın emirlerine ve Rasulullah (s.a.s.)’ın Sünneti’ne göre yaşayarak saadet ve sıhhate kavuştuğu ortamı, komşusu içinde arzulamalıdır. Komşusuna karşı takınacağı tavır ve ona yapacağı yardım­larla, iman noktasında sağlamlaşması ve amel bakımından salihleşmesine vesile olmalıdır. Böylece komşusu da mu­vahhid mü’minlerden olacak ve saadete ulaşacaktır. Eğer komşusu mü’min müslümanlardan ise, onun daha iyi ve ha­yırlı olmasına vesile olacak, eğer fasık ve zalimlerden ise, onun fıskının ve zulmünün giderilmesi için çalışacak, yok eğer müşrik, kâfir, tağutî ve gayr-ı müslimlerden ise, iman etmesine vesile olmaya çalışacaktır. Muvahhid ailenin kom­şularının iyi ve hayırlı olması, ailenin iyilik ve saadetini arttıracaktır.

Muvahhid ailenin muvahhid mü’min müslüman ferdlerinin en tabiî İslâmî vazifeleri, yeryüzünün her bölge­sine ve her köşesine İslâm’ın hakim olmasını sağlamak için tüm güç-kuvvetlerini sarfetmeleridir… Bu vazifeyi icra ederken en yakınlardan başlamalıdır. Aile ferdlerinin dışın­da en yakınları, komşularıdır. Komşuluk hakları konusunda çok hassas olunmalı ve bu konuda yanlışlık yapmamaya dikkat etmelidir.

Yegane Rabbimiz Allah (c.c.) şöyle buyurur: “Allah’a ibadet edin ve O’na hiç bir şeyi ortak koşma­yın. Anne-babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolda kalmışa ve sağ ellerinizin malik olduklarına güzellikle dav­ranın. Çünkü Allah, her büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez.”(Nisa/36)

“Yakın komşuya ve uzak komşuya güzellikle davra­nın.” buyurur Rabbimiz Allah (Azze ve Celle). Rabbimizin bu emri çerçevesinde ve emrettiği ölçüde hareket etmek, muvahhid mü’minlerin üzerindeki Allah’a kul olma vazifelerindendir.

Abdullah İbn Amr (r.a.)’ın rivayetiyle önderimiz Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Cibril, bana komşu hakkına hürmet etmeyi o kadar devamlı tavsiye etti ki, nihayet ben, O’nun hakkında (Allah’ın emriyle) komşuyu, komşuya mirasçı yapacağını zan­nettim.” [262]

Komşusunun hukukunu bu şekilde beyan eden önde­rimiz Rasulullah (s.a.s.), komşuların yakınlık ve uzaklık ba­kımından şöyle tasnif buyurur. Cabir (r.a.)’dan zayıf bir rivayetle şu hadis-i şerif nakledilmiştir. Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Komşu üç türlüdür: Bunlardan birincisinin bir hakkı vardır. Komşulardan en az hak sahibi olandır. İkincisinin iki hakkı vardır. Üçün­cüsünün de üç hakkı vardır. Bir hakkı olan komşu, akraba olmayan gayr-ı müslim komşudur. İki haki olan komşu, müslüman olan komşudur ki, onun hem müslümanlık, hem de komşuluk hakkı vardır. Üç hakkı olan komşu ise, akraba olan müslüman kormşudur. Bunun hem müslümanlık, hem akrabalık, hem de komşuluk hakkı vardır.”[263]

Harbî olmamak kaydıyla, yani İslâm ve müslümanlarla savaş hâlinde olmamak şartıyla, mü’min müslümamn, gayr-ı müslim komşusunun kendisinin üzerinde komşuluk hakkı vardır. İslâm’a ve mü’min müslümanlara karşı saldırı hâlinde olmayan gayr-ı müslim komşunun hakkına riâyet etmek gerek. Ona karşı çok iyi davranmak, niyetiyle, sö­züyle hâl ve tavrıyla, onu İslâm’a ısındırmak, İslâm’ı tebliğ edip, İslâm’a davet etmek gerek. Ona karşı ortaya koyaca­ğımız tavrımız İslâmî ölçülerde olmalıdır. Onun hidayetine vesile olacağız diye, Kur’ân ve Sünnet’ten taviz veremeyiz. Gayr-ı Müslim olan birisinin hidayetine vesile olmak, dün­yada hoşumuza giden, bizi sevindiren ne ise, ondan daha hayırlıdır. [264] Amma bu hayrı kazanacağım diye İslâm’dan taviz verip hayırsız bir duruma düşmenin caiz olmadığını bilmek gerek. Bir örnek verelim!

Enes b. Malik (r.a.) anlatıyor: Rasulullah (s.a.s.), Medine’ye teşrif ettiklerinde, Medinelilerin eğlenip oynadıkları iki günleri vardı. Rasululah (s.a.s.): “Bugünler neyin nesidir?” dedi. Biz Cahiliyye devrinde bugünlerde eğlenirdik, (ya Rasulullah), dediler. Bunun üzerine Rasululah (s.a.s.): “Şübhesiz Allah size bugünlerin yerine daha iyilerini, Kurban ve Fıtır günlerini (Kurban ve Ramazan Bayramları­nı) verdi.” buyurdu. [265]

Uzun bir alıntı da olsa, bu hadisin şerhini nakletmek yerinde olur. Bu hadisin şerhinde şöyle denmektedir: “Medinelilerin Cahiliye devrinde bayram kabul edip eğlendikleri iki günleri vardı. Bunlar, ilkbaharın ilk günü olan 21 (yirmibir) Mart’a rastlayan “Nirûz ve Nevruz” ile sonbaharın ilk günü olup 21 Eylüle denk gelen “Mihricân” denilen günlerdir. Bugünlerde hava oldukça mutedil, gece ve gündüz birbirine denk olduğu İçin eski astronomlar tara­fından bayram olarak kutlanmış, diğer halk da bunları taklid etmiştir. Böylece bugünler, bayram olarak kalmış ve Hz. Peygamber’in yasaklamasına kadar devam etmiştir. Hadis-i Şerif, Müslümanların kendilerinin olmayan bayramlara itibar etmemelerini, gayr-ı müslimlerin bayram­larını kutlamamalarım emretmektedir. Hanefî âlimlerinden Ebu Hafs el-Kebir: “Nevruz gününde, o günü tazim maksadıyla müşrike hediye olarak bir yumurta dahi veren kimse, kâfir olur” der. Yine Hanefi âlimlerinden El-Hasen b. Mansur da, bu konuda şunları söyler: “Nirûz (Nevruz) günü, başka günlerde almadığı bir şeyi satın alan veya kâfirlerin bugüne saygı duyarak başka­sına hediye veren bir kimse kâfir olur. “

Bu âlimlerin sadece Nirûz (Nevruz) gününü söz konu­su etmeleri, devirlerinde gayr-ı müslimlerin en yaygın bay­ramı bugünde olduğu içindir. Yoksa memleketimizin bazı yerlerinde kutlanan Noel hastalığının veya gayr-ı müslimlerin bayramı olduğu hâlde bazı bölgelera mevziî olarak kutlanan bazı günlerin Nevruz gününden farkı yoktur. Nev­ruz için söylenen hüküm, bu günler için de geçerlidir. Çünkü Nevruz için söylenenler, bugün müşriklerin bayramı olduğu için söylenmiştir. Noel de, Hristiyanların bayramıdır.

Bu gibi günlerde gerek müslümanlarla ve gerekse kâ­firlerle hediyeleşmek caiz değildir. Çünkü bu tür hareketler, böyle günlere değer verildiğinin alametidir. Halbuki Allah’ın Rasulü, gayr-i müslimlerin bayramlarına itibar edilmemesini emretmiştir.[266]

Bu faydalı uzun alıntıyı şu hadis ile noktalayalım. İbn Ömer (r.a.)’ın rivayetiyle Önderimiz Rasululllah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Kim, bir millete benzemeye özenirse, o da, onlardan sayılır.” [267]

Yegane önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’ın bu emirleri çok iyi ve dikkatli tefekkür edilmelidir! Muvahhid mü’minin komşusu gayr-ı müslimlerden olabilir. Bu komşu, ister Ehl-i Kitab, yani Yahudi ve Hristiyan, isterse Semavî bir ki­taba itibar etmeyen heva-u heveslerini ilâhlaştıran, kendi kanunlarını kendileri yapan gayr-ı müslimler olsun, harbî ol­madıkça, mü’minin onlarla barış içinde iyi geçinmesi gere­kir. Onlara İslâm’ı tebliğ etmeli, sözü ve yaşantısıyla örnek bir davetçi olmalıdır. Tevhid akidesinden hiç bir taviz ver­meden salih ameli zedelemeden komşuluk ilişkilerini devam ettirmelidir. Yoksa onların kalbini kazanayım derken, Al­lah’ın rızasını ve imanını kaybetme de gündeme gelebilir.

Yukarıdaki alıntıda beyan edildiği üzere gerek kitaplı, gerek kitapsız gayr-ı müslim komşuların, küfür ve şirk kaynakli bayramlarına, törenlerine ve gösterilerine iştirak edilemez, onların bu günleri tebrik edilemez… Nevruz, Mihricân, Noel, Yortu gibi batıl inançtan kaynaklanan tebrik edilemeyeceği gibi, yine küfür ve şirk kaynaklı milli bayramlarına da iştirak ve bu bayramlarında onlar tebrik de edilemezler… Hele hele İslâm topraklarını işgal eden müstekbir kâfir güçlerin ve onların yerli uşakları olan mürtedlerin, İslâm’ı ve İslâmî değerleri ortadan kaldırdıkları günleri birer zafer günü, birer bayram günü ilân ettikleri günlerine müslümanlar ne katılabilir, ne de kutlayanları tebrik edebi­lirler. Gayr-ı Müslim egemen güçlerin, İslâm’a karşı zafer kazandıklarını zannettikleri ve Millî Bayram ilân ettikleri günler, muvahhid mü’min müslümanlar için kendini hesaba çekme ve olayı sorgulama günleridir. Bu mağlubiyetin sebebi ne idi ve sebeb olanlar kimlerdir? Mü’min müslü­manlar, bu zillete nasıl düştüler ve nasıl kurtulacaklardır? Kâfir, müşrik ve mürtedlere karşı İslâmî kıyam nasıl yapılır ve nasıl yapılmalıdır? Mağlubiyet ve zilletten önceki izzet ve şeref anlarına nasıl kavuşulur? Mü’min müslümanlar, bunun plan ve programlarını yapmalıdırlar.

Muvahhid ailenin komşusu, harbi olmayan bir gayr-ı müslim ise, onun kalbini İslâm’a ısındırmak için yardım edilebilir. Özellikle İslâm Devleti’nde, yani hakimiyet Al­lah’ın, iktidar muvahhid müminlere aid olduğu İslâm ülke­sinde (Daru’l-îslâm’da) gayr-ı müslim zimmî komşulara yar­dım etmek, onları İslâm’a daha çok ısındıracaktır. İslâm Devleti’nde zimmî vatandaşların canı, dini, malı, aklı ve nesli, mü’minlerin canı, dini, malı, aklı ve nesli gibi koru­nur. Daru’l-İslâm’ın ehli olduğu için komşuluk haklarına dikkat edilir. Bu konudaki hassasiyeti dile getiren Örnek­lerden birisi şudur:

Mücahid, şöyle anlatır: Abdullah ibn Amr’ın yanında idim. Kölesi de bir ko­yun yüzüyordu. Abdullah İbn Amr, dedi ki: Ey genç, bitirdiğin zaman Yahudî komşunla başla (hediye ver). Oradaki topluluktan bir adam: Yahudi’ye mi (vereceksin)? Allah seni ıslâh etsin, dedi. Abdullah İbn Amr, şöyle cevab verdi: Rasulullah (s.a.s.)’ın komşuya iyiliği tavsiye ettiğini işittim. Hata korktuk-yahud zannettik-ki, komşuya mirasçı kılacak.”[268]

Yegane hayat nizamı olan İslâm Dini kadar insan haklarına sahib çıkan ve gereğini emredip kendisine ina­nanlara yaptırtan başka bir düzen yoktur. Bu konuda İslâm, beşeri hiç bir düzenle kıyaslanamaz. Bilindiği gibi hiç bir konuda beşerî düzenlerin, İslâm’a kıyaslanması uygun değil­dir. Yani şu konuda Kapitalizm veya Komünizm veya Li­beralizm ya da demokrasi ile İslâm örtüşüyor demek ki, İs­lâm’da demokrasi, ya da kapitalizm veya komünizm, veyahud liberalizm var. O hâlde İslâm demokrasisi, İslâm sosyalizmi, İslâm Kapitalizmi, İslâm Liberalizmi, hatta İs­lâm Komünizmi gibi aslı astarı olmayan iftiralar gündeme gelmekte ve bazı akl-ı evveller tarafından da savunulmakta­dır. İslâm, İslâm’dır. Hiç bir katkıya ihtiyacı olmayan ve hiç bir noksanlığı bulunmayan, Allah tarafından vahyedilen hayat nizâmıdır. İslâm, ne bölünme, ne katkı, ne de noksanlştırma kabul eder. İslâm va’zedildiği ilk gün ne ise, şimdi de o dur. Ne ekleme, ne çıkarma kabul etmeyen ilâhî nizâmdır İslâm. O’na ekleme veya O’ndan çıkarma yapma­ya kalkışanlara karşı savaş açmış, bu harekete bid’at, bunu yapanlara da bidatçı denilmiş, yerilmiş ve reddedilmiştir. Çünkü böyle, dinde yapılan bid’atlar batıldır.

Mü’minlerin annesi Aişe (r.anha)’dan rivayet edildiği­ne göre önderimiz Raslullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Her kim, bizim şu din işimizin içinden ondan olma­yan bir bid’at icad ederse, o reddedilmiştir, batıldır.”[269]

Huzeyfe (r.a.) da şu hadisi rivayet eder: Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Allah Teâlâ, bid’at sahibinden oruç, namaz, sadaka, hac, umre, cihad, tevbe ve fidyeden hiç bir şey kabul etmez. Kıl, hamurdan çıktığı gibi o da, İslâm’dan çıkar.” [270]

Bunları beyandan sonra iki hakkı olan komşunun, hem komşu, hem müslüman; üç hakkı olan komşunun, hem komşu, hem akraba, hem de müslüman olduğunu hatırlata­lım. Komşuluk hakkını, haklarının ağırlığınca yerine ge­tirmenin muvahhid mü’minlerin vazifesi olduğu apaçık an­laşılmıştır kanaatindeyiz.

Yakın komşuluk gündeme geldiğinde, bazı âlimler ve arifler, mü’min müslümanlara sağlarında ve sollanndaki ”Kiramen Kâtibin” Melekleri hatırlatıyorlar. Bu meleklerin de, en yakın komşu olduğunu ve onların da farkında olun­masına dikkat çekiyorlar. [271] Bu konuda şu iki ayeti de delil olarak zikrediyorlar ki, bu inceliğe karşı hasas olmak ge­rek!.

“Onun sağında ve solunda iki tesbit edici ve yazıcı, tesbit edip yazarlarken, O, söz olarak (herhangi bir şey) söyleyiversin, mutla­ka yanında hazır bir gözetleyici var.”(Kaf/17-18)

“Oysa gerçekten sizin üzerinizde koruyucular var. Şerefli-üstün yazıcılar. Her yapmakta olduğunuzu bilirler.”(İnfitar/10-12)

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle Önderimiz Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Allah’a ve ahiret gününe iman etmekte olan kimse, komşusuna eza etmesin, Yine Allah’a ve ahiret gününe iman etmekte olan kimse, konuklarına ikram etsin. Yine Allah’a ve ahiret gününe iman etmekte olan her kişi, hayır söylesin. yahud sussun.” [272]

Komşuya ezâ etmemek, Allah’a ve ahiret gününe iman etmenin bir gereğidir. Yine Rasulullah (s.a.s.)’ın beyanıyla, komşuya ikram etmek de, Allah’a ve ahiret gününe iman et­menin bir gereğidir;

Ebu Şurayh el-Adevî (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Allah’a ve ahiret gününe iman etmekte olan komşu­suna ikram etsin. Allah’a ve ahiret gününe iman etmekte olan kimse, konuğuna caizesini ikram etsin.”

Ya Rasulullah, konuğun caizesi (gelip geçicisi) ne­dir? denildi.

“Onun caizesi, bir gün, bir gecedir. Ziyafet, yani ko­nukluk üç gündür. Üç günden sonraki ikram ise, ona sada­kadır. Her kim Allah’a ve ahiret gününe iman etmekte ise, ya hayır söylesin, yahud sussun.”[273]

Komşuya ikram etmek, ona ezâ etmemek nasıl ki, ka­tıksız iman ve salih amelin gereği ise, misafire, yani konuğa ikramda bulunmak, onu barındırıp yedirip, içirip tabiî ihtiyaçlarını İslâmî Ölçülerde gidermek de, iman ve salih amelin gereğidir.

Komşuluk haklarına dikkat etmek gibi, misafirin hak­larını da yerli yerince edâ etmek, toplumsal huzur ve barışın gereklerindendir. İnsanlar arası ilişkilerin düzenli ve gü­venli olması, toplumu huzurlu kılar. Komşularla iyi geçin­mek, misafire hakkını vermek, insanlar arasındaki saygı, sevgi ve güveni arttırır. İnsanların kalblerini birbirine bağ­lar ve onların bir vücudun organları olmasını sağlar! İslâm cemaatında, dolayısıyla İslâm toplumunda mü’min müslüman ferdler arasında böyle sıkı bir bağın oluşumu, cemiyet binasının temelini ve duvarlarını, bununla beraber çatısını da sapasağlam bir hâle getirir.

Son bir asırdan beri, gayr-ı müslim tağutî güçlerin bozmaya çalıştığı İslâm ailesinin yeniden İslâm ölçülerinde kurulması için bu şartlara dikkat edilmeli ve gereği yapılmalıdır. Misafir gelen, misafir olduğu hanede kendi hakla­rını İslâmî edeb dahilinde kullanırken, onu misafir eden mü’min müslüman aile de, misafire karşı davranışlarını İslâmî ölçü ve edeb dairesinde düzenlemelidirler. Yani her ferde bulunduğu hâlde İslâm hükmetmelidir. Hangi durum­da iseler, Allah ve Rasulullah (s.a.s.) ‘e tabi olmaları gere­kir.

Değerli İslâm ulemâsından Müfessir Fahreddin er-Razi (rh.a) Meşhur “Tefsir-i Kebîr’inde şu hadisi kaydet­mektedir.

Muaviye b. Hayde (r.a.)’ın rivayetiyle yegane önde­rimiz Rasululah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Muhammed’in canını kudret elinde tutan Allah’a ye­min ederim ki, komşusunun hakkını, ancak Allah’ın lutfuna mazhar olan kimseler yerine getirebilir. Böylesi kimseler pek azdır. Komşu hakkı ne demektir bilir misiniz? Sen, (Komşun) fakir düştüğünde onun ihtiyacını gide­rirsin, borç istediğinde sen ona borç verirsin, kendisine bir hayır isabet edince onu tebrik edersin. Şerr isabet ettiğinde ise, taziye eder (ve teselli edersin). Hasta olursa onu ziyaret eder, ölürse cenazesini kaldırırsın.”[274]

İslâm’a katıksız bir iman ile inanan mü’min müslümanlara böyle emreder önderimiz Rasulullah (s.a.s.). Kom­şunun üzerindeki hakkını ödemeye, en yakın komşudan başlayarak lazım geldiğini yine Rasulullah (s.a.s.) buyurur. Böylece komşuluk haklarının edâsındaki sıra ve edeb de gündeme gelmiş olur.

Mü’minlerin annesi Aişe (r.anha) şöyle demiştir: Ben: Ya Rasulullah, benîm iki komşum var. (Hediye vermek istediğimde) hediyemi bunlardan hangisine önce vereyim? diye sordum. Rasulullah (s.a.s.): ‘   “Kapısı sana en yakın olan komşuna ver!” buyurdu. [275]

Rasulullah (s.a.s.)’ın Ashabından Ebu Hüreyre (r.a.)’da, bu konuyu şöyle açıklar: “Yakın komşundan önce, daha uzak komşu ile (insan vermeye) başlamamalıdır. Lâkin uzaktan önce, yakından başlamalıdır.” [276]

Demek ki, herhangi bir yardım veya verilmesi düşü­nülen herhangi bir hediye gündeme geldiğinde, komşulardan en yakın olan kimse, ondan başlanmalıdır.

Hayat nizamı olan İslâm Dini ve O’nun hayata tatbi­katçısı Önderimiz Rasulullah (s.a.s.), komşu hakkını emre­derken, nasıl davranılacağıni da göstermiştir. Rasulullah (s.a.s.)’ın talimatlarını devreden çıkarmak ve emredileni kendi arzulan istikametinde tatbik etmek, en azından İslâm edebine aykırı davranmak demektir. Çünkü insan fıtratına uyan hâl ve hareketi, emredildiği gibi Rasulullah (s.a.s.)’ın uygulamalarında görüyoruz. O uygulamayı hiçe saymak, toplumsal bir anarşinin ortaya çıkması demektir ki ve bu da, kaçınılmazdı.

Komşular arasındaki sevgi ve saygının sağlamlaşması için zaman zaman hediyeleşmeler gündeme gelmelidir. Hediyenin küçüğü ve büyüğü diye bir şey düşünülmemeli­dir. Kalblerin birbirine ısınması için ve bu niyet ile verilen hediyeler, değersiz bir şey olsa bile kabul edilmeli, hediye verene teşekkür edilip gönlü alınmalıdır.

Komşunun verdiği hediye küçümsenir veya alınmayıp iade edilecek olursa bu, komşular arasındaki sevgi ve saygı bağlarını zedeler. Bunun bir kaç defa tekrar edilmesi, kom­şular arasında küsmeler, rahatsızlıklar, kinlenmeler, dediko­dular, hatta düşmanlığa varan olumsuz olaylara sebeb olur. Bunun için gelen hediye, ister en değerli, ister en değersiz olsun alınmalı, güler yüz ile karşılanıp teşekkür edilmeli­dir.

Ebu Said (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah’a şükretmiş ol­maz.[277]

Bu konuda Ebu Hüreyre (r.a.), bize şu hadisi rivayet eder. Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Ey müslüman kadınlar, komşu bir kadın, kadın kom­şusunun hediyesini, hediye bir koyun ayağı olsa bile sakın küçük görmesin.”[278]

Hitabın, Müslüman kadınlara olmasının özelliği, onla­rın evlerin bekçisi, yani çobanı olmasıdır. Mü’min müslü­man erkekler, sabah işe gidip akşam erken veya geç eve döndüklerinde birbirlerini az görürler. Fakat kadınlar, ak­şama kadar beraberler. Birbirlerine gider-gelirler. Sık sık görüşürler. Komşuluk ilişkileri daha fazladır.

Aynı hitab, mü’min müslüman erkekler için de geçer­lidir. Onların da dükkan komşuları ve iş arkadaş çevreleri vardır. Aynı sırada dükkanları olanlar birbirlerine komşu ol­duğu gibi, aynı iş yerinde çalışan iki memur, iki amir ve ik işçi birbirleriyle komşudurlar. Komşuluk haklarına riâyet etmek, onlar için de ciddî bir vazifedir. Aynı iş yerinde ça­lışan amir ve memur söz konusu edilmesi, İslâm’ın hakim olduğu “Daru’l-İslâm” da gerçekleşen bir olay olduğu da ha­tırdan çıkarılmamalıdır. Gayr-ı İslâmî tağutî düzenlerde amir ve memurların, yani bürokrasinin bulunduğu idarî dai­relerde İslâm’ın hükmü değil, tağutun kanunları geçerlidir. Tağutun emrine göre düzenlenmiş yerlerde, İslâm’ın emrine göre hareket etmenin imkânsızlığı inkâr edilemeyecek kadar apaçıktır!

Muvahhid mü’minlerin komşu hakkına dikkat etmele­ri konusunda Ebu Zerr (r.a.), şu hadisi rivayet ediyor: “Gerçekten dostum (s.a.s.) bana: “Çorba pişirdiğin vakit suyunu çok koy, sonra kom­şularından bir ev halkına bak ve kendilerine ondan ma’ruf üzere ver.” diye vasiyette bulundu.”[279]

Bir cemaatte, bir toplumda ve bir bölgede aç ve muh­taç insanlar varken, diğerlerinin onları hiç önemsemeden tı­ka basa yiyip içmesi, elbette ne vicdana, ne de adalete sığa­cak bir hareket değildir. Eğer toplumda böyle vurdum­duymazlıklar devam ederse, toplum sınıflara bölünür ve o toplumda anarşi başlamış olur. Aç olanlar, tok olanlara karşı başkaldınr, ayaklanır ve sokak kavgasıyla başlayan karmaşa, cephe savaşlarına dönüşür.

Yegane hayat dini olan İslâm, bu savaşı önlemek ve mü’min müslümanların arasında böyle bir huzursuzluğun ortaya çıkmaması için her türlü önlemi emretmiş, yolunu göstermiştir: Allah’ın helâl kıldığı temiz nimetleri paylaş­mak. Bu nimet, ister bir çorba olsun, ister kebap olsun gö­nülden gelerek paylaşmak, toplum huzurunu te’min eder.

Toplumda birilerinin yemeyip çöpe atmış olduklarını birileri topluyorsa, birileri kuru ekmeği, soğuk suda ıslatıp yerken, diğeri bal-baklava, kaymakla yağ yiyorsa ve fakiri hiç düşünmüyorsa, o toplum her türlü kavgaya hazır hâle gelmiş demektir. Birileri bir şey yiyemedikleri ve mideleri boş olduğundan dolayı kıvranırken gözlerine uyku girmez­ken, birileri her türlü yiyecekten yemiş, mideleri şişmiş, ye­diklerini sindirmede zorluk çektiğinden dolayı kıvranıyor ve gözlerine uyku girmiyor!. İki tip de uyuyamiyoriar, amma uykusuzluklarının sebebi birbirinin zıddınadır. Böyle bir toplum, elbette mutsuzların toplumudur. Ve İslâm toplu­munda, yani İslâm’ın hayatın her birimine hakim olduğu Daru’-îslâm’da mü’min müslümanların arasında böyle iki zıd kutub bulunmaz, haddi zatında olmuşmaz da!. Böyle bir durum katıksız kâmil imana aykırıdır.

İbn  Abbas  (r.a.)’ın  rivayetiyle  Rasulullah  (s.a.s..) şöyle buyurur: “Komşusu aç olup da karnını doyuran kimse, mü’min değildir.[280]

Üzerinde ağır haklan olan komşusu aç iken, tok yatan mü’min değil, mü’minlerden değildir. O kişi, imanın gereği­ni yapamıyordur. Kâmil iman sahibi, katıksız imanın gereği olan Allah ve Rasulullah (s.a.s.)’ın emirlerini yerine getir­melidir. Katıksız iman, salih amele dönüşmelidir. Salih amel, katıksız imanın göstergesidir. Gerçek imanın varlığı­nın şahidi, salih ameldir.

Muvahhid mü’minler, İslâm toplumunun var oluş se­bebidir. Onların varlığıyla muvahhid aileler oluşur, bu ailelerin bir araya gelişleriyle de, İslâm toplumu meydana ge­lir. Yine muvahhid mü’minler, İslâm toplumunun sağlık, sağlamlık, huzur ve saadetinin te’minatıdırlar. Allah’ın iz­niyle onların vazifelerini hakkıyla yerine getirmesi vesilesi ile toplum İslâmîleşir ve huzur ortamına kavuşur.

Ebu Şurayh (r.a.)’dan rivayet olunduğuna göre Rasu­lullah (s.a.s.), arka arkaya üç kerre:

“Vallahi iman etmiş olmaz, vallahi İman etmiş olmaz, vallahi iman etmiş olmaz.” buyurdu. (Mecliste hazır bulunanlar tarafından:)

Ya Rasulullah, bu iman etmiş olmayan kimdir? di­ye soruldu.

Rasulullah (s.a.s.): “Komşusu zulümlerinden, şerlerinden emin olmayan kimsedir.” diye cevab verdi.[281]

Komşusu şerrinden ve zulmündan emin olmayan kişi, tam manâsıyla, yani kâmil mânâda iman etmemiştir. Eğer imanı kâmil olursa, o kâmil iman sahibi mü’min müslüman zulmedemez. İnsanlar, özellikle komşuları, ondan emin olurlar. Çünkü O, Rasulullah Muhammed El-Emin (s.a.s.)’ın ümmetinden biridir. Rasulullah (s.a.s.), “El-Emin” idi. O’nun ümmeti de “El-Emin” dir. Çünkü O’nun ümmeti, O’nun varisidir.

Komşusu şerrinden, zulmünden emin olmayan kişi, kâmil mânâda iman etmediği gibi, cenneten de mahrum olunmuştur. Komşuya eziyet etmenin zulüm yapmanın ha­ram olduğu malum. Bir kişi, komşuya eziyet ve zulüm yap­sa ve bunu helâl kabul ederse, cennet yüzü göremez. Ha­ram olan bir şeyi, helâl kabul ederek işlediği için ebediyen cehennemlik olur. Eğer “komşuya ezâ vermek, zulüm et­mek haramdır amma ben yapıyorum” diyerek işleyecek olur­sa günahkâr olur, cennete ilk girenlerden olmaz. Günahı kadar ceza gördükten sonra tekrar cennete girer. Elbette iman noktasında imanını yok edici başka bir hâl ve harekette bulunmadıysa, bu, böyledir!

Bu konuda Ebu Hüreyre (r.a.), bize şu hadisi rivayet etmektedir. Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Komşusu şerrinden emin olmayan kimse, cennete gi­remez. Ebu Musa (r.a.) şöyle demiştir: Ya Rasulullah, Müslümanların hangisi efdaldır? di­ye sordular.[282] Rasulullah (s.a.s.): “Müslümanlar, dilinden ve elinden selamette kalan­dır.” buyurdu.[283]

Demek ki, îman ettiği hâlde veya müslüman olduğu hâlde, müslumanların dilinden ve elinden selamette olmadığı kişi, müslümanların faziletlilerinden, şahsiyetlilerinden, muttaki ve salihlerinden değildir. Halbuki iman etmek ve İslâm’a teslim olmak, izzet ve şeref sahibi olmayı gerekti­rir. Şerrli ve belâlı olmaktan tamamen uzaklaşmış, müslümanlann kendisinden emin ve memnun olduğu, mü’min kişi, izzet ve şeref sahibidir. Faziletli ve şahsiyetlidir.

Yegane önderimiz Rasulullah (s.a.s.) kötü komşudan Allah’a sığınmıştır. Kötü komşu, mü’min için bir zindan olan dünyayı, [284] zindan içinde zindan hâline getirir. Onun belâsından, onun şerrinin ve zulmünün yüzünden, bunca ge­nişliğine rağmen dünya daralıverir.

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “İkametgahınızdaki kötü komşudan Allah’a sığının, çünkü seferdeki komşu değişir.” [285]

“Ev almadan, komşu al! [286] sözü asırların tecrübesini taşımaktadır. Toplumun sosyo-psikolojisini yansıtan bu cümle bir hakikatin ifadesidir. Mü’min müslümanlarm dik­katli olacağı konulardan birisi de budur! Kendileri başka komşuların hukukuna riâyet etmekte çok iyi bir komşuluk ortaya koymaları ne kadar vazifeleriyse, iyi komşularla be­raber olmak da, o kadar vazifeleridir. Onlar, ya iyi ve salihlerle beraber olacak,[287] ya da iyi ve salih olmayan bir çevrey­le mücadele edip onların ıslâh olmasına vesile olacaktır. Bu mücadeleyi veremiyorsa, kötülerden ve kötülükten uzak­laşmak için oradan göç etmeli, iyilerin ve iyiliğin bulunduğu bölgelere yerleşmelidir. Muvahhid mü’minin, Allah’ın nehyettiklerinden uzak durması, onları terk etmesi, onun hic­retidir. Mü’minin böyle bir tavır sergilemesi, onu muhacir­lerden kılar. [288]

“Daru’l-îslâm” da, yani hakimiyetin kayıtsız şartsız Allah’a ve iktidarın muvahhid mü’minlere aid olduğu İslâm ülkesinde, kötü huylu bir komşunun ıslâh edilmesi için nasıl davranılmalıdır? sorusuna en güzel cevabı, Asr-ı Saadet’teki şu örnekte buluyoruz. Devletin ve toplumun her birimine İslâm’ın hakim olduğu İslâm ülkesinde böyle davranılmalı­dır. Yönetenlere, yönetilenlere ve yönetime İslâm hakim ise, ancak o devlete ve o ülkeye İslâm devleti ve İslâm ülkesi denilir.

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle, bir adam şöyle dedi: Ya Rasulullah, benim bir komşum var, bana eziyet ediyor. Rasulullah (s.a.s.), buyurdu ki: “Git, eşyanı yola çıkar!” Adam gidip eşyasını çıkardı. Bundan ötürü ahali çev­resine toplandı. Onlar: Senin hâlin nedir? dediler. Oda: Benim bir komşum var, bana eziyet ediyor. Duru­mu, Rasulullah (s.a.s.)’e anlattım. (Bunun üzerine bana:) “Git de, eşyanı yola çıkar!” dedi. Orda bulunanlar şöyle demeğe başladılar: Allahım, ona lanet et, Allahım, onu perişan et! Bu (olup bitenler), ona (kötü komşuya) ulaştı. Tuttu bu (zavallı) adama geldi ve şöyle dedi: Evine dön, Allah’a yemin ederim ki, sana eziyet etmeyeceğim.”[289]

Beyan olunduğu üzere bu hâl ve tavır, İslâm’ın yöne­time, yönetenlere ve yönetilenlere hakim olduğu “Daru’l-İslâm” da, yani İslâm ülkesinde geçerlidir. Yegane hayat nizamı olan İslâm’ın yönetimden uzaklaştırıldığı, hiç bir şe­kilde yaklaştınlmadığı, yaklaştırmak isteyen muvahhid mü’minlere ağır cezaların verildiği ve işkencelere tabi tutul­duğu gayr-ı müslim tağutî düzenlerde, yani “Daru’l-Harb” de, önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’ın bu Sünnet’i geçersiz olduğu gibi, çok da yadırganır.

Farz-ı ayn ve vaciblerin, gayr-ı İslâm devlet ve gayr-ı müslim yöneticiler tarafından ortadan kaldırıldığı işgal altındaki İslâm topraklarında, sünnetleri gündeme getirmek, ne kadar kabul görür acaba?!

Bundan dolayı İslâm’ın gereği olan emirleri ve nehiyleri ne zaman, hangi imkân ve mekânda gündeme getirilip edâ edileceğini iyi bilmek gerek. Bunun için mü’min müslümanların Tevhidi meseleleri iyice kavradıktan, yani katık­sız bir imana sahib olduktan sonra, “İlmihalini” çok iyi öğ­renmesi, bilmesi ve idrak etmesi gerekir. İlmihal, yani için­de bulunduğu hâlin ilmi, her mü’mîn müslümanın üzerine farz, vacib, Sünnet, mustehab, helâl, haram, mekruh gibi “Efal-i Mükellefin” nin bilinmesi, öğrenilmesi ve şuuruna erilip amel hâline getirilmesidir. İlmihalin öğrenilmesi, her mü’min müslümanın üzerine farz-ı ayndır. Çünkü ilmihal, farz-ı ayn ilimleri kapsar. Farz-ı ayn ilimlerin öğrenilmesi de, farz-ı ayndır. Elbette ilmihal denilince, kitap piyasasın­daki “Namaz Hocası” kitaplarını veya yalnızca İslâm’ın beş rüknünü, günün şartlarını gözönünde tutmadan anlatan ve isimlerine “Tam ilmihal” denilen kitapları kastedmiyoruz. Tağutî zulüm yönetimlerinin egenemliği altındaki mazlum, müstaz’af ve mahkûm müslümanların hâlini İslâm’a göre gündeme getirip İslâmî çözümler sunan ilmihallerden bahse­diyoruz. Mü’min müslümanlar, İslâm’a göre hangi “Dar”da yaşıyorlarsa, yani İslâm’ın yönetime, yönetenlere ve yöneti­lenlere hakim olduğu “Daru’l-İslâm”da veya İslâm’ın yasak­landığı, Kur’ân-ı Kerim’in yerine heva-u heveslerinden kay­naklanan anayasaların geçerli olduğu gayr-ı İslâmî düzen­lerde (Daru’l-Harb’de) yaşıyorlarsa, ilmihal ona göre gün­deme gelir. Daru’l-îslâm’da olan bazı meseleler, Daru’l-Harb’de olmayabilir. Daru’l-İslâm’da yapılması gerekli olan bazı ameller, Daru’l-Harb’de harbîlerin zorlaması ve zulmü gereği yapılamaz bir hâle gelir. Bu şartların iyice bilinmesi ve göz önünde tutulması lazımdır. Misafir ile ev sahibinin tabi olduğu şartları ve edebleri iyi bilmek gerek. Misafir, misafirliğin hakkını, şartlarını ve adabını iyice bilecek ve riayet edecek, ev sahibi de, misafire karşı nasıl davranacağının şartlarını iyi bilip adabı gereği hareket edecektir. Her hâl ve harekette ölçümüz İslâm olduğu gibi, elbette bu ko­nuda da ölçü, İslâmdan başka bir şey olamaz, olmamalıdır da. Eğer ev sahibi ve misafir, konumlarına göre davran­mazlar, misafir, ev sahibi gibi davranırsa, orada bir düzen­sizlik baş gösterir. Doğru, yanlışa karışıverir.

Bu örnekten hareketle muvahhid mü’min müslümanlar, hangi zamanda ve hangi mekânda olduklarının far­kına varacak, o anda Allah ve Rasulullah (s.a.s.) kendisine ne emretmiş ise, yani Kur’ân ve Sünnet’in gereği ne ise, ye­rine getirmeye gayret edecektir.

Komşu olsun veya olmasın hiç bir müslümana ve har­bî olmayan insana zarar vermek, mü’min müslümana yakışmaz! Mü’min müslümanlar, diğer mü’min kardeşlerine her zaman iyilik düşünür ve güzel davranırlar.

Mü’min müslümanlar, Allah’ın dinine yardım ettikçe Allah, onların yardımcısıdır.[290] kim ki, mü’min müslümanlara karşı kötülük düşünürse, Allah da, onlara gerekli cezayı verir. Çünkü muvahhid mü’minler, Allah’ın velileri, yani dostlarıdırlar.

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur:

“Allah şöyle buyurdu: Her kim, beni tanıyan ve ihlas ile bana ibadet eden bir kuluma düşmanlık ederse, ben de ona harb ilan ederim.” [291]

Rasulullah (s.a.s.)’in Sahabesi Sırma (r.a.)’ın rivaye­tiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Kim bir (müslümana) zarar verirse, Allah da, onu za­rara uğratır. Kim bir mü’mine meşakkat verirse, Allah da, onu meşakkatta bırakır.” [292]

Bu, böyledir!

Muvahhid mü’min kulların sahibi, Allah Teâlâ’dır. Çünkü mü’min müslümanlar yalnız Allah’ın kullarıdırlar. Rabbi Meliki, İlâhî ve hâkimi yalnızca Allah’dır.

Muvahhid mü’minler, Rasulullah (s.a.s.)’ın şu müjdesiyle sevinmektedirler. Huzeyfe (İbnu’l-Yeman, r.a.)’ın rivayetiyle önderimiz Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“İnsanın, ehli, malı, komşusu yüzünden uğrayacağı fitneye, namaz kılması, oruç tutması, sadaka vermesi kefaret olur.”[293]

İnsanın kendisi ne kadar iyi olursa olsun, diğer insan­lara ve komşulara karşıki tavrında iyi olmadıkça, onun iyili­ğinin toplumsal bir faydası yoktur. Hatta ferdî iyiliğiyle be­raber, komşularına ve içindeki yaşadığı topluma karşı yaptı­ğı kötülük, verdiği eziyet, ferdî iyiliklerini de siler-süpürür. Ebu Hüreyre (r.a.) şöyle anlatır: Rasulullah (s.a.s.)’e:

Filanca kadın geceyi ibadetle geçirir, gündüzleri oruç tutar, çalışır ve sadaka verir. Bir de dili ile komşularına eziyet verir, dendi: Rasulullah (s.a.s.): “O kadın da hayır yoktur, o cehennemliktir.” buyurdu. Ashab: Filanca kadın ise, farz namazları kılar, yağı alınmış peynirleri sadaka verir ve hiç kimseye eziyet etmez, dediler. Rasulullah (s.a.s.), buyurdu ki: “O kadın, cennet ehlindendir.” [294]

Komşulara karşı tavrın olumlu ve olumsuzunun cezası ve mükafaatı, hadiste böyle beyan ediliyor, Rasuiullah (s.a.s.) tarafından. Komşunun malına ve ırzına karşı işlene­cek suçun, başkalarına karşı işlenmesinden on kat ziyade gü­nah olduğunu beyan buyuran yine önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’dır.

Mikdad İbni’l-Esved (r.a.) anlatıyor: Rasulullah (s.a.s.), Ashabına zinadan sordu. Ashab: Haramdır. Allah ve O’nun Rasulü, onu haram kıl­mıştır, dediler. Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “İnsanın, on kadınla zina etmesi, komşusunun karısı ile zina etmesinden, üzerine daha hafif günahdır.” Yine Ashab’a hırsızlıktan sordular. Ashab: Haramdır. Onu, Aziz ve yüce olan Allah ile O’nun Rasulü haram kılmıştır, dediler. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “On ev halkından çalması da, komşusunun evinden çalmasından üzerine daha hafif günahdır.”[295]

Daha önce zikredilen bir hadis-i şerifi, Önemine bina­en buraya kaydetmenin faydalı olacağı kanaatindeyiz. Gü­zel ve faydalı olan şeyin tekrarı, hem güzel, hem de faydalı olur. Abdullah b. Mes’ud (r.a.) anlatıyor: Ben, Rasulullah (s.a.s.)’e: Allah indinde hangi günah en büyüktür?, diye sor­dum. “Allah, seni yarattığı hâlde Allah’a benzer bir eş uydurmandır.” buyurdu. Ben: Hakikaten bu, elbette büyük günahdır, dedim. Sonra hangi günah (büyüktür)? diye sordum. Rasulullah (s.a.s.): “Seninle beraber yemek yemesinden korkarak çocu­ğunu öldürmendir.” buyurdu. Bundan sonra hangisidir? diye sordum. Rasulullah (s.a.s.): “Komşunun halilesiyle (karısıyla) zinâlaşmandır.” bu­yurdu.[296]

Komşu, komşusuna güvendiği için onun komşuluğuna razı olmuş ve bu güven duygusundan dolayı gönül rahatlığı ile evini terk edip sabahtan akşama kadar çalışmak üzere işinin başına gidiyor. Komşuya karşı yapılacak her hangi bir yanlışlık, bu güven duygusunu alt-üst eder. O komşuyu manen yıkar, çökertir. Hayattan soğutup, onda yaşama se­vincini bırakmaz.

Bunun için komşuya karşı işlenecek bir suçun günahı, diğerlerine karşı işlenen suçun günahından on misli ağırdır. Böyle bir suçun işlenişi, komşuyu, komşuya düşman eder, dolayısıyla koskoca bir toplumun huzurunu bozar. Elbette katıksız bir iman sahibi olan mü’mîn müslümanlar, bu konu­da çok hassas ve dikkatli olurlar.

Komşunun, diğer komşu üzerindeki haklarından birisi de, komşunun cenazesinin defnine iştirak ederek acılarını paylaşmaktır. Düğün ve bayram gibi neşeli, sevinçli ve bol günlerinde neşesini, sevincini ve bolluğunu paylaştığı kom­şusunun dar, felaket ve acılı günlerinde onların yardımına koşmalı, acılarını paylaşmalıdır.

Cenaze evi olan komşunun hizmetinde bulunmalı, ta­ziye için gitmeli, maddî ve manevî yardım etmeli. Taziye günleri olan üç gün boyunca onlara yemek-içmek gibi tabi ihtiyaçlarının giderilmesinde yardımcı olmalıdır. Çünkü cenaze evinde ferdlerinin yürek acıları, onların bü ihtiyaçla­rını giderici bir durumda olmadıklarını ortaya koymaktadır. Bu konuda, komşuların yardımına muhtaçtır.

Abdullah b. Cafer (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre O, şöyle demiştir: Cafer’in Ölüm haberi gelince, Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Cafer’in ailesi için yemek pişirin, Çünkü başlarına kendilerini meşgul edecek, durum geldi.”[297]

Rivayet edildiğine göre, Hasan Basrî (rh.a)’e komşu­luğun hududundan sorulmuş, O da:

“Ön tarafından kırk ev, arka tarafından kırk ev, sağ tarafından kırk ev, sol tarafından kırk evdir, dedi.” [298]

Herhangi bir evin merkez kabul edilmesi hesabıyla yüz altmış ev birbirine komşu olur. Her ev, merkez kabul edilecek olursa, bir şehir birbirine komşu olur. Şehirler, şehirlere, bölgeler, bölgelere komşu olurlar ki, bütün yeryü­zünde yaşayanlar birbirini komşu demektir.

Böylece bütün insanlar birbirlerinden sorumludurlar. Komşusu aç iken, kendisinin tok yatmaması gerekir. Ancak böyle bir anlayış, böyle bir iman ve böyle bir nizam insanlı­ğın kurtuluşunu sağlayabilir. Malum olunduğu üzere, bu nizam da, yegane hayat nizamı olan İslâm’dır! İslâm’dan başka hiç bir düzen de, ne bu anlayış var, ne de olabilir.

