sohbetlerözlü sözleryazarlarmakalelervideolar
DOLAR
15,8769
EURO
16,8435
ALTIN
942,56
BIST
2.372,35
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Ankara
Açık
23°C
Ankara
23°C
Açık
Cumartesi Açık
26°C
Pazar Hafif Yağmurlu
19°C
Pazartesi Az Bulutlu
20°C
Salı Az Bulutlu
23°C

İSLAM DAVASININ MÜNTESİPLERİNE -6

06.05.2021
0
A+
A-

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

Hamd âlemlerin Rabbi, Rahman, Rahim, din gününün sahibi Allah azze ve celle’ye mahsustur. Salât ve Selam, önderimiz, örneğimiz, kendisine itaat, ittiba olmadığı sürece kurtuluşun mümkün olmadığı son peygamber Muhammed Mustafa (s.a.v)’e âline, ev halkına, sahabesine ve tüm mümin ve müminelerin üzerine olsun İnşaAllah.

Hucurat suresi 13-18. Ayeti kerimelerle yazımıza devam ediyoruz inşAllah.

‘’Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve en üstününüz O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdar olandır.’’ (Hucurat 13)

Ey insanlar!.. Bizlere bu seslenişle seslenen bizleri yaratan Allah azze ve celledir. Bir erkek ve bir dişiden… Sizleri halklar ve kabileler halinde yaratmasının amacı, sizlere bildirmektedir O. Bu amaç birbirinizin gırtlağına sarılma ve birbirinizle çatışma değildir. Bu amaç, sizin birbirinizle tanışmanız ve kaynaşmanızdır. Dillerin ve renklerin farklı oluşu, huy ve ahlakların çeşit çeşit olması, kabiliyet ve yeteneklerin değişik değişik olması çekişme ve ayrılığı gerektiren bir farklılık değildir. Aksine tüm yükümlülükleri yerine getirmek ve bütün ihtiyaçları gidermek için yardımlaşmayı gerektiren bir unsurdur. Rengin, ırkın, dilin, vatanın ve bu değerlerden başka diğerlerinin Yüce Allah’ın ölçüsünde hesaba katılacak bir değerleri yoktur. Ancak ve ancak tüm değerlerin kendisiyle belirlendiği ve insanların üstün olup olmadıklarının kendisiyle bilindiği bir tek ölçü vardır. Bu ölçü: ‘’Allah yanında en üstün olanınız O’ndan en çok korkanınızdır.’’ Ölçüsüdür…

Gerçek, şerefli insan Allah katında şerefli olandır. Gerçek izzet sahibi olan kişi izzeti ve şerefi Allah’ın yanında arayandır. İşte böylece bütün farklar ve tüm diğer değerler değerini kaybeder. Ve tek bir ölçü ve tek bir değerle yükselir. Ve insanlar muhakeme edilmek için bu tek ölçüye başvururlar. Ve insanların ayrılıkları, ölçüde bu değere vurulur. İşte böylece yeryüzündeki bütün çatışma ve düşmanlık sebepleri kaybolur, silinir. İnsanların üzerine titreyip sıkıca yapıştığı ve değer verdiği bütün yeryüzü değerleri işte böylece önemsizleştirilir. İnsanların birbiriyle kaynaşması ve yardımlaşması için apaçık ve muazzam bir sebep ortaya çıkar. Yüce Allah’ın herkes için ilahlığı ve hepsini bir tek kökten yaratmış olması…

Bu beliren sebebin yanı sıra altında yer almak için herkesin birbiriyle yarıştığı bir tek sancak yükseliyor: buda Yüce Allah adına yükselen takva sancağıdır. İslam’ın insanlığı ırkçılık taassubunun bölgecilik, kabilecilik ve aile taassubunun belalarından kurtarmak için diktiği sancak budur. Bu taassupların hepsi çeşitli boyalara girsede çeşit çeşit isim alsa da cahiliyetten kaynaklanmıştır ve ona bağlıdır. Bunların tamamı İslam’dan soyutlanmış, onunla ilgisi olmayan cahiliye tutkularıdır.

İslam bütün kılık ve şekilleriyle bu cahiliyye taassubu ile mücadele etmiştir. İslam’ın bundan gayesi, tüm dünyayı kucaklayan ve insana yaraşır sistemini bir tek sancak altında kurmaktır. Bu bir tek sancak Allah’ın sancağıdır… Yoksa ne milliyetçilik sancağıdır bu, nede aile ve nede ırk sancağı… Bütün bu sancaklar İslam’ın tanımadığı sahte sancaklardır.

