sohbetlerözlü sözleryazarlarmakalelervideolar
DOLAR
8,4396
EURO
10,0747
ALTIN
492,32
BIST
1.393
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Ankara
Açık
34°C
Ankara
34°C
Açık
Pazar Az Bulutlu
34°C
Pazartesi Az Bulutlu
34°C
Salı Sıcak
36°C
Çarşamba Sıcak
35°C

BEŞERİ SİSTEMLER

BEŞERİ SİSTEMLER
16.02.2021
0
A+
A-

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

ÖNSÖZ

Hamd, âlemleri yoktan var eden yegâne hakimiyet sahibi Allah(cc)’a dır. O’na (c.c.) kulluk eder O’ndan (c.c.) yardım dileriz. Salat ve selam son Rasul Hz. Muhammed (sav)’in, Ehl-i Beytine, Sahabesine ve tüm Mü’minlerin üzerine olsun.

Şüphesiz insanoğlu yeryüzüne kulluk için gönderilmiştir. Misak âleminde Allah (cc)’a söz veren insanoğlu yeryüzüne gönderilip imtihana tabi tutulmuştur. İnsanoğlu mekân, şart gözetmeksizin sırtına yüklenen emanet ile yeryüzün halifesi olarak vazifelendirilmiştir. Hangi şartlar altında olursa olsun halifeliğinden taviz vermemekle sorumlu tutulmuştur.

“Hani Rabbin, Meleklere: “Muhakkak ben, yeryüzünde bir halife var edeceğim” demişti…”(Bakara/30)

“Halife, kendisine otorite tarafından verilen görevleri, onun yerine kullanan kişidir. O halde insan malik değildir, o sadece Allah’ın temsilcisidir ve kendisine gerçek Hâkim tarafından verilenler dışında hiçbir güce sahip değildir. Bu nedenle, kendi istediklerini yapma hakkına sahip değildir. Onun görevi, temsil ettiği otoritenin isteklerini yerine getirmektir. Eğer verilen yetkileri kendisinin sanır veya bu yetkileri kendi arzularına göre kullanırsa veya bir başkasının hâkimiyetini kabul edip, onun isteklerine boyun eğerse, bu isyan ve ihanet olur.”[1]

Yeryüzüne gönderiliş gayesini anlayan insanoğluna düşen artık ölene kadar bu vasfını kaybetmeme mücadelesini vermek olacaktır. Fakat şu da bir gerçektir ki; insanoğlunun Allah (cc)’a karşı yerine getirmesi gereken sorumluluklarından rahatsız olanlar da elbette ki vardır. Bu rahatsızlık ilk olarak şeytan tarafından dile getirilmiştir. O Allah (cc)’ın hükmünü beğenmemiş ve Âdem (as)’a secde etme hadisesindeki hatadan kendisini sorumlu tutmayıp insana karşı büyük kin ve düşmanlık duymaya başlamıştır. Bu kini ve düşmanlığı ise insanları Allah (cc)’dan uzaklaştırmak isteği ve azmiyle desteklemiştir. Dolayısıyla insanları Allah (cc)’a kulluktan uzaklaştıracak sebepler, hileler üretmeye koyularak şeytanlaşan insanlar aracılığıyla yeryüzündeki savaşını sürdürmektedir.

Bu kitapta ele alacağımız “Beşeri Sistemler” şeytanın hedefine ulaşmak için verdiği mücadelenin bir neticesidir. Bu kitapta göreceğiz ki Beşeri Sistemler, Allah (cc)’a kulluğun önündeki büyük engeldir. Çağımızda ise bu sistemlerin insanlara özgürlüğü ve saadeti getirdiği yönünde büyük propagandalar yapılmaktadır. Bu propagandanın kabul görmesinin en önemli sebebinin ise cehalet olduğu aşikârdır. Biz de Kur’an’dan aldığımız nur ile bu sistemlerin hilelerini ortaya çıkarmaya gayret gösterdik. Gayret bizden başarı Allah’tandır.

 

İLAH VE SAHTE İLAHLAR

İnsanoğlu yeryüzünde Allah azze ve celle’ye kulluk etmek için yaratılmış bir canlıdır. İtaatini Allah’tan başkasına yapmakla Allah’tan başkalarını ilah kabul etmiş olur. Şurası kesindir ki her kabullenişin hayata yansıyan bir yönü mutlaka vardır. Allah’u Teâlâ’dan başkasını ilah kabul etmenin yaşantıdaki yönü çoktur ve her yönü ile insanları sapıtmada ayrı etkileri vardır. Nihai olarak insan fıtratına uymayan itaat ve ibadet şekilleri gündeme gelir ve saf fıtratların, hak İlah olan Allah’tan kopmasına, yaratılışına aykırı davranmasına sebep olur. Yaratılışımızdaki asıl maksat Allah’a kulluktur. Bu kulluğu yerine getirmeyenler, şereften yoksun zavallılar olmaya mahkûmdurlar.

