MENÜ

İMANIN HAKİKATİ

164 defa okunduYorumlanmadı kategorisinde, tarihinde yayınlandı
İMANIN HAKİKATİ

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

 

Hamd, sena ve övgülerin en güzeli, ezelde ve ebedde var olan, lutfuyla kainatı ve bizleri yaratıp var eden, sayısız nimetlerle yaşatan ve rahmetiyle doğru yolu gösteren Allah (cc.)’a mahsustur.

Salat ve selam da, alemlerin Rabbi tarafından sevilen, insanların ise tanıyıp, idrak edebilme nisbetînce sevebildikleri, efendimiz, önderimiz, rehberimiz Hz. Muhammed Mustafa(sav)ya,  a’line, ashabına ve onun yolunu izlemeye çalışan ümmetin üzerine olsun.

 

Gerek peygamberler gerekse onların takipçileri, yeryüzünde imtihan gereği bir çok sıkıntı ve zorluklarla karşılaşmışlardır.

 

Nuh (as)’dan, Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)‘e değin yapılan tüm fedakârlıklar ne içindi? Peygamberlerin zamanındaki ve daha sonraki bunca mü’minin katlandığı zorluklar ve harcadığı çabalar ne içindi?

 

Düşünün bir kere… Kimi peygamber alaya alınmış, kimisi ateşe atılmış, kimisi testereyle biçilmiş, kimisi de yurdundan göç etmiştir. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)‘in ve yanındaki mü’minlerin bilinen mücadelelerini, her yerde ve her kuşaktaki müslümanların katlandıkları zorlukları ve nefes tüketen çabalarını görüyoruz. Evet tüm bunları imani hakikatın yeryüzüne yerleşmesi için yapıyorlardı.

 

Hedefleri imanın hakikatini insanlara ulaştırabilmekti.

Fravun, nemrut ve onlar gibi düşünen katı kalpli insanlarında içinde bulunduğu tüm insanlık için değer miydi bu kadar fedakarlık ve zorluklar?

Bunca çaba ve zorluklara, tarih boyunca hiç eksilmeyen bunca fedakârlıklara değer miydi?

 

Evet; Yeryüzünde imanî hakikatin yerleşmesi; tüm bu çaba, sabır ve meşakkatlere değer. Peygamberlerin ve her kuşaktaki sadık izleyicilerinin katlandıkları bunca fedakârlıklara değer.

 

Diyebiliriz ki, “imanî hakikatin” yerleşmesi, bizzat insanın varlığından, hatta tüm yeryüzünden; hatta dünyayı içine alan tüm kainatın varlığından bile daha büyüktür. İlahî irade, insan denen bu varlığı, belirli özelliklerle yaratmayı dilemiştir. İmanî hakikati ruh ve hayat nizamına yerleştirmeyi, -kendi yardım ve tevfikiyle- insanın olağan çabasına bırakmıştır.

 

Öyleyse imanî hakikatin, insanlık alemine yerleşmesi için beşerî çabanın varlığı bir zorunluluktur. Allah (Subhabehu ve Tealâ), bu çabayı sarfetmek üzere seçkin kullarından olan nebi ve peygamberlere görev vermiştir. Peygamberleri izleyen sadık mü’minlerden oluşan seçkin bir gruba da görev vermiştir. Bu hakikatin yeryüzünde yerleşmesi için görevlendirmiştir bu seçkin insanları…

 

Çünkü bu hakikat, tüm bu çaba ve acılara, bunca fedakârlık ve zorluklara değer. İman hakikâtinin gönülde yerleşmesi demek, kalbin ilahî nurdan bir aydınlık kapması, bu nurun bir sırdaşı ve ilahî takdirin varlık alemine açılan bir aracı olması demektir.