 

Bugün Müslümanlar yani İslam’a teslim olduğunu iddia edenler bir düşünsünler bakalım kendileri hangi sancağın altında yer almaktadırlar. Allah Resulü (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

‘’Hepiniz Hz. Âdem’in çocuklarısınız. Hz. Âdem’de topraktan yaratılmıştır. İnsanlar atalarıyla övünmeyi bıraksınlar yoksa Yüce Allah’ın katında pislik böceğinden daha değersiz hale gelirler.’’

Diğer bir hadisi şerifte de Allah Resulü şöyle buyurmaktadır. Cahiliyye taassubunu yasaklayarak: ‘Bırakın onu. O iğrenç bir leştir.’ Buyurur.

İslam toplumunun üzerine oturduğu temel budur işte. İslam toplumu, insanlığın uçuşan hayalleri içinde karakterinden birini hayata geçirmek için çırpınıp durduğu halde bir türlü gerçekleştiremediği tüm dünyayı kucaklayan ve insana yaraşır bir toplumdur. Bu toplumu insanlık, ona giden doğru yolu, Yüce Allah’a giden yolu tutmadığı için gerçekleştirememektedir. Çünkü insanlık toplayıcı, birleştirici bir tek sancağın Yüce Allah’ın sancağının altında bir araya gelmemektedir.(Seyyid Kutub)

İnsanlığın kurtuluşu yalnız ve yalnız İslam sancağının altında bir araya gelmekle mümkün olacaktır. Hucurat Suresi 14. Ayeti kerimede Allah azze ve celle şöyle buyurmaktadır:

14- Bedeviler ‘İman ettik” dediler. De ki: Siz iman etmediniz. Fakat “Teslim olduk” deyin. Zira henüz iman kalplerinize girmedi. Eğer Allah a ve Resulüne itaat ederseniz yaptığınız amellerden hiçbir şey ekşitilmez. Şüphesiz Allah çok ba­ğışlayıcı çok merhametlidir.

15- Müminler ancak Allah’a, Resulüne iman edip sonra da asla şüpheye düşmeyen ve Allah yolun­da mallarıyla ve canlarıyla cihad eden kimselerdir, işte imanlarında sadık olanlar bizzat onlardır.

16- De ki: Siz dininizi Allah’a mı öğ­retiyorsunuz?! Hâlbuki Allah gök­lerde ve yerde ne varsa hepsini bi­lir. Allah şüphesiz her şeyi bilendir.

17- Müslüman olmalarını senin ba­şına kakıyorlar. De ki: Müslüman olmanızı başıma kakmayın. Aksine, şayet gerçekten de iman sahibi ise­niz sizi imana muvaffak ettiği için size Allah minnet eder.

18- Şüphesiz ki Allah göklerde ve yerdeki gaybı bilmektedir. Allah yaptıklarınızı çok iyi görmektedir.

 

‘’Bedeviler: “İman ettik dediler. De ki: Siz iman etmediniz. Fakat “Tes­lim olduk” deyin. Zira henüz iman kalplerinize girmedi.” Yani çölde hayat sürenlerden bir topluluk -ki onlar kendilerinin iman makamında oldukla­rın iddia ederek İslâm’a girenlerin ilklerinden olan Esed oğullarıdır- “Biz Allah’ı ve Resulünü (s.a.) tasdik ettik, artık iman tam olarak kalplerimize yerleşmiştir.” demişlerdi.

Allah Teâlâ onların kâmil bir imana sahip olmadıklarını, tasdiklerinin ise ihlâs, gönül huzuru ve Allah’a tam olarak güven duygusundan doğan sahih bir tasdik olmadığını açıklayarak onların bu sözlerini reddetmiş ve onların “Ya Rasullullah! Biz sana boyun eğdik ve teslim olduk. Bundan sonra seninle savaşmayacağız.” demelerini emretmiştir. Onlara imanın henüz kalplerine yerleşmediğini, aksine onların iddialarının gerçek bir itikad ve halis bir niyet taşımayan sırf dille söylenmiş bir söz olduğunu bildirmiştir. Bu sebeple onların iman etmedikleri haber verildiği zamana kadar olum­suz bir manaya delâlet eden “lemmâ” cezim harfiyle ifade edilmiştir, “siz iman etmediniz” sözüyle sadece geçmişte onların mümin olmadıkları kastedilmemiştir. Aksine onların imansızlık halleri bu haberin verildiği zaman­da da devam etmektedir.