Hz. Muhammed (Sas)’in gönderildiği toplum da Allah azze ve celle ’den gayrı ilah edinilen saygı duyulan kurban kesilen ve insanlar arasında hükmeden birçok sahte ilah mevcut idi. Hatta bu günde durum aynıdır. İlah olarak Allah’ı kabul eden fert ve toplumların oluşturduğu bir düzen ile Allah azze ve celle’ den başkalarını ilah kabul ederek beşerin istek ve arzularına göre hayatını şekillendiren fert ve toplumlar.

“İlah; kendisine ibadet edilen, her şeyden çok sevilen, tazim ve tesbih edilen mutlak varlık. Lügatte, örtünmek, gizlenmek, alışmak ve kulluk anlamında kullanılmakla beraber genelde ibadet edilen, tapınılan nesnelerin ortak adı olmuştur. Ancak İslâmiyet’in saf tevhid akidesi, tapılacak, ibadet edilecek; kâinatın ve eşyanın yaratıcısı ve yoktan var edicisi olarak sadece Allah’ı kabul etmektir. Bu yüzden, ‘Allah’ lâfzî sadece İslâm’ın kabul ettiği ilah inancının âlemi (özel ismi)’dir.

1.İnsanın zihninde ibadete ve ilâh edinmeye iten etkenin asıl kaynağı, kişinin muhtaç ve güçsüz oluşudur.

İnsan, kendisinin ihtiyaçlarını gidermeye gücü yeten, sıkıntılara karşı ona yardım eden, gerektiği an onu koruyan, ıstırap ve korkusu halinde korkusundan onu emniyete çıkaran bir varlıktan başkasına ibadet etmeyi aklına ve hayaline bile getirmez.

2.Yine kişinin inancına göre ihtiyaçları gideren, dualara icabet eden, isteklere cevap veren bir varlığın, mevki bakımından yüceliğini itiraf etmekle kalmaz, kuvvet ve kudretteki üstünlüğünü de itiraf eder.

3.Şu dünya hayatında kişinin ihtiyaçlarının, çoğunlukla sebep ve sonuç kanunlarına göre olması ve ihtiyaçlarını gidermek için yaptıklarının çoğunun, duygusu, görgüsü altında ve bilgisi çerçevesinden çıkmayacak bir durumda gerçekleşmesi nefsinde o varlığa kulluk etme arzusunu meydana getirmez.

Buna bir örnek verelim: Bir şahıs bazı ihtiyaçlarına sarf etmek için bir mala muhtaçtır. Bunun için başka bir şahsa gider ve ondan bir iş veya vazife ister. O da bunun isteğini kabul ederek bir iş verir. Sonra işine göre ücretini öder. Bu işçi, inanmak şöyle dursun işverene ibadet etmeyi aklına bile getirmez. Çünkü O, kendisine emek harcatan, yorulmasına yol açan işi ve iş düzenini bütün yönleriyle bilmekte, gözleriyle müşahede etmekte, işverenin kendisi için belirlediği çalışma yöntemi hakkında bilgi sahibi olmaktadır. Çünkü kendisine tapınılan “mabud” un kişiliği, zatı ve gücü gayb perdesi arkasında olmadıkça ve bütün ihtiyaçları gideren gücü gizli kalmadıkça, insanın ona ibadet etmesi mümkün değildir.

İşte bu fikirden hareketle, mabud için isim olarak öyle bir kelime seçilmiştir ki, bu kelime, görünmezlik ve derin şaşkınlık anlamı ile birlikte yücelik üstünlük ve şereflilik manalarını da ihtiva eder.

4.Nihayet kaçınılması imkânsız tabii hallerden biri de, insanın aşkla ve şevkle yöneleceği şahsın, ihtiyacı anında ihtiyacını gidermeye, sıkıntıya düştüğü zaman sıkıntısından kurtarmaya, ızdıraplı anlarında acılarını dindirmeye gücü yetsin.Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, “İlâh” kelimesinin mabud hakkında kullanılmasına sebep olan faktörler şunlardır: İhtiyaçları gidermesi, amelin karşılığını vermesi, sükûnet bahşetmesi, yüceliği ve hükmü altına alıp koruması. Bu kuvvetli varlığın hâkimiyeti abidin ihtiyaçlarını karşılar, musibet anında onu korur. Aynı zamanda gözlerden o derce gizli olmalı ki insanların idrak edemediği sırlardan daha da esrarlı olsun ve insan ondan korktuğu kadar iştiyak ve sevgi de duysun.

