MENÜ

GERİDE KALMAK ve SONRASI

173 defa okunduYorumlanmadı kategorisinde, tarihinde yayınlandı
GERİDE KALMAK ve SONRASI

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

Şüphesiz hamd, Allah(c.c.)’adır. O’na şükreder ve O’ndan yardım dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve kötü amellerimizden Allah’a sığınırız. Allah’ın hidayete erdirdiği kimseyi saptıracak yoktur. Allah’ın hidayete erdirdiği, kurtuluşa ermiştir, Allah’ın saptırdığı da kendisi için bir dost ve rehber bulamaz.

 

Salat ve selam alemlere rahmet olarak gönderilen yolundan gidilmediği müddetçe cennetin hayalden öteye geçmeyeceği baş komutanımız Hz. Muhammed (sav.)’e, ashabına, ehli beytine ve onun izinden zerre kadar ayrılmayan tüm müminlerin üzerine olsun.Amin.

Allah Resulu (sav.) insanları cihada çağırdığında erkeklerden Medîne’de kalıp Tebük Seferi’ne iştirâk etmeyen üç grup vardı:

 

1- Mâzeretliler: Bunlar, daha evvel âyet-i kerîmede beyân edilen kimseler olup istedikleri hâlde se­fere iştirâk edemeyenlerdir ki, bunlar için Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, İslâm ordusuna:

 

“Medîne’de öyle gruplar var ki, gittiğimiz hiçbir yer ve geçtiğimiz hiçbir vâdi yoktur ki, onlar da bizimle birlikte bulunmuş olmasın! (Çünkü) onları özürleri geri bırakmıştır.” buyurdu. (Buhârî, Meğâzî, 81; Müslim, İmâre, 159)

2- Münâfıklar: Bunlar, birçok sebebin yanında Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bu seferden dönemeyeceğini sanıp da orduya iştirâk etmeyenlerdi. Ancak Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sağ sâlim büyük başarılarla döndüğünü gör­düklerinde, koşup huzûruna vardılar ve bin bir yalan söyleyerek özür dilediler. Sayıları seksen kadar olan bu münâfıklar hakkında Allâh Teâlâ şöyle buyurdu:

 

“(O münâfıklar) mutlakâ sizden olduklarına dâir Allâh’a yemîn ederler. Hâlbuki on­lar, sizden değillerdir; fakat onlar, (kılıçlarınızdan) korkan bir topluluktur. Eğer sığınacak bir yer, ya da (barınabilecek) mağaralar veya (girebilecek) bir delik bulsalardı, koşarak o tarafa yönelip giderlerdi.” (et-Tevbe, 56-57)

 

“(Seferden) onlara döndüğünüz zaman size özür beyân edecekler. De ki: «(Boşuna) özür dilemeyin! Size aslâ inanmayız! Çünkü Allâh, haberlerinizi bize bildirmiştir. (Bundan sonraki) amelinizi Allâh da görecektir, Rasûlü de. Sonra gaybı ve şehâdeti (gizli âşikâr her şeyi) bilen (Allâh’a) döndürüleceksiniz de (O), yapmakta olduklarınızı size haber verecektir.» Onların yanına döndüğünüz zaman size, kendilerinden vazgeçmeniz (onları cezâlandırmamanız) için Allâh adına yemîn edecekler. Artık onlardan yüz çevirin! Çünkü onlar, murdardır. Kazanmakta olduklarına (kötü işlerine) karşılık cezâ olarak varacakları yer ce­hennemdir!” (et-Tevbe, 94-95)

3- Mâzeretsizler: Bunlar da iki gruptur:

 

a- Bunlar, herhangi bir mâzeretleri bulunmadığı ve münâfıklardan da olmadıkları hâlde harbe katılmayanlardır. Ancak bu kimseler, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sel­lem- henüz Tebük’ten dönmeden evvel hatâlarını anlayarak son derece nâdim oldular. Öyle ki, yaptıkları yanlış hareketin bir cezâsı olarak kendilerini câminin direklerine bağ­ladılar ve Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- çözmedikçe, bu şekilde bağlı kalacak­larına yemin ettiler. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- seferden dönüp de onların durumlarını öğrenince:

 

“Ben de haklarında emir alıncaya kadar onları çözmeyeceğime yemin ederim.” bu­yurdu. Bunun üzerine şu âyet-i kerîme nâzil oldu:

 

“Diğerleri ise günahlarını îtirâf ettiler; sâlih bir ameli diğer kötü bir amelle karıştırmış­lardı. (Tevbe ederlerse) umulur ki Allâh, onların tevbelerini kabûl eder. Allâh, Gafûr (ve) Rahîm’dir.” (et-Tevbe, 102)

 

Bu âyet-i kerîmenin nüzûlünden sonra Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, piş­manlıklarından kendilerini direklere bağlayan bu sahâbîleri çözdü.

 

b- Bunlar da herhangi bir mâzeretleri bulunmadığı ve münâfıklardan da olmadıkları hâlde harbe katılmayan, ancak evvelden pişman olup kendilerini direklere bağlayan ashâ­bın dışında kalan üç sahâbîdir. Durumları, ayeti kerimede belirtilen üç kişi, Ka’b b. Malik, Hilal b. Umeyye ve Marare b. Ruba’i idi. Bunlar, daha önce de söylendiği gibi samimi birer mü’min idiler. Bu hadiseden önce samimiyetlerini ispat edecek birçok delil ortaya koymuşlardı. Son ikisi Bedir Harbine de katılmışlardı. Dolayısıyla imanları, her türlü şüpheden uzaktı. Ka’b ise, Bedir savaşına katılmamış olmasına rağmen Hz. Peygamber’in (s.a) diğer bütün seferlerine iştirak etmiş bulunuyordu. Fakat yaptıkları tüm bu hizmetlerine rağmen bütün sağlam müslümanların cihada gitmeleri emredildiği Tebûk Seferi gibi çok kritik bir zamanda göstermiş oldukları ihmalden dolayı şiddetle cezalandırıldılar.

Tebûk dönüşünde Hz. Peygamber (s.a) müslümanlara, sefere katılmayanlardan tüm alakalarını kesmelerini emretti. Hatta o kadar ki müslümanlar bunların selamını bile almayacaklardı. Bu şekilde devam eden sosyal boykot ve tecritten kırk gün sonra, ailelerine de, onlarla teşrik-i mesaide bulunmamaları emredildi. Velhasıl, onlar Medine’de bu ayette de anlatıldığı gibi, çok kötü bir duruma düştüler. Nihayet, elli günlük bir boykottan sonra sözkonusu üç kişinin affedildiklerini ilan eden bu ayet nazil oldu.

Yukarıda zikredilen boykot hikayesi, bu üç kişiden biri olan Ka’b b. Malik tarafından detaylı olarak anlatılmıştır. Yaşı ilerleyip gözleri de görmez bir hale geldiğinde, hikayesini kendisine her yerde eşlik eden oğlu Abdullah’a bizzat kendisi anlatmıştır. Bu hikaye, herkes için güzel bir ders olduğundan Ka’b b. Malik’in kendi ifadesi ile aynen aktarıyoruz:

Hz. Peygamber (s.a) her ne zaman müslümanları cihada hazırlanmaları için teşvik ettiyse ben de bu hususta hazırlıklar yapmaya karar verirdim. Fakat eve gittiğimde “Acelesi yok, hele bir zamanı gelsin, hazırlıklarımı kolayca yapar, yola koyulurum” diyerek ihmalkarlık yapardım. Bu ihmalcilik durmayıp devam etti. Bu şekilde, ordu sefere çıkacağı zamana kadar hazırlıkları yine ihmal ettim. Hiçbir hazırlık yapmadığım halde kendi kendime, “Adam sende, bir iki gün sonra ben de hazırlanır, onlara yolda yetişirim” dedim. Fakat ihmalkar oluşum niyetlerimi uygulamaya koymaktan beni yine alıkoydu. Sonunda orduya katılabilmem için hiçbir fırsat kalmadı. Bedbahtlığıma ilaveten, sefere katılmayıp Medine’de kalan diğer kimselerin de ya münafık ya da yaşlı veya cihada gitmeleri uygun olmayan insanlar olduğunu görünce hepten mahvoldum ve bu vicdanımı sürekli kemirdi durdu.