Bu ayet imanın İslâm’dan daha hususi olduğuna delâlet etmektedir. Ehl-i Sünnet mezhebi bu görüştedir. Nitekim Cebrail hadisi buna delâlet etmektedir. Bu hadiste Cebrail (a.s.) Resulullah’a (s.a.) önce İslâm’ı, sonra imanı, sonra da ihsanı sorarak genel olandan özel olana sonra da en özel olana yükselmiştir. Bundan dolayıdır ki iman ancak kalp ile gerçekleşir. İman gönül huzuru ve Allah’a güven duygusu ile kalbin tasdikidir. Mücer-red olarak dilin şahadet getirmesi ve Resulullah’ın (s.a.) getirdiklerine za­hiren boyun eğmek manasına gelen İslâm daha geneldir.

Bu görüş bazı Ehl-i Sünnet âlimlerine göre iman ve İslâm’ın bir ka­bul edilmesine mani değildir. Bunun delili Allah’ın Lût (a.s.) ve beraberin­deki müminler hakkındaki şu sözüdür:

 

“Biz oradaki bütün müminleri çıkardık. Orada bir ev dışında hiç Müslüman bulamadık.” (Zariyat, 51/35, 36).

 

Sonra Allah Teâlâ “Eğer Allah’a ve Resulüne itaat ederseniz yaptığınız amellerden hiçbir şey eksiltilmez. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir.” buyurarak onları gerçek imana teşvik etmiştir. Yani eğer Allah ve Resulüne (s.a.v) tam olarak iman eder, sahih bir şekilde onları tas­dik eder ve ihlâsla amel ederseniz, yaptığınız amellerinizin mükâfatından hiçbir şey eksiltmez. O halde ihlâssız yaparak amellerinizi zayi etmeyin. Allah Teâlâ kendisine yönelip Tevbe eden ve ihlâsla amel eden kimselerin günahlarını örter ve onları affeder. Onlara acır ve Tevbe ettikten sonra on­lara azap etmez. Bu ayetle daha önce işlenen günahlardan Tevbe etmeye müminler teşvik edilmiş ve sonradan iman etmiş olanların gönülleri teselli edilmiştir. Bunun bir benzeri de şu ayettir:

 

“Biz onların amellerinden hiç eksiltmedik.” (Tur. 52/21).

 

Sonra Allah Teâlâ müminlerin sahip olması gereken sıfatları ve ima­nın hakikatini beyan buyurmuştur: “Müminler ancak Allah ‘a ve Resulüne iman edip sonra da asla şüpheye düşmeyen ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad eden kimselerdir. İşte imanlarında sadık olanlar bizzat onlardır.” Yani sahih ve halis imana sahip kâmil müminler o kimselerdir ki Allah’ı ve onun Resulü Muhammed (s.a.)’i tam olarak kalbiyle tasdik edip bunu diliyle ikrar eder, sonra da bundan asla şüphe duymaz ve imanı asla sarsılmaz. Bilakis tek bir hal üzere, yani tasdik hali üzere sabit kalırlar. Gerçek müminler Allah’a itaat etmek ve onun rızasına nail olmak için Al­lah’ın dinini yüceltmek maksadıyla mallarıyla ve canlarıyla hakkıyla cihad ederler. İşte söz konusu bu vasıflara sahip olan kimseler gerçekten iman sı­fatına sahip ve müminlerin arasına girmeye lâyık doğru sözlü kimselerdir. Bu kimseler, iman ile kalpleri dolmadığı halde Müslüman olduklarını açık­layan bir kısım bedeviler gibi değildirler.

İmam Ahmed Ebu Said el-Hudri’nin şöyle dediğini rivayet etmektedir: Resulullah (s.a.v) buyurmuştur ki: “Müminler dünyada uç kısma ayrılmış­tır: A) Allah ve Resulüne (s.a.v) iman edip bu hususta asla şüpheye düşme­yen ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler. Kendileri sebebiyle insanların mallarına karşı güvende olduğu kimseler, o Bir şeye aşırı istek duyduğunda Allah Teâlâ’nın terk ettiği kimseler.’’