İlâh kelimesinin yukarıda geçen çeşitli manaları arasında kesin görüşe sahip bir kimsenin rahatlıkla anlayabileceği mantıkî bir bağ vardır. Ne olursa olsun herhangi bir şeyi kendisi için veli, yardımcı, kötülükleri uzaklaştıran ihtiyaçlarını gideren, duasını kabul eden, zarar ve fayda vermeye gücü yeten bir varlık olarak görürse ve bütün bunları tabiat kanunları çerçevesi dışında manalarla anlayıp onlar hakkında kabul ederse, bu inandığı şeyin bu âlemin nizamı üstünde, bir otoriteye sahip olduğunu kabul etmesinden ileri gelmektedir. Yine bir kimse birinden korkar, ondan sakınır, gazabının kendisine zarar vereceğine, hoşnutluğunun fayda sağlayacağına inanırsa, onun bu inancının ve hareketinin kaynağı, bu kişinin yaşadığı çevre üzerinde bir otoriteye sahip olduğu düşüncesinin zihninde yer etmesinden doğmaktadır. Neticede itibari ile yüce Allah’a inandıktan sonra, Allah’tan başkasına dua eden ve ihtiyaçlarını O’ndan başkasına arz eden kimsenin bu yanlış inancı, uluhiyet otoritesinin her hangi bir kısmında onun, Allah’a ortak olduğuna inanmanın dışında başka bir sebepten kaynaklanmaz. Aynı şeklide kim Allah’tan başkasının hükmünü kanun sayar, emir ve yasaklarını uyulması gereken bir şeriat telakki ederse, onun otoritesini üstün kabul etmiş demektir.

Sözün özü şudur: Ulûhiyetin aslı bir otoritedir. İster insanlar onun hükmünün bu âlemde tabiat kanunlarına hâkim olduğuna inansın, isterse insanın dünya hayatında onun emrinin de itaati ve boyun eğmeyi gerektirdiğini kabul etsin veya etmesin netice aynıdır.[2]

İlah kelimesi aslında gerçek İlah’a ait bir isim olmakla beraber, Arapçada genel anlamda Allah için kullanılan cins ismi durumunda olduğundan, batıl ilahlar hakkında da kulla­nılır. Gerçek ilah olmasa bile, çeşitli kimseler tarafından ta­pınmaya konu edilmiş olan her varlık, bu kelime ile gösteri­lebilir. Buna rağmen Kur’an’da ekseriya gerçek ilah hakkın­da kullanılmış, batıl ilahlar için oldukça az varid olmuştur. Allah, bu kelimeyi batıl ilahlar hakkında kullanırken, ya müşriklerden nakil ve hikâye ettiği sözlerde getirir veya bir zamirle onlara nispet eder (ilahları, ilahlarınız, ilahın vb.). “Allah ‘tan başka taptıkları ilahlar kendilerine fayda ver­medi, ziyanlarını artırmaktan başka bir şeye yaramadı.”(Hud/101) ayetinde olduğu gibi, Müşriklerden nakil veya onlara izafe hallerinde bile, birçok müfessir, “sizin iddianıza göre ilah olan”, “ilah olduğunu iddia ettiğiniz” gibi ibarelerin mukad­der olduğunu düşünür. Gaye, o sahte ilahlara, Allah’ın bir ha­kikat tanımadığını ortaya koymaktır.[3]

 

İlah, kulluğun karşıtıdır. Kulluğun karşıtı, zıt anlamlısı ise efendiliktir. Kendisine tapılan, yani kulluk sunulan merci efendi, bir başka deyimle ilah ‘tır, Tıpkı Kur’an’da buyrulduğu gibi: “De ki: Ben insanların Rabbine sığınırım. İnsanların melikine, insanların ilahına.” ‘İbadet kastı taşıyan davranışları Allah’tan başkasına arz eden Allah’a kul olmamıştır. Bu takdim O’nunla birlikte ol­muş veya Onsuz olmuş fark etmez, Hukuk yasalarını, Allah’ın onları bize tebliğ ettiği yol dışında birine dayandıran kimse tek Allah’a kul olma misyonunu gerçekleştirmiş ol­maz! Allahu Teâlâ’yı ilah edinmek hayatı Allah (c.c.)’ın kanunlarına göre düzenleyip, Allah (c.c.)’ın dışında kanun ve hukuk ortaya koyanları kanun ve hukuklarıyla birlikte red­detmek demektir. [4]

