MENÜ

EBU’L A’LÂ MEVDUDİ’NİN BAKIŞ AÇISIYLA HACC SURESİ 49. VE 54. AYETLER ARASI

45 defa okunduYorumlanmadı kategorisinde, tarihinde yayınlandı
EBU’L A’LÂ MEVDUDİ’NİN BAKIŞ AÇISIYLA HACC SURESİ 49. VE 54. AYETLER ARASI

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

Hamd kendisinden başka ilah olmayan, mutlak manada tek güç ve kudret sahibi olan Allah’a mahsustur. Salat ve selam tüm peygamberlerin ve onları takip eden tabilerinin üzerine olsun.

49- De ki: “Ey insanlar, gerçekten ben sizin için yalnızca bir uyarıcı-korkutucuyum.”(94)
50- Buna göre, iman edip salih amellerde bulunanlar, onlar için bir bağışlanma (mağfiret) ve üstün bir rızık vardır.(95)
51- Ayetlerimiz konusunda acze düşürücü çabalar harcayanlar, onlar da alevli ateşin halkıdır.
52- Biz senden önce hiç bir Resul ve Nebi(96) göndermiş olmayalım ki, o bir dilekte bulunduğu zaman,(97) şeytan, onun dileğine (bir kuşku veya sapma unsuru) katıp-bırakmış olmasın.(98) Ama Allah, şeytanın katıp-bırakmalarını giderir, sonra kendi ayetlerini sağlamlaştırıp-pekiştirir.(99) Allah, gerçekten bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.(100)
53- Şeytanın (bu tür) katıp-bırakmaları, kalplerinde hastalık olanlara ve kalpleri (her türlü) duyarlılıktan yoksun bulunanlara (Allah’ın) bir deneme kılması içindir. Hiç şüphesiz zalimler, (gerçeğin kendisinden) uzak bir ayrılık içindedirler.
54- (Bir de) Kendilerine ilim verilenlerin, bunun (Kur’an’ın) hiç tartışmasız Rablerinden olan bir gerçek olduğunu bilmeleri için; böylelikle ona iman etsinler ve kalpleri ona tatmin bulmuş olarak bağlansın. Hiç şüphe yok Allah, iman edenleri dosdoğru yola yöneltip-iletmektedir.(101)

AÇIKLAMA

94. Yani, “Ben sadece bir uyarıcıyım ve sizin kaderinizi tayin eden değilim. Hüküm veren ve cezalandırma kararını veren Allah’tır.”
95. “İnananlar için mağfiret vardır.” Bu, Allah’ın onları hata, zayıflık, eksiklik ve fazlalıklarını görmezlikten geleceği anlamına gelir. Onlar için “bol rızık” vardır demek ise onlara orada izzetli bir şekilde bol bol nimetler verileceği anlamına gelir.
96. Nebi ile Rasûl arasındaki fark için bkz. Meryem açıklama notu, 30.
97. Temenna kelimesi Arapça’da hem “arzu” hem de “bir şey okumak” anlamına gelir.
98. Eğer birinci anlam alınırsa ayet: “Şeytan onun arzusunu yerine getirmesini engellediği” anlamına gelir. Eğer ikinci anlam alınırsa şu anlama gelir: “Peygamber ayetleri okuduğu sırada, şeytan insanların kafasında onların doğruluğu ve anlamı hakkında şüpheler yaratır.”
99. Eğer birinci anlam kabul edilirse: “Allah nebisinin arzusunu yerine getirir ve şeytanın engellerine rağmen onun görevini başarılı kılar. Peygamber’e (s.a) yaptığı va’dleri yerine getirerek vahiylerinin doğruluğunu teyid eder.” İkinci anlam kabul edilirse: “Allah, şeytanın insanların kafalarında yarattığı şüphe ve itirazları siler ve inen vahiylerle ilgili meydana gelen karmaşıklıkları ortadan kaldırır.”
100.”Allah bilendir” ve şeytanın kurduğu tuzaklardan ve onların etkilerinden haberdardır. “Hikmet sahibi” olduğu için de şeytanın tüm tuzaklarını bozar.