İbn Ömer (r.a.), dedi ki: Gerçekten üzerimize bir zaman-yahud bir vakit-geldi ki, hiç kimseye altını ve gümüşü, müslüman kardeşin­den daha sevgili olmadı. Şimdiki hâlde ise, altın ve gümüş her birimize müslüman kardeşinden daha sevgilidir. Rasulullah (s.a.s.)’ın şöyle dediğini işittim: “Kıyamet günü komşusunu yakalayan nice komşu vardır ki, şöyle der: Ya Rabb, bu yüzüme kapısını kapatarak, iyiliğini esirgemişti.”[299]

Yeryüzünün en hayırlı nesli olan Ashab ve yeryüzü­nün en mutlu asrı Asr-ı Saadet. Saadet Asrı’nda, en hayırlı nesil, müslüman kardeşini hiç bir dünya metaına değişmez­di. Onun gözünde mü’min müslüman kardeşi, dünyanın al­tınından, gümüşünden çok değerliydi. Bundan dolayı mü’min insan ön plandaydı. Bundan dolayı gerçek iman kardeşliği oluşmuştu. Dünya serveti, mü’min müslümanın hizmetine verilmişti. Bu en hayırlı nesilden sonra gelenle­rin nezdinde altın ve gümüş, müslüman kardeşinden daha değerli görülür oldu. İşte o zaman toplumsal düzen bozuldu, kalbler birbirinden soğudu.

Rasulullah (s.a.s.)’ın, Kur’ân ile eğittiği en hayırlı neslin değer ölçüsü böyle olduğu için, en hayırlı nesil ve muttakilerin imamı oldular. Onların muallimi (öğretmeni) Rasulullah (s.a.s.) idi.[300] Rasulullah (s.a.s.), bütün ümmetin muallimi, mürşidi, örneği ve önderidir. En hayırlı nesil ev­lan Ashab neslini yetiştiren Kur’ân-ı Kerîm, hiç bir değiş­meye uğramadan, ilk inzal olduğu gibi taptaze ve capcanlı günümüzde mevcuddur… Rasulullah (s.a.s.)’ın İse, ayni can­lılıkla Sünnet-i Seniyyesi ile günümüzde yaşamaktadır… Muvahhid mü’minlerin vazifesi, aynı kaynaktan beslenen en hayırlı neslin tavrını sergilemek ve aynı karaktere bürünüp onlar gibi davranmaktır…

Herhangi bir satışta, satılanı alma hususunda komşu olanların önceliği vardır. Satılacak, evin veya arazinin önce komşulara teklif edilmesi gerekir. Ola ki, onların ihtiyacı vardır, onlar almak isterler veya başkaların gelmesini arzu kılmazlar. Bu onların en tabiî hakkıdır. Onlara danışma­dan evin veya komşusu oldukları arazinin, tarlanın bahçenin başkalarına satılması, onları rahatsız edebilir. Yeri satın alan yeni komşularla anlaşamayabilirler veya onların ihtiyacı var iken başkalarına satılması, kendilerini çok rahatsız ede­bilir.

Bu konuda Samura (r.a.), şu hadisi rivayet eder. Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Evin komşusu, komşu olduğu eve ve araziye başka­sından daha haklıdır.” [301]

Mü’min müslüman komşunun, komşusu hakkındaki kanaati, o komşunun şahsiyeti için ciddî bir ölçüdür. Bu hakikati, biz muvahhid mü’min müslümanlara, her haliyle “El-Emin” ve her sözü doğruların en doğrusu olan önderi­miz Rasulullah (s.a.s.) beyan buyuruyorlar.

Abdullah b. Mes’ud (r.a.) şöyle anlatır: Bir adam: İyilik ettiğim zaman (yaptığım işin iyi olduğunu) ve fenalık ettiğim zaman (yaptığım işin fena olduğunu) nasıl bilebilirim? diye sordu. Rasulullah (s.a.s.): “Sen (ne yaptığını bilen dindar) komşularını: İyilik ettin, söylerken işittiğin zaman muhakkak iyilik etmiş (olur) sun. Ve sen, onları: Fenalık ettin, derken işitince gerçekten fenalık etmiş (olur) sun.” buyudu.[302]

Yegane önderimiz Rasulullah (s.a.s.) böyle buyurarak, biz ümmeti olan mü’min müslümanlar için birer kilometre taşları niteliğindeki ölçüleri verirken, O’nun mektebinde ye­tişmiş Sahabesi de (Allah cümlesinden razı olsun), kendi zamanlarında ve kendilerinden sonra gelenler için Rasulul­lah (s.a.s.)’den aldıkları ilham ile hikmetli sözleri miras ola­rak bırakmışlardır. Onlardan birisi Rasulullah (s.a.s.)’ın azadlısı Hz. Sevban (r.a.)’dır.

Sevban (r.a.), şöyle diyor: “Üç günden ziyade dargınlıklarını devam ettiren iki adamdan biri helak olur. Eğer bu dargınlık üzerine ikisi de ölürlerse, her İkisi toptan helak olmuşlardır. Komşusuna, evinden çıkıncaya dek, zulmeden ve onu baskı altında tutan kimse, muhakkak helak olmuştur.” [303]

Birbirilerinin haklan konusunda çok hassas olan iki müslüman komşu, birbirlerinin haklarına tecavüz konusunda, çok dikkatli olmalı, en küçük bir haksızlığı ne yapmalı, ne de yapana rıza göstermelidir. Daha önce zikredilen hadislerden anlaşıldığı gibi, komşunun malına tecavüz, diğer­lerine tecavüzden on kat daha günahtır.

Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) şöyle buyurur:

“Birbirinizin mallarını haksızlıkla yemeyin ve siz, bile bile günahla insanların mallarından bir bölümünü, yemeniz için onları hakimlere aktarmayın.”(Bakara/188)

Ve yine yegane önderimiz Rasulullah fs.a.s.), biz ümmetine bir iyilik Ölçüsü veriyor. Abdullah îbn Amr (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Allah katında arkadaşların en iyisi, arkadaşına en iyi olanı ve Allah katında komşuların en iyisi, komşusuna en iyi olanıdır.” [304]

Huzur ve saadet içinde sıhhatli bir hayatın yaşanması­nın şartlarından birisi de, komşuların birbirine karşı iyi dav­ranması ve birbirine yardım edip destek olmasıdır.

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Bir komşu (evinin) duvarına öbür komşusunun bir ağaç (başı) koymaktan men’edemez…” (Bu hadisi, Ebu Hüreyre yanındakilere rivayet edince işitenler, bunu uzak sayıp başlarını yere doğru eğmişlerdi.) Sonra Ebu Hüreyre: Bana ne oluyor ki, sizleri ben, bu makaaleden, yahud bu Sünnet’ten yüz çeviriciler olarak görüyorum. Val­lahi ben, evin duvarına konulacak hatıl başını sizin omuzla­rınız arasına korum, emin olunuz, demeyi sürdürmüştü.” [305]

Komşular, kendi aralarında yardımlaşırken, birbirleri­ne araç ve gereçleri ödünç verdiklerinde her hangi bir zarar-ziyan gündeme geldiğinde o zararı tazmin etmelidirler. Bu konuyu ciddiye almalı ve ihmal etmemelidirler. Bu konu hafife alınır, verilen zarar tazmin edilmez ve kulak ardı edi­lecek olursa, komşular arasının soğuması ve aralarının açıl­masına vesile olur. Böylelikle oluşturulmak istenen huzurlu çevrenin huzuru bozulur. Halbuki, önderimiz Rasulullah (s.a.s.), komşuya verilen küçük bir zarar bile olsa, onu tazmin etmiş ve komşuların gönlünü almış, bu iyiliği vasiyet eylemiştir.

Enes (r.a.), şöyle anlatır: Nebi (s.a.s.), hanımlarından biri (Hz. Hafsa, r.anha) O’na bir tabak içinde yemek hediye etmişti ki, Aişe, eli ile tabağa vurarak içindekini döktü. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.): “Yemek, yemekle; kap, kapla (tazmin edilir).” buyurdu.[306]

Yine Enes b. Malik (r.a.) anlatıyor: Rasulullah (s.a.s.), ödünç olarak bir tabak aldı ve kaybolunca onu, sahiblerine tazmin etti.[307]

Yegane Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) şöyle buyurur:

“Onlar, gösteriş yapmaktadırlar. Ve ufacık bir yardımı (veya zekatı/maûnu) da engellemektedirler.”(Maun/6-7)

Gösteriş yapan, namazlarından gaflette olan ve kom­şuların birbirine yardım maksadıyla ödünç alıp verdiklerini bile engellemeye çalışan olumsuz tipler, böyle beyan buyrulmuştur.

Ebu Ubeyde anlatır: Abdullah b. Mes’ud (r.a.)’dan “El-Mâun” kelimesi so­rulduğunda:   “Bu, insanların kendi aralarında birbirlerinden alıp verdikleri balta, kazan, kova ve benzeri şeylerdir” demiştir.[308]

İkrime (r.a.) da şöyle demiştir: “Mâûn’un en yükseği, farz kılınmış zekattır. En aşa­ğısı ise, faydalanılacak şeyleri arıyeten vermektir.” [309]

Babasından rivayette bulunan ve kendisine Buheyse denilen bir kadından rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Babam, Rasulullah (s.a.s.)’den izin alarak (başını) O’nun gömleğinin altına soktu da Öpüp sarılmaya başladı. Sonra: Ya Rasuluîlah, (başkasından) esirgenmesi helâl ol­mayan şey nedir? diye sordu. Rasulullah (s.a.s.): “Sudur” diye cevab verdi. Babam tekrar: Ya Rasulullah (başkasından) esirgenmesi helâl ol­maz şey nedir? diye sordu. Rasulullah (s.a.s.): “Tuzdur” cevabını verdi. Babam yine: Ya Rasulullah, (başkasından) esirgenmesi helâl ol­mayan şey nedir? diye sordu. Rasulullah (s.a.s.): “Hayır işlemen, senin için hayırlıdır” cevabını verdi. [310]

İslâm ulemâsından Fahreddin er-Râzî (rh.a), şöyle demektedir:

“Müfessirlerin çoğunun görüşüne göre, “Mâûn”, örfen verilmesi gereken, verilmemezlik, edilmeyen, fakir-zengin herkesi birbirinden istediği şeylerin adıdır. Böyle şeyleri vermeyenler, kötü huylu ve cimri diye nitelendirilirler. Bu şeyler, balta, kazan, kova, bakraç, çengel, kalbur ve keser gibi kap-kacak, alet-edevattır. Bunlara tuz, su ve ateş (kibrit vs.) gibi şeylerin verilmesi de girer. Çünkü şöyle rivayet edilmiştir: “Üç şeyin verilmemesi helâl değildir: Su, ateş ve tuzun.”[311]

Nafî’ İbn Abdi’l-Haris (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Geniş ev, dürüst komşu ve rahat binek müslüman ki­şinin saadetindendir.” [312]

Dünya hayatında saadet üzere yaşamanın en tabi sebeblerindendir, geniş ev, dürüst komşu ve rahat binek. Mü’min müslümanın saadetine gölge düşüren sebeblerinden birisinin, kötü komşu olduğu böylece anlaşılmaktadır.

Ebu Musa (r.a.)’nın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “İnsan, komşusunu, kardeşini ve babasını öldürmedikçe kıyamet kopmaz.”[313]

Haklarına riâyet edilmesinin farz olduğu komşu, kar­deş ve baba sebebsiz yere öldürülebiliniyorsa, böylece in­sanda merhamet ve sevgi duyguları köreliyorsa bu, o toplumun kıyameti demektir. O toplumda, bu gibi vahşîlikler işleniyorsa, o toplumun kıyameti kopmuş ve hayatî yönüyle iflâs etmiştir. Bu vahşet, tüm dünyayı ve tüm toplumları sa­racak olursa, bu kargaşa, insanlığın kıyametinin kopmasına en tabiî sebeblerden olur.

Bu felaketlerin önlenmesi için yeniden İslâm’a dö­nülmesi, katıksız iman edilip salih amel işlenmesi gerek. Muvahhid aile ferdleri arasındaki hukuka riâyet edildiği ka­dar, komşuluk haklarına da, İslâmî ölçülerde riâyet edilme­lidir. Bu vazife, her mü’min müslümanın boynuna edası anın vacibi olan bir borçtur! Mutlu yuvanın, huzurlu top­lumun oluşmasının şartı ve sebebi budur!

ALLAH İÇİN SEVMEK

Mü’minlerin annesi Aişe (r.anha) şöyle demiştir: Ben, Rasulullah (s.a.s.)’den işittim, şöyle buyuruyordu: “Ruhlar, (sınıf, sınıf, zümre zümre) toplanmış cema­atlerdir. Bundan ötürü içlerinden birbirileriyle tanışanlar, sevişip anlaşmışlardır. Aralarında birbirileriyle birleşmeyen (yahud zıdlaşanlar) ise dünyada ihtilafa düşmüşler, anla­şamamışlardır.”[314]

Ebu Hüreyre (r.a.) da, aynı konuda şu hadisi nakleder. “İnsanlar, gümüş ve altın madenleri gibi madenlerdir. Cahiliyyet devrinde hayırlı olanları, fakih olmak şartıyla İslâm’da da hayırlılardır. Ruhlar da, toplu cemaatlerdir. On­lardan birbirileriyle tanışanlar kaynaşır, tanışmayan ayrılır­lar.” [315]

Yegane Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) tarafından yalnızca kendisine kul olup, O’ndan başka hiç kimsenin emrine itaat etmemek için yaratılan insan kullar, [316] imtihan için yeryüzüne gönderilmişlerdir.

Rabbimiz Allah (c.c.) tarafından ruhlar olarak yaratı­lan ve kendilerinden Allah’dan başka hiçbir rabb tammayacak, kabul etmeyeceklerinden dolayı ahd alınan insanların[317] bedeni topraktan yaratılıp, dünya şartlarında kendilerine eceli belli bir hayat verilmiştir.

Rabbimiz Allah (c.c.) tarafından ruhlar âleminde ya­ratılan insanlar, o zaman tanışmış ve kaynaşmışlardır. Grup grup yaratılan ruhlar, cemaatler hâlinde bulunmuş ve kendi karekterlerine göre tanışmış, birbirini sevmiş ve kaynaşmış­tır. O âlemde birbiriyle tanışmayanlar, zıdlaşanlar, birbi­riyle sevgi bağlarıyla bağlanmayanlar, dünya hayatında da, birbiriyle zıdlaşır, kaynaşmaz ve aralarında sevgi oluşmaz. Kendisi doğruların en doğrusu, bildirdiği haberler de doğruların en doğrusu olan yegane Önderimiz ve örneğimiz Rasuluilah (s.a.s.), biz ümmeti olan muvahhid mü’minlere bu doğru haberi vermektedir! Muvahhid mü’min müslümanların, birbirilerinin üze­rindeki haklarından birisi de, birbirilerini Allah içi sevmek ve birbirleriyle kaynaşmaktır. Bu, mü’minlerin kalblerinde yer etmiş sağlam, katıksız ve kuvvetli imanın bir gereğidir. Mü’minler, birbirilerine karşı böyle kuvvetli ve yüksek dere­celi bir muhabbetle birbirilerini sevdikleri ve saydıkları için aralarındaki kardeşlik rabıtası çok sağlamlaşır.. Hatta öyle olur ki, bedenleri buluşup görüşmeden önce, İmandan kay­naklanın bu sevgi ile ruhları buluşup kaynaşırlar. Çok uzaklarda bile olsalar, birbirilerini hisseder, özlem duyarlar. Abdullah b. Amr İbnu’l-As (r.a.)’ın rivayetiyle Rasu­luilah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“İki mü’minin ruhları, daha sahibleri birbirini görme­den bir günlük yol mesafesinde karşılaşırlar.” [318]

Önderimiz Rasuluilah (s.a.s.)’in ruhlarla ilgili vermiş olduğu en doğru haberi, gayb haberlerinden olduğu için, o anda hangi ruh veya ruhlar birbiriyle kaynaşmış veya zıdlaşmış bilmiyoruz. Bize düşen vazife, Rabbimiz Alİah ve O’nun Rasulü (s.a.s.)’in mü’minlerin nasıl davranacağını gösterdikleri emirleri yerine getirmektir. Gerçekten muvah­hid mü’minlerin birbirilerine sevmelerinin gerekli olduğuna inanıyoruz.

Vazifelerimizden birisi de muvahhid mü’min kardeşlerimizi sevmemizdir. Amma az, amma çok bu sevmek vazifemizi yerine getirmek gerek!

Rabbimiz Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

“Ey iman edenler, Allah’dan sakının ve sadıklarla (doğrularla) beraber olun.”(Tevbe/119)

Bu emirde, birbirine bağlı ve birbirinden ayrılmayan, ayrılması mümkün olmayan üç şey vardır:

1) iman edenler,2) Takva sahibi olmak, 3) Sadıklarla beraber bulunmak.

Demek ki, her şeyden önce sapasağlam ve katıksız iman etmek gerekir. Rabbimiz Allah nasıl emretmiş ve ön­derimiz Rasulullah (s.a.s.) nasıl göstermiş ise, öylece iman etmek!? İmana ne bir şey eklemek, ne de bir şey çıkar­mak. Nasıl inanılması gerekiyorsa öylece inanmak, kalb ile tasdik, dil ile ikrar edip, hâl ve hareket ile isbat etmek! Ka­tıksız imanın aleyhine hiç bir kusur etmemek, bir suç işle­memek! Herhangi bir kusur ve suç işlendiği takdirde, he­men tevbe edip, noksanlığı gidermek. Bir daha böyle bir suç işlememek konusunda çok dikkatli olmak. İşte gerçek iman eden mü’minlerin vasıfları bunlardır.

Bu vasıfta olan muvahhid müminler, imanlarının ge­reği olan salih ameli, yani hayatlarının her hâlini, Allah ve Rasulullah (s.a.s.)’in emrettiği şekilde yaşamayı gündemde tutmalıdırlar. Her an Allah’ı görüyormuş gibi davranmalı­dırlar. Onlar, yaratılışları gereği Allah’ı görmüyorlarsa da Allah, onları görüyordur. [319] Böyle davranmak takvadır, Al­lah’dan sakınmadır. Yaşanan hâlde, emredileni, emredildiği gıbi yapmaktır. Çünkü Allah görüyor. Muvahhid mü’min, her an Allah ile beraberdir. Rabbi Allah, ona şah damarın­dan daha yakındır.[320] Onun her şeyini bilip gördüğü gibi, kalbinin derinliğinde sakladığını da bilir. [321] Her an Allah’ın huzurunda ve Allah kendisi bilip, görüp dururken nasıl dav­ranması gerekiyorsa öylece davranır muvahhid mü’min.

Takva budur! Katıksız iman ve gerçek takva sahibi olan mü’minlerin, kendileri gibi dosdoğru olan mü’minlerle beraber olmaları emrediliyor. Rabbimiz Allah, mü’min ve muttaki kullarına, “Sadıklarla beraber olun” diye emrediyor. Müş­riklerle, kâfirlerle, münafıklarla, mürtedlerle, fasıklarla, fâcirlerle ve zalimlerle beraber olmayın, ancak “sadıklarla beraber olun!” Dinimizin, canınızın, malınızın, aklınızın ve neslinizin, yani dünya hayatınızın ve ahiretinizin sağlığı, selameti, mutluluk ve saadeti için, katıksız iman edin, takva sahibi olmak kaydıyla sadıklarla beraber olun.

Rabbimiz Allah böyle buyururken, önderimiz Rasulullah (s.a.s.), bu ayet-i kerimedeki emrin, bir tefsiri mahiye­tinde şu beyanda bulunuyor. Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Kişi dostunun dini üzeredir. Bu yüzden her biriniz, dost edindiği kişiye dikkat etsin”[322]

Dost tutulan, sevilen, sayılan ve aynı inancın payla­şıldığı kişiyi iyi seçmek lazımdır. Onunla sürekli beraber olmak, aynı hayati bakış açısını ve kanaati taşımayı berabe­rinde gündeme getirir. Din, yani inanç ve onun yaşantıya yansıması, dostlar arasında aynı şekilde algılanır. Karşılıklı saygı ve sevgi, zamanla inancın ve onun hâl olarak yaşan­masını da aynîleştirir. Bundan dolayı eğer dostlarımız mu­vahhid mü’min ve muttaki şahsiyetler ise, o salihlerle bera­ber olmak, onların halleriyle hâllenmeyi sağlar. Onlar gibi muvahhid, onlar gibi mü’mîn ve onlar gibi muttaki olmaya başlar, onlarla beraber olan kişiler. Eğer gerçekten birbirilerini seviyor ve sayıyorlar ise, akide ve amel birlikteliği olu­şur. Çünkü gayr-ı müslim ile muslim arasında, müşrik ile muvahhid, kâfir ile müslüman arasında hiç bir zaman ne saygı oluşur, ne de sevgi.

Gayr-ı müslimler, müslümanlar onların dinlerine tabi olmadıkça, müslümanlardan razı olmaz ve müslümanları sevmezler.[323]

Muvahhid mü’minler, başta Yahudî ve Hristiyanlar olmak üzere kitaplı ve kitapsız hiç bir gayr-ı müslimi dost edinemez. [324] Onlarla mü’minler arasında hiç bir velayet, hiç bir sevgi bağı bulunamaz… Bundan dolayı beşerî bir ideoloji ve düzenin taraftan, mü’minin dostu olamaz… Mü’min, sonu “İzm” ile biten tüm tağutî ideoloji ve rejimleri reddetmekle mükelleftir!

Rabbimiz Allah, mü’min kullarını, “Yahudî ve Hristiyanları dostlar edinmeyin” diye emrederken, herhalde komünistleri, kapitalistleri, liberalistleri, faşistleri, nasyonalistleri, lâikleri ve demokratları dostlar edinebilirsiniz diye bir emir ve müsade etmemiştir! Yahudi ve Hristiyanlarla beraber, diğer gayr-ı müslim olanları da dostlar edinmeyin demek­tir.

Allah’ı yegâne kanun koyucu, İslâm’ı hayat nizamı, Rasulullah (s.a.s.)’i yegâne önder ve Kur’ân-ı Kerim’i yegâne hayat düsturu, temel yasa kabul etmeyen veya bunlar, bera­ber beşerî kanun ve nizamları kabul edenlerin tümü gayr-ı muslimdir. İster kitaplı olsun, ister kitaplı olmasın hepsi gayr-ı müslimdir. Onlar, İslâm’ı, yönetimde, yönetenlerde ve yönetilenlerde kabul etmedikleri için, İslâm’dan kabul edilemezler. Her ne kadar müslüman ismini taşıyor, kendisi­nin müslüman olduğunu söylüyor ve işgal altında bulunan bir İslâm toprağında yaşıyorsa da, onun hakkındaki hüküm değişmez. Allah ile beraber başka bir yasama yetkisi, Kur’ân’la beraber başka bir yasa, İslâm’la beraber başka be­şeri bir düzen ve Rasulullah (s.a.s.) ile beraber başka bir ha­yat önderi kabul edenlerin, İslâm’la ilişkileri tamamen ke­silmiştir. Eğer onlar ve onlara taraftar olanlar, bunun far­kında değil iseler, İslâm’dan yana büyük bir cehaletin için­dedirler. Eğer bu işin farkındadırlar da, yalnızca taraftarla­rını ve diğer aldanmaya hazır olanlan aldatmak için böyle davraniyorlarsa, o zaman da korkunç bir ihanetin içindedirler. Bunlar, ya tam cahil, ya tam haindirler. Her iki hâlde de İslâm’la ilişkileri yoktur!

Yegâne Rabbimiz Allah (c.c), mü’min kullarının kimlere dost olmaları gerektiğini şöyle beyan eder:

“Sizin dostunuz (veliniz) ancak Allah, O’nun Rasulü, rûkü’ ediciler olarak namaz kılan ve zekâtı veren minlerdir.”

“Kim Allah’ı, O’nun Rasulü’nü ve iman edenleri dost ve veli edinirse, hiç şübhe yok, galib gelecek olanlar, Allah taraftarlarıdır.”(Maide 55/56)

Muvahhid mü’minlerin dostu Allah’tır ve O’nun Rasulü (s a.s.)’dir. Namaz kılan ve zekâtı veren mü’minlerdir. Makbul iman sahibi ve yine kendileri gibi akideye sahip olan müminlerdir.

Bu beyandan sonra Rabbimiz Allah, mü’min kulları­nın kimleri dost edinmemelerini beyan buyurur:

“Ey iman edenler, sizden önce kendilerine kitab veri­lenlerden dininizi alay ve oyun (konusu) edinenleri ve kâfirleri dostlar (velîler) edinmeyiniz. Ve eğer inanıyorsanız, Allah’dan korkup sakının.”(Maide 57)

“Ey iman edenler, eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi veliler (dostlar) edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin kendi­leridir.”(Tevbe 23)

Allah ve O’nun Rasulü(s.a.s.), mü’min müslümanlara her zaman iyilerle ve salihlerle dost olmayı, arkadaş olmayı emretmişlerdir. Önderimiz Rasulullah (s.a.s.), bu konuda şöyle bir örnek verir.

Ebu Musa (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“İyi arkadaş ile kötü arkadaşın meseli, misk taşıyıcısı ile ateş üfleyip saçan demirci körüğü gibidir. Misk taşıyıcısı, ya sana bir miktar verir, yahud sen, ondan biraz satın alırsın, yahud da ondan güzel bir koku bulur, koklarsın. Demirci körüğüne gelince, onu üfürmesi, ya senin elbiseni yakmak, yahud da sen ondan çirkin bir koku koklamak durumundasm. [325]

Dikkate şayan bir temsil konuyu yeterince açıklıyor. Hz. Muhammed(Sas)’in açıklamasını yaptığı bu iki arkadaş profili incelendiğinde en azından faydalı veya zararlı olsada, arkadaş seçiminin önemi ortaya çıkıyor. Bu birinci merhale, fakat kötü kokan kimseleri bırakacağız anlamınada gelmemeli onlarla ilgilenmeyi ortamın tamamen mis kokması için de çalışacağız.

Muvahhid mü’minler, Allah’ın izniyle tüm gayretleri­ni ve imkânlarını sarfederek, çevrelerini misk kokularıyla donatılmış bir çevre yapmaya çalışmalıdırlar. Demirci körüğüne benzeyenlerin, misk taşıyıcısına dönüşmesi için tüm imkânlarını harcamalıdırlar. Mü’minlerin vazifesi, iyilerle, sadıklarla beraber olmak olduğuna göre, ya çevrenin hepsi iyi ve sadık olmalı, ya da oldurulmalıdır. Bulunduğu çev­re, kötü bir çevre ise, mü’minlerin vazifesi oranın iyi bir çevre olmasına vesile olmaktır. En son gayret ve imkânın harcanması, olumlu bir netice vermiyorsa, en son yapılacak iş, o çevreden hicret etmektir. Dünya menfaatına meyledip o kötü çevrede durmak, onlar gibi olmak demektir. Bugün olmasa, yarın olur veya diğer gün. Bu çevre, muvahhid ai­lenin dar mânâda küçük çevresi olduğu gibi, mü’min müslümanların mahkûm edildiği işgal altındaki İslâm toprakları da olabilir!

Muvahhid mü’minler, diğer mü’min kardeşleriyle ve­ya dost çevresiyle ilişkilerini İslâmî ölçülerde sürdürmek mecburiyetindedirler. Çünkü onların her hâl-u kârı İslâm’a göre olmalıdır. Onlar, iman etmiş ve islâm’a teslim olmuşlardır. Her hâl-u kârlarının İslâm’a göre olması iman ve teslimiyetin gereğidir.

Ebu Said el-Hudrî (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

“Yalnız mü’minle arkadaş ol ve yemeğini ancak takvalı kişi yesin![326]

Rasulullah (s.a.s.)’in ümmetine emri ve vasiyeti… “Yalnız mü’min ile arkadaş ol!” Mü’min, mü’minin kardeşi ve mü’min, mü’minin arkadaşıdır. Mü’minin, yeryüzünde mü’minden başka dostu yoktur.

Mü’min, arkadaş çevresini mü’minlerden oluşturmalı­dır. Eğer böyle bir çevrede yaşamıyorsa, imkânlar dâhilinde mücadelesini verecek ve çevresinin İslâmlaşması için ça­lışacaktır. Mü’min olmayanların, mü’min olmasına vesile olmaya gayret edecektir. Elbette bu mücadelede yalnız kalmamalı, diğer mü’min kardeşleriyle, aynı yürek ve aynı bileği taşıyanlarla beraber olmalıdır. Mü’min, mü’minlerle arkadaş olmaz da, fasık, fâcir, zalim ve gayr-ı müslimlerle arkadaş olmaya kalkışırsa, kısa zamanda kendisinin gerek iman, gerekse amel konusunda sarsıldığını ve kaybedenler­den olduğunu görecektir. Belki farkına varacak iflâs ettiği­nin, amma çok geç bir vakitte ve iş işten geçmiş bir zaman­da.

Muvahhid mü’minler, ferd olarak, aile olarak, gerek arkadaş seçiminde, gerekse mesken tutacakları çevre seçiminde, çok dikkatli ve çok titiz olmalıdırlar! Sadıklarla ve iyilerle beraberlikten asla vazgeçmemelidirler.

Rasulullah (s.a.s.)’in ikinci emri ve vasiyeti: “Yeme­ğini ancak takvalı kişi yesin!”

Müşrik, kâfir ve mürtedlere yardım edilmeyeceği ke­sindir. Bu, bilinen bir gerçektir. Ancak müslüman olduğu hâlde fasık, fâcir ve zalimlere dahi yardım konusunda dik­katli davranılması gerekir. Muvahhid mü’minler, ancak müttakilere yardımcı olurlar. Fasık, fâcir ve zalimlere ya­pılacak yardım ve verilecek yemek, onların fısk ve fücurla­rına, yapacakları zulümlerine bir katkıda bulunmak demek­tir. Onları güçlendirmek, onların Allah’a isyan konusunda daha da azmalarını sağlamak demektir.

Hâl böyle iken, işgal altındaki İslâm topraklarındaki müslümanım diyen milyonlarca insan, nasıl oluyorda büyük şeytan Amerika ve onun yandaşlarıyla onların yerli uzantıla­rı olan mürted egemen tağutları besliyor, yedirip içiriyorlar. Bu egemen gayr-ı müslim tağutîlerin içki, kumar ve zi­na paralarını cuma günleri camileri tıklım tıklım dolduranlar ödemiyorlar mı? Bu egemen tağutî düzenin idaresinin zirvedeki kişileriyle en küçük idare biriminde bulunanların maaşlarını müstazaf hâline getirilen, öz yurtlarında garib ve mahkûm edilen, müslümanım diyenler ödemiyorlar mı? Onların özel veya genel gazino masraflarını, yazlık ve kışlık eğlence giderlerini, yurt içi ve yurt dışı seyhat harcamaları­nı, onların hor ve hakir gördüğü, “gerici, yobaz ve çağdışı” dedikleri sayın vatandaşları ödemiyorlar mı?

Mü’min müslümanlar, ancak mü’minlerle arkadaş olurlar ve onların yemeklerini, ancak mü’min ve müttakiler yerler!

Rabbimiz Allah (c.c.) şöyle buyurur:

“Allah sizin için (kendileriyle hayatınızı) Kaim (geçiminizi sağlamaya destekleyici bir araç) kıldığı malları­nızı düşük akıllılara (sefihlere) vermeyin.(Nisa 15)

Alınlarınızın teri, ellerinizin emeği olan helâl kazan­cınızı, har vurup, harman savuran ve sömüren sefillere yedirmeyin! İslâm topraklarını işgal eden ve sömüren, mü’min müslümanları esaret altında tutan müstekbir kâfir ve mürted egemen güçlere, zalim tağutlara mallarınızı yedir­meyin. Mallarınızı, bu müşrikler, bu Allah düşmanı olan zalimler yememelidir!

Siz, ey iman edenler, ancak mü’minlere arkadaş olun ve ancak muttaki, yani Allah’a ve mü’minlere dost olan mü’minlere yemek yedirip yardımcı olun! Helâl kazanç so­nucu elde ettiğiniz mallarınızı zorla da olsa sizden almak isteyenlere karşı direnin ve vermeyin!

Emiru’l-mü’minin İmam Ali (r.a.), mü’min muttaki kardeşlerine yemek yedirmek konusunda şu açıklamayı yapıyor:

“Kardeşlerimden bir kaç kişiyi toplayıp da onları bir veya iki ölçek kıymetinde bir yemek üzerinde toplamam, çarşınıza çıkıp da bir köle azad etmemden bana daha sevgilidir.” [327]

İmam Ali (r.a.)’ın da beyan buyurduğu gibi, mü’min ve muttaki kardeşlerine yemek yedirmek, bu kadar önemli bir olaydır. Böyle bir hareket, hem ihtiyaç sahibi mü’minlerin ihtiyacını gidermek, hem de aradaki samimiyet ve mu­habbeti arttırmak için gereklidir.

Gayr-ı müslimlere, müşrik ve kâfirlerin çağdaş gö­rüntülerine, yani İslâm’ı hayat nizamı kabul etmeyen temel­de aynı, görüntüde farklı ideolojilere mensub olanlara veri­lecek yemek, ancak onlara İslâm’ı duyurmak, tebliğ etmek ve İslâm’a davet etmek niyetiyle bir veya iki defa olabilir. Tâ ki, kendilerine İslâm anlatılsın ve yemek ziyafeti, tebliğe vesile olsun.

“(Öncelikle) en yakın hısımlarını (aşiretini) uyarıp korkut.[328]Ayet-i kerimesi inzal olunca Rasulullah (s.a.s.), İmam Ali (r.a.)’a yemek hazırlatarak böyle bir uygulama yapmıştır. İki defa müşrik akrabalarını yemeğe davet edip onlara İslâm’ı anlatmış ve imana davet etmiştir. [329]

Abdullah b. Amr (r.a.)’ın rivayetiyle. Bir kimse Rasulullah (s.a.s.)’e: İslâm’ın en hayırlısı hangisidir? diye sordu. Rasulullah (s.a.s.): “Yemek yedirmen, tanıdığına, tanımadığına selâm vermendir.” cevabını verdir.[330]

İslâm’ın en hayırlısı, mü’min kardeşler arasında sevgi­yi ve saygıyı çoğaltan, aradaki kardeşlik bağlarını kuvvetlendiren samimiyetten kaynaklanan yemek yedirmek, yar­dımcı olmak ve selâm vermek. Müslüman olmak kaydıyla ister tanıdık olsun, ister tanımadık olsun selâm verilmeli­dir. Müslümanın, müslümanla karşılaştığında selâm verme­si, onların birbirileri üzerindeki haklarındandır.

Emirü’l-mü’minin İmam Ali (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Müslüman için,   müslüman üzerine Örf ve adet veçhiyle (yerine getireceği) altı (hak) vardır: Ona rastladığı zaman selâm verir. Onu davet ettiği zaman davetine icabet eder. Aksırdığı (ve aksırınca Allah’a hamd ettiği) zaman teşmit eder (ona rahmet diler).  Hastalandığı zaman onu ziyaret eder. Öldüğü zaman cenazesine gider. Kendi nefsi için arzuladığını, onun için de arzular.[331]

Mü’min müslümanlar arasında selâm, o kadar çok yayılmalı ki, hem karşılaştığında, hem de ayrıldığın da birbi­rini selâmlamalıdırlar. Rasulullah (s.a.s.)’ın buyruğu bu­dur. Böylelikle unutturulan bir Sünnet’in ihyası gündeme geldiği gibi, aynı zamanda müstaz’af müslümanlara zorla kabul ettirilmek istenen gayr-ı müslim görgü kuralları da ortadan kaldırılmış olur!

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Sizden biriniz, bir meclise vardığı zaman selâm ver­sin. Ve sonra kendisine oturmak zuhur ederse otursun. Daha sonra kalktığı zaman da selâm versin. Çünkü önceki (selâm), sonrakinden daha gerekli değildir.[332]

Mü’min müslümanlar arasında selâmın yaygınlaşması için Rasulullah (s.a.s.)’ın şu emrini de kaydedelim.

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Sizden biriniz kardeşine rast geldiğinde ona selâm versin, eğer araları ağaç, duvar ve taş ayırır tekrar karşılaşırlarsa, arkadaşına yine selâm versin.” [333]

Aralarında selâmı, dolayısıyla silmi, selameti, barışı yayan ve birbirilerine yemek yedirip yardımlaşan müminler, her hâllerinde olduğu gibi, bu hâllerinde de, İslâm ölçü­süne riâyet etmekte çok dikkatli ve hassas davranmalıdır­lar. İyiliklerde yarışan mü’minler[334] bu ikramı Karşılıklı gerçekleştirmelidirler. Her mü’min müslüman, imkânları nisbetinde mü’min kardeşine yardımcı olmalı ve asalaklaşmamalı, kendi ayakları üzerinde durmayı becermelidir.

Elbette mü’minler, mü’min kardeşlerine yardımcı ola­cak, hizmet edecek ve ihtiyaçlarım gidermeye çalışacaklar. İki mü’min imkânları dahilinde birbirilerine karşı bu samimi duygulan taşımalıdırlar. Birbirilerine yük olmadan hayatla­rını sürdürmelidirler Birinin yaptığı iyiliğe, diğeri ziyade­siyle karşılık vermeli, verilecek olana ihtiyacı yok ise, muhatabını kırmadan dualar yaparak reddetmelidir.

Bu tavrın en güzel örneklerinden birisi, Asr-ı Saadet Medine’sinde iki mü’min müslüman olan Muhacirlerden Abdurrahman b. Avf (r.a.) ve Ensar’dan Sa’d İbn er-Rabî (r.a.) arasında geçen olaydır. Enes (b. Malik, r.a.) anlatıyor: Abdurrahman b. Avf (Mekke’den Muhacir olarak) Medine’ye geldiğinde Rasulullah (s.a.s.), O’nunla Sa’d İbn er-Rabî’ i kardeş kıldı.

Bunun üzerine Sa’d, Abdurrahman’a: Gel, malımı ikiye bölüp seninle paylaşayım ve benim iki karım var. Birini boşarım, iddeti dolduğu zaman onunla evlen!, dedi. Abdurrahman: Allah, aileni ve malını sana bağışlasın. Siz, bana çarşıyı gösterin, diye mukabelede bulundu. Müteakiben kendisine çarşıyı gösterdiler. O gün, beraberinde arttırdığı bir miktar keş ve yağ ol­duğu hâlde döndü. Daha sonra Rasulullah (s.a.s.), onun (elbisesi) üzerin­de damatlık lavantası eseri görerek: “Bu nedir?” buyurdu. Ensar’dan bir kadınla evlendim, dedi. “Ağırlık olarak kadına ne verdin?” buyurdu. Bir çekirdek, dedi. (Humeyd, -veya çekirdek ağırlı­ğında altın, dedi- diyor.) Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.): “Bir koyunla olsa, düğün ziyafetini ver!” buyurdu.[335]

İşte iki muvahhid mü’min müslümamn örnek tavrı. Allah, ikisinden de razı olsun. Birisi, kardeşi olan mü’minin tabiî ihtiyacını gidermeye çalışırken, diğeri, ihtiyaçlarını kendisi görebilme imkânına sahib olduğu için kardeşinin imkânların kullanmamış ve kendisene pazarın yolunu gös­termelerini istemişti. Bu, böyledir!

Muvahhid mü’minler, kardeştir, arkadaştır ve dost­turlar. Mü’min müslümanın sosyal konumu ne olursa ol­sun, diğer mü’minler ondan başkasını dost edinmemelidir. Mü’min müslüman, toplum içinde en fakiri olabilir veya o günkü toplumun anlayışına göre düşük seviyeli bir mevkide olabilir. Cahiliyye toplumunun değer ölçüsüne göre bir kıymeti olmayabilir mü’min müslümanın, amma değil mi ki, o mü’min ve müslümandır, o hâlde en değerli şahsiyettir. Cahiliyye toplumunun zihniyet ve değer Ölçüsü hiç bir za­man mü’min müslümanları bağlayıcı değildir, olamaz, ol­mamalıdır da!

Mü’min müslümanlar, birbirilerini İslâm Ölçüsüyle öl­çer ve değerlendirirler. Bundan dolayı mü’min kardeşlerini, kim olursa olsun bağrına basar ve onunla dost olur. Bu dostluk, katıksız imanın gereğidir. Bu, böyledir!

Rabbimiz Alİah şöyle buyurur:

“Sana Rabbinin kitabından valıyedileni oku. O’nun sözlerini değiştirici yoktur ve O’nun dışında kesin olarak bir sığınacak (makam) bulamazsın. Sende, sabah-akşam O’nun rızasını isteyerek Rabble-rine dua edenlerle birlikte sabret. Dünya hayatının (aldatıcı) süsünü isteyerek, gözlerini onlardan kaydırma. Kalbini, Bizi zikretmeyerek gaflete düşürdüğümüz, kendi istek ve tut­kularına (hevasına) uyan ve işinde aşırılığa gidene itaat et­me.”(Kehf/27-28)

Ve yine buyurur Rabbimiz Allah: “Sen de, sabah-akşam-O’nun yüzünü (rızasını) dileye­rek Rabblerine dua edenleri kovma. Onların hesabından se­nin üzerinde bir şey (yükümlülük) yoktur ki, onların kovman gereksin, Yoksa zalimlerden olursun.”(En’am/52)

Rabbimiz Allah’ın kardeş kıldığı mü’minlerin, birbirilerinin velisi olduğunu beyan buyuran yine Rabbimiz Allah’dır. Bu buyruktan dolayı, mü’minler, mü’minlerden başkasını kardeş edemez, dost, yani veli tutamaz ve arkadaş olamaz. Zikredilen ayet-i kerimelerin indiği sosyal ortamın atmosferi göz önünde tutulursa, ayet-i kerimeler çok daha iyi anlaşılacak, bu olaydan sonra gelen mü’min müslümanlara ibret ve ders olacaktır.

Habbab (b. Eret, r.a.)’dan rivayet olunduğuna göre kendisi, Allah Teâlâ’nın:

“Sabah-akşam O’nun yüzünü (rızasını) dileyerek Rablerine dua edenleri kovma. Onların hesabından senin zerinde bir şey (yükümlülük), senin hesabından da bir şey (yükümlülük) yoktur ki, onları kovman gereksin. Yoksa za­limlerden olursun. [336]buyruğu hakkında şöyle demiştir:

El-Akra b. Habis et-Temimî ve Uyeyne b. Hıns el-Fezarî, (Rasulullah, s.a.s.’in ziyaretine) geldiler. Ve Rasulul­lah (s.a.s.)’i mü’minlerin zayıflarından bir grubun içinde otu­rup Subeyb, Bilâl, Ammâr ve Habbab ile beraber iken bul­dular. Rasulullah (s.a.s.yin etrafında onları (yani zayıf, fakir, nüfuzsuz Sahabîleri) görünce, o zayıf Sahabileri küçümse­diler, hakir gördüler. Nihayet O’nun yanına varıp, O’nunla yalnız kaldılar. (Yani biz de bir kenara çekildik) ve onlar:

(Ya Rasulullah, ziyaretine geldiğimizde) bir oturu­mu bize tahsis etmeni muhakkak isteriz ki, Arablar, bununla bizim üstünlüğümüzü tanısınlar. Çünkü senin yanına Arab hey’etleri gelir. Bu itibarla Arabların, bizi şu kölelerle (yani fakir müstumanlarla) beraber görmelerinden utanırız. Onun için biz, senin yanına geldiğimiz zaman köleleri yanından kaldır. Sonra biz, huzurundan ayrılınca dilersen onlarla be­raber otur, dediler. Rasulullah (s.a.s.) de: “Peki” buyurdu. Bu kere onlar: O hâlde, bu teklifimizi kabul buyurduğuna dâir bi­zim için bir yazı yazdır, dediler. Habbab, dedi ki: Bunun üzerine Rasul-ı Ekrem (s.a.s.), bir yaprak kağıd istedi ve yazı yazması için Ali (r.a.)’ı çağırdı. Biz de, meclisin bir kenarında oturuyorduk.

O sırada Cebrail (a.s.) indi ve:

“Sabah-akşam-O’nun yüzünü (razısını) dilererek-Rabblerine dua edenleri kovma. Onların hesabından senin üzerinde birşey (yükümlük), senin hesabından da bir şey (yükümlülük) yoktur ki, onları kovman gereksin. Yoksa za­limlerden olursun.[337]  ayetini (indirip) söyledi.

Sonra El-Akra b. Habis ve Uyeyne b. Hıns’ı anlatarak:

“Böylece: “Allah, içimizde bunlara mı lütufta bulun­du?” demeleri için onlardan bazısını, bazısıyla denedik. Allah, şükredenleri daha iyi bilen değil mi? [338] ayetini (indirip) söyledi.

Bundan sonra:

“Bizim ayetlerimize iman edenler sana geldiklerinde, onlara de ki: “Selâm olsun size. Rabbiniz rahmeti kendi üze­rine yazdı (va’detti).[339] ayetini (indirip) söyle­di.

Habbab dedi ki:

Bu ayetler indikten sonra biz, O’na öyle yaklaştık ki, dizlerimizi O’nun dizleri üzerine bıraktık ve Rasulullah (s.a.s.) bizimle beraber oturdu. Sonra kalkmak istediği za­man kalkar ve bizi bırakırdı (yani biz, O’ndan sonra kalkıp dağılırdık).