Sonuç olarak şunu söylüyoruz: Yeryüzünde insanların kutlu ve mutlu yaşayabilmeleri “İlah ve İlahlar” konusundaki tercihlerine bağlıdır. Tek ilah olarak Allahu Teâlâ’yı tercih edenler ebedi mutluluğa ererler. Ancak Allah (cc)’ ın dışında insanlara hukuk ve nizam belirlemeye ve uygulamaya kal­kışan sahte ilahları tercih edenler ise ebedi hüsrana uğrarlar. Evet, herkim kendi yanından çıkardığı sistemi kulların haya­tına tatbik etmeye kalkışırsa ilahlık iddia ediyor demektir, ister bunu açıktan açığa söylesin, ister söylemesin… Ve her kim insanlara böyle sistem koyma hakkını tanırsa onları ulûhiyetini kabul ediyor demektir, İster onlara Şeriat-ı garra’ya rağmen hukuk ve nizam ortaya koyanlara ilan adını versinler ister vermesinler.[5]

 

SAHTE İLAHLAR DÜZENİNİN MAHİYETİ

Sahte ilahlar düzeni, heva ve heves ürünüdür. İnsanların hevalarını ilahlaştırmasıyla bu düzen kurulmuştur. Aynı zamanda da Allah (cc)’a karşı başkaldırmış bir sistemdir. Dolayısıyla sahte ilahlar düzenine hevalar rejimi de diyebiliriz.

Sahte ilahların oluşturduğu sistemler insanoğlunun hayatını beşikten mezara kadar parlamento ve parlamenterlerin düşüncelerine dayandıran kul yapısı bir rejimdir. Hakimiyet kayıtsız şartsız Allah’ındır ilkesini Hakimiyet kayıtsız şartsız Milletindir safsatası ile değiştiren bir rejimdir. Gerek eski Yunan düşüncesinde olsun gerekse günümüzde var olan bütün sahte ilahlığa dayanan ideolojilerdeki dinin resmi ismi Demokrasidir. Bilindiği gibi Demokrasi çok ilahlı Yunan düşüncesinin bir sonucudur.

Dünyada tartışılan konuları dikkatli incelersek, insanı ilahlaştıran eski Yunan toplumu ile çağdaş devlet modelleri arasında ciddi paralellikler kurabiliriz. Bir şairin “Sıla derdine düşünce/Anlarsın Yunanlıya kardeş olduğunu” sözlerini aklıma getiriyorum da bir tuhaf oluyorum.[6]

Evet, Demokrasi her yönüyle Yunan toplumunda sözü edilen sahte ilahların oluşturduğu bir sistemdir. Bu nedenle şuan yeryüzünde var olan bütün beşeri düzenlerin biricik annesinin Demokrasi olduğu konusunda bir şüphe yoktur. Demokrasi, Allah (cc)’a başkaldıranların iradelerine dayanan bir rejimdir.

Nureddin Topçu Devlet ve Demokrasi isimli eserinde şunu söylüyor; “Batıdan gelen her fikir gibi, Demokrasi bizde halka amentü gibi ezberletildi. Tenkit ve münakaşa edilmedi. Bünyemize uygunluğunun şartları üzerinde düşünülmedi. Hukuk ve ahlak yönünden tahlili yapılmadı. Değeri hakkında itirazlar yapılıp, cevapları aranmadı. Tek kelime ile üzerinde düşünülmeden körü körüne benimsendi. Bu sebeple istibdatın çilesini doldurduktan sonra, Demokrasi denen Rousseau’nun tabiriyle bu ilahlar rejiminin bir hayli kahrını çekmeye mahkûm olduk.