101. Yani, “Allah hem salih, hem de günahkar insanları sınamak için, şeytanın böyle tuzaklar kurmasına izin verir.” Çarpık bir kafa yapısına sahip olanlar bunlardan yanlış sonuçlara varmışlar ve doğru yoldan sapmışlardır. Oysa doğru düşünebilenler tüm bunların şeytanın aldatmaları olduğunu ve Peygamber’in mesajının Hakk’a dayandığını anlayıp kabul ederler. Onlar şeytanın bu denli çok uğraşıp karşı çıkmasının bile O’nun Hakk olduğunun bir delili olduğu sonucuna varırlar. Bu bölümün (52-54. ayetler) ciddiyetini kavramak çok önemlidir, çünkü bu konuda bir çok yanlış anlamalar meydana gelmiştir.
Konunun akışına bakacak olursak, bu ayetlerin Peygamber’in (s.a) arzu ettiği gayeye ulaşamadığını sanan sıradan gözlemcilerin bu boş iddiasını reddetmek amacıyla indirildiğini anlarız. Çünkü o, onüç uzun yıl boyunca insanları getirdiği Daveti kabule çağırmış ve sonuçta (görünürde) sadece bunda başarısızlıkla karşılaşmakla kalmamış aynı zamanda kendisine inanan bir grup müslümanla birlikte, yurdunu terketmek zorunda kalmıştı. Bu “sürgün”, O’nun Allah’ın Rasulü olduğu, Allah’ın yardım ve desteğine mazhar olduğu konusundaki iddialarıyla çelişiyor ve bazı insanlar bu nedenle şüphe duyuyorlardı. Bunun yanısıra bu insanlar Kur’an’ın hak olduğu konusunda da şüpheye kapılıyorlardı. Çünkü tehdit edildikleri ve daha önceden peygamberleri yalanlayan toplulukların başına gelen azap onlara gelmiyordu. Peygamber’in (s.a) düşmanları alay ederek şöyle diyorlardı: “Allah’ın yardımı nerede? Nerede bizi tehdit edip durduğu azap?” Kafirlerin bu şüphelerine, bir önceki bölümde cevap verilmektedir. Bu bölümde ise hitap bu propagandadan etkilenenlere çevrilmiştir. Özet olarak onlara verilen cevap şöyledir:
“Bir kavmin kendilerine gönderilen Peygambere yalancı demesi yeni bir olay değil, bu hep böyle olagelmiştir. Peygamberlerini yalanlayan toplulukların harabelerinden, onların bu nedenle nasıl helak edilip cezalandırıldıklarını görebilirsiniz. Eğer dilerseniz bundan ders alabilirsiniz. Azabın gecikmesine gelince, Kur’an hiç bir zaman kafirleri hemen cezalandıracağını söylememiştir. Azap indirmek Peygamberin işi de değildir. Azap gönderen Allah’tır ve O azabını indirmekte acele etmez. Şimdi size verdiği gibi, O, insanlara gidişatlarını düzeltmeleri için mühlet verir. Bu nedenle size yapılan azap tehditlerinin boş olduğunu sanıp aldanmayın.”
“Peygamberin arzu ve istediklerinin engellerle karşılaşması ve Mesajına karşı propaganda ile cevap verilmesi de yeni bir olgu değildir. Çünkü tüm evvelki peygamberler de aynı şeylerle karşılaşmışlardır. Fakat en sonunda Allah şeytanın tuzağını boşa çıkarır ve Rasûlü’nü zafere ulaştırır. O halde şeytanın eskiden beri yaptığı bu oyunlardan ve en sonunda başarısızlığa uğramasından ders almalısınız. Bilmelisiniz ki, bu engeller ve şeytanın tuzakları, doğru insanları İslâm’a çeken, şerefsizleri ise ondan uzaklaştıran birer imtihan ve araçtır.”
Fakat ne yazık ki konunun akışına çok uygun olan yukarıdaki basit ve apaçık anlama rağmen, bu bölümün sadece anlamını değiştirmekle ve konunun akışına aykırı bir anlam yüklemekle kalmayıp imanın temel ilkelerinde de şüpheye neden olan bir hadis büyük bir yanlış anlamalara yol açmıştır. Bu nedenle Kur’an’ın sahih tefsirinde hadislerin nasıl kullanılacağını göstermek üzere bu hadisin bir eleştirisini yapacağız.
Bu hadise göre, Peygamber’in (s.a) şöyle bir arzu ve isteği vardı: “Müşrik Kureyşlilerin İslâm’a karşı nefretlerini yumuşatacak ve onları İslâm’a yaklaştıracak veya en azından onların düşmanlıklarını kışkırtmayacak şekilde onların inançlarını daha az geliştiren vahiyler nazil olmasını arzu ediyorum.”