Sonra Allah (Azze ve Celle):

“Sen de, sahah-akşam O’nun rızasını isteyerek Rabblerine dua edenlerle birlikte sabret. Dünya hayatının (alda­tıcı) süsünü isteyerek gözlerini onlardan kaydırma. Kalbini, bizi zikretmekten gaflete düşürdüğümüz, kendi istek ve tut­kularına (nevasına) uygun ve işinde aşırılığa gidene itaat etme.[340] ayetini indirdi..

Habbab:

 (Ayette geçen “Emruhu”dan maksad) Uyeyne ve El-Akara’nın işidir, dedi. (Habbab sözüne devamla) sonra Allah onlara (yani mü’minlere ve kâfirlere) iki adamın mi­salini (Kehf Sûresinin 32 ilâ 44. Ayetlerinde) ve dünya ha­yatının misalini (Kehf Sûresinin 45. Ayetinde) getirdi (yani anılan ayetleri indirdi.)

Habbab, dedi ki:

(Kehf Sûresinin 28. ayeti indirildikten) sonra biz (yani fakir-zayıf Sahabîler), Rasulullah (s.a.s.)’in beraberin­de oturuyorduk. O’nun kalkacağı saate varınca biz, O’nu bı­rakıp kalkıyorduk ki, o da kalksın.[341]

Bu haberi şerh eden Şarih, şöyle diyor:

“Şu noktayı da belirteyim: Rasul-i Ekrem (s.a.s.)’in El-Akra bin Habis, Uyeyne bin Hıns ve müşriklerin ulularının, kendileri için ayrı oturum düzenlenmesi ve o oturumlara fakir müslümanların alınma­ması yolundaki tekliflerine olumlu cevab vermeye taraftar olması, teklif sahiblerinin nüfuzlu, eşraf ve zenginlikleri dolayısıyla değil, sırf müslümanlığın güçlenmesi, yayılması ve yeni müslümanlann imanlarının kökleşmesi içindir. Bu hadis ve arasında geçen ayetler, fakirlerle oturup kalkmanın, onlarla sohbet etmenin, alçak gönüllülük etmenin üstün faziletine delâlet eder.[342] Bu, böyledir!

En’am ve Kehf Sûrelerindeki anılan ayetlerin esbâb-ı nüzulünden dolayı naklettiğimiz olayın dışında başka sebeb olan olaylar da anlatılır. Dileyen, kaynak eserlere müracaat edip daha geniş bilgi sahibi olabilir. [343]

Diğer bir örneğimiz de Abese Sûresinin ilk ayetleri­dir… Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:

“Surat astı ve yüz çevirdi. Kendisine o âmâ (Kör) geldi diye. Nerden biliyorsun, belki o, temizlenip arınacak? Ya da öğüt alacak, böylelikle bu öğüt, kendisine yarar sağlayacak. Fakat kendisini müstağni (hiç bir şeye ihtiyacı olma­yan) gören ise, İşte sen, onda yankı uyandırmaya çalışıyorsun. Oysa, onun temizlenip arınmasından sana ne? Amma koşarak sana gelen ise, ki, o, içi titreyerek kor­kar bir durumdadır. Sen, O’na aldırış etmeden oyalanıyorsun.”(Abese/1-10)

Bu ayet-ı kerimelerin esbâb-ı nüzulüne baktığımızda şu olayı görüyoruz:

İçlerinde Ubeyy b. Halef, Utbe b. Rabia, Ebu Cehl ve başkalarının da bulunduğu Kureyş’in ileri, gelenlerinden, güçlülerinden oluşan bir topluluk, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in huzuruna gelmişlerdi. Hz. Peygamber (s.a.s.) onlara imanı anlatmaya, onları imana teşvik etmeye başladı. Hz. Peygamber (s.a.s.), onların iman etmelerini çok arzu ediyordu. Çünkü onlar iman ederse, bîr çok kimse iman ederdi. Hz. Peygamber (s.a.s.), onlarla meşgul olduğu bir sı­rada, Abdullah b. Ümmü Mektum adlı bir âmâ çıkageldi. Abdullah b. Ümmü Mektum, önceden müslüman olanlar­dandı. Hz. Peygamber (s.a.s.)’e: Ey Allah’ın elçisi, bana falan falan ayetleri oku, ba­na irşadda bulun, diyerek O’ndan bazı ayetleri kendisine okumasını istedi.

Ancak Hz. Peygamber (s.a.s.), görevini yerine getire­bilmek için, Abdullah b. Ümmü Mektum’un bir müddet beklemesini arzu ediyordu. Bu yüzden, ondan yüz çevirip suratını astı. O’nunla Konuşmak istemeyip diğerlerine yö­neldi. Bunun üzerine Allah, bu ayet-i kerimeleri inzal bu­yurdu. Hz. Peygamber (s.a.s.), bu ayet-i kerimenin nüzulün­den sonra, O’na ikram edip ihtiyaçlarını gideriyordu. O’nu gördüğü zaman, kendisine şöyle diyordu: “Merhaba, Allah’ın beni kendisi yüzünden azarladığı kimse, merhaba!”[344]

Merhaba, ey muvahhid mü’min kardeşim merhaba! merhaba, benim müslüman kardeşim merhaba! Merhaba, mü’min ve muttaki olmakla insanlar içinden seçilmiş en üs­tün olan kardeşim merhaba!

Mü’min müslümanın fakir oluşu, hiç bir zaman onun değerini düşürmediği gibi, zengin oluşu da veya toplum içinde itibarlı bir mevkide bulunuşu da onun değerini yük­seltmez. Mü’min müslüman, mü’min olduğu ve Allah’ın emrine, Rasulullah (s.a.s.)’in Sünneti’ne tam teslim olduğu için değerlidir. Onun, İslâm’dan kaynaklanan bu değeri, ge­çici dünya süsü olan maddî imkânın oluşu ve olmayışı etki­lemez.

Muvahhid mü’minler, mü’min kardeşlerine yönelmeli, onlarla dostluklarını pekiştirmeli ve kardeşlik bağlarını sağ-amlaştırmalıdırlar. Mü’minler, mü’min kardeşlerini bir ya­na bırakıp gözlerini, toplum içinde gerek servet, gerekse şöhretten dolayı itibarlı olan, amma mü’min müslümanlardan olmayanlara dikmemelidirler. Mü’minier, iman ve tak­va üzere İslâm cemaatını oluşturmalıdırlar!

Rabbimiz Allah (c.c.) şöyle buyurur:

“Sonra seni de, bu emirden bir şeriat üzerinde kıldı, öyleyse sen, ona uy ve bilmeyenlerin heva (istek ve tutku)larına uyma. Çünkü oniar, Allah’dan (gelecek) hiç bir şeyi senden savamazlar. Hiç şübhesiz zalimler, birbirilerinin velisidirler. Allah ise, müttakilerin velîsidir.”(Casiye/18-19)

Mü’minler, mü’minlerin kardeşi ve dostları olduğuna göre, birbirine karşı olan haklarını gündeme getirecek ve bu haklara titizlikle uyacaklardır. Mü’min müslümanlar, gayr-ı müslimlerle dostluk ku­ramazlar amma onları İslâm’a davet etmek için kendileriyle ilgilenmeleri, gerekir. Tebliğ ve davet vazifesi, mü’min müslümanların vazgeçilmez vazifelerindendir. Zamanında ve mekânında yerine getirilmesi gerekir.

Rabbimiz Allah (c.c.) şöyle buyurur:

“Mü’minler, ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerini­zin arasını düzeltin ve Allah’dan korkun ki, esirgenesiniz.

“Ey mü’minler, bir topluluk, diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kadın­lar da, kadınları alaya almasınlar. Belki onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lakablarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir isimdir. Kim de, tevbe etmezse, işte böyle kimseler, zalim­dirler.”(Hucurat/10-11)

Kardeş olan mü’minler, kardeşlerinin arasında bir ra­hatsızlık hissetikleri veya gördükleri zaman hiç vakit geçir­meden hemen düzeltmelidirler. Mü’minler, arasındaki hu­zurun ve barışın bozulmasına vesile olan her ne ise, onu tez elden gidermelidirler. Eğer barış ve huzur zedelenmiş ise, İslâmî ölçülerde yeniden tamir edilmeli ve bir daha zede­lenmemesi için önlem alınmalıdır.

Mü’minler arasında kardeşliğin, dostluğun, huzur ve barışın bozulmasına, ölçüsüzlükler sebeb olur. Mü’minlerden bir topluluk, diğerlerini hor görür, küçümser ve alaya alırsa, ya da kadınlar, mü’min kadın kardeşleriyle alay eder­lerse, onları hakir görürlerse, bu olumsuz tavır, mü’minlerin arasını bozar. Nefs-ı Emmare ve Şeytan (aleyhi lâ’ne) de devreye girince olay iyiden iyiye kızışır. Mü’min müslümanlar, bu konuda çok uyanık ve şuurlu olmalıdırlar. Mü’min müslüman olan kavimler de, bu konuda çok dikkatli olmalıdırlar. Çünkü kavmiyetçilik, yani milliyetçilik duy­gusunun kabarması ve önplana çıkarılması, İslâm Milletinin parçalanmasına, Ümmetin dağılmasına en büyük olumsuz bir sebeb olur. Allah ve Rasulü (s.a.s.)’in emirlerine, beyanlarına dik­kat edilecek olursa, kavimlerin veya ırkların birbirine her­hangi bir üstünlüğünün olmadığı görülecektir. Üstünlük, an­cak katıksız iman ve takva sahibi olmaktadır.

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Ey iman edenler, doğrusu biz, sizi bir erkekle bir diden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki, Allah yanında en değerli ve üstün olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır. (yani en muttaki olanınızdır). Şübhesiz Allah bilendir, haberi olandır.”(Hucurat/13)

Rabbimiz Allah, kullarının birbirleriyle tanışıp kay­naşması için kavim kavim, kabile kabile, renk renk yaratmış ve ayrı ayrı diller vermiştir. İnsanların şu kavimden, şu renkten ve şu dilden, ya da şu bölgeden olması, ne bir üs­tünlük, ne de bir aşağılık sebebidir. Bunları üstünlük veya aşağılık sebebi kabul etmek, Allah’a isyan ederek, O’nu ya­lanlamak olur.

Allah’a karşı isyan edip (hâşâ), O’nu yalanlayanların, (eğer daha önce varsa) İslâm dini ile hiç bir ilgisi ve ilişkile­ri kalmaz! Eğer daha önce İslâm ile bir ilişkisi yoksa zaten küfür ve şirk üzeredirler.

Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) bu konuda, şunu da buyurur:

“Göklerin ve yerin yaratılması ile dillerinizin ve renk­lerinizin ayrı (farklı ve değişik) olması da, O’nun ayetlerindendir. Hiç şübhe yok bunda, âlimler için gerçekten ayetler vardır.”(Rum/22)

Bu, böyledir!..

İslâm Milleti ve Rasulullah (s.a.s.)’in Ümmeti içinde yer alan mü’min müslüman kavimler, birbirilerinin kardeşle­ri ve velileri, yani dostlarıdır. Hiç bir müslüman kavim, rengi, dili, ırkı ve bölgesinden dolayı, diğer müslüman kav­me hiç bir üstünlüğü yok olduğu gibi, hiç bir aşağılık duru­mu da yoktur. Diller ve renkler, Allah’ın birer ayetleridir. Onları aşağılık görmek, Allah’ın ayetlerini aşağılamaktan başka bir şey mi? Kendi kavmini, rengini ve dilini üstün gören, bu konuda haddini aşıp milliyetçilik yapanlar, diğer kavimleri, dilleri ve renkleri aşağılamıyor da, ya ne yapıyor­lar?

Damarlarındaki akan kanı en asil kan ve kavminin bir ferdini dünyaya bedel görenlerin Allah’ın ayetlerine karşı is­yanları, herkesin gözü önündedir. İnsanlık, âlemi onların bu isyanlarına şahiddir.

Allah’ın ayetlerini hor gören bu azgın zalimlerin, Al­lah ile, Rasulullah (s.a.s.) ile, Kur’ân ile, İslâm ile ilgi ve ilişkileri kalır mı? Allah’a karşı isyankâr olan ve Allah’ın ayetlerini horlayan, gayr-ı îslâmî tavırlar sergileyen kavim, hangi kavim olursa Olsun hükmü değişmez. Bu ümmetin içinde yer aldıktan sonra kavmiyetçilik, ırkçılık, yani milli­yetçilik yapanlar, hangi kavimden olurlarsa olsunlar, İslâm Milletine ihanet etmiş, Ümmete büyük darbeler vurmuş, İs­lâm dairesinin dışına çıkmış ve topukları üzerine gerisin ge­riye dönmüşlerdir.

Bunu yapanlar, ister Arab, ister Türk, ister Kürd, ister Fars, ister Berberi, ister Peştun, ister Tacik, ister Özbek, is­ter Hindu, ister Çeçen, ister Tatar ve ister diğer kavimlerden olsunlar, onların cümlesin İslâm nezdinde hükmü aynıdır. İslâm Milleti’ni, bu seçilmiş Ümmeti, milliyetçilik (nasyona­lizm) fitnesiyle parçalamak suçundan dolayı İslâm dairesinin dışına çıkmış ve artık mü’min müslümanlarla kardeşlikleri ve de velayetleri kalmamıştır. Bu fitneden tevbe ederek, yeniden İslâm dairesine girer, İslâm Milletinin bir ferdi oluncaya kadar, mü’min müslümanların onlarla ilişkisi kesil­miştir. İsterse aynı anne-babanın çocukları olsunlar! Bu, böyledir!..

Ebu Hüreyre (r.a.)’nin rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Her kim, taatten çıkar, cemaatten ayrılır da sonra Ölürse, Cahiliyyet ölümü ile ölür. Her kim, körü körüne (çekilmiş) bir sancağın altnda ölür, asabe (kavmiyet) namına kızar ve asabe için çarpışırsa, benim ümmetimden değildir. Ve benim ümmetimden her kim, ümmetime karşı çıkar, iyisini kötüsünü vurur, müminden korunmaz, ahid sahibi olanına da verdiği sözü yerine gitrmezse, benden değildir.”[345]

Şu hadisi de Cubeyr b. Mu’tım (r.a.) rivayet etmekte dir. Önderimiz Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu. “Irkçılığa çağıran bizden değildir. Irkçılık dâvası üze­rine birbirini öldürenler, bizden değildir. Irkçılık üzerine ölenler de, bizden değildir.”[346]

Kavmiyetçi, yani ırkçılık veya milliyetçilik duygunun ötesinde, aynı dili konuştuklarından, aynı bölgenin töresi ve İslâm’a aykırı olmayan kültürünü paylaştıkları için, mü’min müslümanların, müslüman olan kavmini, kabilesini ve aşi­retini sevmesi caiz olan bir durumdur. Milliyetçilik duy­gularını reddetmek kaydıyla bu sevgi, ne kınanır, ne de horlanır. Kınanan, horlanan ve gayr-ı İslâmî görülen, ırkının, kavminin veya aşiretinin diğerlerinden üstün olduğuna inanmasi, dilinin ve kanının asil olduğuna inanarak savunmasıdır.

Fuseyle, babası (Vasile b. el-Eska, r.a.)’dan naklet­mektedir. Şöyle demiştir: “Ben, ya Rasulullah, adamın kendi kavmini sevmesi, taassubtan (bir çeşit sayılır)mı?, diye Rasulullah (s.a.s.)’e sordum. “Hayır, velâkin adamın kendi kavmine zulümde yar­dım etmesi, taassubtan (bir çeşit) dir.”buyurdu.” [347]

İrkçılık, yani milliyetçilik, kavmine yaptıkları zulüm­de yardımcı olmak olduğuna göre, zulmü iyi bilmek ve tanımak lazımdır. En büyük zulüm, hakimiyet konusunda Al­lah’a şirk koşmaktır. Rabbimiz Allah’ın zatına ve sıfatlarına şirk koşmak, en büyük zulümdür.

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Hani Lukman oğhına öğüt vererek demişti ki: Ey oğlum, Allah’a şirk koşma. Hiç şübhe yok şirk, gerçekten büyük bir zulümdür.”(Lokman/13)

Rabbimiz Allah’ın yeryüzündeki hakimiyetini kendi paylarına gasbedenler, egemen oldukları bölgelerde İslâm’ı, yani Allah’ın hükümlerini, kanunlarını tamamiyle devreden çıkarıp kendi heva ve heveslerinden kaynaklanan yasalar yapıp uygulayanlar, Allah’a şirk koşmamışlar da, ne yap­mışlardır? Allah’ın haram kıldıklarını helâlleştirenler veya helâl kıldığını haramlaştıranlar, yani Allah’ın yasakladığını, serbest, serbest kıldığını da, yasaklayanlar, Allah’a şirk koş­mamışlar da ne yapmışlardır?!

Allah, faizi yasaklamış, [348] egemen tağutî düzelerin yö­neticileri serbest bırakmışlardır. Allah, içkinin ve kumarın her türlüsünü yasaklamış, [349] egemen tağutlar, serbest bırak­mış, hatta bu konuda bakanlıklar kurmuşlardır. Allah, zina­yı yasaklamış ve zinaya, yani fuhuşa yaklaşılmamasını em­retmiş, [350]egemen tağutlar, zinanın her türlüsünü ve ona gi­den bütün yolları serbest bırakmışlar. Yani Allah’ın haram kıldıklarını, egemen tağutlar helâlleştirmişler.

Bu hâl ve tavır, Alemlerin Rabbi Allah’a karşı isyan etmek, baş kaldırmak, savaş açmak ve O’nun hakimiyetini tanımamak değil midir? Gerek akide, gerekse amel konula­rında Allah’a şirk koşan, küfreden ve en büyük zulmü işleyen bir kavme, bir egemen düzene, “ben de müslümanım” diyen birisi nasıl yardımcı olur? Yardımcı olduğu takdirde, aynı suça ortak olmaz mı? Kavmi, en büyük zulüm olan şirk üzere ve Allah’a her konuda isyan üzere iken, milliyetçilik duygularından dolayı yardımcı olanlar, şirk suçunu işlemiş­lerdir.

Rabbimiz Allah (c.c), şirk koşanları kesinlikle affet­meyeceğini beyan buyurur:

“Hiç şübhesiz, Allah, kendisine şirk koşanları bağış­lamaz. Bunun dışında kalanlar ise, dilediğini bağışlar.”(Nisa/116 ve 48)

Ve yegane Önderimiz Rasuluüah (s.a.s.)’de: “Bizden değildir” diye buyurur.

Abdurrahman, babası Abdullah îbn Mes’ud (r.a.)’da şunu nakleder: İbn Mes’ud (r.a.) şöyle demiştir: “Haksız yere kim kendi kavmine yardım ederse, o kimsenin durumu, kuyuya düşen, kuyruğundan asılıp çıka­rılan ölmüş deveye benzer. Çıkarılsa da, kurtulması mümkün olmaz.” [351]

Allah kendisinden razı olsun Abdullah İbn Mes’ud (r.a.)’ın bu beyanı, Rasulullah (s.a.s.)’in hadisine dayanan, tüm zamanları kuşatan bir tesbittir. Milliyetçilik (nasyona­lizm) fitnesi ile parçaladıkları ve işgal ettikleri İslâm toprak­larındaki egemen tağutlar, öyle bir kuyuya düşmüşler ki, bir asırdır hâlâ çıkamadılar. Bu duygu ve düşün­celerle çırpındıkça daha çok battıkları gözlemlenmektedir. İslâm’dan kaçarken, İslâm’dan kurtulmaya çalışırken, çağdaş cahiliyye kuyusuna başaşağı düşüverdiler. Tağuti sistemler ve yandaşları, bu kuyuya düşenleri kurtarma adına bir asır oldu ki, sömürmeye devam ediyorlar. Her gün “yeni dünya düzeni” tuzağıyla yeni yeni sömürü planları üretiyor ve müstaz’afların üzerinde deniyorlar.

Suraka b. Malik b. Cuşum el-Mudlicî (r.a.), şöyle de­miştir: Rasulullah (s.a.s.), bize hutbe okudu ve şöyle buyurdu: “Sizin en hayırlınız, günah olmayan hususlarda kendi aşiretini müdafaa edenlerinizdir.”[352]

Bu konuda şu hadis-i şerifi de kaydetmekte fayda vardır: Enes (r.a.)’ın rivayetiyle RasuluUah (s.a.s.) şöyle bu­yurdu: “(Ey mü’min, sen mü’min) kardeşine zalim iken de, mazlum iken de yardım et.” Sahabîler: Ya Rasulullah, şu mazlumu olan kişiye yardım edebiliriz. Fakat o zalime nasıl yardım edebiliriz?, diye sor­dular. “Zaliminin iki elinin üstünü tutarsın (yani onu, zul­münden menedersin)” buyurdu. [353]

Bütün bu delillerden sonra şu gerçek net olarak kav­ranması lazımdır ki, İslâm Milleti, iman kardeşliği üzerine kurulmuş, ırkçılığın, yani milliyetçiliğin her türlüsünün yasaklandığı bir tek millet, bir tek cephedir. İslâm Milleti, mü’min müslüman kardeşlerin oluşturduğu tek yürek, tek bilek ve tek devlettir. Yönetimi İslâm, yönetenler mü’min müslüman, yönetilenler mü’min müslümanlar ve İslâm yönetimine rıza gösteren gayrı-i müslim zimmî vatandaşlardan oluşan ülke, İslâm ülkesi, yani Daru’l-İslâm’dır.

Rabbimiz Allah, mü’min müslüman kullarının kalblerini sevgi ile birleştirmiş ve birbirilerinin dostları etmiştir. Aralarında kavmiyetten, paradan, maldan, servetten ve sos­yal şöhretten dolayı hiç bir üstünlük olmadan kardeşler ol­muşlardır. Mesciddeki saff tutmada nasıl ki, herhangi bir sosyal mevki ve makam düşünülmüyor ve ilk gelenler ilk safları dolduruyorsa, yeryüzü mescidinde mü’minler böyle olmalı­dırlar.[354] Hiç bir mü’minin, diğer mü’minden takvadan başka bir üstünlüğünün olmadığı gerçeği iyi kavranmalıdir.

Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

“Ve (Allah) kalblerinizin arasını sevgi ile birleştir­miştir. Yoksa yeryüzünde ne varsa hepsini harcasan, sen, yi­ne onların kalblerinin arasını yatıştıramazdın. Lâkin Allah, onların arasını yatıştırdı. Çünkü O, güçlüdür, hikmet sahibi­dir. Ey Peygamber, sana da, mü’minlerden sana tabi olanlara da Allah yeter.”(Enfal/63-64)

Rabbimiz Allah’ın velileri olduğu, Allah’ın velileri olan muvahhid mü’minlere şu emri veriyor Allah Teâlâ:

“Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a, Kur’ân’a) sımsıkı yapışın, parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırla­yın: Hani siz, birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönül­lerinizi birleştimiş ve O’nun nimeti sayesinde kardeş kimse­ler olmuştunuz. Yine siz, bîr ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O, kurtarmıştı. İşte Allah, size ayetlerini böyle açıklar ki, doğru yolu bulasınız.” (Al-i İmran/103)

Yine şöyle buyurur Allah Teâlâ:

“Muhammed, Rasulullah’dır, Beraberinde bulunanlar kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler.”(Fetih/29)

Ve şöyle beyan buyurur muvahhid mü’min müttakilerin vasıflarını Allah Teâlâ:

“Rabbinizin bağışına ve takva sahibleri için hazırlan­mış olup genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun. O takva sahibleri ki, bollukta da, darlıkta da Allah i-çin harcarlar, öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Al­lah da, güzel davranışta bulunanları sever. Yine onlar ki, bir kötülük yaptıklarında, ya da bizzat kendilerine zulüm ettiklerinde Allah’ı hatırlayıp günahların­dan dolayı hemen tevbe-istiğfar ederler. Zaten günahları Allah’dan başka kim bağışlayabilir ki! Bir de onlar, işledikleri kötülükte bile bile ısrar etmezler.”(Al-i İmran/133-135)

Rabbimiz Allah Teâlâ, mü’min kullarına şu emri de veriyor:

“İyilik ve takva hususlarında birbirinizle yardımla­şın. Günah işlemek ve düşmanlık etmek için yardımlaşmayın. Çünkü Allah’ın azabı çok çetindir.”(Maide/2)

Müstekbir kâfirlerin ve onların kuklaları olan yerli mürtedlerin egemen oldukları işgal altındaki parçalanmış İslâm topraklarmda yaşayan müstaz’af müslümanların, kay­bettikleri en büyük değerlerden birisi de, imandan kaynakla­nan mü’min kardeşini sevmektir. Bu sevginin olmayışı, müslümanları bir araya getirmediği gibi, birbirilerinden uzaklaşmalarına vesile oluyor. Zikredilen ayet-i kerimelerde Rabbimiz Allah, mü’min müslüman kullarının birbirilerini sevmelerini, birlik olmalarını ve dağılıp parçalanmamalarını emretmektedir. Yegane önderimiz Rasulullah (s.a.s.), aynı şeyleri ümmetinden olan mü’min müslüman varislerine, yani yeryü­zünün varislerine emrediyor.

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Yedi sınıf insan vardır ki, Allah, kendi gölgesinden başka hiç bir gölgenin bulunmayan kıyamet gününde bunları, kendi Arş’nın gölgesinde gölgelendirir:

Adil İmam (İslâm Devlet başkanı), Allah’a ibadet ederek temiz bir hayat içinde serpilip büyüyen genç. Gönlü mescidlere sevgiyle bağlanmış olan namazlı kimse. Allah İçin birbirini seven, bu sevgi ile birleşip, bu sevgi ile ayrılan iki kişi. İçtimaî mevki sahibi ve güzelliği olan bir kadın tara­fından çağrılıp da, kadınlığını kendisine arzettiğinde: “Ben, Allah’dan korkarım” cevabıyla karşılık veren er kişi. Sağ elinin verdiği sadakayı sol eli duymayacak dere­cede gizli sadaka veren zengin kişi. İnsanlardan tehna (boş) olarak Allah’ı anıp gözleri yaşa döken takvalı kişi.”[355]

Ebu Zerr (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Amellerin en faziletlisi, Allah için sevmek ve Allah için buğz etmektir.” [356]

Şu anda yaşayan ümmetin en çok ihtiyacı olduğu en faziletli amel: Allah için sevmek, muvahhid mü’minleri Allah için sevmek, kâfirlere, müşriklere, mürtedlere ve günah­kâr fasıklara, Alİah için buğz etmek!

İslâm Milleti, Allah için sevgi bağlarıyla birbirine bağlanacak olursa, ülkeler arasındaki emparyalist kâfirlerin koyduğu sınırlar kalkıverecektir. Mü’min müslümanların yürekleri birbirine bağlı, ruhları birbirine bağlı, aynı akide ve aynı fikir etrafında birbirine bağlanmış iken aradaki ya­pay sınırlar kendiliğinden kalkar, “Ülkeler” bir tek ülkeye dönüşür: Daru’l-İslâm. Milletler, tek bir millet olur: İslâm Milleti. Tek millet ve tek ülke: İslâm Milleti ve İslâm ülke­si.

Bunun için de, hangi kavimden, hangi renkten, hangi dilden ve hangi bölgeden olursa olsun, mü’min müslümanlar, birbirinin kardeşi ve dostudur. Birbirini can-u gö­nülden seven, “birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için.” ilkesi doğrultusunda hareket ederler. İşte bu mü’min müslü­manların bedenleri buluşmadan, Allah’ın izniyle kalbleri buluşur, ruhları birbirine kavuşur. O mü’min müslümanlar için, kavim, renk, dil ve bölge farkı yoktur. Hepsi aynı milletin ve aynı ülkenin mensublan olan mü’min kardeşlerdir. İslâm Milletinin ve İslâm ülkesinin mensublan olan mü’min kardeşler.

Bu vahdet, Allah için birbirini sevmekle gerçekleşir. Bu imandan kaynaklanan sevgi, ümmetin vahdeti için temel dinamizmdir.

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle önderimiz Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Bir adam, başka bir köydeki kardeşini ziyaret etmiş. Bunun üzerine Allah, onun için yoluna bir gözcü melek oturtmuş. Adam, meleğin yanına gelince (ona): Nereye gitmek istiyorsun? diye sormuş. Adam: Şu köydeki kardeşime gitmek istiyorum, cevabını vermiş. Melek: Onun üzerinde ıslâhına çalıştığın bir nimetin var mı? diye sormuş. Adam: Hayır, şu kadar var ki, ben onu, Allah (Azze ve Celle) için sevdim, cevabını vermiş. Melek: O hâlde ben, senin kardeşini Allah için sevdiğin gi­bi, Allah da seni sevdiğini bildirmek üzere Allah’ın sana gönderdiği elçisiyim, demiş.”[357]

Muaz b. Cebel (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Allah (c.c.) buyurdu ki: Beni ta’zim hususunda birbi­rini sevenler, onlar için nurdan minberler vardır ki, peygamberler ve şehidler onlara imreneceklerdir.” [358]

İmanın tadını tadmak için mü’min müslümanda bu­lunması gereken üç şeyden birisi, şu idi: “Bir kimseyi sevmek, fakat yalnız Allah için sev­mek.[359]

Enes (b. Malik, r.a.)’ın rivayetiyle önderimiz Rasulullah (s.a.s.) böyle buyurmuştu. Ebu Hüreyre (r.a.)’m rivayetiyle de, şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):

“Siz, iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirini­zi sevmedikçe de (tam) iman etmiş olamazsınız. Ben, size bir şey göstereyim mi, onu yaparsanız birbirinizi seversiniz? Aranızda selâmı yayın (İfşa edin).” [360]

Mü’minlerin imanının kâmil olmasının bir göstergesi de, birbirlerini Allah için sevmeleridir. Aralarında selâmı, yani selameti, sevgiyi ve barışı yaymaları, bu sevginin oluş­masının temel şartıdır.

Nitekim Tahavî ve başkasının İbn Mes’ud (r.a.)’dan rivayet ettikleri bir hadiste: “Selâmın tanınan kimselere tahsis edilmesi, kıyametin belirtilerindendir.” buyrulmuştur.[361]

Mü’min, mü’min müslüman olmak kaydıyla bildikle­rine ve bilmediklerine selâm vermelidir. Bu, önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’ın ümmetine bir emridir. Aynı zamanda müslümanın, müslüman kardeşinin üzerindeki hakkıdır. Müslümanlar, bir millet, bir yürek, bir bilek ve bir ülke ol­mak özelliklerini kaybeder, tanışmaz, görüşmezlerse, çok dar bir dostluk çevresi oluşturabilirler. İşte koskoca bir ümmet, böyle bir dar çevreye has kılınırsa bu durum, müslümanlar için bir kıyametin kopuş alameti olur. Böyle bir felaketten Allah’a sığınmak ve üzerine düşen vazifeyi hakkıyla yerine getirip bu kıyametin kopmaması için çalışmak lazım­dır.

Mü’min kardeşler, birbirlerini sevmeli ve bu sevgile­rini birbirlerine açıklamalıdırlar. Böylece aralarındaki mu­habbetin artmasını sağlamış olurlar. El-Mıkdam b. Ma’dikerib (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Sizden biriniz (din) kardeşini severse, bu sevgisini ona bildirsin.”[362]

Enes b. Malik (r.a.) şu olayı anlatır: Rasulullah (s.a.s.)’ın yanında bir zat oturuyordu. O’na, başka bir zat rastladı ve şöyîe dedi: Ya Rasulullah, ben şu zatı seviyorum. Rasulullah (s.a.s.), ona şöyle buyurdu: “Kendisini sevdiğini ona bildirdin mi?” Adam: Hayır, bildirmedim, dedi. Rasulullah: “O’na bildir” buyurdu. O kimse, arkadaşına yetişti ve: Ben, seni Allah için seviyorum, dedi. Oda: Beni kendisi için sevdiğin o Zat (Allah) da, seni sevsin, dedi.” [363]

Birbiriyle tanışma adabını da Rasulullah (s.a.s.) öğre­tiyor. Çünkü O, ümmetin hem eğiticisi, hem de öğreticisidir. Yegane önderi ve örneğidir.

Yezid b. Nuame ed-Dabbî (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Bir adam, bir adamla kardeş olursa, ona adını, baba­sının adını ve kimlerden olduğunu sorsun. Çünkü bu hare­ket, samimiyeti daha ileticidir.”[364]

Mü’min müslümanların sureten tanışması, sireten ta­nışmayı beraberinde getirir. Önce samîmi ve dostluk duygularıyla tanışan mü’minler, yavaş yavaş birbirine ısınır ve ruhen de kaynaşırlar. İyilikleri, güzellikleri ve hayır olanla­rı paylaşır, her zaman birbirileri için en hayırlısını taleb ederler. Olgunlaşmış imanın gereği budur.

Enes b. Malik (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur: “Hiç biriniz, kendiniz için arzu ettiğinizi, kardeşiniz için arzu etmedikçe, (kemâliyle) iman etmiş olmaz.” [365]

Mü’min müslüman, kendisi için hem dünyada, hem de ahirette hayırlı olanı diler ve hayır üzere bir hayat sürmeye gayret eder. Muvahhid mü’minin, Rabbi Allah’dan dilediği ve gereğini yapmaya çalıştığı daimî dualarından birisi şudur:

“Rabbimiz, bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyi­lik (ver) Ve bizi ateşin azabından koru.”(Bakara/201)

Mü’min kardeşleri için devamlı iyilik ve hayır dileyen mü’min müslüman şahsiyet, hiç bir zaman ve hiç bir mü’min kardeşini hakir görmez, horlamaz ve küçümsemez. Değil mi ki, kardeşi mü’mindir, o hâlde dünyanın en değerli insa­nıdır. Çünkü mü’mindir. Mü’min, izzet ve şeref sahibidir. İzzet ve şeref sahibi olan bir müslüman nasıl hor görülebilir ki.

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyurur önde­rimiz Rasulullah (s.a.s.):

“Kişiye kötülük namına, müslüman kardeşini tahkir etmek kâfidir.”[366]

Mü’min müslümanlar birbirindendirler. Birbirilerinin parçaları ve canlı organları gibidirler. Mü’min müslümanın, mü’min kardeşini tahkir etmesi, kendisinin tahkir olunması, onu hakkıyla övüp değer vermesi, kendisine değer vermesi demektir. Mü’min müslümanlar, bir milletin, yani İslâm Milleti’nin mensubları oldukları için, bir yürek, bir bilek, yani bir tek vücud gibidirler.

Ebu Musa el-Eş’arî (r.a.)’dan rivayet olunduğuna göre Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Mü’minin, mü’mine bağlılığı, taşları birbirine kenet­leyen duvar gibidir. Sonra iki elinin parmaklarını birbirine geçirip sımsıkı kilitledi.” [367]

Numan b. Beşir (r.a.) da bize şu hadisi rivayet eder. Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurdu:

“Bütün mü’minleri birbirine merhamette, muhabbette, lütufta ve yardımlaşma hususlarında sanki bir vücûd misali görürsün. O vücûdun bir organı hastalanınca, vücûdun diğer kısımları, birbirilerini hasta organın elemine uykusuzlukla harekete ortak olmaya çağırırlar.” [368]

Bir vücûdun organları gibi olan muvahhid mü’minler, aynı zamanda birbirilerinin kusurlarını gidermede, noksanlıklarını tamamlamada ve birbirilerinin iyiliklerini, güzelliklerini görüp takdir etmede, birbirleri için birer ayna gibi­dirler.

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Mü’min, mü’minin aynasıdır. Mü’min, mü’minin kar­deşidir. Onu kusurlardan men’eder ve onu her tarafından kuşatır.”[369]

Allah için birbirini seven ve bu sevgi bağlarıyla birbi­rine bağlanan mü’min müslüman kardeşler, İslâmî vahdetle­rini gerçekleştirebilirler. Ancak böyle bir ortamın oluşturulmasından sonra mü’minler beraber olurlar. Kişinin sev­dikleriyle birlikte olduğu ve birlikte müteâlâ edildikleri bir hakikattir.

Enes b. Malik (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.)’e bir adam gelerek: Ya Rasulullah, Kıyamet ne zaman (olacak)? diye sordu. Oda: “Sen, onun için ne hazırladın?” buyurdu. O zat: Ben, Kıyamet için çok namaz, çok oruç ve çok sa­daka hazırlamadım. Lâkin ben, Allah’ı ve Rasulü’nü seviyo­rum, dedi. Rasulullah (s.a.s.): “Sen, sevdiklerinle beraber olacaksın!” buyurdu. [370]

Abdullah b. Mes’ud (r.a.) da, aynı konuda şu hadisi rivayet ediyor:

Rasulullah (s.a.s.)’in huzuruna bir adam geldi de: Ya Rasulullah, henüz kendilerine katılmamış oldu­ğu bir kavmi, bir zümreyi seven bir kimse hakkında nasıl bir hüküm söylersiniz? diye sordu.Rasulullah (s.a.s.).: “Kişi, sevdiği ile beraberdir!” buyurdu.[371]

Bu, böyledir!

Hasret kalınan ve su gibi, ekmek gibi, hava gibi ihti­yaç duyulan İslâm Milleti’nin vahdeti için, hiç bir maddî menfaat beklemeden, yalnız Allah için birbirini sevmek ve bu bağ ile bağlanmakla birleşmek ve İslâm Ölçüsünce hare­ket etmek şarttır. Bütün meselelerin çözümünü Allah ve Rasulü (s.a.s.)’e havale etmek ve verilen hükme hiç bir sı­kıntı duymadan teslim olmak, Allah’a itaat eden, Rasulü (s.a.s.)’e itaat eden, cemaat olup başlarındaki muvahhid mü’min emirlerine itaat edenlerin işidir. Bunu, ancak bu karekterde olan muvahhid mü’minler gerçekleştirebilir. [372]

Mü’min müslümanların arasındaki sevgi bağlarının sı­kı olmasının baha biçilmez kıymetini beyan eden şu hadisi de nakledip bu konudaki sözlerimizi aralayalım. Emiru’l-Mü’minin İmam Ömer b. Hattab (r.a.)’ın riva­yetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

Allah’ın kulları arasında Öyle kimseler vardır ki, peygamberler ve şehidlerden olmadıkları hâlde, Allah (c.c.) indindeki derecelerinden dolayı kıyamet gününde Peygam­berler de, şehidler de kendilerine gıbta edeceklerdir!” Ashab-ı Kiram: Ey Allah’ın Rasulü, onlar, kimlerdir? Bize haber ver, dediler. Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Onlar, aralarında akrabalık bulumadığı, aralarında mallar alıp vermedikleri hâlde, Allah’ın kelâmı olan Kur’ân’ı seven, onun sebebiyle birbirilerini seven kimselerdir. Allah’a yemin ederim ki, onlar, nur üzerindedirler. Onların yüzleri de nurdur. (Kıyamette) insanlar korktuğu vakit onlar, korkmayacak, insanların üzüldüklerinde onlar üzülmeyecek.” Ve şu ayeti okudu: “Haberiniz olsun ki, Allah’ın velilerine hiç bir korku yoktur. Onlar, kederlenecek de değiller.”[373]

Muvahhid ailenin kurulmasında ve dolayısıyla İslâm toplumunun oluşumunda, mü’min müslüman kardeş çevrenin oluşturulmasının büyük bir ihtiyaç olduğu vaz geçilmez bir hakikattir… Muvahhid mü’minler, ya böyle bir çevrede bulunacak, ya da bu çevrenin oluşumunda bütün imkânlarıyla katkıda bulunacaktır. Böyle bir gayret, mü’minin en tabiî vazifelerindendir. Yeryüzünün varisleri olan muvahhid mü’min müslümanlar, yeryüzünü hem imâr etmek, hem de Allah’ın emri ve Rasulullah (s.a.s.)’in Sünneti gereği yönetmek üzere halifeler kılınmışlardır. Yeryüzünü fitneden temizlemek ve imaret ile emaret vazifelerini yerine getirmek için cihada kuşanmak gerek. [374]

Derdi, gayesi, hedefi dava olan bir kimse için dava arkadaşını Allah için sevmek ve onun haklarını gözetmek zor olmayacaktır. Derdi dava olan bir kimsenin İslam Toplumu’nda yaşaması zor olmaycaktır. Oradaki inkılaba göre hareket edecek ve arıza teşkil eden herhangi bir mesele ile karşılaştığında da almış olduğu eğitim onu yönlendirecektir. Bu çerçevede hareket bir kimsenin fitnesinden emin olunur. Böylesi duruşa sahip bir topluluğu yıkabilecek yoktur. Onlar Allah’ın emrini yerine getirmeye titiz davranmaya ve bu emirleri gözetmeye devam ettikleri müddetçe dimdik ayakta duracak ve yeryüzü adına adaleti tesis edeceklerdir.

Rasulullah (sav)’in kurmuş olduğu İslam Toplumu bizim için yegane örnektir. İtaatleri ile örnek oldukları gibi hatalarından dönüşleri ile de örnek olmuşlardır. Bunun örnekleri çoktur. Birbirini Allah için seven bu topluluğun arasından su sızmamış buna yeltenecek herhangi bir davranış vuku bulmuşsa da olgunlukla bertaraf edilmiş. Onlar Kur’an-ı Kerim’de örneği verilen bir binanın tuğlaları gibi olma emrini gözetip Rasulullah (sav)’in iki elini birleştirerek tasvir etmiş olduğu kaynaşmaya sıkıca bağlanıp yedi düvele bu dini haykırmışlar ve fetihler gerçekleştirmişlerdir. Kur’an ve Sünnet ile sıkı bir ilişkisi olanın dava arkadaşı ile de sıkı bir ilişkisi olur. Allah’ın ve Rasulu’nun hakkını gözeten kardeşinin de hakkını gözetecektir. İnsanların birbirleriyle olan ilişkilerindeki sıhhat Kur’an ve Sünnet’e bağlılıkları oranıncadır. Bu böyle biline…

İZZET VE ŞEREF Mİ ZİLLET VE MESKENET Mİ

 

Yegane Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) şöyle buyurur:

“İzzetin (güç ve şerefin) hepsi Allah’a aiddir.”(Nisa/139 – Yunus/65)

“Kim izzeti istiyorsa, artık bütün izzet Allah’ındır. Güzel söz, O’na yükselir, salih amel de onu yükseltir.”(Fatır/10)

İzzetin bütünü kendisine aid olan Rabbimiz Allah’a gerçek kul oldukları için, Önderimiz Rasulullah (s.a.s.) ve mü’minler de izzet sahibidirler. Rabbimiz Allah, Rasulü (s.a.s.)’in ve mü’minlerin de izzet sahibi olduğunu beyan ediyor. Yeryüzünde yaşayan insanlar içinde ancak Rasulul­lah (s.a.s.) ve gerçek muvahhid mü’min müslümanların izzet sahibi olduğunu beyanla Rabbimiz Allah (c.c.) şöyle buyu­rur:

“Oysa izzet (güç, onur ve üstünlük) Allah’ın, O’nun Rasulü’nün ve mü’minlerindir. Ancak münafıklar bilmiyorlar.(Munafikun/8)”

O günün, yani bu ayet-i kerimenin inzal olduğu Me­dine İslâm toplumunda yaşayan o günün münafıkları, izzetin Allah’a, Rasulullah (s.a.s.)’e ve mü’minlere aid olduğunu bilmediği gibi, günün kitaplı veya kitapsız gayr-ı müslimleri de, bu hakikati bilmiyorlar.

Mü’minler, izzet ve şeref sahibidirler. Kim izzet ve Şeref sahibi olmak istiyorsa, muvahhid mü’min olmalıdır. İnsanlar, izzet ve şerefi başka yerde veya yanlış yerde aramasınlar. İzzet ve şeref, Allah ve Rasulullah (s.a.s.)’in em­rettiği, öğrettiği şekilde şeksiz ve şüphesiz iman etmekle el­de edilir. Bu, olmazsa olmazın tâ kendisidir. Katıksız iman ve onun gereği olan salih amel işlemek, izzet ve şeref sahibi olmaktır. Bunun dışında hiç bir gayr-ı Islâmî inanç­ta, hiç bir ideolojide, hiç bir felsefî ekolde ve hiç bir yöne­tim düzeninde izzet söz konusu değildir, olmaz da! İslâm­’ın dışındaki ideoloji ve düzenlerde izzet arayanlar, tamamiyle yanılırlar ve yanılmışlardır da.

İzzet ve şeref sahibi olmak için mü’min olmak ve İs­lâm’ın gereğini yaşamak gerekir. Kalpte iman yer edince, beyne ve vücudun organlarına sirayet etmelidir. Kalb, mü’min, beyin ve vücudun diğer organlarının müslüman olması gereklidir. Böylece İslâm, hayatın her birimine hakim olmalı, i-man ve teslimiyet bunu gerçekleştirmelidir.

Muvahhid mü’minler, Allah’a ve Rasulullah (s.a.s.)’e iman ettikleri gibi, tam itaat da etmelidirler. Aslında tam itaat, kalbteki imanın kemâlatının bir belirtisi, bir gösterge­sidir. Mü’minlerin hayatlarındaki salih amel, yani İslâm üzere, izzet ve şeref üzere yaşamaları, kalblerinde yer alan katıksız imandan ileri gelir. İman gizli, amel açıktır. Giz­linin varlığı, açıkta olan belirtisinden anlaşılır.

Allah’a itaat, Rasulullah (s.a.s.)’e itaat etmekle ger­çekleşir. Allah’a nasıl ibadet edeceğimizi bize, Allah’ın öğ­rettiği ve eğittiği şekilde önderimiz Rasulullah (s.a.s.) öğretmiş ve bizi eğitmiştir.

Rabbimiz Allah, Rasulü (s.a.s.) için şöyle buyuruyor:

“Ve şüphesiz sen, büyük bir ahlâk üzerindesin.(Kalem/4)

Mü’min müslümanlar için örnek ve önder olarak gön­derilen Rasulullah (s.a.s.), Kur’ân ahlâkı üzere idi. Allah (c.c), nasıl emretmiş ise, O, öylece yaşadı ve mü’minler için örnek oldu.