Cemil Meriç, ilahlar rejimi olan Demokrasi hakkında şunları kaydediyor; “Demokrasi; her çağ kendi rüyalarını, kendi amellerini söyletmiş bu kelimeye… Her demagog kendi yalanlarını! Uğrunda sel gibi kan akıtılmış. Nedir bu Demokrasi? Voltaire: “Katıksız Demokrasi, ayak takımının despotizmidir.” Diyor. De Maistre de şöyle diyor; “Demokrasi hırstır.” Thierry ise şöyle diyor: “Demokratik Cumhuriyetlerin sonu ahlaki bir alçalıştır.”[7]

Batılı bir yazar Demokrasi hakkında şöyle diyor; “Demokrasi bir fenalık ve musibettir. Eğer ondan kurtulma çaresini kabul etmezsek çatlayıp gebereceğiz. Demokrasi barbarlığın siyasi safhasıdır.[8]

CB Muepheson şöyle diyor; “Artık Demokrasi üzerinde fazla düşünmüyoruz. Düşündüğümüz zamanda, Demokrasi hakkında okuduklarımızda, duyduklarımız arasındaki karışıklık yüzünden bu işten vazgeçmek durumunda kalıyoruz.”[9]

Demokrasi, güçlü kuvvetli insan ve teşkilatların insanları şaşırtmak ve bu şaşkınlığından istifade ederek kullanmak için buldukları bir efsunlu slogandır. Hiçbir zaman gerçeğe dayanmakta değildir… Görünmez bir diktatorya kurmakta­dır… Diktatoryası görünmez olduğu için sürmektedir, kalıcı olmaktadır… Aslında iddia edildiği gibi, güçsüzü değil, güçlüyü desteklemektedir… Akılsızı, idraksizi, kabiliyetsizi, bilgisizi, sade insanı değil; akıllıyı, idrakliyi, kabiliyetliyi, bilgiyi ve kurnazı beslemekte, semirmektedir tabi olarak… Zaten her zaman, zemin ve şart, doğal olarak kurnazın emrinde olur, ona ram olur.

Demokrasi, halk idaresi değildir, halkın idaresi değildir, halkın kendi idarecisini seçişi değildir. Söylendiği gibi, halkın vicdan; fikir ve inanç hürriyetini koruyan bir sistem de değildir… Hasılı, demokrasi, iddia edilen vasıfların gerçek anlamda hiçbirine sahip değildir… O bir efsundur,söylenenlerin hiçbirini gerçek­leştirmiyor, ama gerçekmiş gibi varmış gibi gösteriyor…

İnsanın kendi kendini tatmin etme imkânı vermesi bakımın­dan, yalnız hayalle doyan halkın tek teselli kaynağı oluyor demokrasi… Hâlbuki bu ise kaderi değiştirip halkı gerçekle de tatmin etmenin yolları vardır ve de bulunmalıdır bu yol­lar… Bütün geri kalmış, güçsüz kalmış milletler için tek kur­tuluş yolu da gerçeğin faydasına sığınmaktır… Bu da o mil­letlerin elitlerine düşen bir namus borcudur.[10]

Demokrasi; insanların canlarını, mallarını, dinlerini akıl ve namuslarını tahrip eden bir şeytan iradesidir.[11]

Demokrasi; insan aklının, yani, bazı insanlar için geçerli olabileceği varsayımı üzerine oturur. Demokrasi iddia edil­diği üzere tevazu veya eşitlik kavramı üzerine oturmamıştır. Tam aksine, insanın kendini beğenirliği, kendine taparlığı, yani egosu demokrasiye tarla olmuştur. Herkes için geçerli olabilecek prensipleri, tecrübeleri, binlerce yıllık gözlemleri bir takım insanların egosu reddetmiş ve bu acımasız red de­mokrasiyi doğurmuştur. Daha başka bir deyimle demokrasi­yi kullanmak durumunda olan kurnazlar, onu asla kullana­mayacak olanlara, kendi akıllarını tabu kabul ettirip tuzağa düşürmüş ve demokrasi egoizminin karanlık kucağına at­mıştır insanlığı… Öyle bir tabudur ki demokrasi, insanoğlu­nun bütün tarihi boyunca böyle bir mutlak itaata sürüklemiş başka bir tabusu olmamıştır. Zira demokrasi insana kendini tabu edinmesi hakkını veriyor, daha doğrusu o hayal içine yuvarlıyor. Böylece kendi şanını zikreden dervişler misali, insanı kenefi kendine tapma hayalinin renkli rüyaları alemine bırakıyor. Demokrasi’yi kelime olarak, lügat olarak ele alıp onun taşıdığı anlamı izah etmeye kalkmak, insanı slogan arkasında koşturarak idare etme mevkiinde olanlara yardım etmek­ten başka bir anlam taşımaz, Zira kelime bir slogan kelime­dir ve bugünün dünyasını idare edenler, asla hududları belir­lenip müsbet sonuçlara götürülmeyecek sloganlarla insanla­rı aldatarak idare etmektedirler. İnsanı idare etme sanatı ve marifeti demek olan siyaset, ayni işi yalanla dolanla yapmanın deyimi olan politikaya dönüştükten sonra, slogan sal­tanatı kurulmuştur insanın üzerine..