 

Allah Teâlâ onlara, yaptıkları işlerin hakikatini bildiğini şöyle bildir­miştir:

“De ki: Siz dinînizi Allah’a mı öğretiyorsunuz?! Allah gökler­de ve yerde ne varsa hepsini bilir. Allah şüphesiz her şeyi bilendir.” Ey pey­gamber onlara şöyle söyle: İman ettik diyerek içinizdeki dindarlığı Allah’a mı haber veriyorsunuz. Hâlbuki O her şeyi bilir. Hiçbir şey O’na gizli değil­dir. Allah göklerde ve yerde bulunan cansız varlıkları, bitkileri, hayvanları, insanları ve cinleri bilmekte iken sizin varlığını iddia ettiğiniz imanın ger­çekliğini nasıl bilmez? O halde kalplerinizde bulunanın aksini ileri sür­mekten sakının.

Bu ayette dinin sadece Allah için olması gerektiğine işaret edilmiştir. Yani sanki şöyle denmiştir: Siz dine Allah için değil de kendi menfaatiniz için girdiniz. Bu davranışınız asla makbul değildir

Daha sonra Allah Teâlâ onların Müslümanlığının Allah için olmadığı­nı şu kavliyle açıklamıştır:

“Müslüman olmalarını senin başına kakıyorlar.” Yani ey Peygamber! Onlar “Bütün sahip olduğumuz şeyler ve ailelerimizle sana geldik. Falan filan kabileler gibi sana karşı savaşmadık da.” diyerek Müslüman olmala­rını sana yapılmış bir iyilik olarak görüyorlar.

Onların bu davranışını Allah Teâlâ şöyle reddetmiştir: “De ki: Müslü­man olmanızı başıma kakmayın. Aksine gerçekten de iman sahibi iseniz si­zi imana muvaffak ettiği için size Allah minnet eder.” Yani Ey Peygamber! De ki: Ey bedeviler, İslâm dinine girmeyi bana yapılmış bir iyilik sayma­yın. Zira imanın faydası yine size dönecektir. Dolayısıyla Allah’ın bunu ba­şınıza kakma hakkı vardır. Zira şayet sizin mümin olduğunuz iddiası doğ­ru ise, sizi imana irşad edip imanın yolunu göstermesi ve İslâm dinini kabule sizi muvaffak kılması sebebiyle asıl size nimet verip minnet eden, noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah’tır. Burada onların iman iddiasın­da yalancı olduklarına da işaret edilmiştir.

 

Resulullah (s.a.)’ın Huneyn günü Ensar’a söylediği şu sözler de buna benzer: “Ey Ensar! Sizi dalâlet içinde bulmuştum Allah benim sayemde sizi hidayete ulaştırmadı mı? Darmadağınık bir haldeydiniz. Benim sayemde Allah sizi bir araya getirmedi mi? Siz aç ve fakir bir halde bulunuyorken benim sayemde Allah sizi zenginleştirmedi mi?” deyince Ensar: “Evet ya Resulullah! Allah ve Resulü en büyük nimeti vermiş ve en büyük ihsanda bulunmuştur.” demiştir.

Daha sonra da Cenab-ı Allah şöyle buyurarak her şeyi bildiğini vurgu­lamıştır:

“Şüphesiz ki Allah göklerde ve yerdeki gaybı bilmektedir. Allah yaptık­larınızı çok iyi görmektedir.” Yani Allah Teâlâ göklerin ve yerin her tarafın­daki görünen ve görünmeyen her şeyi çok iyi bilmektedir. İnsanın içinde gizlediği düşünceler de bu cümledendir. Allah Teâlâ yaptığınız bütün amel­lere muttalidir. Bu sebeple yapılan bir iyiliğe iyilikle, kötülüğe de kötülük­le karşılık verecektir.

Zihinlerde ve kalplerin derinliklerinde iyice yerleşsin ve daima gönül­lerde ifadesini bulsun diye, ayette Allah’ın bütün kâinatı bildiği gerçeği tekrar edilip vurgulanmıştır. (Münir)

 

Rabbim inşAllah bizleri İslam’ı teslim alanlardan değil de İslam’a teslim olan Müslümanlardan olabilmeyi nasip eylesin. inşAllah.

Selam ve Dua ile…

VELHAMDULİLLAHİRABBİLALEMİN

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.