Şöyle buyurdu Rabbimiz Allah (c.c):

“Andolsun, sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü uman­lar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Rasulünde güzel bir örnek vardır.”(Ahzab/21)

Allah’a ve ahiret gününe iman eden ve Allah’ı çokça zikreden, yani her hâli Allah’ın emri üzere olmaya çalışanla­rın yegane Önderi ve örneği Rasulullah (s.a.s.)’dir. Rasulullah (s.a.s.)’in her hâli, Kur’ân-ı Kerim üzere idi. Kur’ân’a göre yaşamak istiyorum diyene ve bu isteğinde samimi olan herkesin, Rasulullah (s.a.s.)’in Sünneti üzere yaşaması gerekir. Rasululah (s.a.s.)’in Sünneti, Kur’ân-ı Kerim’in hayata gereği gibi tatbik edilişidir.

Sa’d İbn Hişam b. Amir (rh.a)’ın kıssasından; (….) Bunun üzerine ben: Ey mü’minlerin annesi, bana Rasulullah (s.a.s.)’ın ahlâkını anlat, dedim. Aişe: Sen, Kur’ân okuyorsun değil mi? dedi. Evet, okuyorum, dedim. İşte Nebiyallah (s.a.s.)’ın ahlâkı, Kur’ân idi, dedi.” [375]

Nübüvvet ve Risaletin kendisiyle tamamlanıp sonuç­landığı Rasulullah (s.a.s.), Ebu Hüreyre (r.a.) rivayetiyle şöyle buyuruyor: “Ben, ancak ahlâkın güzelliklerini tamamlamak için gönderildim.” [376]

İzzet ve şeref sahibi yegane önderimiz Rasulullah (s.a.s.), Emiru’l-Mü’minin İmam Ali (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyurur: “Beni Rabbim terbiye etti ve terbiyemi güzel yaptı.” [377]

En güzel ahlâk üzerine yaratılan, ahlâkı Kur’ân olan, güzel ahlâkı tamamlamaya gelen ve Rabbi Allah tarafından terbiye edilerek, mü’minler için en güzel örnek olan Rasulullah (s.a.s.)’in bıraktığı İslâm mirasına sahib olmak, muvahhidlerin baş vazifesidir. Anın vacibi olan bu vazife, ol­mazsa olmaz vazifelerdendir. Medineliler, Sa’d İbn Hişam b. Amir (rh.a)’e şu hadisi nakletmişlerdir. Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Benim şahsımda, sizin için güzel bir örnek yok mu­dur?” [378]

İzzet ve şeref üzere yaşamak, Allah’ın kitabı Kur’ân-ı Kerim’i en doğru anlayan ve gereği ne ise, en güzel yaşayan Rasulullah (s.a.s.) gibi yaşamak demektir. Bu yaşantı, iyilik ve hayır üzere yaşamaktır. İyilik ve hayır ne ise, Rasulullah (s.a.s.)’dan öğrenmek gerek. O’na yönelmek, O’nun terbiye­sine tabi olmak, O’ndan sormak ve O’ndan öğrenip amel etmek gerek. İnanmak ve inandığını yaşamak. Varlığımızın gayesi budur!

Nevvas b. Sem’an el-Ensarî (r.a.) anlatıyor: Rasulullah (s.a.s.)’e, iyilik ve günahı sordum da, şöyle buyurdu: “İyilik, ahlâk güzelliğidir. Günah ise, kalbinde gıcık yapan ve başkalarının muttali olmasından hoşlanmadığın şeydir.” [379]

“İyilik, ahlâk güzelliğidir…” Yani güzel ahlâkı ta­mamlayan, tüm güzelliği üzerinde toplayan Rasulullah (s.a.s.) ahlakıyla ahlâklanmak, iyiliktir. Dünyada da, ahirette de arzulanan iyilik, Rasulullah (s.a.s.)’ın ahlâkı, yani Sün­neti üzere olmaktır. Böylece Rasulullah (s.a.s.)’den olmak­tır. “Bendendir” dediği mü’minlerden olmaktır.

Rabbimiz Allah (Azze ve Celle), iyiliğin ne olduğunu şöyle beyan buyurur:

“Gerçek iyilik yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevir­meniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin iyiliğidir ki, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitablara, peygamberlere inanır. Allah’ın rızası için yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere ve boyunduruk altında bulunan köle ve esirlere, sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekat verir. Anlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, has­talık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Müttakiler ancak onlardır.”(Bakara/177)

Ayet-i Kerimeye dikkat edilecek olursa, üç ana konu­ya temas edilmiştir:

1) Katıksız İman

2) Allah yolunda infak

3) İbadet ve sabır üzerinde olmak.

İmanına şirk, küfür, şüphe, bid’at ve hurafe karıştır­mayan, yani katıksız iman sahibi olan mü’minler, Allah’ın kendilerine verdiği helâl rızkı, yine Allah yolunda harcar ve ibadet üzere sabır ederler. İşte sadıklar ve müttakiler bun­lardır. Rabbimiz Allah Teâlâ, bu vasıfları taşıyan izzet ve şeref sahibi mü’min kullarını şöyle beyan eder:

“İman edip salih amellerde bulunanlar ise, işte onlar da, yaratılmışların en hayırlılarıdır. Rabbleri katında onların ödülleri, içinde ebedî kalıcı­lar olmak üzere altından ırmaklar akan Adn cennetleridir. Allah, onlardan razı olmuştur, kendileri de O’ndan razı (hoşnut, memnun) kalmışlardır. İşte bu, Rabbinden içi titre­yerek korku duyan kimse içindir.”(Beyyine/7-8)[380]

“Gerçek mü’minler, ancak Allah’a ve Rasulüne iman eden, ondan sonra asla şüpheye düşmeyen Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerdir. İşte sadıklar (doğ­rular) ancak onlardır.”(Hucurat/15) [381]

Hayat, iman ve cihaddır! Muvahhid mü’minler, Al­lah’a ve Rasulü (s.a.s.)’e hiç şüpheye düşmeden iman ettiler ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad ettiler. İşte hayat, yani yaşama ve can feda etmeye deyen hayat budur. İman ve cihad, Allah için olmanın en gerçek ifadesidir. Cihad, Allah yolunda ve Allah düşmanlarıyla yapılır. Bu­nun için imana ihtiyaç vardır. Katıksız iman, ancak cihadı gündeme getirir. Cihad için, malın ve canın feda edilmesi, yani infâk lazımdır. İyiliğe erebilmek, yani Allah’ın rızasını kazanmak için, sevdiklerinden infâk etmek gerek. [382] Maldan ve candan infak, kolay bir şey olmasa gerektir.

Mal, başlı başına bir fitnedir, yani imtihan aracıdır. Alın teri, göz nuru ve bilek hakkı ile elde edilen helâl malın infâkı sağlam bir iman ister. Kâmil iman sahibi olan mu­vahhid mü’minler, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdikle­rinden, gönlüne hiç bir sıkıntı gelmeden Allah’ın emrettiği şekilde infâk eder.

Ka’b b. İyad (r.a.)’ın rivayetiyle Rasululîah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Her ümmetin bir fitnesi vardır ve benim ümmetimin fitnesi maldır.” [383]

Aynı konuda, Ka’b b. Malik el-Ensarî (r.a.) da şu ha­disi nakleder; Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Bir koyun sürüsünün üzerine salıverilen iki aç kur­dun o koyuna zararı, kişinin mal ve şeref hırsının dinine olan zararından daha ağır değildir.”[384]

Mü’min müslümanlar, böyle bir fitneden kurtulup, ka­zandıklarını Allah yolunda infâk edeceklerdir. Bu ihlas, bu samimiyet ve bu fedâkârlık için, çok güçli bir iman lazım­dır! Demek ki, mü’min müslümanlar, her şeyden önce iman konusuna yönelmeli ve iman konusunda çok sağlamlaşma­lardır. İmanları zengin olan mü’min müslümanlar, yalnız ve yalnız Allah’a kul olmayı gerçekleştirebilirler. İman nokta­sında zayıf olanlar, ya da imanlarını zedeleyenler, Allah’dan başka, veya Allah ile beraber başka şeylere kul olmak konu­sunda tereddüd etmezler.

İşgal altındaki İslâm topraklarında yaşayan milyonlarca insana, iman açısından bakıldığında, onların, hem Allah’a kul olduklarım söyler, hem de egemen tağutlara kul oldukla­rını görürsünüz! Hayatlarının bir bölümünde tağuta itaat ederler. Gereği gibi olmasa da, namaz ve oruç gibi ibadet­lere devam ederler, hakimiyet konusunda tağutlara itaat et­tikleri ve tağutların istediği gibi yaşadıklarını görürsünüz.

Önderimiz Rasulullah (s.a.s.), Allah’dan başkasına kul olanlar için “Kahrolsun!” buyurur. Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Altın kulu, gümüş kulu, dört köşeli ve zencefli ku­maş kulu kahrolsun! Böyle kişiye verilirse memnun olur, verilmezse kızar. Böyle (dünya düşkünü) kişi sürünsün, zarara yuvarlansın! Vücuduna diken battığında cımbızla çıkaran bulunmasın!”[385]

Bu konuda diğer bir hadisi de Ebu Hüreyre (r.a.) nakletmektedir; Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Dinar’ın (altının) kuluna lanet edildi ve dirhem’in (gümüşün) kuluna lanet edildi.” [386]

Demek ki, insanlar, Allah’dan başkasının da kulu ola­biliyorlar. Altının kulu, gümüşün kulu, makam koltuğunun kulu, müdürün kulu, bakanın kulu, komutanın kulu, hükü­metin kulu, devletin kulu, patronun ve ağanın kulu, köşkün kulu, villanın kulu, yazlığın ve kışlığın kulu, Mercedesin ve Kadillakın kulu vs..vs… Allah’ın emrinin dışında emir ve­renlerin emirlerine itaat eden, o emir sahibinin kulu, yani emir kuludur.

Böyle kulluklar, izzeti ve şerefi yanlış yerde aramanın sonucudur. Muvahhid mü’minler, yalnız Allah’a kul olmuşlar ve başka hüküm sahiplerini reddetmişlerdir. Gerçek zenginlik, gönlün zenginliği, yani iman zenginliğidir. Gönlü iman hazinesi ile dolanların, Allah’tan başkasına rağ­bet etmeleri imkânsızdır. Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Zenginlik, mal çokluğundan meydana gelir değildir. Lâkin asıl zenginlik, insanın gönül zenginliğidir.” [387]

Gönülden yana zengin olan mü’min müslümanlanın şu karakterde olduğunu beyan buyurur Allah Teâlâ:

“İyiler (ebrar) ise, kâfur katılmış bir kadehten (cennet şarabını) içerler. (Bu) Allah’ın has kullarının kendisinden içtikleri bir kaynak, onu fışkırttıkça fışkırtıp akıtırlar. Adaklarını yerine getirirler. Ve şerri (kötülüğü) yay­gın olan bir günden korkarlar. Kendileri, ona karşı duydukları sevgiye rağmen ye­meği, yoksula, yetime ve esire yedirirler. “Biz, size ancak Allah’ın yüzü (rızası) için yedirmek­teyiz, sizden ne bir karşılık istiyoruz, ne de bir teşekkür. Çünkü biz,  asık suratlı,  zorlu bir gün nedeniyle Rabbimizden korkmaktayız.” Artık Allah da, onları böyle bir günün şerrinden ko­rumuş ve onlara parıltılı bir aydınlık ve bir sevinç vermiştir. Ve onları, sabretmeleri dolayısıyla cennetler ve ipekle ödüllendirmiştir.”(İnsan/5-12)

İyiler zümresinden olan mü’minler, İslâm cemaatı ve İslâm toplumu içinde bulunan fakir, yetim ve ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarını gidermeyi kendilerine vazife bilmişler­dir. Bu sosyal yardım vesilesiyle mü’minler birbirlerine güveniyor ve bağlanıyorlar. İman bağı olan manevî bağını kuvvetlendirenler, bunun sosyal yardım bağlarıyla da pekiştirmektedirler. Dünya hayatında iyilik ve hayır üzere olan mü’minler, birbirlerinin meşru ihtiyaçlarını gidermek konu­sunda tüm imkânlarını sarf eder ve Allah rızasından başka bir karşılık da beklemezler. Allah’a en sevimli gelen amelin az da olsa, devamlı yapılan amel olduğunun şuurunda olan mü’min müslümanlar, eldeki imkânlar çerçevesinde amelin devamlısını işlemeye gayret ederler. [388]

Muvahhid ailenin kurucuları ve mensublan olan mü’min müslümanlar, izzet ve şeref üzere yaşamak için içinde bulundukları toplumu ve ülkeyi İslâmlaştırmaya gayret etmelidirler. Mücadeleleri bu yönde ağırlık kazanmalıdır. Sadece ailenin İslâmlaşması yetmez. Aile İslâmlaşırken, en yakın çevreden başlamak kaydıyla bütün toplumun İslâm­laşması lazımdır. Yoksa İslâmlaşmaya çalışan aile belli bir aşamadan sonra tıkanır ve onun önü de açılamaz. Bundan dolayı vakit geçirmeden önlem almak gerekir. Ebu Said (El-Hudrî, r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Sizden kim, meşru olmayan bir şey görür de, eliyle önler ve değiştirirse, vazifesini yapmış olur, günaha girmekten kurtulur. Eğer eliyle önleyemez de, diliyle önlemeye çalışırsa, günaha girmekten kurtulur. Diliyle önleyemez de, kalbiyle önlemeye çalışırsa, günaha girmekten kurtulur. Bu, imanın en zayıfıdır.”[389]

Müstevli kâfirlerin işgali altında olan İslâm toprakla­rında esaret altındaki müstaz’af müslümanlar, her şeyden önce sağlam imanı elde ettikten sonra, işgali ve sömürüyü ortadan kaldırmak için cihada kuşanmalıdırlar. Ancak bu yol ile kötülükler ortadan kalkar. Birbirlerine, yani mü’minler kendi aralarında çok muhabbetli olup, hiç bir mü’min kardeşine zarar vermemeye çalışmalıdırlar. Faydaları kendileri­ne, zararları ise, işgalci ve sömürücü tağutlara olmalıdır. Abdullah b. Amr (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur: “Müslüman, dilinden ve elinden müslümanların sela­mette kaldığı kimsedir. Muhacir de, Allah’ın nehyetiği terkedendir.”[390]

Aynı konuda diğer bir hadiste, mü’min ve müslümanın tarifi yapılmaktadır. Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Müslüman, dilinden ve elinden müslümanlarm sela­met buldukları kişidir. Mü’min, insanların canları ve malları hususunda emniyet ettikleri kişidir.” [391]

İzzet sahibi mü’min, iman ve salih amel üzere sabırlı davrandıkça, Rabbi Allah kendisine yardım edecek ve onun hayrını kat kat yapacaktır. Ebu Said el-Hudrî (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Bir kul, müslüman olur ve müslümanlığı da güzel olursa, Allah, onun evvelce işlemiş olduğu her kötülüğünü örter. Ondan sonra sıra kısasa (yani mükafat ve mucezata) gelir. Bir hasene, ondan yediyüz kat büyük hasene ile, bir seyyie (yani kötülük) ise, yalnız kendi misli ile karşılanır. Meğer ki, Allah, o seyyieyi affeder.” [392]

Ebu Musa el-Eş’arî (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) “Her müslüman üzerine sadaka vermek vacibtir.” bu­yurdu. Orada bulunan Sahabîler: Ya Rasulullah, sadaka edecek bir şey bulamazsa (ne yapar?) dediler. Rasulullah: “Eliyle çalışır, elinin emeğiyle kazandığından hem kendini faydalandırır, hem de sadaka verir.” buyurdu. Sahabîler: Çalışmaya da gücü bulunmazsa? dediler. Rasulullah: “İhtiyaç sahibine, bunalmış mazluma yardım eder.” buyurdu. Buna da güç bulamazsa (ne yapar?), dediler. Rasulullah (s.a.s.): Ma’ruf (yanı hayır) işlesin, şerrden kendisini tutsun. Çünkü bu da, o kimse için bir sadakadır.” buyurdu.”[393]

Hayırlı olanları işlemek ve kendisini şerrli olanlardan alıkoyması mü’min için bir sadaka olduğunu beyan buyuran Rasulullah (s.a.s.), Huzeyfe (r.a.)’ın rivayetiyle de şöyle buyurur: “Her iyilik sadakadır.” [394]

Allah ve O’nun Rasulü (s.a.s.)’e iman edenler, Kur’ân-ı Kerim’i okuyanlar, derinden derine düşünenler, di­ni kendilerince anlamak yoluna gitmiyor, ümmetin muallimi Rasulullah (s.a.s.)’e baş vuruyorlardı. Dinlerini Rasulullah (s.a.s.)’den öğreniyorlardı. Bize Kur’ân yeter, bizim di­limizle inmiş, çok sâde, hepimize hitab ediyor ve hepimizin anlayacağı bir kitabtır, başkasına sormaya ihtiyaç yoktur demiyorlardı. Meselelerini Rasulullah (s.a.s.) havale edi­yor, O’na soruyor, öğreniyor ve amel ediyorlardı. Bu tavırları, Kur’ân-ı Kerim’in en iyi, en doğru ve en güzel müfessiri olan Rasulullah (s.a.s.)’ın tefsirini öğrenmek, O’nun açıkla­dığı gibi Kur’ân’ı anlamak içindi.

Ebu Eyyub (r.a.)’ın rivayetiyle: “Bir adam, Rasulullah (s.a.s.)’e gelerek: Bana bir iş göster ki, onu yaptığım takdirde beni cennete yaklaştırırsın ve cehennemde uzaklaştırsın, dedi. Rasulullah (s.a.s.): “Allah’a ibadet eder, O’na hiç bir şeyi şerik koşmaz­sın. Namazı dosdoğru kılar, zekatı verirsin. Akrabana da iyilik edersin.” buyurdu. O zat, dönüp gidince Rasulullah (s.a.s.): “Eğer emrolunduğu şeylere sımsıkı sarılırsa, cennete girmiştir.” buyurdu.[395]

Ebu Eyyub (el-Ensarî, r.a.)’ın rivayetiyle: “Bir adam Rasulullah (s.a.s.)’e gelerek: Ya Rasulullah, bana (faydalı şeyi) öğret ve özlü söyle, dedi. Rasulullah (s.a.s.) (de adama): “Namazına durduğun zaman, veda edenin namazı gibi namaz kıl, özür dilemeni gerektiren bir sözü konuşma ve in­sanların ellerindeki (dünyalık) şeylerden umudunu kesmeye azim ve karar ver.” buyurdu. [396]

Yegane önderimiz Rasulullah (s.a.s.), kendisinden sonra yaşayan ümmetini, başlarına geleceklerinden dolayı uyarmıştır. İleride bu ümmet çeşitli denemelere tabi tutula­cak, birçok fitnenin içine düşecek ve başlarına belâlar gele­cektir. Böyle durumlarda, ümmet nasıl davranması gereki­yorsa, onu da öğretmiştir önderimiz Rasulullah (s.a.s.). İs­lâm Dini, kıyamete kadar yaşayacaktır. Öyle bir yaşamak ki, ilk inzal olduğu an kadar taze ve canlı. Kitab ve Sünnet üzerinden asırlar geçmesi, onları yıpratmayacak ve eskitmeyecektir. Onlar, her zamanda ve her mekânda tazeli­ğini ve canlılığını koruyacaktır.

Enes b. Malik (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “İnsanlar üzerine bir zaman gelecek ki, onların içinde dini (nin icablarını yerine getirme) üzerinde tahammül gös­teren, avucunun içinde ateş parçası tutan gibidir.”[397]

Mâkıl b. Yesar (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyurur Ra­sulullah (s.a.s.): “Fitne zamanında ibadet, bana hicret etmek gibidir.” [398]

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayet ettiği hadiste de şöyle buyurur Rasulullah: “Siz öyle bir zamandasınız ki, sizden kendisine emre­dilenin onda birini terk eden kimse, helak olur. Sonra bir zaman gelecek ki, onlardan kendisine emredilenin onda birini yapan kimse kurtulacaktır.” [399]

Siz, İslâm Devletinin yönetiminde ve İslâm ülkesinde yaşıyorsunuz. Öyle bir zaman geldiğinde, imkânları daha fazlasına, yettiği hâlde yalnızca onda birini yapmak yeterli gelir, bu, onların kurtulmasına kâfidir, diye anlaşılmamalıdır bu Hadis-i Şerif. Öyle bir zaman gelir ki, o zamanda mü’min müslümanlar, baskı altında olacaklar, esaret altında bulunacaklar. Dinlerini yaşamaya imkân bulamayacaklar..İşte bütün bu imkânsızlıklara rağmen mü’min müslümanlar, İslâm’a sarılır ve yaşamaya gayret ederlerse kurtulurlar.

İslâm Dini’nin, Cemaat dini olduğunu bilinen bir ger­çektir. Dinin, ferden yaşanabilmesi birçok rahatsızlıkları beraberinde getirir. Ferdi ilgilendiren ibadetler bile belli ölçülerde cemaatle ilgilidir. Bundan dolayı Allah ve Rasulullah (s.a.s.) mü’min müslümanlara cemaat olmalarını em­retmektedirler. Cabir b. Semure (r.a.) anlatır: (Rasulullah, s.a.s.) sonra (başka bir defa) yine yanımı­za çıktı ve bizi halkalar hâlinde görerek: “Aceb sizi niye dağınık cemaatler hâlinde görüyo­rum!” dedi. Başka bir sefer yine yanımıza çıktı ve: “Siz, meleklerin Rabbleri katında saff saff durdukları gibi saff bağlayıp dursanız ya!” buyurdu. Biz: Ya Rasulullah, melekler, Rabbleri katında nasıl saff olurlar? dedik. “İlk şaftları tamamlarlar ve saffda sıkışık dururlar.” buyurdu.[400] A’meş (r.a.) dedi ki: “Rasulullah (s.a.s.), cemaat hâlinde oturmayı sevdi­ğini anlatır gibi oldu.”[401]

A’meş (r.a.)’ın da beyan ettiği gibi Rasulullah (s.a.s.) ümmetin her zaman için düzenli bir cemaat olmasını arzu etmiş ve bunu emretmiştir. Her zaman ve her mekânda ümmetin tek yürek ve tek bilek, yani yekvücûd olmasını em­reden önderimiz Rasulullah (s.a.s.), ümmetin birliğini bozan kim olursa olsun onun, ortadan kaldırılmasını emrediyor.

Arfece (r.a.)’dan rivayet olunduğuna göre Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Hiç sübhesiz bir şeyler olacaktır. İmdi her kim, bu ümmet derli-toplu iken onun işini dağıtmak isterse, kim olursa olsun hemen kılıçla onu (n boynunu) vurun!” [402]

Yine Arfece (r.a.) rivayet ediyor. Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyuruyor: “İşiniz bir adam üzerinde toplu iken, kim sizin sopa­nızı yarmak veya cemaatınızı dağıtmak isterse, onu hemen öldürün.”[403]

Bu hadisin şerhinde Şarih, şunları beyan etmektedir: “Sopanızı yarmak” tabiri, cemaatı dağıtmaktan kina­yedir. Yani sizin cemaatinizi, yarılmış sopanın dağıldığı gibi birbirinden ayırmak, isterse, onu vurun demektir. Cemaatın birbirinden ayrılıp dağılması anlaşamamak ve birbirini sev­memekle olur. Hadis-i Şerif, (İslâm) Hükümdar aleyhine ayaklanan veya müslümanların birliğini bozmak isteyen bir kimsenin öldürülmesini emretmektedir. Böylesi, evvelâ nasihatle yola getirilmeye çalışılır. Vazgeçmezse, kendisi ile çarpışılır. Öl­dürmeden şerrinden kurtulunmazsa, öldürülür. [404]

Bu, böyledir!

Bu konuda, hayat dini İslâm’ın hükmü budur! Mü’min müslümanlar, İslâm Milleti’nin mensubları, bir ara­da iken, başlarında ümmetin imamı var ve kendileri bir vücud misali birlik içinde iken, kim veya kimler, onların bu birlik ve beraberliklerini bozacak olurlarsa, cezalan ölüm­dür.

Şarih’in de beyan ettiği gibi, önce nasihat edilir ve ba­rış içinde meselenin çözümüne gidilir. Eğer bağîler, yani, İslâm Devleti’ni yıkmak, İslâm ülkesini bölmek ve İslâm cemaatını parçalamak isteyenler, sulha yanaşmaz, bu kötü emellerinden vazgeçmezler ise, kendileriyle savaşılır ve öl­dürülürler.

Hüküm böyle iken, bugünün İslâm topraklarını işgal eden, mü’min müslümanları egemenlikleri altına alıp sömüren ve müstaz’aflaştıran emperyalistlere onların yerli mürted uşaklarıyla mü’min müslümanlar savaşmayacak da, ya ne yapacak? Savaş, barış içindir. Barış içinde, tecavüz ettikle­ri hakları, hak sahiplerine geri vermeyenler, savaş zoruyla gasbettikleri hakları sahiblerine iade etmek zorunda kalır­lar.

“Nasihat ile yola gelmeyenin hakkı kötektir.” düsturu, tarihin her devrinde geçerliliğini korumuştur. İslâm top­raklarını sömüren işgalci emperyalist güçler ve yerli mürted uşaklarının tağutî düzeni, ancak mü’min müslümanların ci­hada kuşanmasiyla hâl olur. İslâm toprakları onların sömü­rüsünden kurtulur ve müstaz’af mazlum müslümanlar hürriyetlerine kavuşup İslâm’ın hakimiyetinde yaşamaya başlar­lar.

İşgal altındaki İslâm topraklarında hüküm süren tağutî düzenler, bölgedeki “müslümanım” diyenlerin uyanmaması ve onlara karşı kıyam etmemesi için göstermelik İslâm’ın ibadetlerinden bir-iki tanesine izin vermişlerdir. Ezan, Na­maz, Oruç ve Hacc gibi ibadetler. İzin verilen bu ibadetler, yine tağutların denetiminde ve onlara zarar vermeyecek bir şekilde edası sağlanmıştır. Ezan, sadece vakitleri bildiren bir ses, namaz, kimin peşinde ve hangi şartlarda, niçin kılındığına bakılmadan sadece bir alışkanlık, oruç, vakitlerinin İslâmî ölçüler dikkat edilmeden Arafe’nin bayram, Bayra­mın Arafe olarak kutlandığı fasid bir anlayış, Hacc göster­melik, yine Arafe ve Bayramın karıştırıldığı bir seyahat!

Müstevli gayr-ı müslimlerin istilâsı altındaki müs­taz’af mazlum, “müslümanım” diyen milyonlarca insanın akide noktasında iflâsa uğratıldığı tağutî düzenlerde, İslâm’ın muamelat kısmı yasaklanmış ve gündeme getirmek isteyen­lere en ağır cezalar verilmiştir.

“Allah’ın hükmüyle hükmetmeyenler kâfirlerin tâ kendileridir.[405]hükmünün, kendileri için tahakkuk etmiş olan yerli mürted tağutî güçler, büyük tağuti güçler ve onun yandaşlarının uşaklığına devam etmektedirler. Onların emir kulu olan yerli uşak yönetimler ve yöneticiler, bölgele­rindeki müstaz’af mü’min müslümanlara her türlü işkenceyi reva görmektedirler. Bunlara yapılan nasihat, kuzunun kur­da yalvarması gibi gelmektedir. Kuzunun kurda yalvarma­sı, kurdu merhamete getirmediği gibi, sadece kurdun iştahını çoğaltmaktan başka hiç bir şeye yaramamaktadır. Hayat, iman ve cihaddır. Ve bu, böyledir!

Cerir (r.a.) şöyle anlatır: Veda Haccında Rasulullah (s.a.s.), Cerir’e: “İnsanları sustur da, dinlesinler…” diye emretti. (Halk sükût ettikten sonra da): “Benden sonra birbirinizin boynuna vuran kâfirlere dönmeyiniz.” buyurdu.[406]

Yegane önderimiz Rasulullah (s.a.s.) böyle buyurdu: “Benden sonra birbirinizin boynunu vuran kâfirlere dönme­yiniz!” İrtidad etmeyin veya bölük bölük olmayın. Çünkü irtidad eder, yani İslâm Dini’nden ayrılır, başka ideolojilerin başka düzenleri benimserseniz kâfir olursunuz! Allah’ın indirdikleriyle hükmetmez, onları bırakır da, heva-u hevesten kaynaklanan insan yapısı kanunlarla hükmederseniz, kâfir olursunuz. Ya da kâfirlerin içine düştüğü tefrika hâline düşmeyiniz demektir Rasulullah (s.a.s.)’in bu emri. Kâfir­ler parça parça, grup grup, parti parti olmuş ve bir parti, di­ğeriyle düşman olup savaşmış ve birbirinin boyunlarını vurmuşlar. Onların bu felaket hâline düşmeyin. Kâfirlerin parti parti ayrılıp birbirini öldürdükleri gibi, sizler de parti parti olmayın, birbirinizle savaşmayın ve birbirinizi öldür­meyin!

İslâm birliğini bozmayın, bir imamınız, bir cemaatı­nız, bir devletiniz ve bir ülkeniz var iken, bu birliği sakın ha sakın bozmayın! Kim ki, sizin iman üzere, Tevhid üzere olan bu İslâm Milleti birliğinizi bozmak isterse, onu da vu­rup öldürün! Böyle buyuruyor önderimiz Rasulullah (s.a.s.)!

Yegane Rabbimiz Allah (Azze ve Celle), “Muvahhid mü’min kullarını küfrün ve kâfirlerin tuzaklarına, ihanet planlarına karşı uyarıp şöyle buyuruyor:

“Ey iman edenler, eğer küfre sapanlara itaat ederse­niz, sizi topuklarınız üzerinde gerisin geri çevirirler, böylece büyük hüsrana uğrayanlara dönersiniz. Hayır, sizin Mevlânız Allah’dır. O, yardım edenlerin en hayırhsıdır.”(Al-i İmran/149-150)[407]

İslâm ülkesini parçalayan, İslâm toprakların işgal eden ve müslümanları esaret altına sokan gayr-ı müslim ege­men tağutî yönetimlere itaat etmeyin! Ey mü’minler, eğer bu tağutlara itaat ederseniz, sizi imandan sonra tekrar küfre döndürürler. İman noktasında ayağınızı kaydırır, sizi küfre ve şirke düşürürler. Kâfırlerin mü’minlere karşı olan kinle­rinin sonucudur bu! Onlar, mü’minleri imandan, İslâm’dan çevirip kendilerine döndürmedikçe rahat edemezler. İster­ler ki, mü’min müslümanlar, onların dinine, yani ideolojile­rine, hayat tarzlarına uysunlar. Ancak o zaman müslü­manları sever ve onlardan hoşlanıp, onlara dost olurlar. [408] Tabiî ki, o ana kadar “Müslümanım”diyenler, onlara tabi ol­mak ile bu sıfattan sıyrılıp çıkarlar.

Rabbimiz Allah (c.c.), o. kâfirlere tabi olmayı yasakla­dığı gibi, onlarla dost olmayı da yasaklamış ve onlardan korkmadan, onlara karşı savaşmayı emretmiştir:

“Yeminlerini bozan, Peygamber’i (yurdundan) sürme­ye çabalayan ve sizinle ilk defa (savaşa) başlayan bir toplulukla savaşmaz mısınız? Korkuyor musunuz onlardan? Eğer inanıyorsanız, kendisinden korkmanıza Allah daha layıktır!”(Tevbe/13)[409]

“Artık onlardan korkmayın, Ben’den korkun. [410] diye buyuran Rabbimiz Allah, mü’min kullarının izzet ve şeref üzere yaşamalarını buyuruyor.

Gayr-ı Müslim kâfir güçlerin ve mürted tağutların esareti altında yaşamak, izzeti kaybedip, zillete rıza göster­mek demektir. Bu korkunç felakete rıza gösteremez mu­vahhid mü’minler!

Mü’min müslümanlar, ya Allah’ın hükümleriyle hükmolunan Daru’l-İslâm’da, İslâm bayrağı gölgesinde hür ve Özgür, izzet ve şerefle yaşamak isterler, ya da “zillete rıza göstermektense yerin altı, üstünden hayırlıdır” diye cihada kuşanırlar. Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Bu (Kur’ân), insanlar için bir beyan ve sakınanlar için de bir hidaylet ve öğüttür. Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz.”(Al-i İmran/138-139)

Kur’ân-ı Kerim, müttakiler için bir hidayet rehberi­dir. [411] Ve Rabbimiz muvahhid mü’minlerin en üstün olduğu­nu beyan buyuruyor. Çünkü İslâm en yücedir, en üstün­dür. Muvahhid mü’minler de, İslâm’a tabi oldukları için üstünlüğü ve yüceliği elde etmişlerdir. Ve (Rasulullah s.a.s.): “İslâm (daima) yüksek olur, O’nun üstüne yükse­linmez.” buyurdu.[412]

Rabbimiz Allah (c.c.) şöyle buyurur:

“Ey iman edenler, bir toplulukla karşı karşıya geldiği­niz zaman dayanıklık gösterin ve Allah’ı çokça zikredin. Umulur ki, kurtuluş (felah) bulursunuz. Allah’a ve Rasulü’ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız ve gücünüz gider. Sabre­din, şübhesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.(Enfal/45-46)

Dünyada yaşayan bütün mü’min müslümanlar, İslâm binasında ve İslâm çatışı altında bir başa bağlı bir şekilde birliklerini kurduklarında, bir yürek, bir bilek ve bir millet olduklarında izzet ve şeref üzere yaşarlar. Rabbimiz Al­lah’ın yardımı onlarla beraber olur. Rabbimiz Alİah Teâlâ şöyle buyurur:

“İman etmekte olanlara yardım etmek ise, Bizim üzerimize bir haktır.”(Rum/47)

İzzetin ve şerefi verecek olan Allah’tır. Allah (cc) ise bunu dinine girme şartına bağlamıştır. İzzeti ve şeref ancak İslam’a teslim olmak ile kazanılır. Bu dinin dışındaki hayat sistemleri, ideolojiler zillet ve meskenetten başka bir şey değildir. Tarih bunun örnekleriyle doludur. İslam’ın haricindeki dinlerden en köklüsünü dahi ele alacaksak bu bile izzet ve şeref namına yol katedememiş zillete mahkum olmaktan kendisini kurtaramamaştır. İzzeti ve şerefi elde etmek gibi bir gayenin olup olmadığı da ayrı konu.

İslam’a girmekle bu şerefi elde etmiş müminlerin bunu aklından çıkarmayıp bu gerçeğe yaraşır bir hayat yaşamaları şarttır. Mahkumiyet ve zillet müslümana göre değildir. Onun hapsedilemeyecek ve zelil düşürülemeyecek bir akidesi vardır. Bunun verdiği enerji ile arz üzerinde dolaşmalı ve mücadelesini bu oranda artırmalıdır. İzzet ve şeref ancak mümine yakışır ve ancak o bunun kıymetini ve değerini bilebilir.

HAK VE BATIL KAVGASI

 

İnsanlık tarihi, zıdlar arasındaki savaşın tarihidir. Zıdlar arasındaki kavga, insanlık tarihini oluşturmuştur. Hak ile batıl, Tevhid ile şirk, İman ile küfür, iyilik ile kötü­lük, güzellik ile çirkinlik ve bunlara taraftar olanların arasındaki çatışma, insanlığın başlangıcından beri süregelmiş, hala da sürmekte, bundan sonra da devam edip gidecektir.

Misak anında Rabbimiz Allah’a verdikleri sözde du­ranlar ile sözden vazgeçenler arasındaki savaştır, insanlık tarihindeki savaşlar. Cephelerden birisinde sadıklar yer alı­yor, diğerinde hainler. Bir cephe Rahman Allah’ın taraf­tarları, diğeri şeytanın taraftarları!

Rabbimiz Allah’a verdikleri sözde sadık kalanlar, im­tihan sahası olan yeryüzünde bunu isbat ederken, sözlerinden cayanlar, ihanet etmişlerdir. İhanetlerinin yanı sıra, sözlerinde sadık olan Allah taraftarlarının önüne çıkmış, olanlarla savaşmış ve kendi taraflarına döndürmeye çalışmışlar­dır.

Rabbimiz Allah (Azze ve Celle), misak anını hatırla­tarak şöyle buyurur:

“Hani Rabbin, Âdemoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendi nefislerine karşı şahidler kılmıştır: ‘Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?’ (demişti de) Onlar da: ‘Evet, (Rabbimizsin) şahid olduk’ demişlerdi. (Bu Şahidlendirme,) Kıyamet günü: ‘”Biz, bundan habersizdik dememeniz içindir. Ya da: ‘Bizden önce ancak atalarımız şirk koşmuştu. Biz ise, onlardan sonra gelme bir kuşağız. İşleri batıl olanların yaptıklarından dolayı bizi helak mi edeceksin? dememe­niz içindir. İşte Biz, ayetleri böyle birer birer açıklarız, umulur ki, dönerler.”(Araf 172/174)

Muvahhid mü’minler, o anda Rabbimiz Allah’a ver­dikleri sözlerinde sadık kaldılar ve yeryüzündeki hayatların­da da Allah’dan başka hiç bir ilah, hiç bir rabb ve hiç bir melik edinmediler.

Allah (cc)’a verilen söz, “evet sen bizim Rabbimizsin” ifadesinde ortaya çıkıyor. Bu kabulleniş şu manaya da delalet eder; benim Rububiyetimin gereği olan; Yaratma, rızıklandırma, helal-haram belirleme, terbiye etme, düzenleme, idare etme, kanunlar vaaz etme ve bunlara uymaları kulları korkutma ve ümit verme gibi durumlarda bana teslim olacağınıza söz verdiniz. Sizi bu sözünüz konusunda, yaptıklarınızın sizin adınıza ortaya çıkması için, benden başka rububiyet iddiasında bulunan sapıkların olduğu bir yere göndermiş olsam yinede beni ‘yukarıda izah edildiği üzere’ Rab kabul edecekmisiniz? Evet. İşte yukarıdaki ayetin manası budur. Müminler Allah Azze ve Celle’nin hakkı olan Rububiyeti başka mahlûklara sunmayanlardır.

Müşrik, kâfir, münafık ve mürted tipler, o gün kabul ettiklerinden, yeryüzündeki hayatları sırasında vazgeçtiler. Sadık mü’minler, ahidlerine vefa gösterirken, Allah’a ver­dikleri sözlerinde durmayanlar vefasızlığın her türlüsünü sergilemişlerdir. Sadık muvahhid mü’minler tek renk ve tek yüzlü iken, vefasızlar renkten renge bürünmüş, bir kaç yüzlü görünmüşlerdir. Zaman olmuş küfürlerini, şirklerini apaçık ortaya koymuşlar, zaman olmuş kendilerini gizlemiş, hak sıfatlı görünmeye ve insanları aldatmaya çalışmışlar­dır. Tarihte en çok bu nifak karakterleriyle görünmüşler­dir. Batıl iken, hakin rengine bürünmüş ve çevreye hak olarak görünmüştür. Kuzu postuna bürünen kurt misali, hak görünmekle hayatlarını sürdürmüşlerdir. Köpüğün, suyun veya eriyik maddenin sırtına bindiği ve onların sayesinde yaşayıp hareket ettiği gibi. [413]

Rabbimiz Allah (c.c), bu konuda şu örnekleri beyan buyuruyor:

“Allah bir örnek verdi: Kendisi hakkında uyumsuz ve geçimsiz bulunan, sahibleri de çok ortaklı olan (köle) bir adam ile yalnızca bir kişiye teslim olmuş bir adam. Bu ikisi­nin durumu bir olur mu? Hamd, Allah’ındır. Hayır, onların çoğu bilmiyorlar.”(Zümer 29)

“Ölü iken kendisini dirilttiğimiz ve insanlar içinde yü­rümesi için kendisine bir nur verdiğimiz kimsenin durumu, karanlıklarda kalıp oradan bir çıkış bulamayanın durumu gibi midir? İşte kâfirlere yapmakta oldukları böyle süslü ve çekici gösterilmiştir.”(Enam 122)

Hak ile batıl birbirinden net bir şekilde ayrıldıkları gibi, hakkın taraftarları ile batılın taraftarları da birbirinden tamamen ayrılmışlardır. Birbirlerine karşı tavırları net ve kesindir.

Hakkın taraftarları olan muvahhid mü’minler, kesin­likle batıl ile uzlaşamaz, batılın taraftarlarıyla dost olamaz­lar. Muvahhid mü’minlerin, müşriklere ve kâfirlere karşıki tavırları, uzlaşmaz bir tavırdır.

Allah’a verdikleri ahidlerinden cayan, Allah’a başkaldıran, yeryüzünde tağutlaşan, Allah’ın hâkimiyet hakkını gasb eden Allah düşmanlarıyla hiç bir zaman uzlaşamazlar muvahhid Mü’minler. Batıl cephede yer alan müşrik ve kâfirler, münafık ve mürtedler, her ne kadar kaypak bir tav­rın içine girip mü’minlere yaklaşmaya çalışıyorlarsa da, asıl gayeleri, böyle davranmakla mü’minlere zarar vermektir. Yoksa onlar da, mü’minler, imanlarından ve salih amelle­rinden taviz vermedikleri müddetçe mü’minlerle uzlaşa­mazlar.

Eğer küfür cephesi, muvahhid mü’minlerle uzlaşmak istiyorsa, muhakkak onlardan din konusunda taviz koparmaya çalışıyor de­mektir. Çünkü Allah dostları, şeytanın dostlarıyla uzlaşa­mazlar. Ancak, Allah ve Rasulullah (s.a.s.)’in emrettiği ve müsaade ettiği Ölçülerde, devletlerarasında, toplumlar ara­sında anlaşmalar olabilir. îslâmî ölçülerde gerçekleşen bu anlaşma, uzlaşma demek değildir! İslâm Devleti ile gayr-ı müstim şirk toplumları arasındaki anlaşma ilkeleri İslâm öl­çülerine uygun olmalıdır! Eğer gayr-ı müslimlerin istilası gündeme gelmiş ve İslâm toprakları işgal edilmiş, müslümanlar esaret altına alınmış, müstaz’ aflar ise, o zaman “Daru’I-Harb Fıkhı” gündeme girmiş olur.

Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) şu emri veriyor ger­çekten iman eden kullarına, yani muvahhid mü’minlere:

“Ey iman edenler, Benim de düşmanım, sizin de düş­manınız olanları dost edinmeyin. Onlar, size gelen gerçeği inkâr etmişken, onlara sevgi gösteriyorsunuz. Hâlbuki onlar, Rabbiniz olan Allah’a inandığınızdan dolayı, Peygamber’i ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer siz, Benim yolumda cihat etmek ve rızamı kazanmak için çıkmışsanız, onlara na­sıl sevgi gösterirsiniz? Oysa Ben, sizin gizlediğinizi de, açı­ğa vurduğunuzu da bilirim. Sizden kim bunu yaparsa, doğru yolumdan sapmış olur.(Mümtehine 1)

Bu ayet-i kerime ve devamı olan ayetlerin izahına geçmeden, ayetlerin daha iyi anlaşılması için esbab-ı nüzu­lüne bakalım.

Emiru’l-mü’minin İmam Ali b. Ebi Talib (r.a.) anlatı­yor: Rasulullah (s.a.s.), beni, Zubeyr’i ve Mikdad’ı gön­derdi ve: “Gidin, Hah bustanına kadar ilerleyin. Orada hevdec içinde yolcu bir kadın ve yanında bir mektup vardır. Çabuk o mektubu, o kadından alıp bana getirin.” buyurdu. Hemen atlarımızı koşturarak gittik, nihayet o bostana vardık. Hakikaten biz, orada mahfe içinde bir kadınla karşı karşıya geldik. Ona: Mektubu çıkar, dedik. Kadın: Benim yanımda hiç bir mektup yoktur, diye inkâr etti. Biz, kadına: Elbette o mektubu çıkarırsın, yahud biz, senin elbise­ni soyup atarız, dedik. Kadın çaresiz kalıp saçının bağı içinde mektubu çı­kardı. Biz de, mektubu alıp RasuluUah’a getirdik. Mektubu, “Hâtıb İbn Ebi Beltea’dan Mekke’deki müşriklerden olan insanlara” unvanı yazılı olduğu, içinde peygamberin işinden bazısını (yani harb hazırladığı yaptığı) Mekkelilere haber vermekte olduğu görüldü. Rasulullah (s.a.s.): “Ey Hâtıb, bu ne iştir?” diye sordu. Hâtıb, şöyle cevab verdi: Ya Rasulullah, bana karşı acele etme. Ben, Kureyş’e ahid ile bağlı bir kimseyim. Ben, soyca Kureyş’in kendisinden değilim. Maiyetinizde bulunan Muhacirlerin Kureyş-lilerle yakınlıkları, hısımlıkları ve mallarını korurlar. Benim ise, içlerinden neseb yönünden münasebetim olmadığı için yakınlarımı himaye etmelerine bir vesile olmak üzere onlar­da bir minnet eli yapmak istedim. Yoksa ben, bu işi, ne bir küfr, ne de dinimden dönme olarak yapmış değilim, dedi. Hâtıb’ın bu müdafası üzerine Rasulullah, oradakilere: “Şübhesiz, Hâtıb, size doğru söyledi.” buyurdu. (Fakat öfkesi geçmeyen) Ömer: Ya Rasulullah, beni bırak da şu (münafığın)nun boy­nunu vurayım, dedi. Rasulullah: “Şübhesiz ki, Hâtıb, Bedir Harbi’nde hazır bulun­muştur. Sana ne bildirecek, belki Aziz ve Celil Allah, Bedir’de bulunanların yüksek mücahedelerini bildi de onlara; Dilediğinizi yapın, Ben, size mağfiret ettim, buyurdu.”dedi.