İman hakikatinin, insan hayatında veya bir insanlık topluluğunun hayatında yerleşmesi demek, dünya hayatının ebedi hayatla birleşmesi ve bu ebedî hayatın ufkunda yaşamaya layık bir düzeye gelmesi demektir. Faniliğin ebediyetle, parçanın bütünle ve noksan sınırlının mutlak mükemmellikle birleşmesi demektir. Ve bu her çabanın her zorluk ve fedakârlığın üstünde bir başarıdır. İnsanlığın uzun yaşamında yeryüzünde bir gün veya bir günden az bir süre yerleşse bile büyük bir başarıdır. Çünkü bu şekilde yerleşmiş olması bile, insanlık için bir fenerdir. Diğer nesillerin önünü aydınlatan bir fener…

 

Gözle görülür, gerçek ve nesiller boyu yolu aydınlatan bir fener… Tekrarlana gelen tarihî pratik şunu göstermiştir ki; insanlık, Allah’a iman hakikatini benimsemekle ulaştığı kemal ufuklarına, başka hiç bir vesileyle ulaşmış değildir, insanlık hayatı; imanî hakikat dışında bir vesileyle bu ufuklara hiç bir zaman ulaşamamıştır. Bu hakikatin yeryüzünde yerleşmesiyle mü’minlerin iktidara geldiği dönemler, insanlık tarihinin doruk seviyede şahid olduğu bir hayat olmuştur. Hatta bu dönemlerdeki hayat, hayal aleminden bile daha büyük bir düş alemi olmuştur. Ama, insanın yaşadığı ve günlük hayatında gördüğü bir düş alemi…

 

İnsanlığın, iman hakikatinin yerleşmesi dışında başka hiç bir felsefe ve bilim, başka hiç bir sanat ekolu, doktrin ve hayat nizamiyle bu erişilmez doruklara yükselmesi mümkün değildir. Allah’a iman hakikatinin gönül ve hayatlarda, insanların ahlak, düşünce, değer, ölçü ve yargılarında yerleşmesi dışında hiç bir yolla bu seviyeye gelmek mümkün değildir. Bu hakikat, mükemmel bir hayat sisteminin kaynağıdır. İlk peygamberlik görevleri sırasında toplu ve özet niteliğinde bulunan bu hakikat son risalette en mükemmel, en ince ve en detaylı bir niteliğe kavuşmuştur.

Tarihsel vaka; akide hakikatinin Allah katından geldiğini kesinlikle ortaya koymaktadır. Çünkü imanı hakikatıyla benimseyen insanlık; beşerî hiç bir düşünce ve vesileyle ulaşamayacağı bir doruğa yükselmiştir. İmanî hakikat dışında hiç bir ilim, hiç bir sanat, hiç bir felsefe ve sistemle yükseklere tırmanabilmiş değildir.

Gerçek mü’minler, yönetimden uzaklaştıkları anda, bu ilim ve felsefe hiç bir işe yaramamıştır. Yaramadığı gibi insanlık; yüce değer, ölçü ve insaniyetini bile kaybetmiştir. Değişik hayat alanlarındaki maddi kalkınmasına rağmen; bedensel ve mantıksal kolaylıklara rağmen, psikolojik ve sinirsel hastalıklardan, mutsuzluktan ve düşünsel karmaşadan bir türlü yaka sıyıramamıştır. Mutluluk, huzur ve rahatlığa asla kavuşamamıştır. İmanî hakikatin gölgesinde eriştiği hayat düzeyini bir daha bulamamıştır. Akidenin gölgesinde varlık alemiyle kurduğu esaslı ilişkiyi bir daha asla kuramamıştır. Tadına vardığı insanlık onurunu, bir daha asla tadamamıştır. Evrensel ve insanî varlık gayelerine ilişkin İslâm düşüncesini enikonu incelediğimizde ister istemez bu sonuca varacağız.

Demek ki, imanî hakikatin yerleşmesi uğrunda mü’minlerin sarfettiği bunca çaba ve katlandıkları bunca fedakârlık boşuna değildir. Tüm bunlar, kesinlikle yerindedir. Çünkü bu mücadelenin sonunda yeryüzünde iman hakikati yerleşmiştir. Allah (Subhabehu ve Tealâ)‘nın nuruyla aydınlanan ve Allah (Subhabehu ve Tealâ)‘nın kudretine bağlanan gönüller var olmuştur. İlâhî sistemin egemen olduğu bir insanlık hayatı kurulmuştur. İnsanın düşüncesi ahlakı ve günlük hayatı; insanın belirli bir tarih döneminde fiilen şahit olduğu doruk noktasına bu hayat düzeninde erişmiştir.

 

Rabbim bizlere de imanın hakikatını kavrayarak böyle bir hayat düzenine erişebilmeyi nasip etsin. (Amin)

 

Ahmed ERZURUMİTüm Yazıları
Yorum Yaz