Bir sloganın gerçekleşebilip gerçekleşmeyeceğini düşünmesi, çıkarması asla mümkün olmayan ve de olmayacak olan yığınlar, “kendi kendisini idare etmek” sloganı ile nasıl aldatılmıştır, kendi kendisini nasıl inkâra sürüklemiştir; bu slogana, nice değerler feda edilmiş, nice değişmez değişti­rilmez yasalar ayaklar altına alınmıştır. Yığınlar için imkansızlık, kuvvetliler için mutlak hakimiyet getiren bu gerçek dışı slogan uğruna, insanın tarihi boyunca yaşayarak ve düşüne­rek biriktirdiği değişmez gerçekler silinip süpürülmüştür![12]

Her ne kadar Demokrasi halkın bizzat kendi kendisini yönetmesi diye tanımlanırsa da, bu gerçekten imkânsız bir şeydir; hatta ne çağımızda ne herhangi başka bir çağda basit bir gerçeklik payı olabilen bir şeydir. Kendimizi kelimelerle aldatmayalım. Ayrıca aynı insanların, aynı anda hem yöneten, hemde yönetilen olabileceklerini kabullenmek çelişkidir.[13]

Bir Batılının ifadesiyle, demokrasi; kuvvetlinin elindeki fahişe kadın gibidir… Kuvvetini yitirdiği yahut kuvvetliyi bulduğu zaman yanındaki erkeğe terk eder. Kuvvetliden daha çok kuvvetliye kaçan bir fahişe gibi…[14]

Demokrasi, Hakkın değil kuvvetin iktidarıdır. Mazlumları değil zalimleri gözeten bir sistemdir. Buna benzer birçok sebepten ötürü demokrasi fayda değil zarar sağlayan bir sistemdir. Ondan fayda beklemek ya da ummak ahmaklık ve cahilliktir.

Başlı başına Allah’ın kural ve kanunlarına engel olmak için çalışan ve çabalayan bir rejimdir. Allah’ın hükümlerinin olmadığı yerde huzur aramak ve sonuç aramak imkânsızdır. Çöküş eninde sonunda gerçekleşecektir. Tıpkı bozuk bir temel üzerine yapılan binaların çökmeye mahkûm olmaları gibi…

“Sizin Allah’tan başka taptıklarınız, Allah’ın kendileri hakkında hiç bir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın ad olarak adlandırdıklarınızdan başkası değildir. Hüküm, yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur, ancak insanların çoğu bilmezler.” (Yusuf/40)

Demokrasi; Allah’ın hükümlerine mukabil veya onların yerine geçmek üzere kanunlar yasalar ve hükümler vazetme yetkisini insanlara veren bir sistemdir. Yani Demokrasi, insanı insanın ilahlığına mahkûm eden bir rejimdir. Her ne kadar dilleri ile bir insana kulluk yapılmadığı söylense de; Demokrasinin var olduğu toplumlarda insanların insana kulluğu kaçınılmazdır.

HEVALARIN İLAHLAŞMASI

“İnsan ilâhın ne olduğunu, Rabb ‘in ne anlama geldiğini, ibadetin neden ibaret olduğunu, dinin neye dendiğini anlamazsa, şüphesiz, Kur’an-ı Kerim’in tamamı onun gözleri önünden, manasından hiç bir şey anlaşılmayan, gelişi güzel bir söz yığını gibi geçer gider. Bu durumda da, tevhidin hakikatini bilemez; şirkin anlamını kavrayamaz; ibadetini Allah’a tahsis etmeye gücü yetmediği gibi, Din‘inde de ihlasla Allah’a yönelemez. Bu dört terimin ifade etmek istediği mana zihinlerde kapalı, karışık kalırsa ve onların manaları hakkında insanın bilgisi noksan olursa, tabii ki ona Kur’an-ı Kerim’in hidayet ve irşad adına sunduğu şeyler karışık görünür. Kur’an-ı Kerim’e inanmakla beraber, inancı ile bütün amelleri noksan kalır. Durmadan “Allah’tan başka ilâh yoktur” kelime-i tevhidini tekrarladığı halde Allah’tan başka birçok ilâhlar edinir.”[15]

Yeryüzünde dinsiz insan olmadığı gibi, ilahsız insanda yoktur. Yani herkesin sahip olduğu ferdi ve toplumsal bir yaşantısı olduğu gibi bu yaşantının temelini oluşturan bir akide ve bu akideye yön veren birde ilahı kesinlikle vardır. Hiçbir ilahı tanımadığını söyleyen kimseler kendi hevalarını kendilerine ilah edinenlerdir. Allahu Teala Ayeti Kerimede şöyle buyurmaktadır;