Amr İbn Dinar dedi ki: İşte şu kısım Hâtıb hakkında indi:

“Ey iman edenler, Benim de düşmanım, sizin de düş­manınız olanları dost edinmeyin. Onlar, size gelen gerçeği inkâr etmişken, onlara sevgi gösteriyorsunuz. Hâlbuki on­lar, Rabiniz oian Allah’a inandığınızdan dolayı, Peygam­ber’i ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer siz, Benim yolumda cihad etmek ve rızamı kazanmak için çıkmışsanız, onlara nasıl sevgi gösterirsiniz?” [414]

Önderimiz Rasulullah (s.a.s.), Mekke’nin fethi planını gizli tutmuş, ancak küçük bir Ashab topluluğuna açıklamış­tı. Bu küçük sırdaş cemaatının ferdlerinden birisi de, Hâtıb b. Ebi Beltea (r.a.) idi. Olaydan haberi olmuş, kendisinin de ifadesiyle yakınlarının himayesi için, Mekkeli müşriklere böyle bir haber göndermek istemişti. Bedir Ashabı’ndan olduğu için Rasulullah (s.a.s.) kendisini çok iyi tanıyordu. Hâtıb (r.a.)’ın ihanet etmeyeceğini bildiği için, O’nun sa­vunmasından sonra, “doğru söyledi” beyanında bulunmuş­tu.

Çoluk-çocuk muhabbeti, yine bir sahabeyi, Bedir Ashabı’ndan bir muvahhid mü’mini fitneye düşürmüştü. Müslümanların en faziletlisi olan Bedir Ashabı’ndan [415] olmasına rağmen, Ebu Lübabe (r.a.) gibi hata etmişti. Bu sade­ce bir hata idi, kesinlikle ihanet değildi ve kendisinden sonra gelen mü’minler için büyük bir ibret ve ders idi.

Rabbimiz Allah, muvahhid kullarını düştükleri ve düşme ihtimali bulunan bir hatadan uyarıyor. Dikkat etme­lerini ve uyanık davranmalarını emrediyor.

“Ey iman edenler, Benim de düşmanım, sizin de düş­manınız olanları dost edinmeyin…”

Allah’ın düşmanları, mü’minlerin de düşmanlarıdır. Mü’minlere, iman ettiklerinden dolayı düşman olanlar, aynı zamanda Allah’ın da düşmanlarıdırlar. Allah’ın muvahhid mü’min kullarına, yani velilerine düşman olanlara karşı Al­lah Teâlâ, harb ilan etmiştir.[416]

Muvahhid mü’min müslümanlar, kim olursa olsun Al­lah’ın düşmanlarını, düşman bilir ve onları karşı net tavrını onaya kor. Çünkü onlar, Allah’ı bırakmış, isteklerini, tut­kularını, yani heva-u heveslerine kendilerine ilâh edinmişlerdir.[417] Allah’ın indirdiklerinden hoşlanmamış, onları bir yana bırakarak kendi arzusuna göre kanunlar yaparak, onunla hükmetmiştir.[418] Bunlar, Allah’a düşman olmuşlar­dır. Mü’minler, Allah düşmanları olan müşrik ve kâfirler Rasulullah (s.a.s.)’e düşmandırlar… Onlarla hiç bir zamanda ve mekânda dost olamazlar. Onlarla buluşma zemini yoktur. Çünkü temelde, yani akide noktasında birbirlerinden ayrı ve uzak­tırlar. Mü’minler, ancak mü’minler ile yani Allah’ın dostları olanlarla, dost olurlar.

Mü’minleri bırakarak, Allah’ın düşmanları olan gayr-ı müslimleri, müşrikleri ve kâfirleri dost, arkadaş edinenler, görünüşte müslüman olan münafıklardır. Münafıkların, bedeni müslümanların bedenine benzer, amma kalbi kâfir ve müşriktir. Görünüşte, adıyla ve bazı hareketleriyle müslümanlara benzemeye çalışır, fakat inancıyla, fikriyle, hedefi ve hayat anlayışıyla müşrik ve kâfirdirler. Kalbleri iman et­memiş ve beyinleri müslüman olmadığından dolayı, aynı cinsten olan kâfir ve müşriklere meylederler. Zaten onlardandırlar.

Rabbimiz Allah, münafıklar için şöyle buyurur:

“Münafıklara müjde (haber) ver. Onlar için gerçekten acıklı bir azab var. Onlar, mü’minleri bırakıp kâfirleri dostlar (veliler) edinirler. Kuvvet ve onuru (izzeti) onların yanında mı arı­yorlar? Şübhesiz, bütün kuvvet ve onur, Allah’ındır.” (Nisa 138/139)

Rabbimiz Allah, mü’min kullarını, hataya düşmeme­leri ve Allah’ın düşmanları olan kâfir ve müşrikleri dostlar edinmemeleri için onları uyarmakla beraber, o düşmanların Özelliklerini de beyan buyuruyor:

“Onlar, size gelen gerçeği inkâr etmişken, onlara sevgİ gösteriyorsunuz”…

Onlar, o kâfirler, size gelen vahyi inkâr etmişlerdir… Sizin yegâne Rabbiniz olan Allah’ı rabb kabul etmemiş, kendilerini hâkimiyet konusunda Allah’ın yerine koymuş, kanunlar, anayasalar yapmış ve onunla hükmedip amel et­mişlerdir.

Onlar, o kâfirler, size Rabbiniz Allah tarafından indi­rilen Kur’ân’a itibar etmemiş, O’nun yerine geçmesi için anayasalar yapmış ve o anayasalarla yönetmişlerdir.

Onlar, o kâfirler, hayat nizamı olan islâm’ı bırakmış, İslâm’ın yerine çeşitli ideolojiler ve yönetim düzenlerini benimsemiş, o düzenler ile hayatlarını tanzim etmişlerdir. Egemen oldukları ülkelerde tağutî ideolojileri egemen kılmış ve İslâm’ı yasaklamışlardır. İslâm’ın devlet nizamı, hükümet nizamı, iktisad nizamı, hukuk nizamı olmasını yasaklamış, sosyal meselelere zarar vermeyecek şekilde ayarladıkları bir iki ibadete dair olan İslâmî meseleye müsaade etmişler­dir.

Onlar, o kâfirler, Allah tarafından sizin için önder ve örnek olarak tayin edilen Rasulullah (s.a.s.)’i [419] kabul etme­miş, O’nun yerine başka önderler ve başka örnekleri benim­semiş, o liderlerin peşi sıra gitmişlerdir. Onların izinden gidenler, Allah’ın dinini, yani İslâm’ı terk etmişlerdir.

Onlar, o kâfirler, bu haldeyken siz, onlara nasıl sevgi besleyebilir, dostluk gösterisinde bulunabilirsiniz? Hayır, asla ve kat’a muvahhid mü’minler, o kâfir ve müşrikleri se­vemez ve dost olamazlar. Mü’min oldukları hâlde onlara en küçük bir eğilimde bulunmuşlarsa, hemen kendilerine gelmeli, tevbe etmeli ve bir daha böyle bir hataya düşmemek için kesin karar almalıdırlar.

Allah yolunda cihada çıkan ve yalnızca Allah’ın rıza­sına talib olan mü’minler, dünün ve bugünün kâfir ve müş­riklerine, onların ideolojilerine, onların düzenlerine karşı sevgi ve hayranlık besleyemezler. Onlara özenti duyamaz­lar. Tağutu, bütün kurum ve kuruluşlarıyla, bütün fikir ve şirk kültürüyle reddekmedikçe iman edilmeyeceğinin şuurundadır muvahhid mü’minler. Bu hakikati, Allah’ın em­riyle, mü’minlerin önderi olan Rasuller ve Nebiler (Allah’ım salat ve selamı cümlesinin üzerine olsun), kendilerine öğretmişlerdir.

Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

“Andolsun, Biz, her ümmete: “Allah’a kulluk edin ve tağuttan kaçının (diye tebliğ etmesi için) bir peygamber gön­derdik. Böylelikle, onlardan kimine hidayet verdi, onlardan kiminin üzerine de sapıklık hak oldu. Artık, yeryüzünde do­laşın da, yalanlayanların uğradıkları sonucu görün.”(Nahl 36)

Ve yine buyurur Rabbimiz Allah (c.c):

“Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. Gerçek şu ki, doğ­ruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim, tağutu tanımayıp Allah’a inanırsa o, sapasağlam bir kulpa yapışmıştır, bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir.(Bakara 256)

İnsan, önce küfrü, şirki, nifakı, dolayısıyla tağutu red­dedecek, sonra gerçekten iman edebilir. Küfürle, şirkle, ni­fakla karışık bir iman, iman değildir. Öyle durumda olanlar, iman etmemişlerdir.

Ey mü’minler, kendinize gelin ve kâfirlere dostluk sevgisi beslemeyin. “sizden kim bunu yaparsa, doğru yol­dan sapmış olur!” Allah korusun! Böyle bir halden Al­lah’a sığınırız! Allah, mü’minlerin ayağını dinleri üzere sabit eylesin… Amin.

Bu, büyük bir tehdittir. “Dosdoğru yoldan sap­mak!” Bunu duymak bile mü’minin içini titretiyor ve tüyle­rini diken diken yapıyor. Çünkü iman ettikten sonra, dos­doğru yoldan, Tevhid’den, imandan, İslâm’dan ve salih amelden dönmek, ateşe atılmaktan, diri diri yanmaktan daha zor gelir gerçek mü’minlere.[420]

Rabbimiz Allah, mü’min kullarını uyarmaya devamla şöyle buyurur:

“Eğer onlar, sizi ele geçirecek olurlarsa, size düşman kesilirler, ellerini ve dillerini kötülükle size uzatırlar. Onlar, sizin küfre sapmanızı içten arzu etmişlerdir. Ne yakın akrabalarınız, ne çocuklarınız, kıyamet günü size bir yarar sağlayamaz. (Allah) sizin aranızı ayıracaktır. Allah, yapmakta olduklarınızı görendir.(Mümtehine 2/3)

Ey iman edenler, sizler akrabalarınızın ve çocukları­nızın geleceğini düşünerek, onları korumak ve kollamak adına, kâfirlere dostluk gösterisinde bulunmayın. Onlara sevgiyle meyletmeyin. Akrabalarınız ve çocuklarınız kı­yamet günü size hiç bir fayda vermeyecektir. O halde ken­di kendinize yeni yeni metodlar ortaya atmayın. Her ko­nuda Allah ve Rasulü (s.a.s.)’e itaat edin, tabi olun. Al­lah’ın ve Rasulullah (s.a.s.)’ın emrettikleri, her zamanda ve her mekânda sizin için faydalı ve hayırlıdır. Çünkü Allah ve Rasulü (s.a.s.)’in emirleri, zamanlan ve mekânları kuşat­mıştır. Hangi çağda olursa olsun geçerli emirlerdir. Ken­dinizce hayırlı gördükleriniz, Allah ve Rasulü’nce şer ola­bilir, sizin için şer gördükleriniz de hayır olabilir. Yeter ki, onu, Allah ve Rasulü (s.a.s.) emretmiş olsun.

Rabbimiz şöyle buyurdu:

“Savaş, hoşunuza gitmediği hâlde üzerinize yazıldı (farz kılındı). Olur ki, hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz bir şey de sizin için bir şerrdir. Allah bilir de, siz bilemezsiniz.” (Bakara 216)

Rabbimiz Allah (Azze ve Celle), önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’i muvahhid mü’minler için Örnek kıldığı gibi, tek başına bir ümmet olan Hz. İbrahim (a.s.)’ı [421] ve O’nunla be­raber bulunan mü’minleri de, muvahhid mü’minler için ör­nek kılmıştır…

Bütün insanlar için imam olan[422] ve milletin yani İs­lâm Milîeti’nin atası olan İbrahim (a.s.)’a tabi olanların “Müslüman” isminden başka bir isimleri ve vasıfları yoktur. “Müslüman” ismini, onlara Allah vermiştir. [423]

Rabbimiz Allah (c.c.) şöyle buyurur:

“İbrahim ve O’nunla birlikte olanlarda size güzel bir örnek vardır. Hani kavimlerine demişlerdi ki: “Biz, sizlerden ve Allah’ın dışında taptıklarınızdan gerçekten uzağız. Sizi (artık) tanımayıp-inkâr ettik. Sizinle aramızda, siz Allah’a bir olarak iman edinceye kadar ebedî bir düşmanlık ve bir kin baş göstermiştir.” Ancak İbrahim’in, babasına: “Sana bağışlanma dileyeceğim, amma Allah’dan gelecek herhangi bir şeye karşı senin için gücüm yetmez.” demesi hariç. “Ey Rabbimiz, biz, Sana tevekkül ettik ve içten Sana yöneldik. Dönüş Sana’dır.” “Rabbimiz, bizi, inkâr edenler için fitne (deneme ko­nusu) kılma ve bizi bağışla. Rabbimiz şübhesiz Sen, üstün ve güçlüsün, hüküm ve hikmet sahibisin.”

Andolsun, onlarda sizlere, Allah’ı ve ahiret gününü umud edenlere güzel bir örnek vardır. Kim yüz çevirecek olursa, artık şübhesiz Allah, Ganiy (hiç bir şeye ihtiyacı ol­mayan), Hamİd (övülmeye layık olan)dır.(Mümtehine 4/5/6)

Allah’dan başka ilâhlara tapanların ve taptıkları putla­rın düşmanı olan [424] İbrahim (a.s.), ne Yahudi, ne de Hristiyandı. O (a.s.), bir muvahhid idi ve müşriklerden de değildi. [425]

“Doğrusu, insanların İbrahim’e en yakın olanı, O’na uyanlar ve bu Peygamber ile iman edenlerdir. Allah, mü’minlerin velisidir.(Ali İmran 68)

“Kendi nefsini aşağılık kılandan başka, İbrahim’in di­ninden (milletinden) kim yüz çevirir? Andolsun, Biz, O’nu dünyada seçtik, gerçekten ahirette de O, salihlerdendir.”(Bakara 130)

İslâm Milîeti’nin atası İbrahim (a.s.) ve O’nun yanın­da bulunan mü’minlerin, kâfir ve müşriklere karşı kesin tav­rı bu idi. Onların, kavminden olan kâfir ve müşriklere de­dikleri şu idi: “Biz, sizlerden ve Allah’ın dışında taptıklarınızdan gerçekten uzağız. Sizi (artık) tanımayıp-inkâr ettik. Sizinle aramızda, Allah’a bir olarak iman edinceye kadar ebedî bir düşmanlık ve bir kin baş göstermiştir.”

Muvahhid mü’minlerin her zamanda ve her mekânda, Allah düşmanları olan kâfir ve müşriklere karşı uzlaşmaz tavrı budur! Rabbimiz Allah, İslâm Milleti’nin atası olan İbrahim (a.s.) ve O’na iman eden gerçek mü’minleri, diğer muvahhid mü’min kulları İçin örnek kılmıştır. Allah’ı ve ahiret gününü umanların örneği İbrahim (a.s.) ve yandaşları olan mü’minler ile yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’dir. Bu örnek şahsiyetlerin, küfre, şirke, irtidada ve nifak tavırları ne ise, müşrik, kâfir, münafık ve mürtedlere karşı nasıl davranmışlar ise, kıyamete tadar tüm zamanlarda ve mekânlarda öyle davranmalıdırlar mü’min müslümanlar.

Allah düşmanları olan gayr-ı müslimlerle, müşrik ve kâfirlerle uzlaşamazlar mü’minler. O Allah düşmanları, en yakınları bile olsa onların affı için duada bulunamazlar. İbrahim (a.s.)’ın babası için bağışlanma dileğinde bulunma­sı, onun iman edebilecek bir kişi olarak görmesi ve bunu ummasıydı. Sonradan böyle bir umudu kalmayınca ve onun gerçekten Allah’ın düşmanı olduğunu anlayınca tamamen vazgeçti.

Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

“Kendilerine onların gerçekten çılgın ateşin arkadaş­ları oldukları açıklandıktan sonra yakınları dahi olsa müş­rikler için bağışlanma dilemeleri, peygambere ve iman edenlere yakışmaz. İbrahim’in babası için bağışlanma dilemesi, yalnızca ona verdiği bir söz dolayısıyla idi. Kendisine, onun ger­çekten Allah’a düşman olduğu açıklanınca, ondan uzaklaştı. Doğrusu İbrahim, çok duygulu, yumuşak huyluydu.(Tevbe 113/114)

Katıksız imandan, sağlam Tevhid akidesinden kay­naklanan bu uzlaşmaz net tavrı belirler ve sergilerken, ifrat ve tefrite düşmemeye dikkat edilmesi lazımdır. Her za­manda ve her mekânda vasat ümmet vasfını korumak zorundadır muvahhid mü’minler. Bir kavme olan kinleri veya sevgileri onları adaletten ayrılmamalı, her zaman adil olmahdırlar.[426]

Rabbimiz Allah, kâfir ve müşriklere karşı net tavrın konulmasını, onlara duyrulmasını ve tavizkâr davranılmamasını emrediyor:

“De ki: Ey kâfirler, Ben, sizin taptıklarınıza tapmam. Benim taptığıma siz, tapacak değilsiniz. Ben de, sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Siz de, benim taptığıma tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim bana.”(Kafirun suresi)

Bu ayetleri ve bu kesin uzlaşmaz tavrı anlayabilmek için Kâfirûn Sûresi’nin esbab-ı nüzulüne bakalım.

Kureyşliler, Hz. Peygamber’i çağırarak, Mekke’nin en zengin adamı olması için O’na mal vermeyi, (başkalarına kral yapmayı), O’nu dilediği kadınlarla evlendirmeyi teklif ettiler ve O’na: -Ey Muhammed, ilâhlarımıza sövmekten vazgeçmen, onları kötülükle anmaman şartıyla bütün söylediklerimiz se­nindir. Eğer bunları kabul etmezsen, sana senin için hayırlı bir çözüm yolu daha sunarız, dediler. Hz. Peygamber (s.a.s.): “Peki, nedir o?” diye sordu. Onlar: Sen, bizim ilâhlarımıza bir sene taparsan, biz de, se­nin ilâhına bir sene taparız. Böylece bundan böyle biz ve sen bütün işimizde ortak oluruz. Bizim dinimiz, senin dininden daha doğru ise, böylece sen, ondan nasibini almış olursun. Eğer senin dinin, bizimkinden daha doğru ise, bu takdirde biz, ondan nasibimizi almış oluruz, dediler. O zaman Hz. Peygamber (s.a.s.), onlara: “O’na, başkasını ortak koşmanızdan Allah’a sığını­rım.” dedi. Bunun üzerine Allah, bu sûreyi inzal buyurdu. Hz. Peygamber (s.a.s.), sabah erken Mescid-i Haram’a gitti. Kureyş’in ileri gelenleri oradaydı. Sûreyi onlara baştan sona okuyunca, o zaman O’ndan umudlarını kestiler.[427]

İmam Buhârî (rh.a.) şöyle diyor:

“Burada, sizin dininiz size, yani küfr size, Benim di­nim de bana, yani İslâm Dini de banadır, buyuruluyor.

Başkası da (yânî Ferra’dan başkası da) şöyle dedi: Ben, şimdi sizin ibadet etmekte bulunduğunuz şeylere ibadet etmem. Ömrümden kalan süre içinde de tapmakta oldukları­nıza tapmam için yaptığınız çağrıda da sizlere icabet etmem. Sizler, benim ibadet etmekte olduğuma ibadet ediciler değil­siniz. Onlar, Öyle kimselerdir ki, Allah,  onlar hakkında şöyle buyurmuştur:

“Andolsun, Rabbinden sana indirilen, onlardan ço­ğunun tuğyanlarını ve inkârlarını arttıracaktır. Sen de, kâ­firler topluluğuna karşı üzüntüye kapılma.” [428]

O kâfirler, kesinlikle İslâm’ı, hayat nizamı olarak ka­bul etmezler. Hâkimiyet hakkını Allah’a vermezler ve Allah’ın hâkimiyetini de kabul etmezler. Mü’min müslümanları da, adam yerine koymaz, onların varlığını bile ka­bullenmek istemezler. Parlamentolarında yaptıkları her­hangi bir kanun, onların egemen oldukları işgal altındaki İslâm topraklarında yaşayan müstaz’af müslümanlara uyar mı, uymaz mı hiç bir zaman düşünmez ve hesaba katmaz­lar. Yaptıkları kanunlar, İslâm’a göre şirk midir, küfür müdür, haram mıdır, hurafe midir, bid’at mıdır, bu kanunun uygulanmasında müslüman vatandaşlar ne der?. Hiç bir zaman onları enterese etmez! Onlar inandıkları gayr-i îslâmî ideolojilerinin gereği olan hâkimiyet haklarını kulla­nır, kendilerinden başkasına tanımadıkları teşri’ ve icra, yani yasama ve yürütme işini yapmaya devam ederler.

İşin en ilginç tarafı da, kendilerini ilâh ve rabb yerine koyup kanun yapanlar, bu yetkilerini kendilerine müslüman denen vatandaşlarından alıyorlar. Onların vekilleri olarak bu göreve geliyor, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeme, ak­sine kendi kanunlarını arzu ve tutkularına göre yapıp icra etme yetkisini, camilerde namaz kılanlardan, Tekke ve Dergâhlarda Allah’ı zikirle meşgul olduklarını zannedenlerden alıyorlar!

Bu konuda diğer ayetlere geçiyoruz. Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

“Onlar, neredeyse, sana vahyettiğimizden başkasını Bize karşı düzüp uydurman için seni fitneye düşüreceklerdi, o zaman seni dost edineceklerdi. Eğer Biz, seni sağlamlaştırmasaydık, andolsun onlara az bir şey (de olsa) eğilim gösterecektin. Bu durumda Biz sana, hayatında kat kat, ölümün de kat kat (acısını) tattırırdık, sonra Bizi karşı bir yardımcı bulamazdın. Neredeyse seni (bu) yerden (yurdundan) çıkarmak için tedirgin edeceklerdi, bu durumda kendileri de senden sonra az bir süreden başka kalamazlar. (Bu), senden önce gönderdiğimiz Rasullerimizin bir Sünnetidir. Sünnetimizde bir değişiklik bulamazsın.(İsra 73/77)

Müşrik ve Kâfirler, muvahhid mü’minleri engellemek ve dinlerinde şübheye düşürmek için olmadık tuzaklar hazırlarlar. Kendi şartlarını, ikna yoluyla kabul ettiremezler­se, zor kullanır, küfürlerinden, şirklerinden kaynaklanan ideolojilerini ve kültürlerini kanun zoruyla, silah zoruyla, tehditte kabullendirmeye çalışırlar… Ne olursa olsun, neye mal olursa olsun, mü’min müslümanlar, Allah düşmanları kâfir ve müşriklere karşı direnmeli ve uzlaşmaz tavır içinde olmalıdırlar… “Sizin dininiz size, bizim dinimiz bize” deyip akideden ve salih amelden isteyerek taviz vermemelidirler.

Şimdi zikredilen ayetlerin esbab-i nüzulüne baka­lım.

İbn Abbas (r.a.) rivayet ederek diyor ki:

Umeyye b. Halef, Ebu Cehil b. Hişam ile Kureyş’den diğer bazı kimseler, çıkıp Hz. Peygamber (s.a.s.)’in huzuru­na geldiler ve O’na: Ey Muhammed, gel, bizim ilâhlarımıza el sür de biz de, seninle birlikte dinine girelim, demişlerdi. Kavminin, O’nu terketmiş olması, O’na çok ağır gel­mişti. Kavminin müslüman olmasını arzu ediyordu. Bu sebeble onlara meyletti. Bunun üzerine Allah, bu ayet-i ke­rimeleri inzal buyurdu. Said b. Cübeyr (r.a.)’dan rivayet olunmuştur. O, derki: Hz. Peygamber (s.a.s.), Hacer-i Esved’i selâmlıyordu. Kureyşliler, O’na: Sen de, gelip bizim ilâhlarımıza el sürmedikçe seni, Hacer-i Esved’i selamlamaya bırakmayacağız, demişlerdi. O zaman Hz. Peygamber (s.a.s.), içinden kendi kendine: “Onların söylediklerini yapsam ne çıkar. Çünkü Al­lah, benden bunun aksini biliyor ve onların putlarından tik­sindiğimi de biliyor.” dedi. Bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil oldu.[429]

Küfür cephesi, her an mü’min müslümanları uyutmak, sömürmek ve kıyam etmelerini önlemek için akla gelmedik şeytanî planlar hazırlamaktadır. Esaret altındaki müstaz’af müslümanlara cazib görülen teklifler sunmakta ve onlara hoş görünmektedir. Şuurlu müslümanlardan bazıları, yılla­rın verdiği bir ezginlik ve bezginlikle kâfirlerin yaldızlı laflarına meyledebiliyor.

Rabbimiz Allah, mü’min kullarını hemen uyarıyor:

“Şu halde yalanlayanlara itaat etme. Onlar, senin kendilerine yaranıp onlarla uzlaşmanı ar­zu ettiler, o zaman onlar da, sana yaranıp uzlaşacaklardı.”(Kalem 8/9)

Değerli İslâm ulemasından müfessir İbn Kesir (rh. a.), bu ayetler hakkında şunu kaydediyor: Allah Teâlâ, buyuruyor ki: Biz, sana nimet verdiği­mize, dosdoğru bir şeriat ve yüce bir ahlâk lütfettiğimize göre, ‘sen yalanlayanlara uyma. Onlar isterler ki, sen yumuşak davranasın da, kendile­ri de yumuşaklık göstersinler.” İbn Abbas, bu ayeti, şu mâ­nâyı vermiştir: Sen onlara ruhsat veresin de, onlar da sana ruhsat ver­sinler isterler.

Mücahid ise, şu mânâyı verir: Sen, üzerinde bulunduğun hakkı terkedesin de, onla­rın ilâhlarına dayanasın isterler. [430]

Rabbimiz Allah (c.c.) şöyle buyurur:

“Seninle birlikte tevbe edenlerle beraber emrolunduğun gibi dosdoğru davran ve azıtmayın. Çünkü O, yapmakta olduklarınızı görendir. Zulmedenlere eğilim göstermeyin, yoksa size ateş do­kunur. Sizin Allah’dan başka velileriniz yoktur, sonra yar­dım da göremezsiniz.(Hud 112/113)

Zalimlere kesinlikle meyletmek yoktur. En büyük zulüm şirk [431] ve en büyük zalim de müşriktir. Şirkin dı­şındaki zulüm, haramdır ve günahtır. Zulmeden zalimlere, meyletmek, onlara dostluk göstermek, zulümlerine iştirak etmek ve onları desteklemektir. Bu dostluk desteğinden kuvvet alan zalimler, zulümlerini daha da arttıracak ve şiddetlendireceklerdir. Elbette zalimler ateş ehlidirler. On­lara eğilim gösteren, onları destekleyen ve zulümlerinde or­tak olanlara da ateş dokunacaktır.

Muvahhid mü’minler, Allah tarafından kendilerine nasıl emredilmiş ve Rasulullah (s.a.s.), nasıl göstermiş ise, dosdoğru bir şekilde amel etmeye devam ederler. Taviz vermeden, emrolunduklarını yerine getirme konusunda dos­doğru davranırlar. Lanetlenmiş zâlimlerden ilişkilerini ke­serler.[432] Onlardan uzaklaşır, hiç bir zaman zulümlerine yaklaşmazlar.

Onlar, Öyle zalimlerdir ki, kendilerine Allah’ın ayetle­ri okunduğu zaman ve İslâm ile amel etmeye, Allah’ın hü­kümleriyle hükmetmeye davet edildikleri zaman sırtlarını çevirip, söylenenleri kabul etmezler. İşgal altındaki İslâm topraklarında egemen olan gayr-ı İslâmî yönetimlerin tavrı, bundan başka bir şey mi?

Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

“Kendisine Rabbinin ayetleri Öğütle hatırlatıldığı za­man, sırt çeviren ve ellerinin önden gönderdikleri (amelle­rini unutandan daha zalim kimdir? [433]

İşte bu zalimlere ve diğer zulmedenlere yumuşak dav­ranıp meyletmeyin, yoksa ateş ehlinden olursunuz. Onlarla beraber, dünyada zelil, ahirette rezil olursunuz!

Rabbimiz Allah’ın ayetlerine devam edelim:

“Şu halde sen, bundan dolayı davet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru bir istikamet tuttur. Onların heva (istek ve tutku)larma uyma. Ve de ki: Allah’ın indirdiği her kitaba inandım. Aranızda adalet yapmakla emrolundum. Al­lah, bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim amelle­rimiz bizim, sizin amelleriniz sizindir. Bizimle, sizin aranız­da (karşılıklı delillere dayalı/hüccet) bir tartışma konusu yoktur. Allah, bizi bir arada birleştirip-toplayacak ve dönüş de O’nadır.”(Şura 15)

“Eğer seni yalanlarsa, onlara de ki: Benim yaptıkla­rım benim, sizin de yaptıklarınız sizindir. Siz, benim yaptıklarımdan uzaksınız ve ben de, sizin yaptıklarından uzağım.(Yunus 41)

“Eğer onlara itaat ederseniz, siz de müşriklerden olursunuz.(Enam 121)

Enes b. Malik (r.a.)’ın rivayetiyle yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur: “Müşriklerin ateşine yanmayın, yüzüklerinizin üzeri­ne Arabça yazı nakşetmeyin. [434]

Bu hadisin şerhinde İmam Celaleddin es-Suyutî (rh.a.) şöyle diyor: “Nihaye’de şöyle denir: Rasulullah (s.a.s.): “Müşriklerin ateşine yanmayın” sözüyle, onlarla isti­şare etmeyin demek istemiştir. “Arabça yazı nakşetmeyin” sözüyle, yüzüklerinize “Muhammedun Rasulullah” yazdırmayın demek istiyor. Çünkü bu, Rasulullah’in mührü yerindedir. “Müşriklerin ateşine yanmayın” demek, onlara yak­laşmayın demektir. Bazıları, onlarla istişare yapmayın de­mektir, dediler.[435]

Kays (r.a.) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.), Has’am kabilesinden bir gruba karşı bir müfreze gönderdi. Oradakilerden bazıları, secde ederek müslüman olduklarını belirtip öldürülmemelerini taleb ettilerse de çarpışma sırasında öldürüldüler. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.), öldürülen müslümanlara diyetin yarısının ödenmesini emretti ve: “Ben, müşriklerle beraber yaşayan müslümanlardan uzağım.” dedi. Daha sonra da: “Müslümanlarla müşriklerin ateşleri birbirini görme­sin.” buyurdu. [436]

Aynı konuda diğer bir hadisi, Semure b. Cündüb (r.a.) rivayet eder. Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurdu: “Müşriklerin mahallesinde oturmayın ve onlardan ka­dın almayın! Her kim onlarla oturur ve onlardan kadın alırsa, o da, onlar gibidir. [437]

Bütün bu ayet ve hadisler, kâfirlerle, müşriklerle ve zalimlerle topyekün tağutlarla uzlaşmaz bir tavır içinde olunmasının gereğini net ve kesin bir şekilde beyan buyuruyorlar.

Hatta önderimiz Rasulullah (s.a.s.), bey’at alırken, “Müşrikleri terk etmeyi” şart koşuyordu. Cerir (r.a.) anlatıyor: Müslümanlar bey’at ederken, Rasulullah (s.a.s.)’in yanına gelerek: Ya Rasulullah, elini uzat, sana bey’at edeceğim. Ba­na lazım olan şartları da söyle, sen daha iyi bilirsin, dedim Oda: “Allah’a kulluk etmen, namazı kılman, zekatı vermen, müslümanlarla sadakatla bağlanman, müşrikleri terk etmen hususunda bey’atını kabul ediyorum.” buyurdu.[438]

Şirkin ve küfrün her türlüsünden uzak durmalıdır muvahhid mü’minler. O sınıra yaklaşanları da ikaz etmeli, elleriyle, dilleriyle onları kurtarmaya gayret etmelidirler.

Egemen müşrik, kâfir, mürted, yani tağutî düzenlere, onların yöneticilerine, yönetim şekillerine ve şirk kanunları­na kısmen de olsa, uyacağına dair verilecek herhangi bir söz, imandan sonra irtidad etmek olur.

Rabbimiz Allah (Azze ve Celle), şöyle buyurur:

“Şübhesiz, kendilerine hidayet açıkça belli olduktan sonra, gerisin geri (küfre) irtidad eden (dönen)leri, şeytan kışkırtmış ve uzun emellere kaptırmıştır. İşte böyle, çünkü gerçekten onlar, Allah’ın indirdiğini çirkin karşılayanlara dediler ki: “Size, bazı işlerde itaat ede­ceğiz.” Oysa Allah, onların saklamakta olduklarını (sır ola­rak konuştuklarını) biliyor. Öyleyse, melekler onların yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını aldıkları zaman nasıl olacak? İşte böyle, çünkü gerçekten onlar, Allah’ı gazablandıran şeye uydular ve O’nu razı edecek şeyleri çirkin karşıladılar. Bundan dolayı (Allah) onların amellerini boşa çıkardı. Yoksa kalblerinde hastalık bulunanlar, Allah’ın kinle­rini hiç (ortaya) çıkarmayacağını mı sandılar.(Muhammed 25/29)

Muvahhid mü’minler, Allah’ın ayetleriyle alay edilen meclislerde de bulunamazlar. Bulundukları zaman orayı hemen değiştirmeli veya terk ertmelidirler.

Şöyle buyurur Rabbimiz Allah (c.c.):

“Ayetlerimiz konusunda alaylı tartışmalara dalanlar -onlar bir başka söze geçinceye kadar- onlardan yüz çevir. Şeytan, sana unutturacak olursa, bu durumda hatırlamadan sonra, artık zulmeden toplulukla beraber oturma!(Enam 68)

Muvahhid mü’min müslümanlar, İslâm topraklarını işgal eden ve Allah’ın hükmüyle hükmetmeyip, kendi hevalarını ilâh edinen egemen tağuti güçlerle hiç bir zaman uzlaşamazlar. Tâ ki, onlar iman ederler veya İslâm’a teslim olalar. Bu uzlaşmaz tavır, katıksız imanın gereğidir!

Rabbimiz Allah (c.c.) şöyle buyurur:

“İman etmeyenlere de ki: “Yapabileceğinizi yapın, kuşkusuz biz de yapacağız. Ve gözleyip durun, gerçekten biz de gözleyip dur­maktayız.(Hud 121/122)

“Ey müminler, kendilerine kitap verilenlerin bir grubuna uyarsanız bunlar sizi iman ettikten sonra döndürüp kafir yaparlar. Allah’ın ayetleri size okunuyorken ve O’nun Peygamberi aranızdayken nasıl kafir olabilirsiniz? Kim Allah `a sımsıkı sarılırsa doğru yola iletilmiş olur.” (Al-i İmran/100-101)

“Bu İslâm ümmeti, her yönüyle farklı, tek ve açık olan Allah’ın nizamı üzere yeryüzünde gelişmesini sürdürmek için gelmiştir. Bu ümmet insan hayatında, kendisinden başka kimsenin yerine getiremediği özel rolünü ifa etmek için öncelikle varlığını Allah’ın hayat için koyduğu metottan alarak yeryüzünde O’nun metodunu yerleştirmek ve onun için de nassların; hareket, amel, prensip, ahlâk, gidişat ve ilişkilere dönüştüğü gözle görünen pratik bir hayat nizamı şeklinde gerçekleştirmek için var olmuştur. Bu ümmet her konuda yalnızca Allah’a başvurmak zorundadır. Beşerden birisine başvurmaksızın, beşerden birine tabi olmaksızın ve beşerden birine itaat etmeksizin yalnızca Allah’a başvurarak beşeriyet önderliğini yerine getirmelidir. Bunu yapmadıkça, varlığının hikmetini gerçekleştirmiş, kendi yolunda istikamet bulmuş ve tamamen farklı, özel ve pratik hayat nizamını yerleştirerek yeryüzünde bu şekilde parlak ve biricik gelişmesini tamamlamış sayılmaz.

Evet, ya bu, ya da küfür, sapıklık ve bozulma…

Bu, her münasebette Kur’an’ın tekit edip tekrarladığı bir hakikattir. Müslüman cemaat her fırsatta kendi prensiplerini, düşüncelerini ve ahlâk kurallarını bu hakikat üzerine bina eder. İşte burada konu edilen budur; her fırsatta ehl-i kitapla girişilen mücadele ve onların Medine’deki müslüman cemaate yönelik tuzak ve komploları. Ancak konu, sadece Medine’dekilerle sınırlı değildir. Her nesilden müslümanlara hitap eder. Çünkü hayatlarının ve varlıklarının temel kuralı budur.

Bu ümmet insanlığa önderlik yapmak için var olmuştur. O halde, değiştirip Allah’a bağlamak ve Allah’ın metoduyla kendisine önderlik yapmak için geldiği cahiliyeye herhangi bir konuda başvurabilir mi? Veya önderlik görevinden uzaklaştığı an varlığının bir önemi kalır mı? Tabii ki bu durumda varlığının bir hikmeti olamaz.

Evet, bu ümmet önderlik için var olmuştur. Sağlam bir düşüncenin, akidenin, bilincin, ahlâkın, düşünce ve idarenin önderliği… Ancak böylesine sağlıklı ortamlarda akıllar gelişebilir, kâinatın sayfalarını açıp tanıyabilir ve sırlarını çözebilir. Bu durumda, kâinattaki güçleri, enerji kaynaklarım ve hazinelerini hizmetine alabilir. Ancak, bütün bunları elde edecek, tümüne egemen olacak, yıkıp yok etmekle tehdit etmeyip insanlığın iyiliği için kullanacaktır. Bu da ancak, bütün bu kaynakları felaketler ve şehvetler için kullanmayacak bir iman önderliği sayesinde ve direktiflerini Allah’ın kullarından değil de bizzat Allah’tan alarak hidayete ermiş müslüman cemaatin önderliğinde olmakla mümkündür.

İşte burada, bu derste, müslüman ümmet kendisinden başkasına uymaktan sakındırılarak, sağlıklı bir ortamın oluşturulmasının yolu açıklanıyor. Öncelikle ehl-i kitaba uymamaları, aksi takdirde kendisini kurtuluşu olmayan küfre sevk edecekleri konusunda uyarılıyorlar:

“Ey müminler, kendilerine kitap verilenlerin bir grubuna uyarsanız, bunlar sizi iman ettikten sonra döndürüp kâfir yaparlar.”

“Allah’ın ayetleri size okunuyorken ve O’nun peygamberi aranızdayken nasıl kâfir olabilirsiniz? Kim Allah’a sımsıkı sarılırsa doğru yola iletilmiş olur.”

Ehl-i kitaba itaat etmek, herhangi bir konuda onlara başvurmak, metodlarını ve sistemlerini iktibas etmek; Allah’ın metodunun hayata önderlik edip düzenlemesinin ve gelişme-ilerleme yolunda onunla hareket edilmesinin yeterliliğinden şüphe etmek anlamına gelir. Bu durum, öncelikle bir iç yenilgi ve müslüman ümmetin, varlık nedeni olan önderlik rolünden feragati anlamına gelir. Bu da, müslümanların, bizzat idrak etmedikleri ve yolun tehlikesini sezmedikleri küfrün nefislerde sessizce depreşmesi demektir.

Bu, konunun müslümanları ilgilendiren kısmı; diğer tarafta ise, ehl-i kitabın bu ümmeti akidesinden saptırmak için harcadıkları ve başka hiçbir konuda göstermedikleri hırsları. Çünkü bu akide müslüman ümmetin kurtuluş siperi (kayası), savunma hattı ve içten gelen gücünün kaynağıdır. Düşmanları bunu çok iyi biliyor. Eskiden olduğu gibi bugün de biliyorlar. Bu yüzden bütün imkânlarını, tuzaklarını, hilelerini, kuvvet ve malzemelerini bu ümmeti akidesinden uzaklaştırma yolunda kullanıyorlar. Bu akideyle açıktan açığa savaşamadıkları zaman, desise ve tuzaklara başvuruyorlar. Tek başlarına savaşmakta zorluk çektikleri zaman; içten içe bu akideyi karıştırmak, insanları ona uymaktan alıkoymak, İslâm’ın metodundan başka metodları, sisteminden başka sistemleri ve önderliğinden başka önderlikleri süslü göstermek için, Müslümanlıklarını ilân etmiş münafıklardan ya da korkularından İslâm’a girmiş olanlardan gönüllü askerler edinirler. Ehl-i kitap, Müslümanlardan bazılarını kendilerini dinleyip, itaat etmeye istekli olarak gördükleri an, zaman geçirmeden uykularını kaçıran emelleri uğruna onları kullanarak böylece kolaylıkla müslüman cemaati küfür ve sapıklığa sürüklerler.

İşte bu yüzden, bu derece kesin ve korkunç uyarı geliyor:

“Ey müminler, kendilerine kitap verilenlerin bir grubuna uyarsanız, bunlar sizi iman ettikten sonra döndürüp kâfir yaparlar.”

Müslüman için hiçbir şey; imandan sonra küfre dönmek, Cennet’e girdikten sonra ateşe dönmek kadar korkunç olamaz. Bu, her çağda ve her mekândaki gerçek müslümanların özelliğidir. Bu nedenledir ki bu ikaz, vicdanları yakalayan bir alev gibi müslümanları uyarıcının sesine kulak vermeye sevk ediyor. Ayetler, korkutma ve hatırlatma şeklinde seyrine devam ediyor… Allah’ın ayetleri kendilerine okunduğu, Allah’ın Resulü de aralarında olduğu, iman davetçileri hazır olduğu ve iman davası sürdüğü, küfürle iman arasındaki yol ayrımına da bu ilahî nur asıldığı halde iman edenlerin tekrar küfre dönmeleri ne korkunç bir şeydir:

“Allah’ın ayetleri size okunuyorken ve O’nun peygamberi aranızdayken nasıl kâfir olabilirsiniz?”

Evet… İman için gerekli bütün şartlar mevcutken müminin küfre dönmesi büyük bir cürümdür. Her ne kadar Resulullah vefat etmişse de Allah’ın ayetleri ve O’nun Resulü’nün hidayete erdiren fiili önderliği bu gün de vardır. Bizden öncekiler muhatap oldukları gibi biz de bugün doğrudan doğruya bu Kur’an’la muhatabız. Kurtuluş yolu açıktır ve kurtuluş sancağı yükseltilmiştir…

ALLAH’IN İPİNE SARILANLAR

“Kim Allah’a sımsıkı sarılırsa doğru yola iletilmiş olur.”

Evet, Allah’a sarılmak kurtuluştur. Çünkü yüce Allah bakidir, daima diri ve yarattıklarının üzerinde mutlak otorite sahibidir. Resulullah (salât ve selâm üzerine olsun) ashabıyla birlikte, imani düşünce, sosyal düzen ve insan hayatını düzenleyen konularla ilgisi bulunmayan, ziraat, savaş taktikleri vb. gibi pratik hayatta daha çok deneye ve bilgi edinmeye bırakılan konularda görüş bildirme ve tecrübe edinmede son derece hoşgörülü olmakla beraber, akide ve hayat metodu için başvurulacak merci konusunda son derece titizdir. Bu ikisi arasındaki fark gayet açıktır. Hayat metodu başka şey, deney ve uygulamaya dayanan pozitif bilimler başka şeydir. Ancak, Allah’ın metoduyla insanlığa önderlik etmek için gelen İslâm, aynı zamanda insan aklını, bilgiye ve hayat metodu dairesinde bütün maddi buluşlardan yararlanmaya yöneltmektedir.

İmam Ahmet şöyle der: “Bize Abdurrezzak anlattı, O’na da Süfyan Cabir’den, O da Şa’bî’den, O da Abdullah b. Sabit’ten şöyle haber verdi: Hz. Ömer, Resulullah’a (salât ve selâm üzerine olsun) gelerek şöyle dedi: Ya Resulullah, ben, Beni Kureyza’dan bir yahudi kardeşe Tevrat’tan bazı parçalar yazmasını söyledim. Görmek ister misiniz? Bunun üzerine Resulullah’ın rengi değişti. Abdullah b. Sabit diyor ki: Ya Ömer, Resulullah’ın yüzünü görmüyor musun? dedim. Bunun üzerine Hz. Ömer; Rabb olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan ve Resul olarak Muhammed’den razıyım, dedi. Bundan dolayı Peygamberimiz neşelendi ve şöyle buyurdu: “Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, Musa (selâm üzerine olsun) aranızda olsaydı ve siz de beni bırakıp ona uysaydınız şüphesiz sapıtırdınız. Ümmetlerden benim payıma siz, nebilerden de sizin payınıza ben düştüm.”

Hâfız Ebu Ya’lâ şöyle rivayet eder: Bize Hammad Şa’bî’den O da Cabir’den şöyle anlattı: Dedi ki, “Resulullah şöyle buyurdu: Ehl-i kitaptan bir şey sormayın. Onlar sapık olduklarından sizi doğruya iletemezler. Bu durumda siz ya batılı doğrulayacaksınız ya da gerçeği yalanlayacaksınız. Allah’a yemin ederim ki şayet Musa aranızda sağ olsaydı bana uymaktan başka bir şey yapamazdı.” Başka hadislerde de şöyle dediği rivayet edilir: “Musa ve İsa (selâm üzerlerine olsun) sağ olsalardı bana uymaktan başka seçenekleri olmazdı.”