Peygamber böyle bir arzu içindeyken, bir gün Kureyşten bir topluluğun arasında oturduğu bir sırada Necm Suresi nazil oldu ve Peygamber (s.a) de bu sureyi okumaya başladı. 19-20. ayetlere: “Gördünüz mü haber verin, Lat ve Uzza’yı ve üçüncü (put) olan Menat’ı?” geldiğinde birdenbire “Bunlar yüce putlardır ve onlardan şefaat beklenilebilir” dedi. Bundan sonra Necm Suresi’ni sonuna kadar okudu ve sonunda secde yaptı. Bütün müslümanlar ve Kureyşli müşrikler de secdeye kapandılar, çünkü müşrikler diyorlardı ki: “Şimdi Muhammed’le aramızda hiç bir fark kalmadı; biz de Allah’ın yaratıcı ve rızık veren olduğunu kabul ediyoruz ve bu taptığımız putların sadece O’nunla aramızda şefaatçi olduğuna inanıyoruz.” Bundan sonra akşam Cebrail gelip: “Ne yaptın? Ben bu iki cümleyi getirmemiştim” dediğinde, Peygamber (s.a) çok üzüldü ve Allah, İsra Suresi 73-75. ayetleri indirdi: “Ey Muhammed! Onlar neredeyse, sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı düzüp uydurman için seni fitneye düşüreceklerdi; o zaman da seni dost edineceklerdi. Eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık, sen onlara biraz eğilim gösterecektin. O takdirde ise biz de sana dünyada da ve ahirette de kat kat azap tattırırdık. Sonra bize karşı bir yardımcı da bulamazdın.”
Fakat buna rağmen Peygamber (s.a) üzülmeye devam etti. Ta ki Allah aynı şeyin, daha önceki peygamberlerin başına da geldiğini belirterek onu teselli ettiği bu surenin 52. ayetini indirdi.
Bu sırada meydana gelen bir başka olay da, Peygamber’le (s.a) Kureyşliler arasında bir uzlaşma olduğu haberinin Habeşistan’daki muhacirlere ulaşmasıydı. Buna dayanarak muhacirlerin çoğu Mekke’ye geri döndüler, fakat döndüklerinde bu uzlaşma haberinin yanlış olduğunu ve İslâm ile küfür arasındaki savaşın eskisi gibi tüm şiddetiyle devam ettiğini gördüler.
Şimdi İbn Cerir ve daha bir çok müfessirin anlattığı ve hatta bir çok hadis kitaplarında da yer alan bu hikayeyi eleştirel bir gözle inceleyelim:
1) Bu hikayeyi rivayet edenlerin hiç biri, İbn Abbas hariç, sahabe değildir.
2) Ayrıntıları konusunda bir çok farklılık ve çelişkili rivayetler vardır.
3) Peygamber’in (s.a) söylediği rivayet edilen putları yüceltici sözlerin söyleniş şekli her rivayette farklıdır.
Bundan başka bu sözler, farklı hadislerde farklı kaynaklara dayandırılmaktadır: (a) Vahy geldiği sırada bu sözler şeytan tarafından araya sokulmuş, Peygamber (s.a) de bunları Cebrail’in söylediğini zannetmiştir. (b) Peygamber (s.a) kendi arzusunun etkisiyle bu sözleri kendisi söylemiştir. (c) Peygamber (s.a) bu sözleri söylediği sırada uyukluyordu. (d) Peygamber (s.a) bu sözleri bilerek, putların gerçekliğini sorgulamak amacıyla söylemiştir. (e) Şeytan bu sözleri vahyin içine sokmuştur. Peygamber (s.a) okuyor izlenimi vermiştir. (f) Bu sözleri okuyan herhangi bir müşrikti.
Hafız İbn Hacer gibi hadis alimleri, Ebu Bekr el-Cessas gibi fakihler, Zemahşerî gibi akılcı müfessirler ve İbn Cerîr gibi müfessir, tarihçi ve fakihler bu hikayeyi doğru kabul ederler ve bu surenin 52. ayetinin tefsiri olduğunu söylerler. İbn Hacer şöyle der:
“Bir tanesi hariç, bu hadisin isnadları ya zayıf ya da kesik (maktu) olmasına rağmen, hadisin bu kadar çok yoldan (senedle) rivayet edilmesi hikayede doğruluk payı bulunduğunun bir delilidir. İsnadı sağlam olan hadis, Said İbn Cübeyr hadisidir ki, Said, bunu İbn Abbas’tan rivayet etmiştir. (Taberi’nin zikrettiği) diğer iki hadisin ravileri de Buhari ve Müslim tarafından güvenilir (sika) bulunmuşlardır.”