Her defasında olduğu gibi, Tebûk seferinden dönüşünde de Hz. Peygamber (s.a), mescidde iki rekat namaz kıldı. Daha sonra, halkla görüşmek üzere orada oturdu. Önce sayıları, seksen küsur olan münafıklar huzuruna geldi, ciddi ciddi yeminlerle utanmadan aslı astarı olmayan uydurma mazeretlerini söylediler. Hz. Peygamber (s.a), onlardan herbirinin uydurma hikayelerini dinledi, gösterdikleri görünüşteki mazeretlerini kabul etti ve kalblerinde gizlediklerini ise: “Allah sizi affetsin” diyerek Allah’a havale etti. Daha sonnra mazeret beyan etme sırası bana geldi. Rasulullah’a doğru yürüdüm ve selam verdim. Gülümseyerek, “Peki seni ne tuttu?” dedi. (Bir an durakladım). Vallahi, şu dünyadan her kim olursa olsun, onu ikna etmek için bir veya birkaç mazeret uydurabilirdim. Çünkü konuşma ve ikna sanatında pek mahir biriydim. Fakat burada benden açıklama yapmamı isteyen Yüce Peygamber’di. İnanıyorum ki şayet ben onu, şu anda yalan mazeretler uydurarak kandırsam bile, Allah sözkonusu durum hakkında hakikatı ona bildirir ve tekrar onu öfkelendirirdim. Öte yandan, eğer doğruyu söylesem bir an için belki onu kızdırmış olmama rağmen umulur ki, Allah beni affedebilirdi. İşte bunun için, dedim ki “Hayır! Ya Rasulullah, vallahi benim sizden geri kalmama sebep olacak hiçbir özrüm yoktu. Ben, Tebûk seferine katılmak için her yönden her zamankinden daha çok hazırlanabilecek güçteydim.” Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) “Hakikaten bu şahıs doğru söyledi” dedi. Daha sonra bana döndü ve: “Ey Ka’b, haydi kalk, Allah hakkında hükmedinceye kadar bekle” buyurdu.

Ben de kalktım ve kabilemin mensupları arasındaki yerime oturdum. Hiçbir mazeret ileri sürmediğim için etrafımdakiler hemen beni dürtmeye ve azarlamaya başladılar. Bu durumda şeytan bana “git ve yalan mazeretler uydur” diyordu. Fakat benden başka aynı şeyi söyleyen, Marare b. Rebi ve Hilal b. Ümeyye gibi daha iki iyi kimsenin de bulunduğunu öğrenince, söylediklerimden dolayı memnun oldum ve doğru ne ise onda sebat ettim.

Bu olaydan sonra, Hz. Peygamber (s.a) aynı durumda olan üçümüzle müslümanların konuşmasını yasaklayan bir emirname çıkardı. Diğer iki kişi evlerine kapandıkları halde ben evimden dışarı çıkar, namazları cemaatle kılar ve çarşı pazarda dolaşırdım. Benimle hiçbir kimse konuşmadığı için bana hiç tanıdığı olmayan yabancı bir şehirdeymişim gibi geliyordu. Mescide vardığımda, daha önceleri olduğu gibi selamımı verir ve Hz. Peygamber’in (s.a) selamımı almasını beyhude yere beklerdim. Sonra namazı Rasulullah’a (s.a) yakın kılardım ve gizlice onu gözetlerdim. Namazıma durduğum sıra, bana doğru dönerdi. Fakat ben onun tarafına bakınca da yüzünü çevirirdi. Bu durum böyle sürüp benim için dayanılmaz bir hal alınca, bir gün, amcamın oğlu olan ve çocukluktan beri arkadaşım yeğenim Ebu Katade’yi görmeye gittim. Bahçesinin duvarını tırmanarak aştım ve selam verdim, fakat vallahi o bile selamımı almadı. Bunun üzerine ben de:

-Ey Ebu Katade, Allah adına sana soruyorum, ben Allah’ı ve Rasulünü sevmiyor muyum? dedim. Fakat sustu, cevap vermedi. Tekrar Allah adına sordum. Yine sükut etti. Üçüncü bir daha Allah adına tekrar and verdim. Bu defa sadece:

-Allah ve Rasulü daha iyi bilir diye cevap verdi. Gözlerim yaşla doldu ve oradan da umutsuzca ayrıldım, geri döndüm.

O günlerde başka bir hadise daha olmuştu. Bir keresinde pazardan geçerken bir Suriyeli bana gelerek ipek içine sarılı bir mektup verdi. Bu mektup Gassan kralından geliyordu ve şöyle diyordu: “Haber aldığımıza göre senin liderin, bu günlerde sana eza ve cefa ediyormuş. Fakat sen, öyle değersiz alalade bir şahıs olmadığın için biz senin orada heba olmana rıza göstermeyiz. Binaenaleyh, bize gel, sana şanına layık bir hürmet ve ihsanda bulunuruz.” Mektubu okuyup bitirince kendi kendime “İşte bir imtihan daha” dedim ve derhal mektubu yanmakta olan ocağın içine attım.

Bu üç sahâbî, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile bütün gazvelere katıldık­ları hâlde, sâdece bir gazveden geri kaldıkları için bu kadar ağır bir cezâya dûçâr oldular. Bu hâ­dise, mâzeretsiz bir şekilde Allâh yolundaki tevhîd mücâdelesinin dışında kalanlara ne büyük bir îkazdır.

Hakîkaten ne ibretlidir ki, bir insan, sahâbe sıfatına hâiz bulunacak, İslâm’ın en zayıf zamânında başta Bedir olmak üzere birçok muhârebelere iştirâk edip ölümle yüz yüze gelmiş olacak, sonra da Tebük gibi meşakkatli, fakat muhârebesiz bir sefere mâzeretsiz katılmamaktan dolayı bu derecede ağır bir muâmeleye mârûz kalacak!.. Bunda akıl ve iz’ân sâhipleri için ne müthiş bir ders ve ibret ile birlikte ne korkutucu bir mânâ mevcuttur. Her devirde olduğu gibi zamânımızda da İslâm’ın galebesini sağlamak için bir mücâdele vermek gerektiği dikkate alındığında, bu mücâ­delede çeşitli sebeplerle ağır davranıp ihmâlkârlık gösterenlerin durumları ne hazîndir. Bedir Gazvesi’nde bulunup Bedir gâzîsi olanlar, böyle bir ihmâli bu derece pahalı öderlerse, ya bizim gibi insanların hâli nice olur  diye düşünmek ve Allâh Teâlâ’nın emri mûcibince sâdıklarla berâber olmaya gayret etmek lâzımdır.

Bizim âyetlerimize öyle kimseler iman eder ki, onlarla kendilerine öğüt verildiği zaman secdelere kapanırlar ve Rablerine hamd ile tesbih ederler de büyüklük taslamazlar.

Onların yanları yataklardan uzaklaşır, korku ve ümid içinde Rablerine dua ederler ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan hayıra sarfederler.

Şimdi hiç kimse kendileri için, yaptıklarına karşılık gözler aydınlığı olacak şeylerden neler gizlenmiş olduğunu bilemez.

İnanan bir kişi, yoldan çıkan gibi olur mu? Bunlar birbirlerine denk değillerdir.(Secde 15.-17.)

İşlerimizin başı ve sonu Allah (c.c.)’a Hamd etmektir.

Gayret bizden, tevfik Allah (c.c.)’tan.

 

 

Hamza KORKMAZTüm Yazıları
Yorum Yaz