İşte (onlar) ehl-i kitap ve işte Resulullah’ın inanç, düşünce, şeriat ve metotla ilgili bir konuda onlara başvurma hususundaki tavırları. Bununla beraber, İslâm’ın ruhuna ve hedefine uygun olduğu sürece, imanî metoda bağlı kalındığı, bilinç açısından, yüce Allah’ın bunları insanoğlunun hizmetine verdiği idrak edildiği müddetçe, amacı bakımından da insanlığın iyiliği, güvenliği ve refahı uğruna kullanıldığı, bilgi ve kâinattaki güç ve enerji kaynaklarını hizmetlerine verdiği için yüce Allah’a kulluk yapmak ve bu bilgiyi insanlığın iyiliğine kullanmak suretiyle şükredildiği müddetçe inanç, düşünce, şeriat ve metod gibi konuların dışında, teorik ve pratik olarak pozitif bilimler gibi bütün insanlığın her türlü çabasından yararlanmanın herhangi bir sakıncası yoktur…

HALİMİZ

Ancak, imanî düşünce, varlığın yorumu, insan varlığının gayesi, hayat düzeni ve yasaları, ahlâk ve gidişat metodu gibi konularda insanlara başvurmak… Evet, Resulullah’ın rengini değiştiren ve yüce Allah’ın müslüman ümmeti sonucundan sakındırmasına sebep olan bu konuların en basitinde bile onlara başvurmaktır. Bu da apaçık küfürdür.

İşte yüce Allah’ın müslüman ümmete yönelik direktifleri. Ve işte O’nun yüce Resulünün pratik önderliği… Ancak kendi kendini müslüman zanneden bizler, bütün samimiyetimizle Kur’an ve hadis anlayışımızı müsteşriklerden ya da talebelerinden alıyoruz. Bir de bakıyoruz ki varlık ve hayat hakkında felsefemizi ya da düşüncelerimizi şundan bundan veya Yunan, Roma, Avrupa ve Amerikan felsefe ve filozoflarından almışız. Ya da hayat düzenimiz, yasalarımız ve kanunlarımız o kaynaklardan gelme. Bakıyorsunuz ki, tavırlarımız, davranışlarımız ve ahlâkımız İslâm ruhundan soyutlanmış ve madde uygarlığının zirvesi bu kokuşmuş bataklıktan alınma… (Hangi dinden söz ediyoruz?).. Sonra da -vallahi aynen böyle- kendimizi müslüman zannediyoruz. Bu zannın günahı açık küfürden daha ağırdır. Çünkü biz, Müslümanlık iddiasında bulunmayanın yaptığından daha fazla bu dini zayıflatıp ona kötü örnek oluyoruz.

İslâm bir hayat metodudur. Gerek itikadi düşünce açısından, gerek hayattaki bütün ilişkileri düzenleyen kanunlar açısından ve gerekse siyasî, ekonomik ve toplumsal ilişkilerin dayandığı ahlaki kurallar açısından kendine özgü belirgin özellikleri bulunan bir metoddur. Ve bu metod insanlığa önderlik için gelmiştir. O halde insanlığa önderlik yapabilmesi için bu metodu hayatında tatbik eden bir kitlenin varlığı kaçınılmazdır. Daha önce söylediğimiz gibi bu kitlenin, herhangi bir konuda kendi hayat metodundan başkasına başvurması önderliğin tabiatıyla çelişmektedir.

Geldiği gün insanlığın iyiliği için gelmiştir bu metod. Aynı şekilde bugün, yarın bu metodun hükmetmesi için çaba sarf eden davetçiler de insanlığın iyiliğini istemektedir. Fakat durum bugün daha bir önem arz etmektedir. İnsanlık bugün bu sapık düzen ve metodların elinden çekeceğini çekmiştir. İnsanlığın hayatında yüklendiği rolü yerine getirmesi ve bir kez daha insanlığı kurtarabilmesi için bütün özelliklerini koruması gereken İlâhi metoddan başka bir kurtarıcı yoktur.

Şüphesiz insanlık, varlık âlemindeki güçleri hizmetine sokmak için girdiği mücadeleden büyük başarılar kazanmış, sanayii ve tıp alanında geçmişe göre olağanüstü sayılacak aşamaları gerçekleştirmiş ve bu gidişle de birçok mesafe elde edebileceği kesindir. Ancak, bütün bunlar onun hayatına nasıl bir etkide bulundular? Ruhsal hayatı üzerindeki etkisi ne oldu? Acaba mutluluğu bulabildi mi? İnsanoğlu tatmin olabildi mi? Barış sağlandı mı? Bütün bunlara verilecek cevap: Kesinlikle hayırdır. Bula bula bataklık, sıkıntı, korku, sinirsel ve ruhsal hastalıklar, parçalanmışlık ve korkunç boyutlara varmış geniş bir suç ortamı buldu insanlık… Nitekim insan varlığının gayesi ve insan hayatının hedefine ilişkin düşünce alanında da herhangi bir ilerleme sağlanamamıştır. Çağdaş uygar insanın zihnindeki insan varlığının gayesi ve insan hayatının hedefi ile ilgili oluşan düşünce ile İslâm düşüncesi arasında bu yönde bir karşılaştırılma yapıldığında; çağdaş uygarlığın son derece bayağı olduğu görülecektir. İnsanın kendisi ve varlık âlemindeki konumu hakkındaki düşüncesinin mel’un bir şekilde alçaldığı, değerleri ve istekleri noktasından da gittikçe küçüldüğü gözlemlenecektir. Binaenaleyh manevi boşluk insanlığın bitkin kalbini kemirmekte ve şaşkınlık yorgun ruhunu tehdit etmektedir. Çağdaş insan Allah’ı bulamadığı gibi birçok faktör de onun gittikçe Allah’tan uzaklaşmasına neden olmaktadır. Özellikle Allah’ın metodu doğrultusunda kullanıldığı sürece, elde ettiği her başarı, insanı daha çok Allah’a yaklaştırması gereken bilim bile, ruhunun sönüp dejenere olması nedeniyle insanı gittikçe Allah’tan uzaklaştıran bir hale gelmiştir. Bu yüzden insanlık, Allah’ın kendisine verip birçok yetenekler bahşettiği bilim aracılığıyla kendi varlığı hakikatinin amacını ortaya çıkaracak nuru bulamadığı gibi, kendi hareketleriyle kâinattaki hareketleri, kendi fıtratlarıyla kâinattaki fıtratı ve kendisine hükmeden kanunlarla kâinatta yürürlükte olan tabiat kanunları arasında bir uygunluk oluşturacak metod da bulamamıştır. Aynı zamanda, güçleri ve enerjisi, ahireti ve dünyası, bireyi ve toplumu, görevleri ve hakları arasındaki ilişkiyi doğal kapsamlı ve kuşatıcı bir uygarlıkla düzenleyecek sistemde bulmuş değildir.

İşte bu durumda olan insanlığı, bazı insanlar Allah’ın doğru yola ileten metodundan yoksun bırakmaya çalışarak; bu metodu anlamaya çalışmayı, geçmiş bir tarihî döneme özlem olarak değiştirip “gericilik” diye isimlendiriliyorlar. Böylece onlar cahilliklerinin veya kötü niyetlerinin ürünü bu davranışlarıyla insanlığı, gelişme ve ilerlemeye sevk edecek, barış ve huzur ortamına götürecek biricik hayat metoduna sahip olmaktan yoksun bırakıyorlar. Ancak bu hayat metoduna inanan bizler, neye çağırdığımızı çok iyi biliyoruz. Bizler insanlığın içinde bulunduğu kötü durumu görüyor ve içinde yüzdüğü kokuşmuş bataklığın iğrenç kokusunu duyuyoruz. Evet, görüyorsunuz… Şuracıkta, kızgın çölde bitkin düşenler için yüce ufuklarda açılan kurtuluş sancağını ve bu çirkef bataklıkta boğulanlar için beliren parlak ve temiz yücelikleri fark ediyorsunuz. Aynı zamanda, şayet insanlığa önderlik bu ilahî metoda devredilmezse insanlığın bütün tarihi ve değerleriyle korkunç bir uçuruma doğru yuvarlandığına da şahid olunacaktır.

Bu yolda atılacak ilk adım, yüce Allah’ın tekrar insanlığa önderlik yapmasına izin verene kadar, bu metodun temiz ve sağlam kalması için diğer metodlardan ayrılıp ortaya çıkmasıdır. Bu hayat metoduna inananların da çevrelerindeki cahiliyye belasına hiçbir konuda yönelip başvurmamaları gerekir. Yüce Allah kullarını, şurada burada cahiliyeye çağıran insanlık düşmanlarının eline bırakmayacak kadar merhametlidir. İşte yüce Allah’ın Kur’an-ı Kerim’inde müslüman cemaate telkin etmeye irade buyurduğu ve Hz. Peygamberin de sağlam öğretisiyle öğretmeye özen gösterdiği hakikat budur.”[439]

Dâvamızın başı ve sonu, Âlemlerin Rabbi Allah’a hamdetmektir.

SON SÖZ

Muvahhid bir aileyi ve toplumu oluşturmak ciddiyet isteyen bir meseledir. Bu ciddiyeti elde etmek ancak ilim ile mümkündür. Zira ilim bize bu meselenin ne kadar önemli ve ciddi olduğunu gösterecektir. Ufak bir detayın dahi nelere sebebiyet vereceğini gözler önüne serecektir. Eğer bu topluluk nadide bir topluluk ise bu gereklidir. Diğer topluluklar menfaatler üzerine oluşturulurken İslam Toplumu böyle değildir. Dolayısıyla bu ciddi bir çalışmayı gerektirecektir. Bebeğini ayağında sallarken söylediği ninniden, ayaklarının üzerinde duracağı hayatın eğitimini vermeye kadar her detay gözler önüne serilmiştir. Küçücük bir cümleden uzunca edeceği nasihate kadar takip edilmesi gereken metod açık bir şekilde gösterilmiştir. Hiçbir detayın atlanmadığı bu prensiplerden gafil kalmak kendi sonunu getirmek yok olmaya yüz tutmak manasına gelecektir. Ayakta durmanın, müferreh bir hayat yaşamaın, emniyet altında olmanın şartlarının belirlendiği bu metod muvahhid müminler için büyük bir nimettir.

İslam Toplumu değerlerine sahip çıkan bir toplumdur. Kur’an ve Sünnet danışmaktan vazgeçmediği bir merkezdir. Evlenecekken, ev alacakken, mekan değiştirecekken, ticaret yapacakken, konuşacakken, yürüyecekken v.s. hep bu merkeze danışır. Ona bırakılmış hiçbir yer yoktur. Bu da büyük bir nimettir. Eğer bu kararları insan kendi verecek olsa birçok hata yapabilir birçok zarara sebebiyet verebilir. Günümüzde bunun örnekleri çoktur. Her detaya yer verilmiş olması müminlerin korunduğunun muhafaza edildiğinin bir göstergesidir. Zira günümüzde büyük yıkımların sebebine bakacak olduğunuzda bunun suçlusu ne güneş ne ay ne de ağaç vs değil bizzat insanın kendisinin olduğunu göreceksiniz. Yanlış tercihi, menfaatperestliği, bencilliği, zalimliği vs. gibi sebeplerle büyük bir yıkıma vahşete sebep olmuştur. Kur’an ve Sünnet hiçbir beşerin payının olmadığı bir merkezdir. Yaratıcının belirlediği, müdahele ettiği, düzenlediği bir yerdir. Asıl kurtuluş da buradadır. İslam Toplumunun üstünlüğü şahıslardan sebep değil Kur’an ve Sünnet’e bağlılık sebebincedir. Onları bu seviyeye getiren bu kaynaktır. Tabiidir ki herkesten daha çok sahip çıkacak olan koruyacak olan muvahhid müminlerdir.

İslam Toplumunun Dinamikleri’ni ele aldığımız bu eserde müminlere nasıl merhamet edildiğini göstermekle beraber onlar için oluşabilecek tehlikleri de ele almaya çalıştık. Göreceksiniz ki bu konuda bir çok ayet ve hadis bulunmaktadır. Bu meramımızı anlatmak için yeterli bir sebeptir. Bizim kurtuluşumuz, özgürlüğümüz, kıymetimiz bu iki kayanktadır. İşimiz de bu gücümüz de bu olmalıdır. Bir demokratın anayasasına olan bağlılığından daha büyük bir bağlılıkla muvahhid müminler Kur’an ve Sünnet’e bağlıdırlar. Bir laikin inkilablarına[440](köpekleşme) bağlılığından daha çok bağlıdır Kur’an ve Sünnet’e. Muvahhid müminlerin utanacak, sıkılacak, çekinecek, ezilecek hiçbir ameli yoktur. O daima dik olmalıdır. Utanacak olanlar Allah’ın kural ve kanunlarını bir kenarıya atanlar içindir. Utanacak olan varsa onlardır. Kendimizi, ailemizi ve çevremizi tüm baskılara rağmen İslam ahlakı ile yetiştirmek bizim için şeref ve galibiyet meşalesidir. Bizim dava edindiğimiz din daima galiptir ve galip kalacaktır. Onlar yozlaştırmaya tecrid etmeye çalıştıkça muvahhid müminler sinmeyecek daha bir azimle yollarına devam edeceklerdir. Onların morallerini bozacak azimlerini kıracak hiçbir şey yoktur. Zira muvahhid müminlerin Rabbi olan Allah Hayy ve Kayyum’dur. Daima diri ve ayaktadır. Diğerlerinin ilahları ise mahkumdur. Hem de yok olmaya mahkumdur. Acizdir nakıstır. Yaratamayan, başka bir sebep olmadan ayakta duramayan, bir gün muhakka yok olacak olan sahte ilahlardır onlar. Düzenleri zayıftır, bozuktur ve çürüktür. Bir darbe ile yerle yeksan olacaktır. İşte o darbe de; “İSLAM TOPLUMUNUN DİNAMİKLERİ”ne sahip çıkmak ve onları hayata geçirmektir. VELHAMDULİLLAHİRABBİLALEMİN.

3 Recep 1441
26.02.2020

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

[1] Sünen-i îbn Mâce, Mukaddime, B.9, Hbr. 61.

[2] Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Cihad ve’s-Siyer, B.13 Hds.23

[3] Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İmare, B.4I, Hds.144.

4 Sahih-i Buhârî, Kitabu’1-İman, B.17, Hds.19 Sahih-i M slim, Kitabu’1-İman, B.36, Hds.135. Sünen-i Neseî, Kitabu’l-Cihad, B.17, Hds. 3115 Sünen-i Tirmizî, Kitabu Fedailu’l-Cihad, B.22, Hds. 1709 Sünen-i Dârimî, Kitabil-Cihad, B. 4, Hds. 2398.

[5] Sünen-i Dârîmî, Kitabu’r-Rikak, B.28, Hds. 2742.

[6] Hazret-i Emir Ali İbn Ebi Talib, Nehcu’l-Belâga, çev. Abdulbakî Gölpınarh, Kum, 1989, Sh.402. Not: Bu hikmetli söz için Aliyyü’1-Karî (rh.a) şöyle diyor: “Bu, hadis değildir. Kuşeyrî’nin Risalesi’nde anlattığına göre Amir b. Abdullah’ın sözüdür. Meşhur olan Hazret-i Ali’nin sözüdür. Bunu, mahallinde açıkladık.” Aliyyü’I-Karî, Zayıf Hadisleri Öğrenme Metodu, çev. Ahmed Serdaroğlu, İst. 1986, Sh.98.

[7]Ayetler için bkz. Bakara, 2/107, Tevbe, 9/116, Nur, 24/42, Fur-kan, 25/2, Zümer, 29/44, Şura, 42/49, Câsiye, 45/27, Fetih, 48/14.

[8]Ebu Hüreyre (r.a.)’dan Rasulullah (s.a.s. Bir Arabîntn sorusuna cevab olarak): “Emanet, zayi edildiği zaman kıyameti bekle” buyurdu. Arabî Emaneti zayi etmek nasıl olur ya Rasulullah? diye tekrar sorunca: “îş, ehli olmayan kimseye havale edilip dayandırıldığı zaman kıya­meti bekle!” buyurdu.
Sahih-i Buhârî, Kitabu’r-Rikak, B.35, Hds.83.

[9]Hüküm yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk e -memenizi emretmiştir. Dosdoğru din, iste budur^Ancakp mezler.” Yûsuf, 12/40 ve 67. Ayrıca bkz. Kasas, 28/88. Enam, 6/62 ve 57.

[10]Bkz. Ahzâb, 33/21.

[11]Değerli İslâm ulemâsından müfessir Ebu Cafer Muhammet bin Cerir et-Taberî (rh.a), Tağut kavramı için şöyle diyor:
“Allah’ın indirdiği hükümlerin karşısına dikilen, ayaklanan, Allah’ın emirlerine mukabil yeni hükümler icad eden her varlık, Allah’dan başka İtaat edilmesi İstenen herhangi bir şey, ister bilerek, isteyerek itaat etsinler, uysunlar; isterse zorla, tehditle boyun eğsinler, her iki hâlde de, bu uyulan ve itaat edilen şey, Tağuttur. Bu nesnenin, insan olmasının, şeytan olması­nın, put olmasının, yahud da bunlardan başka.herhangi bir şey olmasının ehemmiyeti yoktur.”
İbn Cerir et-Taberî, Camiu’l-Beyan Fi Tefsiri’1-Kur’ân, Mısır, 1324, C3, Sh. 13.
Türkçe Tercemesi: Taberi Tefsiri, çev. Kerim Aytekin. Hasan Karakaya, İst. 1996, C.2, Sh. 115.

[12]Sahih-i M.slim, Kitabu’l-İmare, B.l, Hds. 1   -Sahih-i Buhârî, Kitabu’1-İman, B.37, Hds.43. Sünen-i Tirmizî, Kitabu’1-İman, B.4, Hds. 2738. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’s-Sünnet. B 17 . llds. 4695. Sünen-i Neseî, Kitabu’i-İman, B.5, Hds. 4957. Sünen-i İbn Mâce, Mukaddime, B.9, Hds. 63.

[13]Sahıh-i Buhârî, Kitabu’l-Cihad ve’s-Siyer, B.46, Hds.71. Sahıh-i Müslim, Kitabu’1-İman, B.10, Hds. 48-49-50. Sunen-i İbn Mâce, Kitabu’z-Zühd, B.35, Hds. 4296.

[14]Sahih-i Buhârî, Kitabu’1-İman, B.8, Hds. 9. B.13, Hds.14 Kitabu’1-Edeb, B.42, Hds.70. Sahih-i Müslim, Kitabu’1-İman, B.I5, Hds. 67-68. Not: İmam Müslim’in kaydında şu ziyade vardır: (“Küfre dönmekten” ifadesi yerine), “Yahudi ve Hristiyan olmağa dönmekten” demiştir. Hadis 68’in devamında, numarasız.
Sünen-i Neseî, Kitabu’1-İman, B.2 Hds. 4954-B.3 Hds. 4955- B.4, Hds. 4956.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’1-İman, B.10. Hds.2759.

[15]Sahih-i Müslim, Kitabu’1-İman, B.ll, Hds.56.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’1-İman, B.10, Hds. 2758.

[16]Sahih-i Müslim, Kitabu’l-îmare, B.31,,Hds.ll6. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’1-Vitr, B.26, Hds. 1529 Sünen-i Neseî Kitabu’l-Cihad, B.18, Hds. 3117.

[17] Sahih-i Buharı Kitabu’1-îman, B.7, Hds. 8 ve 7. Sahih-i Müslim, Kitabu’1-tman, B.İ6, Hds. 69-70. Sünen-i Neseî, Kitabu’1-İman, B.19, Hds. 4980-4982. Sünen-i İbn Mâce, Mukaddime, B.9, Hds. 67. Sünen-i Dârimî, Kitabu’r-Rikak, B.29, Hds. 2744.

[18]Muhammed b. İdris eş-Şâfiî, Er-Risale, çev. Prof. Dr. Abdulkadİr Şener-Prof. Dr. İbrahim Çalışkan, Ank. 1996, Sh.49, Md.236.

[19]Abdulfettah El-Kadî, Esbâb-ı Nüzul, çev. Doç. Dr. Salih Akde­mir, Ank. 1986, Sh.284-285.

[20]Muhammed b. İdris eş-Şâfiî, er-Risale, Sh. 49, Md. 239-241.

[21]İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed El-Vahidî, Esbâb-ı NüzOl çev. Dr. Necati Tetik-Necdet Çağıl, Erzurum, T.Y. Sh.312.Elmalı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, İst. T.Y. (Yenda Ya­yınları) C.5, Sh.291. Sünen-i Neseî, Kitabu’1-İman, B. 17, Hds, 4974.

[22]Nisa, 4/59

[23]Sahih-i Buhârî, Kitabu’t-Tefsir, B.83, Hbr. 106. Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İmare, B.8, Hbr. 31. Sünen-i Ebû Davud, Kitabu’l-Cihad, B.87, Hbr. 2624. Sünen-i Neseî, Kitabu’1-Biat, B.28, Hbr, 4176. El-Vahidî, A.g.e. Sh. 166. Abdulfettal El-Kadî, A.g.e. Sh.115.

[24]Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Ahkam, B.4, Hds.9.  Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İmare, B.8, Hds. 39-40. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Cihad, B.87, Hds. 2625. Sünen-i Neseî, Kitabu’1-Biat, B.34, Hds. 4187. Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’İ-Cihad, B.40, Hds. 2863. Not: İbn Mâce’nİn kaydına göre, kumandanda şaka etme huyu var. Abdulfettah El-Kadî. A.g.e. Sh.115.

[25]Sahih-i Buhârî, Kİtabu Ahbari’l-Ahadî, B.l, Hds. 12. Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İmare, B.87, Hds. 39. Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’l-Cihad, B.40, Hds. 2863-2864.

[26] Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Ahkam, B.4, Hds. 8. Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İmare, B.8, Hds. 38. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Cihad, B.87, Hds. 2626. Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’l-Cihad, B.40, Hds. 2864. Sünen-i Neseî, Kitabu’1-Biat, B.34, Hds. 4188. Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Cihad, B.29, Hds. 1759.

[27]İmam Nevevî, Kırk Hadis, Hds. 41. Hatib-ı Tebrizî, Mişkâtu’l-Mesabîh, Kitabu’1-İman, B.5, Fasıl. 2, Hds. 167 (28) İbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, çev. Dr. Bekir Karlığa ve Dr. Bedrettin Çerirer, İst. 1984, c.4, sh. 1751.

[28]Muhammed b. İdris eş-Şâfiî, Er-Risale, Sh. 56-57, Md. 278-281

[29] Sahih-i Buhârî, Kitabu’t-Tefsir, B.130, Hds. 168.

[30]Bkz. Bakara, 2/193 ve Enfâl, 8/39.

[31] Hazret-i Emir AH İbn Ebi Talib, Nehcü’l- Belâga, çev. Abdulbâkî Gölpmarlı, Kum, 1989, Sh. 419.
Not: Bu söz, hadis değildir. Ayrıca, Yahya b. Muaz er-Râzî’nin sözü olduğu da söylenmiştir.
Bkz. Aclunî, Keşfiı’1-Hafa, c.2, Sh. 262, No:2532.
Aliyyu’1-Karî, Zayıf Hadisleri öğrenme Metodu, çev. Ahmed Serdaroğlu, İst. 1986, Sh. 118.

[32] Abdullah b. Mes’ud (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.)şöyle bu­yururlar:
“İnsanların hayırlısı, benim asrım (daki Sahabîlerim) dir. Sonra on­lara yakın olan (tabiî) lardır. Sonra onlara yakın olanlardır. (Yani tabiîle­rin tabileri/Etbau tabiîndir.)
Sonra bir takım kavimler gelir ki, onlardan herhangi birisinin şehadeti yeminin önüne, yemini de şehadetinin önüne geçer.”
Sahih-i Buhârî, Kitabu’ş-Şehâdat, B.9, Hds. 17.
Sahih-i Müslim, Kitabu Fedailu’i-Sahabe, B.52, Hds. 212-215.

[33] Sahih-i Buhârî, Kitabu’s-Savm, B.54, Hds. 83. Sahih-i Müslim, Kitabu’s-Siyam, B.35, Hds. 182-193. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’s-Salatu’t-Tatavvu, B.27, Hds. 1369. Sünen-i Neseî, Kitabu’s-Savm, B.76, Hds. 2384-B.78, Hds. 2394.

[34] Sahih-i Müslim, Kitabu’s-Sıyam, B.15, Hds. 90.

[35] Sahih-i Buhârî, Kitabu’s-Savm, B.35, Hds. 53. Sahih-i Müslim, Kitabu’s-Siyam, B.15, Hds.92.

[36] Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Cihad, B.70, Hds. 103. Sahih-i Müslim, Kitabu’s-Sıyam, B.16, Hd 100.

[37] O, dinlenmeniz için geceyi, gündüzü de aydınlatıcı (mubsir) ola­rak sizin İçin yaratılmıştır, Şübhesiz, işitebilen bir topluluk için bunda, gerçekten ayetler vardır.” Yûnus, 10/67.
“O, sabahı da yarıp çıkarandır. Geceyi bir sükûn (dinlenme), güneş ve ay’ı bir hesab kıldı. Bu, üstün ve güçlü olan, bilen Allah’ın takdiridir.” En’am, 6/96. Kendi rahmetinden olmak üzere O, sizin için içinde dinlenmeniz ve O’nun fazlından (geçiminizi) aramanız İçin geceyi ve gündüzü varetti. Umulurki, şükredersiniz.” Kasas, 28/73.

“Geceyi bir örtü yaptık. Gündüzü bir geçim vakti kıldık.’1 Nebe’, 78/10-11.

[38] Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Cihad ve’s-Siyer, B.22, Hds. 34. B. 155, Hds. 228.
Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Cihad ve’s-Siyer, B.6, Hds. 20.

[39]  Düzenli bir şekilde gece namazlarına ve tesbihatma devam etmek, muvahhid mü’minlerin vasiflarındandır… Bu ibadet; az da olsa devamlı olmalıdır… Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
“Onlar, Rabblerİne secde ederek ve Kıyama durarak gecelerler.” Furkan, 25/64. Onların yanları (gece namazına kalkmak için yataklarından uzakla­şır. Rabblerine korku ve umudla dua ederler ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.” secde, 32/16.
“Yoksa o, gece saatinde kalkıp da secde ederek ve kıyama durarak gönülden itaat (ibadet) eden, ahiretten sakınan ve Rabbinin rahmetini umud eden (gibi) midir? De ki: “Hiç bilenlerle, bilmeyenler bir olur mu? Hiç şübhesiz, temiz akıl sahibleri Öğüt alıp düşünmektedirler.” Zümer, 39/9.

[40] Sahih-i Müslim, Kitabu’s-Sıyam, B.34, Hds. 177.
-Kitabu Salati’l- Müsafirine ve Kasriha, B.30, Hds. 215-218.

Sahih-i Buhar!, Kitabu’s-Savm, B.51, Hds. 78. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’s-Salatü’t-Tatavvu, B.27, Hds. 1368.

Sünen-i Neseî, Kitabu Kıyamu’l-Leyl, B. 17, Hds. 1642.
Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’1-Zühd, B.28, Hds. 4238 ve 4240.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu İstizan ve’1-Adab, B.109, Hds.3016.
İmam Malik, Muvatta, Kitabu’s-Salatu’1-Leyl, Hds.4.

[41] Sahih-i Buhârî, Kitabu’s-Savm, B.50, Hds. 76, Kitabu’1-Edeb, B. 86,Hds. 164.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’z-Zühd, B.48, Hds. 2526.

[42] Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Libas, B.63, Hds. 105-107. Sahih-i Müslim, Kitabu’t-Tahere, B.16, Hds. 49-50. Sünen-i Neseî, Kitabu’z-Ziynet, B. 1, Hds.5011.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu İstizan ve’1-Adab, B.48, Hds. 2904. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’t-Tereccül, &16» Hds.4198 Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’t-Tahere ve Suneniha, B.8, Hds. 292.

[43] Sahih-i Müslim, Kitabu’t-Tahare, B.16, Hds. 56. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’t Tahare, B.29, Hds. 53. Sünen-i Tirmizî, Kitabu İstizan ve’1-Adab, B.48, Hds. 2905.

[44] Sahİh-i Buhârî, Kitabu’l-Libas,B.64, Hds. 108-109. Sünen-i İbn Mâce, Kitabü’t-Tahare, B. 8, Hds. 293. Sahih-i Müslim, Kitabu’t-Tahare, B.16, Hds. 54.
îman Müslim’in kaydında Hds, 55. “…Mecusîlere muhalefet edin.” ibaresi var.

[45] Sünen-i Tirmizî, Kitabu İsti’zan ve’1-Adab, B.51, Hbr, 2911.

[46] Ahmed Davudoğlu, Sahih-i Müslim Terceme ve Şerhi İst. T.Y. C2,Sh.362.

[47] İrbat b. Sariye (r.a.)’ın rivayetiyle önderimiz Rasuluüah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“…. Sizden kim yaşarsa fazla ihtilafa şahid olacaktır. Onun için biîip tanıdığınız Sünnetime ve hidayete erdirilmiş Hulafayı Raşidin’in Sünnetle­rine yapışınız. Bunları, dişlerinizle sıkıca tutunuz.”
Sünen-i İbn Mâce, Mukaddime, B.6, Hds. 43 ve 42.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’s-Sünnet, B.6, Hds. 4607.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’1-ilm, B.16, Hds. 2815.
Sünen-i Dârİmî, Mukaddime, B. 16, Hds. 96.

[48] İmam Malik, Muvatta’, Kitabu’ş-Şa’r, Hds. 7.

[49] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’t-Tereccül, B.3, Hds. 4163. İmam Malik, Muvatta’, Kitabu’ş-Şa’r, Hds. 6 (Benzer bir hadistir)

[50] Sahih-i Buhârî, Kitabu’l Cuma, B. 8, Hds. 12-13.
Sahih-i Müslim, Kitabu’t-Tahare, B.15. Hds. 42.
Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’t-Tahare ve Süneniha, B.7, Hds. 287.
Sünen-i Tirmtzî, Kitabu’t-Tahare, B.18, Hds. 22-23.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’t-Tahere, B.25, Hds.46-47.
Sünen-iNeseî, Kitabu’t-Tahere, B.7, Hds.7.

[51] Sahih-i Buhârî, Kitabu’1-Cuma, B.8. Hbr. 14.
Sahih-i Müslim, Kitabu’t-Tahare, B. 15, Hbr.46.
Sünen-i Neseî, Kitabu’t-Tahere B.2, Hbr. 2.
Sünen-i îbn Mâce, Kitabu’t-Tahare ve Süneniha, B.7, Hbr.286.
Sünen-i Dârimî, Kitabu’t Tahare, B.20, Hbr. 691.

[52] Sahih-i Buhârî, Kitabu’s-Savm, B.27 (Bab başlığında)     .
Sünen-i Neseî, Kitabu’t-Tahare, B.5. Hds,5.
Sünen-i İbn Mâce. Kitabu’t-Tahere, B.7, Hds. 289.
Sünen-i Dârimî, Kitabu’t-Tahare, B.19, Hds. 690.

[53] Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’t-Tahere, B.7. No:291.

[54] Sahih-i Buhârî, Kitabu’1-Cuma, B.12, Hds.20. Sahih-i Müslim, Kitabu’1-Cuma, B.l, Hds.5. İmam Malik, Muvatta’, Kitabu’1-Cuma, Hds.4.

[55] Sahih-i Buhârî, Kitabu’i-Cuma, B.12, Hds.21. Sahih-i Müslim, Kitabu’1-Cuma, B.2, Hds.9.

[56] Sünen-i Neseî, Kitabu’z-Zinet, B.55, Hds. 5189. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’t-Libas, B.17, Hds. 4063. Sünen-i Tirmizî, Kitabu İstizan ve’1-Adab, B.87, Hds.2972.

[57] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Libas, B.17 Hds. 4062.

[58] Abdulfettah El-Kadî, Esbâb-ı Nüzul, çev. Doç.Dr. Salih Akdemir, Ank. 1986, Sh.276.

[59] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Libas, B.34, Hds. 4104.

[60] Sahih-i Buhârî, Kitabu’t-Tefsir, B.245, Hds.316. Abdulfettah El-Kadî, A.g.e, Sh.321.
İmam Ebu’l-Hasen Ali Bin Ahmed, El-Vahidî, Esbâb-ı Nüzul, çev, Dr. Necati Tetik, vdğ. Erzurum, T.Y.. Sh. 413 (yakın ifadelerle)

[61] Bkz. Abdurahman Cezîrî, Dört Mezhebe Göre İslâm Fıkhı, çev. Mehmet Keskin, İst. 1990, C.7, sh. 2943.
Prof.Dr. Vehbe Zuhaylî, İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, çev. Ahmet Efe, vdğ. İst. 1990, C.l, Sh. 457-466.

[62] Sünen-i Tirmizî, Kitabu’z-Zühd, B.34, Hds. 2486. Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’l-Etime, B.50, Hds. 3349.

[63] Sahih-i Müslim, Kitabu’1-İman, B.39, Hds. 147. Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Birri ve’s-Sıla, B.60, Hds. 2067. Not: İmam Tirmizî (rh.a)’ın kaydında: ” … Kalbinde zerre miktarı iman bulunan kişi de, cehennem ateşine girmeyecektir.” ziyadesi var.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Libas, B.29, Hds. 4091-4092. Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’z-Zühd, B.16, Hds.4173.

[64] Sünen-i Tirmizî, Kitabu İstizan ve’I-Adab, B.74, Hds. 2950.

[65] A’raf, 7/31-32.
Amr b. Şuayb’ın dedesi (Abdullah b. Amr b. El. As (r.a.))’dan Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Yiyiniz, içiniz, sadaka veriniz ve giyiniz, buna, israf ve kibir ka­rışmadıkça.”
Sünen-i îbn Mâce, Kitabu’l-Libas, B. 23, Hds. 3605.
Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Libas, B. 1, (Bab başlığında).
Sünen-i Neseî, Kitabu’z-Zekat, B.,66, Hds. 2549.
îbn Abbas (r. Anhuma) şöyle beyan eder:İki şey, israf ve kibir günahları sana tecavüz etmediği müddetçe, helâlden her İstediğini ye, her İstediğini giy!”
Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Libas, B. 1, (Bab başlığında).

[66] Bkz. Nisa 4/69. Hucurât, 49/15. Bakara, 2/256.

[67] Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’z-Zühd, B.30, Hds. 4250.

[68] Sünen-i îbn Mâce, Kitabu’i-Edeb, B.57, Hds. 3818.

[69] Bkz. Ahmed Davudoğlu, Sahih-i Müslim Terceme ve Şerhi, İst, 1980, C.l, Sh. 35

[70] Ve şübhesiz sen, pek büyük bir ahlâk üzerindesin.” Kalem, 68/4.

[71] Haberiniz olsun, Allah’ın velileri, onlar için korku yoktur, onlar mahzun olacak değildirler. Onlar, iman edenler ve (Allah’dan) korkup sakınanlardır. Müjde, dünya hayatında ve ahirette onlarındır. Allah’ın sözleri için değişiklik yoktur. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur.” Yûnus, 10/62-64.

[72] Biz, seni âlemler için yalnızca bir rahmet olarak gönderdik” En­biyâ, 21/107.

[73] İmam Malik’e, Rasulullah (s.a.s.)’İn şöyle buyurduğu rivayet edildi: “Ben, güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.”
İmam Malik, Muvatti, Kitabu Hüsnü’i-Hulk, Hds.8. İmam Buhârî, Edebu’I-Müfred, B.  135, Hds. 273 (Ebu Hüreyre, r.anh’dan)

[74] Allah, iman edenlerin velisi (dostu ve destekleyicisi) dir. Onları, karanlıklardan nura çıkarır. Küfredenlerin velileri ise, tağuttur. Onları da, nurdan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar, ateşin halkıdırlar, onda sürekli olarak kalacaklardır.” Bakara, 2/257.

[75] Sİzİn dostunuz (veliniz) ancak Alİah, O’nun Rasulü, rükû idiciler olarak namazı kılan ve zekatı veren mü’minlerdir. Kim, Allah’ı, O’nun Rasulünü ve iman edenleri dost (veli) edinirse, hiç şübheyok, galip gelecek olanlar, Allah’ın taraftarlarıdır.” Mâide, 5/55-56.

[76] Mü’minler, ancak kardeştirler, öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup düzeltin ve Allah’dan korkup sakının, umulur kî, esirgeyenirsiniz” Hucurât, 49/10.

[77] Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve Allah’a ve Rasulü’ne itaat ederler. İşte Allah’ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır. Şübhesiz, Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.” Tevbe, 9/71,

[78] İmam Tahavî (rh.a) şöyle beyan eder: “Mü’minlerin tümü Allah’ın dostudur. Alİah katında en değerlileri İ-se, daha itaatkar olanları ve Kur’ân’a en çok uyanlardır.” Dr. Arif Aytekin, Ehl-i Sünnet İnanç Esasları-Tahavî ve Akaid Ri­salesi-, İst. T.Y. Sh.58, Md.63.

[79] Ey iman edenler, Benim de düşmanım, sizin de düşmanlarınızı veliler edinmeyin…” Mümtehine, 60/1.

[80] Sahih-i Buhari Kitabu’r Rikak Hd:89

[81] Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Birri ve’s-Sıla, B.48, Hds. 157. Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Tevhid, B.34, Hds. 111.
Kitabu’1-Edeb, B.41, Hds. 69.

[82] Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Birri ve’s-Sıla, B.48, Hbr. 158.

[83] Acluni Keşful hafa  C:1 Sh:393 – İmam Suyuti Camiu’s Sağir C:2 Sh: 373

[84]Sahih-i Müslim, Kitabu Fedailu’s-Sahabe, B.5, Hbr. 43.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’t-Tefsiru’1-Kur’ân, B.30, Hbr. 3404.
İbn Kesir, Hadislerle K.ur”ân-ı Kerim Tefsiri, çev. Dr.Bekir Karlığa, vdğ. İst. 1986, C.ll.Sh. 6263.
İmam El-Vahidî, Esbâb-ı Nüzul, çev. Dr. Necati Tetik, Vdğ, Erzu­rum, T.Y. Sh. 384.

[85] Abdulfettah El-Kadî, Esbâb-ı Nüzul, çev. Doç. Dr. Salih Akdemir, Ank. 1986, Sh. 295.

[86] Sahih-i Buhârî, Kitabu Ahbari’l-Ahadî, B.l, Hds. 12. Sahİh-i Müslim, Kitabu’i-İmare, B.8, Hds. 39.

[87] Sahih-i Buhârî, Kitabu’1-Edeb, B.l, Hds. 2. Sahih-i Müslim, Kitabu’I-Birri Ye’s-Sıla, B.l, Hds. 1. Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’1-Edeb, B.l, Hds. 3658. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’1-Edeb, B. 129. Hds. 5139. Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Birri ve’s-Sıla, B.l, Hds. 1959.

[88] Sahih-i Buhârî, Kitabu’1-Edeb, B.l, Hds. I,
Sahih-i Müslim, Kitabu’1-İman, B.36, Hds. 137-138-139.
Not: İmam Müslim’in kaydında; “Anne-babaya itaattir !”buyrulmuştur.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Birri ve’s-Sila, B.2, Hds. 1960.

[89]Sahih-i Buhârî, Kitabu’1-Edeb, B.l, Hds.3. Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Birri ve’s-Sıla, B.l, Hds. 5. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Cihad, B.31, Hds. 2529. Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Cihad, B.2, Hds. 1722. Sünen-i Neseî, Kitabu’l-Cihad, B.5, Hds. 3089.

[90] Sünen-i Neseî, Kitabu’l-Cihad, B.6, Hds. 3090. Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’l-Cihad, B.12, Hds. 2781.

[91] İmam Suyutî, Camiu’s-Sağir Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, çev. İsmail Mutlu, Vdğ, İst. 1996, C.2, Sh. 294, Hds. 1934 (3642) {Hatib’in Tarih’inden) Aclunî, Keşfu’1-Hafa, C.l, sh. 335, Hds. 1078 (İbn Abbas, r.a.’dan zayıf isnadla.)
Not: Kudafnin Müsnedu’ş-Şihab’ında Senedinde iki ravînin meçhul olduğu söylenirken, Hatib, isnadı zayıf demiştir. Ayrıca bu hadisin mün-ker olduğu söylenirken, Hakim, isnadının sahih olduğunu beyan etmiştir.

[92] Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’1-Edeb, B.l, Hds. 3662.

[93] Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Cenne, B.19, Hds. 83.
İmam Suyutî, Camiu’s-Sağir Muhtasarı, C.3, Sh. 392, Hds. 3753 (9036) (Ahmed b. Hanbel, Müsned ve Hakim, Müstedrek’ten)

[94] Sünen-i Tirmizî, Kitabu’İ-Birri ve’s-Sıla, B.3, Hds. 1962.

[95] Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’1-Edeb, B.l, Hds. 3663. Sünen-i Tirmizî, Kitabu’İ-Birri Ve’s-Süa, B.3, Hds. 1961.

[96] Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Birri Ve’s-Sıla, B.7, Hds. 1970. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’1-Vitr, B.29, Hds. 1536. Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’d-Dua, B.l 1, Hds. 3862.

[97] Sahih-i Buhârî, Kitabu’1-Edeb, B.4, Hds. 4. Sahih-i Müslim, Kitabu’1-İman, B.38, Hds. 146. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’I-Edeb, B.129, Hds. 5141. Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Birri ve’s-Sıla, B.4, Hds. 1965.

[98]Sahih-i Buhârî, Kitabu’1-Edeb, B.5, H.
Kitabu’l-Enbiya, B.55, Hds. 132. Sahih-i Müslim, Kitabu’z-Zikr Ve’d-Dua Ve’t-Tc./be, B. 27, Hds. 100.

[99] Sahih-i Buhârî, Kitabu’I-Edeb, B.6, Hds. 7. Sahih-i Müslim, Kitabu’1-İman, B.38, Hds. 143. İmam Buhârî, Edebu’l-Müfred, B.7, Hds. 15.

Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Birri Ve’s-Sıla, B.4, Hds. 1964.

[100] Sahih-i Buhârî, Kitabun Fi’I-İstikraz, B.20, Hds. 22.

[101] Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Enbiya, B.50, Hds. 107. Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Birri Ve’s-Sıla, B.2, Hds. 7-8.

[102] Ahmed Davudoğlu, Sahih-i Müslim Terceme ve Şerhi, İst. 1983, CIO, Sh. 489.

[103] Sahih-İ Müslim, Kitabu’1-Itk, B.6, Hds. 25. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’1-Edeb, B. 129, Hds. 5137. Sünen-i Tirmizî, Kitabu’I-Birri ve’s-Sıla, B. 8, Hds. 1971. Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’1-Edeb, B.l, Hds. 3659. İmam Buhârî, Edebu’l-Müfred, B.6, Hds. 10.

[104] İmam Buhârî, Edebu’l-Müfred, B.6, Hbr. 11.
İmam Zehebî, Kitabu’l-Kebair-İslâm Şeriatinde Büyük Günahlar, Çev. Sıdkı Gülle, İst. 1986. Sh. 43.

[105] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’-Edeb, B.129, Hbr. 5144. Sünen-i Tirmizî, Kitabu’r- Rada, B.6, Hds. 1162.

[106] Sahih-i Buharı, Kitabu’I-Edeb, B.7, Hds. 9. Sahih-i Müslim, Kitabu’z-Zekat, B.14, Hds. 49-50. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’z-Zekat, B.34, Hds. 1668.
İbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-ı Kerîm Tefsiri, C.I4, Sh. 7840. Abdulfettah El-Kadî, A.g.e. Sh. 389. İmam El-Vahidî, A.g.e. Sh. 494.

[107] Sahih-i Buhârî ve Tercemesi, Çev. Mehmed Sofuoğlu, İst. 1989, c-13, Sh. 5981, Dip not: 11.
Ebu Cafer Muhammed b.Cerir et-Taberî, Taberî Tefsin, Çev. Kerim Aytekin.Hasan Karakaya, İst. 1996 C.8, Sh.259.

[108] İbn Hişam, İslâm Tarihi-Siret-i İbn Hişam Tercemesİ, Çev. Hasan Ege.îst 1985,C.4,Sh, 51.
İtmu’1-Esir, El-Kâmİl Fi’t-Tarih-İslâm Tarihi, Çev. M. Beşir Eryarsoy,îst. 1985, C.2, Sh. 224

[109] Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Birri ve’s-Sıla, B.3, Hds. 9-10

[110] Sahih-i Buhârî, Kitabu’t-Tıb, B.l, Hds. 1. Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’t-Tıb, B. 1, Hds. 3438-34.

[111] Sahih-İ Müslim, Kitabu’s-Selâm, B.26, Hds. 69.

[112] Sünen-i Ebu Davud, Kİtabu’t-Tıb, B.l, Hds. 3855. Sünen-İ Tirmizî, Kitabu’t-Tıb, B.2, Hds. 2109, Sünen-i tbn Mâce, Kitabu’t-Tıb, B.l, Hds. 3436.

[113] Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Birri Ve’s-Sıla, B.4, Hds. 12. Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Birrî ve’s-Sıla, B.5, Hds. 1966. Söncn-i Ebu Davud, Kitabu’1-Edeb, B.129, Hds. 5143.

[114] Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’1-Edeb, B.2, Hds. 3664. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’1-Edeb, B.129, Hds. 5142.

[115] Bkz. Nur, 24/51.

[116] Bkz.Hucurât,49/13.

[117] Sünen-i Tirmizî, Kitabu’n-Nikâh, B.l, Hds. 1086.

[118] Sünen-i Neseî, Kitabu İşretu’n-Nisâ, B.l, Hds. 3928.