Diğer taraftan bu hikayenin tamamen asılsız olduğunu söyleyen bir çok alim de vardır. İbn Kesîr der ki: “Bu hadisin hiç bir isnadı sahih değildir ve ben bu hadisin sahih bir yolunu bulamadım.” Beyhakî der ki: “Bu, rivayet kurallarına göre sahihliği ispatlanmamış bir hikayedir.” İbn Huzeyme’ye olay hakkında sorulduğu zaman “Bu hikaye mürtedler (zındıklar) tarafından uydurulmuştur” demiştir. Kadı ‘Iyaz der ki: “Bu hadisin altı sahih hadis kitabından hiç birinde yer almaması ve güvenilir raviler tarafından sahih hiç bir rivayetinin olmaması, onun zayıflığını gösterir.” Bunların yanısıra İmam Râzî, Kadı Ebu Bekr, İbn’ül-Arabî, Alûsî vs. hepsi de bu hadisi reddetmişlerdir.
Ne yazık ki bu hikayeyi reddedenler de meseleyi tam adaletle ele almamışlardır. Bu hikayeyi sadece “isnad” zayıf diye reddedenler vardır. Başka bir deyişle bunlar, eğer hadisin isnadı sahih olsa kabul edeceklerdir. Bazıları da bu hadis kabul edildiğinde tüm iman şüpheye düşeceği için kabul etmezler. Bu tür bir düşünüş tarzı müminleri tatmin edebilir, fakat İslâm’dan şüphe duyanlar veya İslâm’ın doğru görüşünü ortaya koymak için araştırma yapan bir kimse için bu ikna edici olamaz. Onlar böyle diyeceklerdir: “Bir hadis, büyük bir sahabi tarafından rivayet edilmiş ve hadis kitaplarında yer almışsa, imanımızı şüpheye düşürdüğü için bu hadisi reddetmemizi gerektiren bir sebep yoktur.”
Şimdi de hikayeyi, kabul edilmesinin imkansız olduğunu göstermek üzere eleştirel bir yaklaşımla ele alalım.
1) Hikaye kendi kendisinin yalan olduğunu ispatlamaktadır: (a) Hikayeye göre, bu olay Habeşistan’a yapılan birinci hicretten sonra meydana gelmiştir. Çünkü Muhacirlerin bazısı bu olayı duyduktan sonra Mekke’ye geri dönmüşlerdir. Habeşistan’a hicret peygamberliğin beşinci yılının Recep ayında meydana gelmiş ve Muhacirlerden bazıları üç ay sonra, yani aynı yılın Şevval ayında Mekke’ye dönmüşlerdir. (b) Bu olay nedeniyle Peygamber’in (s.a) “azarlandığı” iddia edilen İsra Suresi’nin 73-75. ayetleri ise, peygamberliğin onbirinci veya onikinci yılında, yani bu olaydan beş-altı yıl sonra nazil olmuştur. (c) Şeytanın ilka ettiği şeylerin iptal edileceğini bildiren bu ayet (52) ise, Hicret’in birinci yılında, yani “azarlama”dan yaklaşık iki yıl sonra nazil olmuştur. Aklı başında olan bir kimse, bu ekleme için Peygamber’in (s.a) altı yıl sonra azarlanacağını ve bundan iki yıl sonra da bu eklemenin iptal edileceğini kabul edebilir mi?
2) Hikayeye göre, bu ekleme Necm Suresi’nde olmuştur. Peygamber (s.a) “ve üçüncü (put) olan Menat”ı okurken, şeytanın ilka ettiği cümleyi de araya koymuş ve sonra yine sureyi okumaya devam etmiştir. Mekkeli müşriklerin bunun üzerine “Şimdi Muhammed’le (s.a) aramızdaki farklılıklar sona erdi” diyecek denli sevindikleri belirtiliyor.
Şimdi Necm Suresi’nin 19-23. ayetlerini araya eklenen cümle ile birlikte okuyalım: “Gördünüz mü -haber verin, Lat ve Uzza’yı, ve üçüncü (put) olan Menat’ı?- Bunlar yüce putlardır ve onlardan şefaat beklenilebilir. Erkek evlat sizin de, dişiler O’nun (Allah’ın) mu? Eğer böyleyse bu adaletsiz bir paylaşma. Bunlar, sizin ve atalarınızın adlandırdığı isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlara hiç bir delil (otorite) indirmemiştir. Onlar yalnızca zanna ve nefislerinin her arzu ettiklerine uymaktadırlar. Oysa, andolsun onlara Rablerinden yol gösterici gelmiştir.”