“ O heva ve hevesini ilah edineni görmedin mi? Şimdi onun üzerine sen mi vekil olacaksın?” (Furkan 43)

“Heva kelimesinin lügat manası; Yukarıdan şahinin inişi gibi hızla süzülüp inmek, fırlamak, düşmek, mahvolmak ve rüzgâr gibi esmek, batmak ve kabın boş olmasıdır. Başka bir ifade ile heva; değersiz, neticesiz ve boş kuruntular manasına gelir. İslami ıstılahta heva; Nefsin şehvetlere eğilimi, keyfe ve rahata düşkünlüğü ve vahyi hafife alarak diline geldiği gibi konuşmasıdır.”[16]

İnsanların heva ve hevesleri, arzularına uygun ve akıllarına esen her şeyi yapmaları, Tek ve Mutlak Yaratıcı ve hü­kümlerinden, O’nun öğretilerinden uzaklaşıp şıpsevdi nefis ve hevalarının hoşlandığı her şeyi, bazen kendi kendilerini bile ilahlaştırmalarına yol açar. Sahte ilahları ortaya çıkaran­lar hakkında şu ayeti dinleyelim “Bunlar sizin ve geçmiş ba­balarınızın taptığı adlardan başka bir şey değildir. Allah onları destekleyen bir delil indirmemiştir. Onlar yalnız zanna ve nefislerinin hevasına uymaktadırlar.”(Necm/23)  

Kur’an, bundan da öte, nefis hevasının, arzusunun ilahlaştırılmasından bahseder. İster heva-ı nefse göre insan­lar, ilahlar topluluğu (panteon) düşünüp onları kendi arala­rında uzlaştırsın, savaştırsın, barıştırsın veya seviştirsin; ister arzularının istediği şeyleri onlara emir ve nehyettirsin, isteklerini güzel veya çirkin göstersin; isterse yalnız kendi öz arzusunun geçerli ve tatmin olunmaya değer en önemli gaye ol­duğunu düşünsün, bütün bu durumlarda insan, hevasını ilahlaştırmış olmaktadır. (Burada yazılanları: mitolojiler, epiküriyenler, din dışı hutanistler, din dışı egzistansiyalist­ler, “yaratıcı sanatçılar; ilah, tapmak ve yaratmak kutsal kavramlarını ucuz ucuz dağıtan zihniyetler, sinema artistleri için yıldız (ki bu tabir eskiden, yıldızlara tapınmanın hatırasını saklamaktadır) veya bir kısmı için ” seks ilahesi” gibi de­yimleri bol bol kullananları vb. ile birlikte hatırlayalım). Heva-ı nefs, insanlığın bütün çağlarında görülerek, dar veya ge­niş anlamdaki bir şirkin, belli başlı kaynağı olmuştur.[17] Evet, ilahlaşan heva, her çağ ve mekânda şirkin en kıymetli sermayesi olmuştur.

Allahu Teala ezeli ve ebedi hayat programımız Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Hevasını kendine ilah edineni gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın.?”(Furkan/43) Bu ayet-i keri­me’nin tefsirinde M. Hamdi Yazır (rh.a) şöyle diyor: “Heva; nefsin kendiliğinden meylettiği arzusu, mücerred keyfidir. Hevasını ilah ittihaz eden denilmeyip de ikinci mef’ulün takdim olunması; kasır ifade etmek içindir ki canının istediğin­den başka kendine ilah tanımayan demektir. Böyle kimseler­de hiç hak perestiji yok sade bir hodgamlık vardır. Gamı da Hakiki menfaati üzere değil, sırf nefsi ve indi kuru kuruntu­dan ibarettir. Bunlar delil, burhan, hak hukuk saymaz, sade kendi keyfi zevkine perestij ederler, zevkleri kendilerinin mahzı felaketi olduğunu bilseler yine hakkı zevklerine feda ederler, dini de insanın mücerred hissiyatından, yani sadece keyif ve Zevkinden ibaret tanırlar. Gönülleri neye çekerse ona taparlar, hak zevkini aramaz, hakkın rızasını düşünmez; dü­şünmek istemezler, bilseler yine tanımazlar.[18]

Bu konuda İbn Kesir (rha) şöyle diyor; “Hevasını ilah edinen kimse; neyi güzel görse, nefsinin hevası neyden hoşlansa, dini ve yolu/mezhebi o olur.”[19]