[119] Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’n-Nikâh, B.l, Hds. 1846. Sünen-i Neseî, Kitabu’n-Nikâh, B.ll, Hds. 3213.
Sünen-i Ebu Davud, Kİtabu’n-Nikâh, Bab numarası yok, Hds. 2050 (kısmen)
Sünen-i Dârimî, Kitabu’n-Nikâh, B.2, Hds. 2171-2172 (Kısmen) Sahih-i Buhârî, Kitabu’n-Nikâh, B.l, Hds. 1, B.2, Hds. 3, B.3, Hbs.4 (Kısmen)

[120] Önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’in Sünneti’ne tabî olma konusunda şu hadis-i şerifin kaydedilmesi, gerçeği daha net kavramaya yardımcı olur. Enes b. Malik (r.a.) anlatıyor: Üç kişi, Rasulullah’ın hanımlarının evlerine geldi de, Rasulullah’ın ibadetinden soruyorlardı. Bunlara, Rasulullah’ın ibadeti haber verilince kendileri, bu ibadeti azımsadılar ve: Biz nerede, Rasulullah nerede? Muhakkak ki, Allah, Rasulü’rtün geçmiş olan ve gelecekte işlemesi muhtemel bulunan bütün günahlarını mağfiret etmiştir, dediler. İçlerinden biri: Bana gelince, ben geceleri daima namaz kılacağım, dedi: Diğeri de: Ben, her zaman oruç tutacağım ve oruçsuz olmayacağım, dedi. Üçüncüsü de: Ben de, kadınlardan ayrı yaşayacağım, hiç evlenmeyeceğim, dedi. Onlar, bu sözleri söylerken Rasulullah (s.a.s.), onların yanların çıka-geldi de: “Sizler, şöyle şöyle söyleyen kimselersiniz. Dikkat edin! Allah’a yemin ederim ki, ben, sizin Allah’dan en çok korkanınız ve en çok takvalı olanınız bulunuyorum. Bununla beraber ben, oruç tutarım, oruçsuz bulunurum, nafile namaz kılarım (gecenin bir kısmında) uyurum, kadınlarla da evlenirim. (İşte benim Sünnetim, hayat yolum budur.) Her kim, benim Sünnetimden (hayat yolumdan) yüz çevirirse, o, benden değildir.” buyurdu.
Sahih-i Buhârî, Kitabu’n-Nikâh, B.l, Hds.l.
Sahih-i Müslim, Kitabu’n-Nikâh, B.l, Hds.5.
“Abdurrazak’ın Said İbn Cübçyr’den rivayetinde bu üç kişinin: Ali b. Ebi Talib, Abdullah İbn Arnr îbn Âs, Osman b. Maz’un’dan ibaret olduğu açıkça söylenmiştir.”
Mehmed Sofuoğlu, Sahih-ı Buhârî ve Tercemesi, İst. 1988. Cll,Sh. 5159.
Ahmed Davudoğlu, Sahİh-i Müslim Terceme ve Şerhi, İst. T.Y. C.7, Sh.216.

[121] Bkz. Muhammed, 47/33-Nisâ, 4/65. ve 80.-Ahzâb, 33/21

[122] Ahmed Davudoğlu, A.g.e. C.7, Sh.216.

[123] Sünen-i Dârimî, Kitabu’n-Nikâh, B.3, Hds. 2175.

[124] Sünen-i Tirmizî, Kitabu’t-Tahare, B.82, Hds. 113. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’t-Tahare, B.94, Hds. 236. Sünen-i Dârimî, Kitabu’1-Vudu’, B.76, Hds. 770.

[125] Sünen-i Tirmizî, Kitabu’t-Tefsir, B.34, Hbr. 3426.
İbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, C.12, Sh. 6535-6536.

[126] İmanı El-Vahidî, Esbâb-ı Nüzul, Sh. 407. Abdulfettah El-Kadî, Esbâb-ı NüzÛl, Sh. 311-312.

[127] İmam El-Vahidî, Esbâb-ı Nüzul, Sh.145. Abdulfettal Ei-Kadî, Esbâb-ı Nüzul, Sh.94. İbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, C.4, Sh.1521.

[128] Sahih-i Buhâil, Kitabu’n-Nikâh, B.16, Hds.28. Sahih-i Müslim, Kitabu’r-Rıda, B.15, Hds.53-54. Sünen-i îbn Mâce, Kitabu’n-Nikâh, B.6, Hds. 1858-1859. Sünen-i Neseî, Kitabu’n-Nikâh, B.13, Hds. 3216. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’n Nikâh, B.2, Hds. 2047. Sünen-i Tirmizî, Kitabu’n-Nikâh, B.4, Hds. 1092. Sünen-i Dârimî, Kitabu’n-Nikâh, B.4, Hds. 2176.

[129]Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’n-Nikâh, B.6, Hds. 1859.

[130]Sünen-i Tirmizî, Kitabu İstizan ve’1-Adab, B.10, Hds. 2840.

[131]Bkz. A’raf, 7/54.

[132]Bkz. Nisa, 4/59.

[133]Bkz.Nisâ,4/I9.

[134]Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Libas, B.31, Hbr.61.

[135][Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’n-Nikâh, B.50, Hds. 1977. Sünen-i Tirmizî, Kttabu’l-Menakib, Hds.4148. Sünen-i Dârimî, Kitabu’n-Nikâh, B.55, Hds. 2265.

[136][SUnen-i Tirmizî, Kitabu’r-Rada, B. 11, Hds. 1171. Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’n-Nikâh, B.50, Hds. 1978. Sünen-i Dârimî, Kitabu’r-Rikak, B.74, Hds. 2795.

[137] Bu konuda şu Hadis-i Şerifi kaydetmekte fayda vardır: Mü’minlerin annesi Ümmü Seleme (r.anha) şöyle haber vermektedir: Rasulullah (s.a.s.), Ümmü Seleme odasının kapısı önünde şiddetli bir (davah-davacı) kavga işitti de onlara doğru çıktı ve şöyle buyurdu: “Şübhesİz, ben (de sizin gibi) bir insanım. Zaman olur ki, bana (sizden iki) hasım gelir de, bazınız (haksızken) bazınızdan daha düzgür konuşmuş olabilir, ben de, o düzgün sözleri doğru sanarak onun lehine hükmedebilirim. Binaenaleyh kimin lehine bir müslimİn (veya gayr-ı müs-limin) hakkı ile hükmetümse, (bilsin ki) bu hak, ateşten bir parçadır. İster onu alsın, ister bıraksın.”
Sahih-i Buharı, Kitabu’l-Mezalirn ve’1-Gasb, B.16, Hds. 19.
Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Akdiye, B.3, Hds. 5 ve 4.
SUnen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Akdiye, B.7, Hds. 3583.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Ahkam, B.ll, Hds. 1354.
Sünen-i Neseî, Kitabu Adabu’l-Kudat, B. 13, Hds. 5366.
Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’l-Ahkam, B.5, Hds. 2317-2318.

[138]Sahih-i Müslim, Kitabu’r-Rada, B.17, Hds. 64.
Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’n-Nikâh, B.5, Hds. 1855.
Sünen-i Neseî, Kitabu’n-Nikâh, B. 15, Hds. 3218.

[139][Tevbe, 9/34

[140]Sünen-i Tirmizî, Kitabu’t-Tefsir, B.10, Hds. 3291. Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’n-Nikâh, B.5, Hds. 1856.

[141][36] Abdullah Nasıh Ulvan, İslâm’da Aile Eğitimi, çev. Celâl Yıldırım,  C.l, Sh. 135.

[142][Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’n-Nikâh, B.4, Hds. 1854. Sünen-i Tirmizî, Kitabu’r-Rada, B.10, Hds. 1170.

[143]Ey mutmain (tatmin bulmuş) nefs. Rabbine, hoşnut edici ve hoşnut edilmiş olarak dön. Artık kullarımın arasına gir. Cennetime gir.” Fecr, 89/27-30.

[144]Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Cihad, B.61, Hds. 2578. Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’n-Nikâh, B.50, Hds. 1979.

[145]Bkz. Elmahh M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, (Yenda Ya­yınları) İst. T.Y. C.8, Sh. 93 (Ebu Hayyam’dan) îmam Kurtubî, El-Câmiu Li Ahkâmı’1-Kur’ân, Beyrut. T.y. C.I8, sıU95-196(Kuşeyrî’den)

[146] (Yeryüzünde) Fitne kalmayıncaya ve din (yalnız) AHah’m olun­caya kadar onlarla savaşın. Eğer vaz geçerlerse, artık zulüm yapanlardan başkasına karşı düşmünhk yoktur.” Bakara, 2/193-Enfal,8/39.

[147]Ey insanlar, hiç şübhesiz Allah’ın va’di haktır. Öyleyse dünya hayatı sizi aldatmasın ve aldatıcı (lar) da, sizi Allah ile (Allah’ın adını kullanarak) aldatmasın.” Fâtir, 35/5.

[148] Sahih-i Buhâiî, Kitabu’n-Nikâh, B.80, Hds. 115. Sahih-i Müslim, Kitabu’r-Rada, B.18, Hds. 65. Sünen-i Tirmizî, Kitabu’t-Talâk, B.12, Hds. 1199. Sünen-i Dârimî, Kitabu’n-Nikâh, B.35, Hds. 2228.

[149]Sahih-i Buhârî, Kitabu’n-Nikâh, B.80, Hds. 116. Kitabu’I-Enbiya, B.2, Hds. 6. Sahih-i Müslim, Kitabu’r-Rada, B.18, Hds. 60. Sünen-i Dârimî, Kitabu’n-Nikâh, B.35, Hds. 2227.

[150]Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’n-Nikâh, B.3, Hds. 1850. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’n-Nikâh, B.40-41, Hds. 2144.

[151]Sahih-i Müslim, Kitabu’1-Hacc, B.I9, Hds. 147.
Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’n-Nikâh, B.3, Hds. 1851.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’t-Tefsir, B.10, Hds. 3281.
Kitabu’r-Rada, B.l 1, Hds. 1172.
Sünen-i Ebü Davud, Kitabu’l-Menasik, B.56, Hds. 1905.
Sünen-i Dârimî, Kitabu’1-Menasıku’l-Hacc, B.34, Hds. 1857.
İbn Hişam, İslâm Tarihi-Siret-i İbn Hişam Tercümesi, çev. Hasan fi­ğe, İst. 1985,C.4JSh.346.
İbn Kesir, Büyük İslâm Tarihi (El-Bidaye ve’n-Nihaye), çev-Meh-met Keskin, İst. 1994. C.5, Sh.314.

[152]Sahih-i Buhârî, Kitabu’1-İman, B.41, Hds. 49. Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Vasaya, B.l, Hds. 5.x İrbad Sâriye (r.a.)’dan; Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Erkek, hanımına su dahi içirse, ondan sevab kazanır.” İmam Suyutî, Camiu’s-Sağir Muhtasarı, Terceme ve Şerhi, çev. İs­mail Mutlu, vdg. İst, 1996, C.l, Sh.203, Hds 380 (3680) Taberanî, Evsat, Buhârî, Tarih’den.

[153]Sahih-İ Buhârî, Kitabu’1-İman, B.41, Hds. 48. Sahih-i Müslim, Kitabu’z-Zekat, B.14, Hds. 48. Sünen-i Neseî, Kitabu’z-Zekat, B.60, Hds. 2535. Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Birri ve’s-Sıla, B.42, Hds. 2031. Şünen-i Dârimî, Kitabu’l İstizan, B.35, Hds. 2667.

[154] Sahih-i Müslim, Kitabu’z-Zekat, B.I2, Hds. 39.

[155]Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’z-Zekat, B.45, Hds. 1692. Sahih-i Müslim, Kitabu’z-Zekat, B.12, Hds.40.

[156]Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’n-Nikâh, B.5, Hds. 1857. Sünen-i Neseî, Kitabu’n-Nikâh, B.14, Hds. 3217. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’z-Zekat, B.32, Hds. 1664.

[157]Sahih-i Buhârİ, Kitabu’n-Nİkâh, B.94, Hds. 134. Kitabu’1-Edeb, B.43, Hds, 71. Kitabu’t-Tefsir, B.91, Hds. 465. Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’n-Nikâh, B.51, Hds. 1983. Sünen-i Tirmizî, Kitabu’t-Tefsir, B. 78, Hds. 3563. Şünen-i Dârimî, Kitabu’n-Nikâh, B.34, Hds. 2226.

[158]Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’n-Nikâh, B.51, Hds. 1985. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’n-Nİkâh, B.41-42, Hds. 2146. Sünen-i Dârimî, Kitabu’n-Nikâh, B.34, Hds. 2225.

[159]Sünen- i Ebu Davud, Kitabu’n-Nikâh, B.40-41, Hds. 2147. Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’n-Nikâh, B.51, Hds. 1986.

[160]Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’n-Nikâh, B.4, Hds. 1852-1853. Sünen-i Tirmizî, Kitabu’r-Rada, B.10, Hds. 1168 (Kısmen) Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’n-Nikâh, B.39-40, Hds. 2140. Sünen-i Dârimî, Kitabu’s-Salat, B.159, Hds. 1471-1472

[161]Sahih-i Buhârî, Kitabu’n-Nikâh, B.87, Hds. 125. Sahih-i Müslim, Kitabu’z-Zekat, B.26, Hds. 84.Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’s-Sıyam, B.74, Hds. 2458-2459. Sünen-i Tirmizî, Kitabu’s-Savm, B.64, Hds. 779. Sünen-i îbn Mâce, Kitabu’s-Siyam, B.53, Hds. 1761-1762 (Karnen) Sünen-i Dârimî, Kitabu’s-Savm, B.20, Hds.1726-1728.

[162]Sahih-İ Buhârî, Kitabu’n-Nikâh, B.85, Hds. 123-124. Sahih-i Müslim, Kitabu’n-Nikâh, B.20 Hds. 120-122. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’n-Nikâh, B.39-40, Hds. 2141. Sünen-İ Dârimî, Kitabu’n-Nİkâh, B.38, Hds. 2234.

[163]Sahih-i Müslim, Kitabu’n-Nikâh, B.20, Hds. 121.

[164]Sünen-i Tirmizî, Kitabu’r-Rada, B.IO, Hds. 1169.

[165]Sahih-i Buhârî, Kitabu’n-Nikâh, B.89, Hds. 127.
Kitabu’l-KusÛf, B.9, Hds. 12. Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Kusûf, B.3, Hds. 17.

[166]Sahih-i Müslim, Kitabu’r-Rada, B.18, Hds.61.

[167]Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’1-Edeb, B.58, Hds. 4921. Sünen-i Tirmizi, Kitabu’l-Birri ve’s-Sıla, B.26, Hds. 2003.
Ümmü Külsüm (r.anha)’mn sözünü, İmam Müslim de kaydeder. Bkz. Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Birri ve’s-Sıla, B.27, Hds. 101’in devamında.
Taberânî, Mucemüs’-Sağir, Tercüme ve Şerhi, çev. İsmail Mutlu, îst.1996, C.l,Sh.201,Hds.l27.

[168]Sahih-i Buhâri, Kitabu’s-Sulh, B.2, Hds. 3.
Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Birri ve’s-Sıla, B.27, Hds. 101. İmam Müslim (rh.a)’ın kaydında şunları söylemiştir:

İbn Şihab demiş ki: “İnsanların söylediklerinden hiç bir şeyde yalana ruhsat verildiğini İşitmedim. Ancak üç haslette müstesna; Harbde, insanların arasını bulma­da, kocanın karısına ve karısının kocasına söylediklerinde!…”
Sünen-i Tirmizî Kitabu’l-Birri ve’s-Sıla, B.26, Hds. 2004.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’1-Edeb, B.58, Hds. 4920.

[169]Sen öğüt verip hatırlat, çünkü gerçekten öğütle hatırlatma, mü’minlere yarar sağlar.”,Zâriyât, 51/55.
“Şu hâlde, eğer öğüt ve hatırlatma bir yarar sağlayacaksa, öğüt verip hatırlat. (Allah’dan) içi titreyerek korkan, öğüt alır-düşünür. ” A’lâ, 87/9-10.

[170]Prof. Dr. Seyyid Kutub, Fizilalİ’l-Kur’ân, çev. Bekir Karlığa, vdğ. İst. T.Y. C.3 Sh. 125.

[171]İbn Ömer (r.anhuma)’nın rivayetiyle önderimiz Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur. “Helâl (ler)in yüce Allah’a en sevimsiz olanı, talâktır.”
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’t-Talâk, B.3, Hds. 2178.
Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’t-Talâk, B.l, Hds. 2018.

Muharib’den. Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurdu: “Allah, kendisine talaktan daha sevimsiz gelen helâl yaratmamıştır.”
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’t-Talâk, B.3, Hds. 2177.

[172]Sahih-i Buhârî, Kitabu’n-Nikâh, B.18, Hds. 34. Sahih-i Müslim, Kitabu’z-Zikr ve’d-Dua ve’t-Tevbe, B. 26. Hds.97-98. Sünen-i Tirmizî, Kitabu İstizan ve’1-Adab, B.65, Hds. 2929. Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’l-Fiten, B.19, Hds. 3998.

[173]Aclunî, Keşfu’l-Hafa, C.2, Sh.3, No: 1529 (Enes’ten, münkatî) Not: Aclunî’nİn tahkikatında şöyle denmektedir: Makasıd’da merfu olarak görmedim. Deylemî’den senedi cidden za­yıftır.
Aliyyu’l-Karî, Zayıf Hadisleri Öğrenme Metodu, Çev. Ahmed Serdaroğlu, İst. 1986. Sn. 74.

[174]Aclunî, Keşiu’l-Hafa, C.2, Sh.3, No: 1529 (Hz. Aişe’den) Not: Aclunî’nİn tahkikatı: Askerî ve Deylemî’den senedi zayıftır.

[175]Sahih-i Buhârî, Kitabu’ş-Şurut, B.15, Hds. 18. İbnu’1-Esir, El-Kamil Fi’t-Tarih-İslâm Tarihi, Çev. M. Beşir Eryarsoy,İst. 1985, C.2, Sh.l9İ. İbn Kesir, El-Bidaye Ve’n-Nihaye-Büyük İslâm Tarihi, Çev. Meh­met Keskin, İst. 1994, C.4, Sh. 302.

[176]Sahih-i Buhârî, Kitabu’n-Nİkâh, B.53, Hds. 83. Sahih-i Müslim, Kitabu’n-Nikâh, B.8, Hds. 63. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’n-Nikâh, B.38-39, Hds. 2139. Sünen-i Neseî, Kitabu’n-Nikâh, B.42, Hds. 3267-3268. Sünen-i Tirmizî, Kitabu’n-Nikâh, B.30, Hds. 1136. Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’n-Nikâh, B.41, Hds. 1954. Sünen-i Dârimî, Kitabu’n-Nİkâh, B.21, Hds. 2209.

[177]Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’s-Salatu’t-Tatavvu, B.I8, Hds. 1308. Sünen-i İbn Mâce, Kitabu İkametu’s-Sala, B.  175, Hds. 1336. Sünen-i Neseî,
Kitabu Kıyamu’1-Leyl, B.5, Hds. 1610.

[178]Sünen:i Ebu Davud, Kitabu’s-Salatu’t-Tatavvu, B.I8, Hds. 1309. Sünen-i İbn Mâce, Kitabu İkametu’s-Sala, B.175, Hds. 1335. Taberânî, Mücemü’s-Sağir, Tercümesi ve Şerhi, çev; İsmail Mutlu, IsE-1996,C.l,Sh.260,Hds.l71

[179]Sünen-i Dârimî, Kitabu’n-Nikâh, B.10, Hds. 2187

[180]Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Bİrri Ve’s-sıla, B.45, Hds. 2510. (Bu hadis, Hasen-Sahih’tir)

[181]Dek ki:”Siz bizim için iki güzellikten (şehidlik veya zaferden) birinin dışında başkasını mı beklemektesiniz?…” Tevbe, 9/52.

[182]Sahih-i Buhârî, Kitabu’n-Nikâh, B.82, Hds. 118.
Kitabu’1-Cuma, BM, Hds. 18. Buradaki kayıdda şu ziyade var: Rabî şöyle demiştir:
Ben zannederim ki, Rasulullah, muhakkak şunu da söyledi:
“Ve kişi, babasının malında bir çobandır ve elinin altındakinden so­rumludur.”
Sahih-i Müslim, Kitabu’l-îmare, B.5, Hds. 20.
Sünen-İ Ebu Davud, Kİtabu’l-Harac ve’l-Fey ve’S-İmare, B.l, Hds. 2928.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Cihad, B.27, Hds. 1757.
İmam Buhârî, EdebÜ’l-Müfred, B.1Û8, Hds. 212.

[183]İmam El-Vahidî, Esbâb-ı Nüzul, çev. Dr. Necati Tetik, vdğ. Erzu­rum, T.Y. sh. 253-254.
Abduifettah El-Kadî, Esbâb-ı Nüzul, çev. Doç. Dr. Salih Akdemir, Ank. 1986, Sh. 188.
İbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-i Kerim Tefsiri, çev. Dr. Bekir .’arlığa, vdğ. İst 1985, C.7, Sh. 3277.
îbn Hişam, İslâm Tarihi-Siret-i îbn Hişam Tercemesi, çev. Hasuı fi­ğe, İst. 1985, C.3, Sh. 325-327.

[184]Sünen-i Tirmizî, Kitabu’t-Tefsir, B.64, Hbr. 3535. İmam El-Vahidî, A.g.e: Sh. 508.
Abdulfettah El-Kadî, A.g.e. Sh.397. ‘ İbn Kesir, A.g.e. C.14, Sh. 7932.

[185]Abdulfettah El-Kadî, A.g.e., Sh. 397. (İbn Cerir’den) İmam El-Vahidî, A.g.e., sh. 507.

[186]Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Birri ve’s-Sıla, B.ll, Hds. 1975. Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’1-Edeb, B.3, Hds. 3666.
İmam   Suyutî,   Camiu’s-Sağîr   Muhtasarı,   Tercüme   ve   Şerhi, İst.19^6, C.l, Sh.567-568, Hds.1229 (2151) Hakim, Müstedrek’den.

[187]Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Menakıb, B.41, Hds. 3919. (Bu Hadis, Hasen-Sahihdir,)

[188]Teğabûn, 64/15. Enfâl, 8/28.
Abdullah b. Büreyde babası (Büreyde)’nin şöyle dediğini nakietmiştir; Rasulullah (s.a.s.) bize hutbe irâd ederken, Hasan ve Hüseyin (r.anhuma) üzerlerinde kırmızı birer gömlek olduğu hâlde düşe-kalka (mescide) geliverdiler. Bunun Üzerine Rasulullah (s.a.s.), hemen İnip onla­rı aldı ve onlarla birlikte minbere geri çıktı. Sonra da: “Allah, doğru söyledi: “Elbette mallarınız ve çocuklarınız, birer fitnedir (imtihan aracıdır).” (Teğabün 64/15.)
Bunları gördüm, sabredemedim.” Buyurdu ve hutbeye başladı Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’s-Salat, B.225-227, Hds. 1109. Sünen-i Tirmizi, Kitabu’l-Menakıb, B.89, Hds.4025. Sünen-i Neseî, Kitabu Salatu’l-İydeyn, B.27, Hds.1585
Kitabu’I-Cuma, B.30, Hds.1413. Sünen-i İbni Mâce, Kitabu’l-Libas, B.20, Hds.3600.

[189]Sahih-i Buhârî, Kitabu’t-Tevhid, B.41, Hds. 146. Sahih-i Müslim, Kitabu’1-İman, B.37, Hds. 141-142. Sünen-i Tirmizî, Kitabu’t-Tefsîr, B.26, Hds. 3394-3396. Sünen-i Neseî, Kitabu Tahrimu’d-Dem, B.4, Hds.4000-4002.

[190]Yusuf, 12/40 ve 67, Ayrıca bkz. En’am, 6/62 ve 57, Kasas, 28/88.

[191]Kasas, 28/38. Yeri gelmişken şu ayetleri de kaydedelim; “(Firavn) sonunda (yardımcı güçlerini) topladı, seslendi! Dedi ki: Sizin en yüce rabbiniz, benim.” Naziât 79/23-24.

[192]Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.l Hds. 2.

[193]Sahih-i Buhârî, Kitabu İstitabeti’l-M.rtedin, Hds.4 Sahih-i Müsiim, Kitabu’1-Iman, B.53, Hds. 189-190., Süncn-i İbn Mâce, Kitabu’z-Zühd, B.l9, Hds. 4242. Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.l, Hds. 1.

[194]Sahİh-i Müslim, Kİtabu’1-İman, B.S4, Hds. 192.
“O küfre sapanlara de ki: “Eğer vaz geçerlerse geçmişte (yaptıkları) şeyler bağışlanacaktır. Amma yine dönecek olurlarsa, önceki (toplumlara uy­gulanan) Sünnet, muhakkak (başlarından da) geçmiş olacaktır,” Enfâ], 8/38.

[195][Muhammed îbn îshak, Siyer, çev. Sezai Özel İst, 1991, sn. 275.
İbn Hişâm, A.g.e. C.l, Sh. 448-449.
İbnü’1-Esir, El-Kamil Fi’t-Tarih Tercümesi, İslâm Tarihi, çev. M.Beşir Eryarsoy, İst. 1985, C.2, Sh. 81.

[196] Sahih-i Buhârî, Kitabu’1-Edeb, B.18, Hbr. 25. Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Mesacid ve Mevaziî’s-Salat, B.9, Hbr.41. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’s-Salat, B. 164-165, Hbr. 917-918-919. Sünen-i Neseî, Kitabu’l-îmame, B.37, Hbr. 827.

[197]Zeynü’d-Din Ahmed b. Ahmed b. Abdi’l-Lâtifi’z-Zebîdî, Sahih-i Buhârî Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi ve şerhi, şerh: Ahmed Naİm, (D.İ.B. yayınları) Ank. 1980, 6. Baskı, C.2, Sh. 458. (Sadeleştirilmiştir.)
Ahmed Davudoğlu, Sahih-i Müslim, Terceme ve Şerhi, İst. T.Y, 2. Baskı, C.3, Sh. 415 (Fakihanînin beyanı)

[198]Sahih-i Müslim, Kitabu’1-Hacc, B.19, Hds. 147. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Menasık, B.56, Hds. 1905.
Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’l-Menasık, B.84, Hds. 3075. Sünen-i Dârimî, Kitabu’1-Menasıku’I-Hacc, B.34, Hds. 1837.

[199]Sahih-i Buhârî, Kitabu’s-Sulh, B.6, Hds. 9.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Birri ve’s-Sıla, B.6, Hds. 1967.

[200]Sahih-i Buhârî, Kitabu’1-Edeb, B.18, Hds. 24. Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Birri ve’s-Sıla, B.13, Hds. 1980. SUnen-i İbn Mâce, Kitabu’1-Edeb, B.3, Hds. 3668.

[201]İmam Buhârî, Edebu’l-Müfred, B.41, Hds. 76. Sünen-İ İbn Mâce, Kitabu’1-Edeb, B.3, Hds. 3669. Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Birri ve’s-Sıla, B.13, Hds. 1979.

[202]İmam Buhârî, Edebu’l-Müfred, B.41, Hds. 77 ve 78. Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’1-Edeb, B.3 Hds. 3670.

[203]İbn Abidin, Reddü’l-Muhtar Ale’d-Dürri’l-Muhtar, cev   Ahmed Davudoğlu, İst. 1983, C.8, Sh. 384.

[204]Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Cenaiz, B.79, Hds. 113 ve 112.
Kitabu’t-Tefsir, B.236, Hds. 295.
Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Kader, B.6, Hds. 22 ve 25. Hadiste ise şu ziyade var: “Eğer annesi-babası müslüman iseler, çocuk da müslüman o-lur.”
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Kader, B.5, Hds. 2223-2224. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’s-Sünnet, B.17, Hds. 4714. İmam Malik, Muvatta, Kitabu’l-Cenaiz, Hds. 52.

[205][Sahih-i Buhârî, Kitabu’t-Tefsir, B.236 (Bab başlığında)

[206]Bk. Muhammed İbn İshak, A.g.e. sh. 239, vd. îbn Hişam, A.g.e. C,l, Sh. 458, vd. İbnu’l-Esir, A.g.e. C.2, Sh. 85, vd.
İbn Kesir, El-Bidaye ve’n-Nİhaye, Büyük İslâm Tarihi, çev. Mehmet Keskin, İst. 1994, C.3, Sh. 118, vd.

[207]Bkz. İbn Hişam, A.g.e., C.2, Sh. 94, vd. îbn Kesir, A.g.e. C.3, Sh. 234, vd. Îbnu’1-Esir, A.g.e. C.2, Sh. 97-98.

[208]Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’s-Salat, B.26, Hds. 495. Sünen-i Timıizî, Kitabu’s-Salat, B.297, Hds. 403. Sünen-i Dârimî, Kitabu’s-Salat, B.İ41, Hds. 1438.

[209]Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Birri ve’s-Süa, B.33, Hds. 2018.

[210]Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Berri, ve’s-Sıla, B.33, Hds. 2017 Not: Bir Sa’, bin dirhemlik hububat ölçeğidir.

[211] Sahih-i Buhârî, Kitabu’1-Edeb, B.18, Hds. 23. Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Menakib, B.87, Hds.4021.

[212]Sahih-i Buhârî, Kitabu’1-Edeb, B.18, Hds. 26. Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Fedail, B.15, Hds. 65. Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Birri ve’s-Sıla, B.12, Hds.  I976-B.16, Hds. 1987.
İmam Buhârî, Edebu’l-Müfred, B. 50, Hds 91

[213]Sahih-i Buhârî, Kitabu’1-Edeb, B.18, Hds. 27. Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Fedail, B.I5, Hds. 64. Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’1-Edeb, B.3, Hds. 3665. İmam Buhârî, Edebu’l-Müfred, B. 50, Hds. 90.

[214]Sahih-i Buhârî, Kitabu’1-Edeb, B.43, Hds. 62. Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Fedail, B.15, Hds.62. Hds.63’de Enes b. Malik (r.a.) şöyle demiş: “Küçüklere Rasulullah (s.a.s)’den daha fazla acı­yan bir kimse görmedim.”

[215]İmam Buhârî, Edebu’l-Müfred, B.43, Hds. 82.

[216]Sahih-i Müslim, Kitabu’z-Zekat, B.12, Hds. 38.

[217]Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Birri ve’s-Sıla, B.15, Hds. 1986. ve bkz. Hds. 1984-1985. Not: Bazı ilim adamları şöyle demektedirler: Rasulullah (s.a.s.)’ın, “Bizden değildir” sözünün mânâsı, bizim Sünnetimizden değildir, (yani) bizim edebimizden değildir, buyuruyor.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’1-Edeb, B.66, Hds. 4943.
İmam Buhârî, Edebu’l-Müfred, B.163, Hds.353-358.

[218]Sünen-i Tirmizî, Kitabu’1-îman, B.6, Hds. 2743. Sünen-i tbn Mâce, Kitabu’n-Nikâh, B.50, Hds. 1977-

[219]Sahih-i Buhârî, Kitabu’z-Zekat, B.58, Hds. 85. Sahih-i Müslim, Kitabu’z-Zekat, B.50, Hds. 161. İmam Müslim (rh.a)’in kaydında: Rasulullah (s.a.s.): “Kaka kaka at onu! Bizim sadakadan bir şey yemezliğimizi bilmi­yor musun?” Bir de: “Bize sadaka helâl olmadığını bilmiyor musun?” iba­releri var.

[220]De ki: İnsanların Rabbine sığınırım, İnsanların Melikine, İnsanların (gerçek) İlâhına. Sinsice kalblere vesvese veren ve kuşku düşürüp duran, vesvesecinin şerrinden. Ki o, insanların göğüslerine vesvese verir (içlerine kuşku, kuruntu fısıldar.) Gerek cinlerden, gerekse  insanlardan (olan her hannas’tan Allah’a sığınırım.)” Nas, 114/1-6.

[221](Şeytan) onlara vaadler ediyor, onları en olmadık kuruntulara düşürüyor. Oysa şeytan, onlara bir aldanıştan başka bir şey va’detmez.” Nisa, 4/120.

[222]Şeytan da insanı, yapayalnız ve yardımsız bırakır-” Furkan. 25/29.

[223]Andolsun (Peygamber olarak) gönderilen kullarımıza (şu) sözü­müz geçmiştir: Hiç tartışmasız onlar, muhakkak nusret (yardım ve zafer) tıılacak-lardir. Ve hiç şübhesiz. Bizim ordularımız, üstün gelecek olanlar da onlar­dır.” Sâffat, 37/171-172-173.

[224]Benim kullarım, senin onlar üzerinde hiç bir zorlayıcı gücün (hakimiyetin) yoktur. Vekil olarak Rabbİn yeter.” İsrâ. 17/65.

[225]Kâfırûn Sûresi, bu olayın apaçık beyanıdır: “De ki: Ey kâfirler, Ben, sizin taptıklarınıza tapmam, Benim taptığıma da siz, tapacak değilsiniz. Ben de, sizin taptıklar ıniza tapacak ^eğilim, Siz de, benim taptığıma tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim de dinim bana.” Kafirûn, 109/1-6

[226]Bkz. A’raf, 7/179.

[227]Şuara, 26/214

[228]Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Vesâyâ, B.ll, Hds. 16.
Kitabu’t-Tefsir, B.233, Hds. 291. Sahih-i Müslim, Kitabu’1-İman, B.89, Hds. 348. Sünen-i Tirmizî, Kitabu’t-Tefsir, B.27, Hds. 3398-3399. İmam Buhârî, Edebu’l-Müfred, B.25, Hds. 48. İbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, çev. Dr. Bekir Karlığa, vdğ, İst. 1986, C. 11, Sh. 6105, vd.

[229]Biz, seni alemler için yalnızca bir rahmet olarak gönderdik.” En­biyâ, 21/107.

[230]Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-lstizan, B.43, Hds. 57.
Sahih-i Müslim,Kitabu Fedailu’s-Sahabe, B.15, Hds. 98-99.

[231]Sahih-i Buhârî, Kitabu Fedailu Ashabun-Nebî, B.31 (Bab başlı­ğında) B.I2 (Bab başlığında) Kitabu’l-Menakıb, B.25, Hds. 126.

[232]Ey Ehl-i Beyt, gerçekten Alİah, sizden kiri (günah ve çirkinliği) Bidermek ve sizi tertemiz kılmak ister.” Azhâb, 33/33.

[233]Sahih-i Buhârî, Kitabu’t-Tefsir, B.56, Hbr. 74. Sahih-i Müslim, Kitabu’t-Cihad ve’s-Siyer, B.26,Hbr. 74.

[234]İmam Buhârî, Edebu’l-Müfred, B.25, Hds. 47-B.30, Hds. 60. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’1-Edeb, B.129, Hds. 5140. Benzer bir hadis için bkz. Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Birri ve’s-Sıia, B.l,Hds.2

[235]Sahih-i Buhârî, Kitabu’t-Tefsir, B.273, Hds. 352.
Kitabu’1-Edeb, B.13, Hds. 16. Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Birri ve’s-Sıla, B 6, Hds. 16. İbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, C.3, Sh. 73P4

[236]Sahih-i Buhârî, Kitabu’1-Edeb, B.13, Hds. 17.

[237][Sahih-i Buhârî, Kitabu’1-Edeb, B.13, Hds. 18.

[238]Humeyd’den rivayet edilmiştir: Said b. Zeyd (r.a.), bir cemaat içinde O’na (Humeyd’e) Rasulullah (r.a.s.)’in şöyle buyurduğunu anlattı:
“On kişi cennettedir: Ebu Bekir cennette, Ömer cennette, Ali, Os­man, Zübeyr, Talha, Abdurrahman, Abu Ubeyde ve Sa’d b. Ebi Vakkas cennettedir.”
Humeyd dedi ki:
Saîd b. Zeyd, bu dokuz kişiyi saydı ve onuncusuna gelince sükût eti.
Cemaat:
Ya Ebu’l A’ver (Said b. Zeyd), dediler, Allah aşkına onuncu kimdir?
Said, şu mukabelede bulundu:
Benden, Allah aşkına istediniz: Ebu’l-A’ver de cennettedir.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’i-Menakib, B.79, Hds. 3994 ve 3992.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’s-Sünnet, B.9, Hds. 4649.
Sünen-i İbn Mâce, Mukaddime, Bil, Hds.133-134.

[239]İrbat b. Sariya (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “… Sizden kim yaşarsa fazla ihtilafa şahid olacaktır. Onun için bilip tanıdığınız Sünnetime ve hidayete erdirilmiş Hulafayı Raşidinin Sünnetle­rine yapışınız. Bunları, dişlerinizle sıkıca tutunuz…”
Sünen-i İbn Mâce, Mukaddime, B.6, Hds. 42 ve 43. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’s-Sünnet, B.6, Hds. 4607. Sünen-i Tirmizî, Kitabu’1-İlm, B. 16, Hds. 2815. Sünen-i Dârİmî, Mukaddime, B.16, Hds,96.

[240]Sahih-i Buhârî, Kitabtfl-Buyû, B.13, Hds. 19. Kitabu’1-Edeb, B.12, Hds. 14-15. Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Birri ve’s-Sıla, B.6, Hds. 20-21. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’z-Zekat, B.45, Hds. 1693. İmam Buhârî, Edebu’l-Müfred, B.28, Hds. 56. İbn Kesir, Hadislerle Kufân-ı Kerim Tefsiri, C.13, Sh. 7305.

[241]Sahih-i Buhârî, Kitabu’t-Tefsir, B.57, Hds. 75. Sahih-i Müslim, Kitabu’z-Zekat, B.14, Hds. 42-43. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’z-Zekat, B.45, Hds. 1689.

[242] Sahih-i Buhârî, Kitabu’i-Edeb, B.H, Hds. 13. Sahih-i ^4üsIim! Kitabu’l-Birri ve’s-Sila, B.6, Hds. 18-19. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’z-Zekat, B.45, Hds. 1696. Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Birri ve’s-Sıla, B.İO, Hds. 1974. İmam Buhârî, Edebu’l-Müfred, B.32, Hds.64.

[243]Ahmed Davudoğlu, Sahih-i Müslim, Terceme ve Şerhi, İst. 3983, CIO, Sh.498.

[244]Ey iman edenler, Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız çı­lanları veliler (dostlar) edinmeyin… ” Mümtehine, 60/1.

[245][Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup düzeltin ve Allah’dan korkup sakının, umulur ki, esirgenirsiniz.” Hucurât, 49/10.

[246]Mü’min erkerler ve mü’min kadınlar birbirlerinin velileridirler…”Tevbe, 9/71.

[247]M. Asım Koksal, İslâm Tarihİ-Hz. Muharnmed (A.S.) ve İslâmi­yet, İst. T.Y. CIO (Medine Devri/3) Sh. 116-117.

[248]M. Asım Koksal, A.g.e. C.9 (Medine Devri/2), Sh. 145. (Not: İlk kaynaklar kitabın dipnotlarında.

[249]Sahih-i BuhâTÎ, Kitabu’1-Edeb, B.15, Hds. 20. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’z-Zekat, B.45, Hds. 1697. Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Birri ve’s-Sıla, B.10, Hds. 1973. İmam Buhârî, Edebu’l-Müfred, B.34, Hds. 68.
İbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, C.13, Sh. 7305.

[250]Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’z-Zekatr B.45, Hds. 1694. Şünen-i Timıizî, Kttabu’1-Biri ve’s-Sıta, B.9. Hds. 1972. İmam Buhârî, Edebu’l-Müfred, B.27, Hds. 53.
İbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsin, C.13, Sh. 7306.

[251] Sahih-i Müsiim, Kitabu’l-Birri, ve’s-Sıla, B.6, Hds. 17. îmam Buhârî, Edebu’l-Müfred, B.27, Hds. 55.

[252]Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Birri ve’s-Sıla, B.6, Hds. 22

[253]İmam Buhârî, Edebu’l-Müfred, B.29, Hbr, 58-59.

[254]İmam Buhârî, Edebu’l-Müfred, B.31, Hds. 63.

[255]İmam Buhârî, Edebu’l-Müfred, B.30, Hds. 61.
İmam Hafız El-Munzirî, Hadislerle İslâm-Tergİb ve Terhib, çev. A. Muhtar Büyükçmar, vdğ. İst, 1985, C.5, Sh.l6İ, Hds-35 (Ahmed rivayet etmiştir.)

[256]Sahİh-i Buhârî, Kitabu’1-Edeb, B.10, Hds. 12. Sahih-i Müslim, Kitabu’1-İman, B.4, Hds. 12. İmam Buhârî, Edebu’l-Müfred, B.26, Hds. 49.

[257] Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’z-Zühd, B.23, Hds. 4211-4212 İmam Buhârî, Edebu’i-Müfred, B.33, Hds. 67. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’1-Edeb, B.51, Hds. 4902. Sünen-i Tirmizî, Kitabu Sifatu’İ-Kıyame, B.2I, Hds. 2629. İbn Kesir, Hadislerle Kur”ân-ı Kerim Tefsiri, C.13, Sh. 7305.

[258]Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Birri ve’s-Sıla, B.9. Hds. 30 vd. Taberânî, Mücemu’s-Sağir, çev. İsmail Mutlu, İst. 1996, C.l, Sh.278. Hds. 187.

[259]îbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, C.13, Sh. 7306. Ameş der ki:
İbn Mes’ud (r.a.), Sabah namazından sonra (camide) bulunanlarla oturur ve;  -Allah’a yemin ederim, yakınlarıyla ilişkisini kesen aramızda barı­namaz. Çünkü biz, Rabbimize dua ederiz. Gökyüzünün kapıları (rahmet kapılan) ise, yakınlarıyla ilişkisini kesene kapalıdır, (dualarımızın kabulüne engel olur), derdi.
İmam Hafız El-Munzirî, A.g.e. C.5, Sh.I64, Hbr.39, (Taberânî riva­yet etmiştir.)

[260]Sahih-i Müslim, Kitabu’1-îman, B. 17, Hds. 72 ve 71

[261]Bkz. Bakara, 2/193- Enfal, 8/39.

[262]Sahih-i Buhârî, Kitabu’1-Edeb, B.28, Hds. 45 ve 44. Sahih-i Müslim, Kilabu’1-Biri ve’s-Sıia, B.42, Hds. 140-141 Sünen-i Ebu Davud, Kitabıı’l-Edeb, B.132, Hds. 5151-5152. Sünen-i Tirmizî, Kitabu’I-Birri ve’s-Sıla, B.28. Hds. 2007-2008. Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’1-Edeb, B.4, Hds. 3673-3674. îmam Buhârî, Edebu’l-Müfred, B.55, Hds. 101-B. 57, Hds. 104.

[263]imam Suyutî, Camiu’s-Sağİr Muhtasarı, Tercüme ve Şerhi., çev. İsmail Mutlu, vdğ, İst. 1996, C.2, Sh. 296, Hds. 1939 (Asıl No:3656) Ebu Nuaym’m Hılye’sİnden.
Aclunî, Keşfu’I-Hafa, C.l, Sh. 328, Hds. 1055.
Not: Bezar, Ebu Şeyh ve Ebu Nuaym, Cabiı’den. Zayıftır.

[264]Sehl İbn Sa’d (r.a.) dan. Rasuluilah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Ya Ali, yavaş yavaş ilerleyip onların açîk ve geniş meydanlarına i-ninceye kadar içlerine girip sokul. Sonra onları İslâm’a davet et. Ve İslâm içinde üzerlerine vacib olan AUah hakların, onlara haber ver. Allah’a ye­min ederim ki, Allah’ın senin irşadınla bir tek kişiyi hidayete erdirmesi, senin için kırmızı develere sahib olmandan hayırlıdır.”
Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Megazî, B.40, Hds. 231.
Sahih-i Müslim, Kitabu Fedaiİu’s-Sahabe, B.4, Hds. 34.

[265]Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’s-Salat, B.239, Hds. 1134.

[266]Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Hzr. Necati Yeniel-Hüse-yin Karapınar, İst. 198?,, c.4, Sh.258.

[267]Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Libas, B.5, Hds. 4031.
Amr b. Şuayb’ın dedesinden rivayet edilmiştir. Rasulullah (s.a.s.) buyurdu ki:
“Bezden başkasına benzemeye çalışanlar, bizden değillerdir…” Sünen-i Tirmizî, Kitabu’i-İstizan, B.7, Hds. 2835.

[268]İmam Buhârî, Edebu’l-Müfred, B.70, Hbr. 28- B.57, Hds. 105. Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Birri ve’s,Sıla, B.28, Hds. 2007. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’t-Edeb, B.131, Hds. 5152.

[269]Sahih-i Buhârî, Kitabu’s-Sulh, B.5, Hds. 7. Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Akdiye, B.8, Hds. 17-18. Sünen-i İbn Mâce, Mukaddime, B.7, Hds. 45.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’s-Sünnet, B.6, Hds. 4606. “Muhammed b. İsa rivayetinde şöyle dedi: Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Kim, bizim Sünnetimizin aksine bir şey yaparsa, o, reddolunmuş-tıır.” (Ebu Davud’un ziyadesi.)

[270]Sünen-İ İbn Mâce, Mukaddime, B.7, Hds. 49.

[271]Bkz. Abdu Galİb, Ahmed İsa, İslâm’da Adab-ı Muaşeret, cev. İs-maü Kaya, Konya, 1991, Sh.121.

[272]Sahih-i Buhârî, Kitabu’1-Edeb, B.31, Hds. 48-49. Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Lukata, B.3, Hds. 14. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’1-Edeb, B.132, Hds. 5154. İmam Buhârî, Edebu’l-Müfred, B.55, Hds. 102.

[273] Sahih-i Buhârî, Kitabu’1-Edeb, B.31, Hds. 49. Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İman, B.19, Hds. 74 ve 77. Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Birri v.e’s-Sıla, B.43, Hds. 2033-2034.