Sıradan bir okuyucu bile bu bölümde bir çelişki olduğunu farkedecektir. Putları “yücelttikten” hemen sonra tapanlara o sert eleştiri gelmektedir: “Ey akılsızlar! Nasıl oluyor da kızları Allah’a isnad ediyor da erkeklere kendinizi layık görüyorsunuz? Bütün bunlar sizin kendi uydurduğunuz şeylerdir ve Allah’tan bu konuda size hiç bir delil inmemiştir.” Araya eklenen bu cümle, bu pasajı değil Allah’a (Allah korusun) sıradan bir insana bile isnad edilmeyecek denli saçma bir ifade haline sokmaktadır. Hikaye bunu dinleyen tüm Kureyşlilerin akıllarını kaybetmiş olmaları gerektiğini varsayıyor. Aksi takdirde onların artık, Hz. Muhammed’le (s.a) aralarında hiç bir farkın kalmadığını söylemeleri imkansızdır.
Hikayenin kendi içinden çıkan bu deliller onun saçma ve anlamsız olduğunu ispatlamaktadır.
3) Şimdi de müfessirlerce bu ayetlerin iniş sebebini oluşturduğu söylenen olayların Kur’an’ın kronolojik dizilişiyle uygunluk içinde olup olmadığını ele alalım. Hikayeye göre, Necm Suresi’ne yapılan bu ekleme (tahrif) Peygamberliğin beşinci yılında meydana gelmiş; “azarlama” İsra: 73-75. ayetlerde olmuş ve bu olayın reddi ve iptalini içeren ayetler, tahrifin meydana geldiği aynı dönemde nazil oldu, yahut da azarlamanın yer aldığı ayet Hacc Suresi ile birlikte nazil oldu. Birinci durumda bu ayetlerin (İsra: 73-75) neden Necm Suresi’ne dahil edilmediği sorusu ortaya çıkmaktadır. Neden bu ayetler indirilmiş olduğu halde altı uzun yıl bekletilip İsra Suresi’ne dahil edilmiş ve 52-54. ayetler bundan sonra neden iki yıl daha bekletilip Hacc Suresi’ne dahil edilmişlerdir? Bu, bir olay üzerine nazil olan ayetlerin yıllarca bekletilip o veya bu sureye gelişigüzel dahil edildiği anlamına mı gelmektedir? İkinci durumda ise şöyle bir soru ortaya çıkmaktadır: “Azarlama”yı içeren ayetlerin (İsra: 73-75) , bu olaydan altı yıl sonra, adı geçen olayı iptal eden ayetlerin de (Hac: 52) olaydan dokuz yıl sonra nazil olmasının mantıkî bir dayanağı var mıdır? “Azarlama” ve “iptal”in İsra ve Hacc Surelerinde nazil olmalarının sebebi neydi?
4) Şimdi de Kur’an’ı doğru değerlendirmenin üçüncü ilkesini ele alalım.
Kur’an’ın doğru anlaşılıp değerlendirilebilmesi için, belirli bir yorumun Kur’an’da konunun akışı içinde bir anlamı olup olmadığının incelenmesi gerekir. İsra: 71-77. ayetlerine şöyle bir göz atmakla bile, 73. ayette yer aldığı söylenen “azar”ın hiç bir anlamı olmadığı ve bu sözlerde azar ve tenkidin yer almadığı, çünkü ayette geçen ifadede Peygamber’in Kâfirlerin fitnelerine aldandığı iddiasının reddedildiği kolayca anlaşılabilir. Hacc Suresi’nde 52-54. ayetlerden önceki ayetleri dikkatle incelersek, burada Peygamber’i “tahrif” nedeniyle teselli etme ve olaydan dokuz yıl sonra onu teselli etmenin gereği ve yeri olmadığı anlaşılır.
5) Biz diyoruz ki, Kur’an’ın metni hadise aykırı bir delil teşkil ediyor ve hadis Kur’an’daki ifade tarzına, konunun akışına, düzenine vs. uymuyorsa, bu isnadı ne kadar sağlam olursa olsun hiç bir hadis kabul edilemez. Bu olayı, bu bakışla ele alırsak, şüphe içinde olan bir araştırmacı bile bu hadisin yanlış olduğu sonucuna varacaktır. Mümine gelince, o hadisin sadece bu ayete değil, Kur’an’daki daha pek çok ayete muhalif olduğunu bildiği için bu hadisi asla kabul etmez. O, Peygamber’in (s.a) değil, belki de hadisin ravilerinin şeytan tarafından aldatılıp saptırıldığına inanmayı tercih eder. O, Peygamber’in (s.a) kendi arzusuna uymak için Kur’an’dan bir tek sözü bile tahrif edebileceğine asla inanmaz.
Onun gönlünde şirkle tevhidi birbirine katıp kâfirlerle uzlaşma yapmak gibi arzu doğabileceğine veya Allah’ın kâfirleri hoşnutsuz kılacak ayetleri indirmemesini arzu edebileceğine yahut da Vahye her an şeytanın sanki Cebrail getiriyormuş gibi sözler katabileceğine, şüpheli ve gevşek bir şekilde indirilmiş olabileceğine de asla inanmaz. Bunlardan her biri, Kur’an’ın apaçık ayetlerine ve gerek Kur’an’dan gerekse Peygamber’den (s.a) öğrendiğimiz İman’ın temel ilkelerine aykırıdır. Allah bizi, sadece “sahih” olduğu için kişiyi yukarıdaki zanları kabule götüren böyle hadisleri kabul etmekten korusun.
Şu konuyu ele almak da faydalı olacaktır: Nasıl olmuş da bu kadar çok ravi bu hadisi rivayet etmişler? Bu, bu olayda bir gerçeklik payı bulunduğunu göstermez mi? Aksi takdirde, çok güvenilir ve büyük hadis alimlerinin de içinde bulunduğu bu kadar çok ravi, Kur’an’a ve Peygamber’e (s.a) böyle büyük bir iftira etmezlerdi. Bu sorunun cevabı güvenilir hadis kitaplarında, Buhari, Müslim, Ebu Davud, Nesâî ve Müsned-i Ahmed’de yer almaktadır. Olayın gerçek yüzü şöyledir:
Peygamber (s.a) Necm Suresi’ni okumuş ve sonunda secde etmiştir. Bunun üzerine tüm dinleyenler, müslüman olsun müşrik olsun, secdeye kapanmışlardır. Olay budur ve bunda bir gariplik de yoktur. Durumu şöyle bir inceleyelim: Peygamber (s.a) çok veciz olan Kur’an’dan şiddetli bir bölümü etkileyici bir şekilde okuyordu. Doğal olarak bu durum duygusal bir etki yaratıp ve dinleyenler ister istemez onunla birlikte secdeye kapandılar. İşte Peygamber’in (s.a) müşriklerin putlarını yücelttiği şeklindeki hikayeye gelince, Kureyşliler bunu, “yenilgi”lerini gizlemek için uydurmuş olmalılar. Herhalde içlerinden veya öteki kimselere bu yenilgiyi şöyle diyerek açıklamaya çalışmış olamalılar: “Biz Muhammed’in bizim putlarımızı yücelttiğini duyduk. Bu nedenle onunla birlikte biz de secdeye kapandık.” Habeşistan’daki Muhacirler ise Peygamber’le (s.a) Kureyşliler arasında bir uzlaşma olduğuna işaret eden bu uydurma hikayeyi duyunca, Mekke’ye dönmüşlerdir. Müslümanlarla müşrikleri bir arada secde ederken gören birisi, aralarında uzlaşma ve barış yapıldığını sanmış olmalı ve bu hikaye Habesiştan’daki Muhacirlere kadar ulaştığında haberi tetkik etmek imkanı olmayan Muhacirlerden yaklaşık 33 kişi Mekke’ye dönmüştür.
Bu üç olay -Kureyş’in secde etmesi, onların bu olayı kamufle etmek için yaptıkları açıklama ve Habeşistan’daki Muhacirlerin geri dönüşü- böyle bir hikaye oluşturmak üzere birleştirilmiştir. Öyle ki, bazı güvenilir alimler bile buna kanmışlardır. Çünkü insanoğlu yanılır ve takva sahibi akıllı kimseler de bundan müstesna değildir. Fakat muttaki kimselerin hatası, çok daha zararlıdır. Çünkü saf insanlar, doğru davranışlarıyla birlikte onların hatalarını da gözü kapalı kabul ederler. Diğer taraftan fitneciler, salih insanların bu hatalarını toplarlar ve bunları, tüm hadis kitaplarının yanlış olduğunu ve reddedilmesi gerektiğini ispatlamakta kullanırlar.

Yorum Yaz