[274]Fahreddin  er-Râzî, Tefsir-i Kebir-Mefatihü’1-Gayb, çev. Prof.Dr. Suat Yıldırım, vdğ. Ank. 1990, C.8, Sh. 32. Nisa, 4/36. Ayetin tefsirinde (Hadisi, Taberânî’den)
Haydar Hatiboğlu, Sünen-i İbn Mâce Tercemesi ve Şerhi, İst. 1983, C.9, Sh. 462.
İmam Hafız El-Munzirî, Hadislerle İslâm, Terğib ve Terhib, çev. A. Muhtar Büyükçınar vdğ., İst.,  1985, C.5, Sh.187, Hds.20 (Heraitî ve Taberânî’den)

[275]Sahih-i Buhârî, Kitabu’I-Edeb, B.32, Hds. 50. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’1-Edeb, B.132, Hds. 5155. İmam Buhârî, Edebu’l-Müfred, B.58, Hds. 107-108.

[276]İmam Buhârî, Edebu’l-Müfred, B.59, Hbr. 110.

[277]Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Birri ve’s-Sıla, B.35, Hds. 2021. Şünen-i Ebu Davud, Kitabu’1-Edeb, B.12, Hds. 4811. İmam Buhârî, Edebu’l-Müfred, B.l 12, Hds. 218.

[278]Sahih-i Buhârî, Kitabu’1-Edeb, B.30, Hds. 47. Sahih-i Müslim, Kitabu’z-Zekat, B.29, Hds.90 İmam Buhârî, Edebu’l-Müfred, B.67, Hds. 122-123.

[279]Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Birri ve’s-SıIa, B.42, Hds. 143. İmam Suyutî   Camiu’s-Sağir  Muhtasarı, C.3, Sh.234 Hds.3303

[280]İmam Buhârî, Edebu’l-Müfred, B.61, Hds. 112.
Not: Bu hadisi, Tahavî, Taharet bahsinde Hakim Birr bahsinde, Beyhakî de, Şu’abu’İ-İman’da tahriç etmişlerdir.

[281] Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Edeb, B.29, Hds. 46. İmam Hafız el-Munziri, A.g.e. C.5, Sh.178, Hds.4.

İmanı Suyutî Camiu’s-Sağir Muhtasarı, C.3, Sh. 233. Hds. 3302 (7582) Taberanî’nin Kebir’inden, C.3, Sh. 236, Hds. 3310 (7595) Hakim’in Müstedrek’İnden.

[282]] Sahih-i Müslim, Kitabu’I-iman, B.18, Hds. 73. imam Buhârî, Edebu’l-Müfred, B.66, Hds. 121. imam Hafız El-Munzirî, A.g.e. C.5, Sh.180-181. Hds.iO-Il, İmam -d, îbn Ebi Dünya, Ebu Ya’la ve Bezzar’dan.

[283] Sahih-i Buhârî, Kitabu’1-İman, S.4, Hds. 4. Sahih-i Müslim, Kitabu’1-İman, B.14, Hds, 64-65. Sünen-i Neseî, Kitabu’1-lman, Bil, Hds. 4966. Sünen-i Tirmizî, Kitabu’1-İman, B.12, Hds. 2763.

[284] Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyum: “Dünya mü’minin zindanı, kâfirin cennetidir.”

Sahih-i Müslim, Kitabu’z-Zühd, Hds. 1 (2956) Sünen-i Tirmizî, Kitabu’z-Zühd, B.I2, Hds. 2426. Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’z-Zühd, B.3, Hds. 4113.

[285] Sünen-i Neseî, Kîtabul-İstiaze, B.44, Hds. 5467. İmam Buhârî, Edebu’l-Müfred, B.65, Hds. 117.

İmam Suyutî, Camm’s-Sağır Muhtasarı, Tercüme ve Şerhi, C.l, Sh. 281, Hds. 563. (982) Hakim’in Müstedrek’inden.

İmam Hafız EI-Munzirî, A.g.e., C.5, Sh.183, Hds.IS, İbn Hibban, SahihMnde rivayet etmiştir.

[286] Emirul-MÜ’minin İmam Ali (r.a.)’dan zayıf senedle rivayet edilen bir Hadİs-i Şerifte Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur:

“Evden önce komşu, yoldan önce arkadaş, yolculuktan önce azık gelir.”

İmam Suyutî, Camiu’s-Sağir Muhtasarı, Tercüme ve Şerhi, C.2, Sh. 291-292, Hds. 1926, (3609) Hatib’in Tarihi’nden, C.l, Sh. 425, Hds. 918 (1565) Taberânî’nin Kebir’inden.

Aclunî, Keşfu’1-Hafa, C.l, Sh. 321, Hds. 1051.

Not: Hz. Ali (r.a.) ve Rafı îbn Hadic (r.a.)’dan. Hatib’in Cami’sİnden. Leâlî ve diğerleri, bütün senedlerinİn zayıf olduğunu beyan etmişlerdir.

[287] Ey iman edenler, AUah’dan sakının ve doğru (sadık) olanlarla birlikte olun.” Tevbe, 9/119.

[288] Abdullah İbn Arnr (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle bu­yurur;

“…Muhacirde, Allah’ın nehyettiğini terk edendir.” Sahih-i Buhârî, Kitabu’1-îman, B.3, Hds. 3. Sünen-i Neseî, Kitabu’1-tman, B.9, Hds. 4963.

[289] İmam Buhâri, Edebu’l-Müfred, B.68; Hds. 124-125. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’1-Edeb, B.132, Hds. 5153. İmam Hafız El-Munziri, Hadislerle İslâm-Terğib ve Terhib, C.5, Sh.184. Hds.17-18. Taberâni, İbn Hibban ve Hakim’den.

[290] Bkz. Muhammed, 47/7.

[291] Sahih-i Buhârî, Kitabu’r-Rikaak, B.38, Hds. 89. Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’I-Fiten, B. 16, Hds.3989.

[292] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Akdiye, B.31, Hds. 3635. Snnen-i Tirmizî, Kitabu’l-Birri ve’s-Sıla, B.27, Hds. 2005. Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’l-Ahkam, B.17, Hds. 2342.

[293] Sahih-i Buhârî, Kitabu’s-Savm, B.3, Hds. 5. Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’I-Fiten, B.9, Hds. 3955, İbn Mâce’deki rivayetinde: “… İyi şeyleri emretmek ve kötü şeyleri men’etmek kefaret olur…” ziyadesi vardır.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’I-Fiten, B.60, Hds. 2359.

[294] İmam Buhârî, Edebu’İ-Müfred, B.66, Hds. 119.

İmam Hafız El-Munzirî, A.g.e., C.5, Sh.186, Hds.19, İmam Ahmed, Bezzar, Hakim ve İbn Hıbban’dan.

[295] İmam Buhârî, Edebu’l-Müfred, B.56, Hds. 103. İmam Hafız el-Munzirî, A.g.e., C.5, Sh. 177, Hds.3 İmam Ahmed’den. Taberânî de, “Evsai”mda rivayet etmiştir. Sünen-i Neseî, Kitabu Tahrimu’d-Dem, B.4, Hds.4000-4002 Sünen-i Tirmizî, Kitabu’t-Tefsir, B.26, Hds.3394.

[296] Sahih-i Buhârî, Kitabu’t-Tevhid, B.41, Hds. 146. Sahih-i Müslim, Kitabu’ 1-îman, B.37, Hds. 141-142.

[297] Sünen-i Tirmizî, Kitabu’t-Cenaiz, B.20, Hds. 1003.

[298] İmam Buharı, Edebu’l-Müfred, B.59, No:109.
Aliyyu’1-Karî, Zayıf Hadisleri Öğrenme Metodu, Çev. Ahmed Serdaroğlu, İst. 1986, Sh. 57.
Fahreddin er-Râzî, Tefsir-i Kebir, çev. Prof. Dr. Suat Yıldırım, vdğ, C.8, Sh. 31. Nisa, 4/36. Ayetin tefsirinde.
Ka’b. Malik (r.a.) anlatıyor: Rasulullah (s.a.s.)’e bir adam geldi ve: -Ey Allah’ın Rasulu, filân oğullarının mahallesine yerleştim. İçle­rinde bana en çok eziyet eden en yakın komşumdur, dedi. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.), Ebu Bekir’e, Ömer’e ve Ali’ye (Allah cümlesinden razı olsun) mescide gelip, kapısında durarak şöyle bağırsınlar diye haber gönderdi: “Kırk ev komşu sayılır. Komşusu şerrinden emin olmayan kişi, cennete giremez.”
İmam Hafız El-Munzirî, A.g.e. c.5, Sh.180., Hds.9. Taberânî’den.

[299] İmam Buharı, Edebu’l-Müfred, B.60, Hds. 111.
îmam Hafız EI-Munzirî, A.g.e., c.5, Sh.190, Hds.27. Esbehanî’den.

[300] Abdullah b. Amr (r.a.) şöyle anlatır: Rasulullah (s.a.s.), bir gün odalarından birisinden çıkıp Mescid’e girdi. Bu esnada iki halka, (şeklinde oluşmuş iki cemaat) ile karşılaştı. Bunlardan bir halka Kur’ân okuyor ve Allah’a dua ediyordu. Diğer halka da, ilim Öğreniyor ve öğretiyorlardı. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.): “(Bunların) hepsi hayır üzerindedirler. Şunlar, Kur’ân okuyorlar ve Allah’a dua ediyorlar. Eğer Allah dilerse onlara (isteklerini) verir ve diler­se vermez. (Diğer cemaate işaretle) bunlar da, (ilim) öğreniyorlar ve öğre­tiyorlar. Ben de, ancak öğretici (muallim) olarak gönderildim.” buyurdu ve hemen bunların yanına oturdu.
Sünen-i İbn Mâce, Mukaddime, B.17, Hds. 229.

[301] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’I-Buyu ve’1-İcarat, B.75, Hds. 3517. Sünen-i Tirmizî, Kitabul-Ahkam, B.31, Hds. 1383.

[302] Siinen-i İbn Mâce, Kitabu’z-Zühd, B.25, Hds. 4223.

[303] îmam Buhârî, Edebu’l-Müfred, B.69. Hbr. 127.

[304] Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Birri ve’s-SıIa, B.28, Hds. 2009. İmam Buhârî, Edebu’l-Müfred, B.63, Hds. 115.

Sünen-i Dârimî, Kitabu’s-Siyer, B.3, Hds. 2442. İmam Hafız El-Munzirî, A.g.e. C.5 Sh.192, Hds.3I. İbn Huzeyme, İbn Hıbban ve Hakim rivayet etmişlerdir.

[305] Sahih-i BuhârÖ Kitabırİ-Mezaiim, ve’1-Gasb, B.20, Hds. 24. Sahlh-i Müslim, Kitabu’l-Musakat, B.29, Hds. 136. Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’l-Ahkam, B.15, Hds. 2335-2337.

Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Akdiye, B.31, Hds. 3634. Sünen-i Tirmizî, Kitabu’i-Ahkam, B.18, Hds. 1367

[306] Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Ahkam, B.23, Hds. 1373. Sünen-i îbn Mâce, Kitabu’l-Ahkam, B.14, Hds. 2333.

[307] Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Ahkam, B.23, Hbr. 1374.

[308] İbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, çev. Dr. Bekir Kar­lığa, Dr. Bedrettin Çetiner, İst. 1993, C.15, Sh. 8690.

[309] Sahih-i Buhârî, Kitabu’t-Tefsir, 107-Suretu Eraeyte, (Bab Sünen-i

[310] Ebu Davud, Kitabu’z-Zekat, B.35, Hds. 1669.

[311] Fahreddin er-Râzî, Tefsir-i Kebir, çev. Prof. Dr. Suat Yıldırım, vdğ, Ank. 1995, C.23, Sh. 445-446.

Mü’minlerİn annesi Aişe (r.a.)’dan rivayet olunduğuna göre kendisi (bir gün Rasulü Ekrem, (s.a.s.)’e:

Ya Rasulullah, vermemezlik, edilmesi helâl olmayan şey nedir?, di­ye sordu.

Rasul-i Ekrem (s.a.s.):

“Su, tuz ve ateş” diye cevap verdi.

Ben:

Ya Rasulullah, şu suyu (esirgememeyi) anladık. Peki, tuz ve ateşin durumu nedir?, diye sordum.

Rasul-i Ekrem (s.a.s.), (bana hitaben):

“Ya Humeyrâ, kim bir (parça) ateş verirse, o ateşin pişirdiği yeme­ğin tamamını sadaka etmiş gibi (sevab kazanmış) oiur.

Ve kim bir (parça) tuz verirse, o tuzun güzelleştîrdiği yemeğin ta­mamını sadaka etmiş gibi (sevab kazanmış) olur.

Kim su bulunan yerde bir müslümana bir içim su İçİrİrse, bir rakaba (köle-cariye)’yi azadlamış gibi (sevab kazanmış) olur. Ve kim su bulun­mayan yerde bir müslümana bir içim su içİrirse onu ihya etmiş gibi (sevab sahibi) olur”

Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’r-Rehine, B.16, Hds.2474 ve 2472-2473.

[312] İmam Buhârî, Edebu’l-Müfred, B.64, Hds.  116. İmam Hafız El-Munziri, A.g.e., C.5, Sh.196, Hds.37. îmam Ahmed r’vayet etmiştir. Ravîleri, sahih hadis ravîleridir.

[313] İmam Buhârî, Edebu’l-Müfred, B.65, Hds. 118.

[314] Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Enbiya, B.3, Hds. 11. Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Birri ve’s Sıla, B.49, Hds. 159.

Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’1-Edeb, B.19, Hds.4834. tbn Kesir, Hadîslerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, Çev. Dr. Bekir Karlığa ‘e Dr-, Bedrettin Çetiner, İst. 1986. C. 13, Sh. 7306.

[315] Sahih-ı Müslim, Kitabu’l-Birri ve’s-Sıla, B.49, Hds. 160.

[316] Zâriyât, 51/56.

[317] Bkz. A’raf, 7/172-173-174.

[318] İmam Buhârî, Edebu’l-Müfred, B.132, Hds. 261.

[319] Bkz. Sahih-i Buhârî, Kitabu’1-îman, B.37, Hds. 43. Sahih-i Müslim, Kitabu’1-îman, B.l, Hds. 1.

[320] Kullarım Beni, sana soracak (olursa, işte Ben (onlara) pek yakı­nım. Bana dua ettiği zaman, dua edenin duasına cevab veririm. Öyleyse, onlar da Benîm çağrıma cevab verseler ve Bana iman etsinler. Umulur ki, irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar. Bakara, 2/186.

“Andolsun, insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler ver­mekte olduğunu biliriz. Biz, ona şahdamarından daha yakınız.” K.af, 50/16.

[321] Allah, saklı tuttuklarınızı ve açığa vurduklarınız bilir.” Nahl, 16/19 ve 23. Nemi, 27/25. Şiibhesiz Allah, sinelerin özünde olanı bilir.” Mâide, 5/7.

[322] Rabbİn, onların göğüslerinin saklamakta olduklarını da açığa vur­makta olduklarını da bilir.” Kassas, 28/69.

10 Sünen-i Tirmizî, Kitabu’z-Zühd, B.32, Hds. 2484.

Sünen- Ebu Davud, Kitabu’l-Edeb, B. 19, Hds. 4833.

[323] Sen, onların dinlerine uymadıkça, Yahudî ve Hristiyanlar, sen­den kesinlikle hoşnut olacak değillerdir. De ki: “Kuşkusuz doğru yol, Al­lah’ın (gösterdiği) dosdoğru yoldur. Eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların heva (arzu ve tutku) larına uyacak olursan, senin için Allah’dan ne bir dost vardır, ne de bir yardımcı.” Bakara, 2/İ20.

[324]Ey iman edenler, Yahudî ve Hıristiyanlar! dostlar (veliler) edinmeyin, onlar, birbirilerinin dostudurlar. Sizden, onları kim dost edinirse, kuşkusuz onlardandır. Şübhesiz Allah, zalimler topluluğuna hidayet ver­mez.” Mâide, 5/51.

[325]Sahih-i Buhârî, Kitabu’z-Zebah ve’s-Sayd, B.31, Hds. 59. ^ahıh-i Müslim, Kitabu’l-Birri ve’s-Sıla, B.45, Hds. 146. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’I-Edeb, B.19, Mds. 4829.

[326]Sünen-i Tirmizî, Kitabu’z-Zühd, B.44, Hds. 2506. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’1-Edeb, B.İ9, Hds. 4832. Sünen-i Dârimî, Kitabu’l-Etime, B.23, Hds. 2063.

[327]İmam Buhârî, Edebu’l-Müfred, B.255, Hbr. 566.

[328]Şuarâ, 26/214.

[329] Geniş bilgi için bkz.
îbnü’l Esir, El-Kâmil fi’t-Tarih Terc,mesi, İslâm Tarihi, çev. M. Beşir Eryarsoy, İst. 1985, C.2, Sh. 63, vd.
İbn Kesir, EI-Bidaye Ve’n-Nihaye, Büyük İslâm Tarihi, çev. Meh­met Keskin, İst. 1994, C.3, Sh. 59, vd.
İbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, C.l 1, sh. 6107, vd.
Abdurrahman İbnü’l-Cevzî, El-Vefa-Ashabın Dilinden Peygam­berimizin Hayatı, çev. Dr. Taceddin Uzun, Konya, 1992, Sh. 159.
Taberî, Milletler ve Hükümdarlar Tarihi çev. Zakir Kadiri Ugan, vdğ. İst. 1992, €.4, Sh. 124. vd.

[330]Sahih-i Buhâri, Kitabu’1-İman, B.5, Hds. 5.
Sahih-i Müslim, Kitabu’İ İman, B.I4, Hds. 63.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’1-Edeb, B.142, Hds. 5194.
Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’l-Etime, B.l, Hds. 3253. Sünen-i Neseî, Kitabu’1-İman, B.12, Hds. 4967. İmam Buhârî, Edebu’l-Müfred, B.466, Hds. 1013

[331]Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’l-Cenaiz, B.l, Hds. 1433. Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-İstizan ve’1-Adab, B.35, Hds. 2879. Sünen-i Neseî, Kitabu’l-Cenaiz, B.52, Hds. 1939. Sünen-i Dârimî, Kitabu’l-îstizan, B.5, Hds. 2636.

[332]Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-îstizan ve’1-Adab, B.l5, Hds. 2848.

[333]Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’1-Edeb, B.146, Hds. 5200.
İmam Hafız El-Munzirî, Hadislerle İslâm, Terğib ve Terhib, Çev. A. Muhtar Büyükçınar, Vdğ., İst. 1985, C.5, Sh.294, Hbr.16. Taberânî, Hasen isnad ile rivayet etmiştir.

[334]Gerçek şu ki, ebrar (İyiler) olanlar, elbette nimetler içindedirler. Tahtlar üzerinde bakıp seyretmektedirler.
Nimetin parıltılı sevincini sen, onların yüzlerinden tanıyıverirsin.
Onlara mühürlü, katıksız bir şarabtan İçirilir.
Ki onun sonu misktir. Şu hâlde yarışmak isteyenler, bunun için yarı-şinlar.” Muttaffifın, 83/22-26.
“Gerçekten, Rabblerinc olan haşyetlerinden dolayı saygıyla korkanlar,
Rabblerinin ayetlerine İman edenler,
Rabblerine ortak koşmayanlar,
Ve onlar gerçekten Rabblerine dönecekler diye, vermekte oldukları­nı kalbleri ürpererek verenler,
İşte onlar, hayırlarda yarışmaktadırlar ve onlar, bundan dolayı öne geçmektedirler.” Mü’minun, 23/57-61.
“Her kesin (her toplumun) yüzünü kendisine doğnı çevirdiği bir yön fardır. Öyleyse hayırlarda birbirinizle yarışınız. Her nerede olursanız, O sizleri bir araya getirecektir. Hiç şübhesiz Allah, hir şeye güç yetiren- Bakara, 2/148.-Mâidc 5/48

[335][Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Birri ve’s-SıIa, B.22, Hds. 1998. Sahih-i Buharî, Kitabu’n-Nikâh, B.7, Hds.10. ibn Kesir, El-Bidaye ve’n-Nihaye, Büyük îs!âm Tarihi, C.3, Sh. 339-340 (İmam Ahmed b. Hanbel’den)

[336]En’am, 6/52

[337]En’am, 6/52

[338]En’am, 6/53

[339]En’am, 6/54

[340]Kehf, 18/28

[341]Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’z-Zühd, B.7, Hbr. 4127.

[342]Haydar Hatipoğlu, Sünen-i İbni Mâce, Tercemesi ve Şerhi, İst 1983, CIO, Sh.405.

[343]Bkz. Sahih-i Müslim, Kitabu’s-Fedailu’s-Sahabe, B.5, Hbr. 46. Sünen- i İbn Mâce, Kitabu’z-Zühd, B.7, Hbr. 4128. Şünen-i Ebu Davud, Kitabu’1-îlm, B.13, Hds. 3666-3667.
Kesir’ Hadis|erle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, C.6, Sh. 2635-2637, <~9 Sh. 4980-4981. Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, çev. Dr. Necati Tetik, vdğ, Erzu-h. 229-231 ve 331.

[344][39] Abdulfettah El-Kadî, A.g.e. Sh. 416.
İmam El-Vahidî, A.g.e. Sh.53O.
İbn Kesir, A.g.e. C.15. Sh. 8294-8295.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’t-Tefsir, B.72, Hds. 3549.

[345] Sahih-i Müslim, Kitabu’l İmare, B.13, Hds,54. Benzer Hadis içn bkz. Sünen-i İbn Mace Kitabu’l Fite B.7 Hds.3948

[346]Sünen-i Ebu Davud, Kîtabu’i-Edeb, B.121, Hds. 5321. Benzer hadisler İçin bkz.
Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İmare, B.I3, Hds. 53.
Sünen-i Neseî, Kitabu Tahrimu’d-Dem, B.27, Hds. 4097-4098.

[347]Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’l-Fiten, B.7, Hds. 3949. Şünen-i Ebu Davud, Kitabu’1-Edeb, B.121, Hds. 5119. İmam Buhârî, Edebu’l-Müfred, B.187, Hds. 396.

[348]Bkz. Bakara, 2/275-279, Âl-i İmrân, 3/130, Nisa, 4/161, Rum, 30/39.

[349]Bkz. Mâİde, 5/90-91.

[350][Nur, 24/2-10.

[351]Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’1-Edeb, B.121, Hbr. 5117. Hds. 5118’deise, bu ifadeler, Rasulullah (s.a.s.)’e yükseltilir. O’nun buyurduğu beyan edilir. İbn Mes’ud (r.a.)dan: RaşuluUah (s.a.s.), deriden, bir kubbe içinde idi, yanma kadar var­dım, deyip bir önceki hadisin benzerini rivayet etti.

[352]Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’1-Edeb, B.121, Hds. 5120.
Not: Ebu Davud dedi ki: (Hadisin senedindeki ravîlerden) Eyyub İbn Suvey, zayıftır.

[353]Sahih-i Buhâıt Kitabu’l-Mezalim ve’İ-Gasb, B.4, Hds. 5. Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Birri, ve’s-Sıla, B.16, Hds. 62. Sünen-i Tinnirf, Kitabu’l-Fiten, B.58, Hds. 2356. Sünen-i Dârimî, Kitabu’r-Rikak, B.40, Hds. 2756.

[354]Cabir b. Abdullah (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle bu­yurur:
“Benden önceki peygamberlerden hiç kimseye verilmeyen beş şey, bana verilmiştir
Bir aylık mesafeye kadar korku (salmak) İle nusrat olundum.
Yer yüzü bana mescid ve temizlik sebebi kılındı. Onun için ümme­timden kendisine namaz vakti erişen herkes namazını kıhversin. Ganimetler bana helâl edildi.
Peygamberler hassaten kendi kavmine gönderilirken, ben, bütün in­sanlığa gönderildim. Ve bana şefaat verildi.”
Sahih-i Buhâri,, Kitabu’s-Salat, B.56, Hds. 84.
Sahih-İ Müslim, Kitabu’l-Mesacid, ve Mevazi-i’s-Salat, Hds.3.
Sünen-i Neseî, Kitabu’l-Mesacid, B.42, Hds. 736.
Huzeyfe (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Biz (sair) insanlar üzerine üç şey ile üstün kılındık:
1) Saflarımız, meleklerin safları gibi yapıldı.
2) Yeryüzünün her tarafı bizim için mescid.
3) Su bulamadığımız zamam toprakda bize temizleyici bir vasıta kı­lındı.”
Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Mesacid, Hds.4.

[355]Sahih-i Buhârî, Kitabu’z-Zekat, B.17, Hds.27. Sahih-i Müslim, Kitabu’z-Zekat, B.30, Hds.91. Sünen-i Neseî, Adâbu’l-Kudat, B.1, Hds. 5345. Sttnen-i Tirmizî, Kitabu’z-Zühd, B.41, Hds. 2500. İmam Malik, Muvatta, Kitabu’s-Şaar, Hds. 14

[356][Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’s-Sünnet, B.3, Hds. 4599.

[357]Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Birri ve’s-Sıla, B.12, Hds. 38.
İmam BuhM, Edebu’l-Müfred, B.161, Hds. 350.

[358]Sünen-i Tirmizî, Kitabu’z-Zühd, B.41, Hds. 2499. ‘Bu hadis, Hasen-Sahih’dir)

[359]Bkz.Sahih-i Buhârî, Kitabu’1-İman, B.8, Hds. 9. Sahih-i Müslim, Kitabu’1-îman, B.15, Hds. 67-68.

[360] Sahih-i Müslim, Kitabu’1-îman, B.22, Hds.93. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Edeb, B.142, Hds. 5193. Sünen-i Tirmizî, Kitabu’i-İstizan, ve’1-Adab, B.l, Hds. 2828. Sünen-i İbn Mâce, Mukaddime, B.9, Hds. 68.
İmam Buhârî, Edebu’l-Müfred, B.448, Hds. 980.

[361]Haydar Hatİpoğlu, Sünen-i İbn Mâce Tercümesi ve Şerhi. 1983, C.9, Sh: 7.

[362]Sünen-i Tirmizî, Kitabu’z-Zühd, 6.42, Hds. 2502. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Edeb, B.Î21, Hds. 5124.

[363]Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Edeb, B.12I, Hds. 5125.

[364]Sünen-i Tirmizî, Kitabu’z-Zühd, B.42, Hds. 2503.

[365] Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-İman, B.6, Hds. 6.
Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İman, B.17, Hds. 71.
Sünen-i Neseî, Kitabu’l-İman, B.19, Hds. 4984.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu Sıfalu’I-Kıyame, B.22, Hds. 2634.
Sünen-i Dârimî, Kitabu’r-Rikak, B.29, Hds. 2743.

[366] Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Birri ve’s-Sıla, B.10, Hds. 32. Sünen-i Tirmizî, Kitabu’i-Birri ve’s-Sıla, B.18, Hds. 1992. Sünen-i Ibn Mâce, Kitabu’z-Zühd, B.23, Hds. 4213. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’1-Edeb, B.40, Hds. 4282.

[367] Sahih-i Buhârî, Kitabu’1-Edeb, B.36, Hds. 56.

Kitabu’s-Salat, B.88, Hds. 124.

Kitabu’l-Mezalim, Ve’1-Gasb, B.5, Hds. 7. Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Birri ve’s-Sıla, B.17, Hds. 65. Sünen-i Tirmizî, Kitabu’i-Birri ve’s-Sıla, B. 18, Hds. 1993.

[368][ Sahih-i Buhârî, Kitabu’1-Edeb, B.27, Hds. 4İ. Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Birri ve’s-Sıla, B.17, Hds. 66.

[369] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’1-Edeb, B.57, Hds. 4918. Şünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Birri ve’s-Sıla, B.18, Hds. 1994. İmam Buhârî, Edebu’I-Müfred, B.120, Hds. 239.

[370] Sahih-i Buhârî, Kitabu’1-Edeb, B.96, Hds. 195. Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Birri, ve’s-Sıla, B.50, Hds. 163. Sünen-i Tirmizî, Kitabu’z-Zühd, B.38, Hds. 2493. Sünen-i Dârimî, Kitabu’l-Rikak, B.71, Hds. 2790. İmam Buhârî, Edebu’l-Müfred, B.I62, Hds. 352. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’1-Edeb, B.121, Hds. 5126.

[371] Sahİh-i Buhârî, Kitabu’1-Edeb, B.96, Hds. 193. Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Birri, ve’s-Sıla, B.50, Hds. 165. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’1-Edeb, B.121, Hds. 5127. Sünen-i Tirmizî, Kitabu’z-Zühd, B.38, Hds. 2494.

[372] Bkz. Nisa, 4/59.

[373] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’1-Buyu ve’1-icarat, B.78, Hds. 3527. îbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, C.8, Sh. 3836.

[374] Bkz. Hud, 11/61-Bakara, 2/30 ve 193. EnflU, 8/39

[375] Sahih-i Müslim, Kitabu Salati’İ-Musafırine ve Kasriha, B. 18, Hbr. 139. Sünen-i Neseî, Kitabu Kıyamu’1-Leyl, B.2, Hbr. 1601.

[376] İmam Buhârî, Edebu’l-Müfred, B.135, Hds. 273. İmam Malik, Muvatta, Kitabu Hüsnü’1-Hulk, Hds. 8.

[377] Aclunî, Keşfiı’1-Hafa, C.l, Sh. 70, Hds. 164. (Askerîden) Not: Hadis Muhakkikleri, bu hadis için zayıf demişlerdir, mevzu di­yen olmamıştır.
İmam Suyutî, CamiuVSağir Muhtasarı, Tercüme ve Şerhi, Çev. İs­mail Mutlu, vdg. İst. 1996, C.l, Sh.113, Hds.179 (310) İbn Mes’ud (r.a.)’ın rİvayetiyle İbnu’s Sümânî’nin Edebu’l-İmlâ’sından.

[378] Sahih-i Müslim, Kitabu Salati’l-Musafırine, B.18, Hds. 139.

[379] Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Birri ve’s-Sıla, B.5, Hds. 14-15. Sünen-i Tirmizî, Kitabu’z-Zühd, B.40, Hds. 2497. Sünen-i Dârimî, Kitabu’r-Rikak, B.73, Hds. 2792.

[380] Beyyine, 98/7-8.

[381] Hucurât, 49/15.

[382] Bkz. Âl-i İmrân, 3/92.

[383] Sünen-i Tirmizî, Kitabu’z-Zühd, B.19, Hds. 2439.

İmam  Suyutî,  A.g.e.,  C.2,  Sh.31,  Hds.1340  (2407) Ahmed b. Hanbel’den, Müsned, C.4, Sh.l60’dan.

[384] Sünen-i Tirmizî, Kitabu’z-Zühd, B.30, Hds. 2482. Sünen-i Dârimî, Kitabu’r-Rikak, B.21, Hds.2733. İmam Suyutî, A.g.e., C.3, Sh.269. Hds.3393 (7908). Ahmed b. Hanbel, Müsned, C.3, Sh.456 ve 460’dan.

[385] Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Cihad, ve’s-Siyen B.69, Hds. 100. Sünen-i îbn Mâce, Kitabu’z-Zühd, B.8, Hds. 4135-4136.

[386] Sünen-i Tirmizî, Kitabu’z-Zühd, B.29, Hds. 2481.

[387] Sahih-i Buhârî, Kitabu’r-Rîkak, B.15, Hds. 33. Sahih-i Müslim, Kitabu’z-Zekat, B.40, Hds. 120. Sünen-i Tirmizî, Kitabu’z-Zühd, B.27, Hds. 2479.

[388]Bkz. Sahih-i Buhârî, Kitabu’r-Rikak, B.18, Hds. 52.
Sünen-i Neseî, Kitabu’1-İman, B.29, Hds.5002.
Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’z-Zühd, B.28, Hds.4238.
Sahih-i Müslim, Kitabu Salati’l-Musafirine, B.30, Hds.I6-18.

[389]Sünen-i Neseî, Kitabu’1-İman, B.17, Hds. 4976. Diğer hadisler için bkz.
Sahih-i Müslim, Kitabu’1-İman, B.20, Hds. 78 ve 80. Sünen-i Ebu Davud, KitabuVSalat, B.239-242, Hds. 1140.
Kitabu’i-Melahim, B.17, Hds. 4340. Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’l-Fiten, B.20, Hds. 4013.
Kitabu Îkametu’s-Sala, B.I55, Hds. 1275. Sünen-i Neseî, Kitabu’1-İman, B.17, Hds. 4975. SUnen-i Tirmizî, Kitabu’l-Fiten, B.10, Hds. 2263.

[390]Sahih-i Buhârî, Kitabu’1-îman, B.3, Hds. 3. Sahih-i Müslim, Kitabu’1-İman, B.14, Hds, 64-65. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Cihad, B.2, Hds. 2481. Sünen-i Tirmizî, Kitabu’1-İman, B.12, Hds. 2763. Sünen-i Neseî, Kitabu’1-İman, B.9, Hds. 4963. Sünen-i Dârimî, Kitabu’r-Rikak, B.8, Hds. 2719.

[391]Sünen-i Tirmizî, Kitabu’1-İman, B.12, Hds. 2762. Sünen-i Neseî, Kitabu’ 1-Iman, B.8, Hds. 4962.

[392]Sahih-i Buhârî, Kitabu’1-İman, B.31, Hds. 34.

[393]Sahih-i Buhârî, Kitabu’z-Zekat, 8.31, Hds. 47. Sahih-i Müslim, Kitabu’z-Zekat, B.16, Hds. 55.

[394]Sahih- i Müslim, Kitabu’z-Zekat, B.16, Hds. 52. Sahih-i Buhârî, Kitabu’1-Edeb, B.33, Hds. 51. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’1-Edeb, B.68, Hds. 4947. Şünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Birri ve’s-Sıla, B.45, Hds. 2037. İmam Buhârî, Edebu’l-Mufred, B.l 15, Hds. 224.

[395]Sahih-i Müslim, Kitabu’1-İman, B.4, Hds. 14. Sahih-i Buhârî, Kitabu’z-Zekat, B. 1. Hds. 2.

[396][Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’z-Zühd, B.l5, Hds. 4171.

[397]Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Fiten, B.61, Hds. 2361.
Kitabu’l-Tefsir, B.6, Hds, 3250.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Metahim, B.17, Hds. 4341. Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’l-Fiten, B.21, Hds. 4014.

[398]Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Fiten ve Eşrati’s-Saat, B.26, Hds. 130,

[399]Sünen-i Tirmizl, Kitabu’l-Fiten, B.64, Hds. 2369.
“Fesad Devrinde İbadetin Değeri” cümlesini bab başlığı yapmış İmam Tirmizî)

[400]Sahih-i Müslim, Kitabu’s-Salat, B.27, Hds.119. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’1-Edeb, B.16, Hds. 4823.

[401]Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’1-Edeb, B.16, Hbr. 4824.

[402]Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İmare, B.14, Hds. 59. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’s-Sünnet, B.30, Hds.4762.

[403]Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İmare, B.14, Hds. 60.

[404]Ahmed Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, İst. 1983, C.9, Sh. 24.

[405][38] Mâide, 5/44.

[406][39] Sahih-İ Buharı, Kitabu’1-İlm, B.44, Hds. 62.
Kitabu’l-Edeb, B.94, Hds. 190.
Sahih-i Müslim, Kilabu’I-İman, B.29, Hds. 118-120.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Fiten, B.26, Hds.2289
Sünen-i Neseî, Kitabu Tahriınu’d-Dem, B.28, Hds.4109-4115.

[407] Âl-i İmrân, 37149-150.

[408]Bkz. Bakara, 2/120.

[409]Tevbe,9/13.

[410]Mâide, 5/3.

[411]Elif-Lâm-Mim. “Bu, Kendisinde şübhe olmayan müttakiler için de kılavuz olan bir kitabdır.” Bakara, 2/1-2.

[412]Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Cenaiz, B.79 (Bab başlığında) “Buhârî, bu sözün söyleyicisini açıkça beyan etmemiştir. Bundan dolayı belki sözcünün îbn Abbas olduğu zannedilebilirse de, böyle degil dir. Bu güzel sözün Kaili, Rasulullah (s.a.s.)’dir. Dârakutnî, bunu, kendi Sünen’inde şöyle rivayet etti: İbn Amr el-Muzenî <r.a.)’dan.
Rasulullah (s.a.s.): “İslâm, yüksek olur, O’nun üstüne yüksel inmez.” buyurdu, demiştir.
Rivayet olundu ki, Fetih yılı, Aİz İbn Amr, Ebu Süfyan İbn Harb’İn beraberinde gelmiş. Sahabîler: Bunlar: Aiz İbn Amr ve Ebu Süfyan’dır, demişler. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.): “İşte Aİz İbn Amr ile Ebu Süfyan! İslâm, bundan daha azizdir. İs­lâm, yüksek olur ve O’nun üzerine yükselinmez.” buyurmuştur. (Fethu’l-Barî ve Umdetu’l-Karî)
İbn Hazm, El-Mualla İsimli kitabında bu sözü, Hammad İbn Zeyd’den, O da, Eyyub’dan, O da, îkrime’den, O da İbn Abbas’dan rivayet etmiştir. İbn Abas, “Yahudi, ya da Nasranî bir kadın, Yahudî, yahud Nasranî erkeğin nikâhı altındayken İslâm’a girdiğinde, aralan ayrılır. (Çünkü) İs­lâm yüksektir ve O’nun üzerine yükselinmez.” demiştir. (Kastallanî) Bunu, İbn Abbas’ın bu şekilde söylemiş olması bile, Rasulullah (s.a.s.)’den işitmiş olduğunu düşündürebilir. Mehmet Sofuoğlu, Sahih-i Buhârî ve Tercemesi, İst. 1987, C.3, Sh. 1274. (219 no’lu dipnot)

[413]Bkz.Ra’d, 13/17

[414]Sahih-i Buhârî, Kitabu’t-Tefsir, B.307. Hds.410.
Kitabu’l-Mağazî, B.9, Hds.32.
Sahih-i Müslim, Kitabu Fedailu’s-Sahabe, B-36, Hds.161.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’t-Tefsiru’1-Kur’ân, B.60, Hds.3522.
İbn Hişam, İslâm Tarihi, Siret-i İbn Hişam Tercümesi, Çev. Hasan Ege, İst, 1985,C.4,Sh.54.
İbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-ı Kerîm Tefsiri, çev. Dr. Bekir Karlı­ğa, vdğ. İst, 1986, C.14, Sh.7830.vd,
İbnü’l-Esir, El-Kâmil fı’t-Tarih -İslâm Tarihi, çev. M. Beşir Eryarsoy, ist.1985, C.2, Sh.225.
İbn Kesir, El-Bidâye ve’n-Nihaye-Büyük İslâm Tarihi, çev. Mehmet Kesikin, İst. 1994, C.4, Sh.476.
Şu hadisin kaydı, olayı daha iyi kavramaya yardımcı olacaktır!… Cabir (r.a.)’dan. Hâtıb (r.a.)’ın bir kölesi, Rasulullah (s.a.s.)’e gelerek Hâtıb’ı şikâyet etti ve: Yâ Rasulullah, Hâtıb, muhakkak cehenneme girecektir, dedi. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurdu: “Yanılıyorsun! Hâtıb, cehenneme girmeyecektir, çünkü Bedir ve Hudeybe vakalarına katılmıştır.”
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’I-Menakıb, Hds.4118.

[415]Rifaa İbn Rafi’ ez-Zurakî (r.a.), şöyle demiştir. Bedir Harbi sırasında bir ara Cbrîl (a,s.), Rasulullah (s.as.)’e geldi de: -İçinizdeki Bedir mücahidlerini ne mertebe sayarsınız?, diye sordu. “Biz, onları müslümanların en faziletli olanlarından sayarız!” dedi, yahud buna benzer bir söz söyledi. Cibrîl: Biz de, meleklerden Bedir’de bulunanları böyle meleklerin hayırlı­sı sayarız, dedi.
Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Mağazî, B.11, Hds.4C.
“Biz, onları müslümanların en faziletli olanlarından sayarız!” dedi, yahud buna benzer bir söz söyledi. Cibrîl: -Biz de, meleklerden Bedir’de bulunanları böyle meleklerin hayırlı­sı sayarız, dedi.
Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Mağazî, B.11, Hds.4C.

[416]Ebu Hüreyre (r.a.)’nm rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyu­rur: “Allah, şöyle buyurdu: Her kim, Beni tanıyan ve ihlas ile Bana iba­det eden bir kuluma düşmanlık ederse, Ben de, ona harb ilân ederim…” Sahih-i Buhârî, Kitabu’r-Rikak, B;38, Hds.89. Sünen-i îbn Mâce, Kitabu’ 1-Fiten. B.16. Hds.3989.

[417]Bkz. Câsiye, 45/23

[418]Bkz. Muhammed, 47/26  Bkz.Mâide,5/50 ve 44.

[419] Bkz. Âl-i İmrân, 3/31-32 ve Ahzab, 33/21

[420]Bkz. Sahih-i Buhâri, Kitabu’1-İman, B.8, Hds.9 Sahih-i Müslim, Kitabu’1-İman, B.15, Hds.67-68. Sünen-i Neseî, Kitabu’i-İman, B.2, Hds.4954. Sünen-i Tirmizî, Kitabu’1-İman, B.10, Hds.2759.

[421]Gerçek şu ki, İbrahim (tek basma) bir ümmetti. Allah’a gönül­den yönelip itaat eden bir muvahhiddi ve müşriklerden değildi.” Nahl, 16/120.

[422]Bkz. Bakara, 2/124.

[423]Ey iman edenler, rüku edin, secdeye varırı, Rabbinize ibadet e-din ve hayır işleyin, umulur ki, kurtuluş bulursunuz.
Allah adına gerektiği gibi cihad edin. O, sizleri seçmiş ve din konu­sunda size bir güçlük yüklememiştir, atanız İbrahim’in dini{nde olduğu gibi). O (Alİah), bundan daha Önce de, bunda (Kur’an’da) da sizi “Müslü­manlar” olarak isimlendirdi, elçi, sizin üzerinize şahid olsun, siz de in­sanlar üzerine şahidler olasınız diye. Artık dosdoğru namazı kılın, zekatı verin ve Allah’a sarılın, sizin Mevlânız O’dur. İşte, ne güzel Mevlâ ve ne güze! yardımcı.” Hacc, 22/77-78.

[424]Bkz. Şuâra, 26/75-76-77.

[425]İbrahim, ne Yahudi, ne de Hnstiyandı, ancak O hanif (muvah­hid) bir müslümandı. Müşriklerden de değildi.” Âl-i İmrân, 3/67, Bkz. Bakara, 2/135, En’am, 6/161, Nahl, 16/120.

[426]Ey iman edenler, adil şahidler olarak, Allah için hakkı ayakta -. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. °> takvaya daha yakındır. Ailah’dan korkup-sakmın. Şübhesiz Allah, ^pmakta olduklarınızdan haberi olandır.” Mâide, 5/8.

[427]Abdülfettah el-Kadî, Esbab-ı Nüzul, çev. Doç. Dr. Salih Akde­mir, Ank. 1986, Sh.430.
İmam El-Vahidî, Esbab-ı Nüzul, çev, Dr. Necati Tetik, vdğ, Erzu­rum, T.Y. Sh. 559.
İbn Hişam A.g.e. C.l, Sh.484.
İbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-t Kerîm Tefsiri, C.l5, Şh.8722,
Elmalık M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, İst.I995 (Yenda Yayınları), C.9, Sh.367, vd.

[428]Sahih-i Buhârî, Kitabu’t-Tefsir, 109- “Kul yâ eyyuha’l-Kâfirûne” Sûresi (Bab başlığında)

[429]Abdulfettah EI-Kadî, A.g.e., Sh.241.
İmam El-Vahidî, A.g.e., Sh.323. Diğer rivayetler için bkz. Sh.322.

[430]îbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-ı Kerîm Tefsiri, C. 14, Sh.8055, vd.

[431]Bkz. Lokman, 31/13

[432]Haberiniz olsun, Allah’ın laneti, zalimlerin üzerinedir.” Hud, 11/18

[433]Allah’ın laneti, zalimlerin üzerine olsun” A’raf, 7/44 39 Kehf, 18/57

[434]Sünen-iNeseî, Kitabu’z-Zine, B.52, Hds.5174.

[435]Sünen-i Neseî Tercemesi, çev. A. Muhtar Büyükçınar, vdğ, tst.l981,C8, Sh.641.

[436]Sünen-i Neseî, Kitabu’l-Kasame, B.25, Hds.4753. Sünen-i Tirmizî, Kitabu’s-Siyer, B.41, Hds.1654

Sünen-İ Ebu Davud, Kitabu’l-Cihad, B.No’su yok, (Secdeye Sığı­nan Bir Kimseyi Öldürmek Yasaktır Babı), Hds.2645.

[437]Sünen-i Tirmizî, Kitabu’s-Siyer, B.41, Hds.1655.
İbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-i Kerîm Tefsiri, C.5, Sh.1875.

[438]Sünen-i Neseî, Kitabu’l-Bey’at, B.17, Hds.4159 ve 4158.

[439] Fi Zilali’ Kur’an – Seyyid Kutub – Al-i İmran/100-101 – Ayrıca bkz.: Davetçini Yol Azığı – Seyyid Kutub – Kur’an’ı Öğrenmenin Yolu Başlığı

[440] İnkılap: Devrimdir, değişikliktir ki Kelime-i Tevhidi söyleyen herkesin gerçekleştirdiği ameldir.
İnkilab ise köpekleşme aşağalık olmaktır. İlke ve inkilablarıyla nasıl köpekleşmek istediklerini cihana duyurmuşlardır.

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.