“Sana da (Ey Muhammed,) önündeki kitap(lar)ı doğrulayıcı ve ona ‘bir şahit gözetleyici’ olarak Kitap’ı (Kur’an’ı) indirdik. Öyleyse aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet ve sana gelen haktan sapıp onların heva (istek ve tutku)larına uyma.”(Maide/48)

Bu ayetin tefsirinde İmam Kurtubi (rha) şunları kaydetmiştir; “Hevaya uymak insanın Hakk’tan gayrisiyle şehadet etmeye ve zulüm (cevr) ve benzeri hüküm vermesine sebep olur.[20]

Allame Alusi (rha) hevasını kendisine ilah edinen kimse hakkında şöyle diyor; “Hevasını ilah edinen kimseden murad; Allah’tan başka şeye tapana ve sair isyanlarda hevaya itaat eden herkese şamildir.”[21]

Müfessirun ulemadan Zemahşeri (rha) şöyle diyor; “Dininde yaptığı veya terk ettiği her şeyden hevaya boyun eğen, ne bir delile ve ne de bir burhana kulak asmayan kişi hevasının kulu olan ve onu ilah edinendir.”[22]

İnsanların şeriat-ı garra’yı hor ve hakir görerek kendi kafalarına estiği gibi hareket etmeleri, hevalarını kendilerine ilah edindiklerinin alametidir. Bugün meydanlarda birbirlerini yalanlayan ve birbirlerinden üstün olduklarını iddia eden ideolojiler, sırıtan heva ilahının sosyal ve siyasal pislikleri­dir. Bakınız devr-i cahiliyye’de müşrikler beyaz bir taşa ibadet ediyorlardı. Fakat ondan daha güzelini gördükleri vakit onu bırakıp buldukları o yeni ve güzele tapıyorlardı.[23]

Hz. Peygamber (sav) ilah haline getirilen heva hakkında şöyle buyurmuştur;

“Gök kubbe altında Allah’tan başka tapılan şeyler arasında, kendisine tabi olunan hevadan daha büyüğü yoktur.”[24]

 

DEMOKRASİ VE İSLAM’IN ÇATIŞMASI

Allah (cc) İle hüküm yarışına giren ve meydan okuyan yönetim şekillerinden biri de Demokrasidir. İslam’a karşı bir savaş içerisindedir. Çünkü her ikisinin de dayandığı irade farklıdır. Demokrasinin dayandığı irade ‘halk’ tır, İslam’ın dayandığı irade ise ‘Allah (cc)’ tır. Dolayısıyla iradelerin farklılaşmasıyla çatışma kaçınılmaz olmuştur.

Demokrasi’ye göre insanlar kendisini yönetir ve insanlar ile ilgili kural ve kanunları halk kendisi belirler. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesine dayanan bir yönetim biçimidir. Milli irade(Halkın iradesi) bu sistemin en meşhur yapı taşıdır, üzerinde hiçbir gücün olmadığı ve taraftarları tarafından, kimsenin yıkmaya güç yetiremeyeceği yönünde tanımlar yapılmaktadır. Allah (cc)’ın iradesini hiçe sayan bir sistemdir kısacası. Bu yönetim biçiminin bir de kardeşi vardır ki o da laikliktir. Birbirlerinden ayrı düşünülmeleri imkânsızdır. Demokrasi yönetimi halka verir ama dinin devletten de ayrı olduğunu nitelemesi gerekir çünkü yapmak istediklerine engel olan İslam söz konusudur. Eğer İslam’ı engelleyemezse; halkın sırtına binemez, onları dilediği gibi yönetemez, onlardan rahatça vergi alamaz, mal varlığını çoğaltamaz, egemenliğini artıramaz vs…

Demokrasi; halk için varmış gibi, halkın özgürlüğü için meydandaymış gibi ya da onların faydası için ortaya çıkarılmış gözüküp ya da gösterilip halka en çok zarar veren sistemdir. Demokraside halka; sadece lügatte ve sahte ilahların seçimi olan sandıklarda yer verilir. Haricindeki yerlerde halk önemli değildir. Çağdaş Daru’n Nedve olan parlamentolarda, alınan kararlar halkın lehine değil öncelikle halkı yönetenlerin lehinedir. Önce kendi ceplerine, lezzetlerine, zevklerine yönelik karar alırlar halk da kendileri için çalıştığı zanneder.

Bir asırdır Türkiye’de Demokrasi ve Laiklik hâkimdir. Yani onların tanımına göre şu demek oluyor; “Bir asırdır Türkiye’de halk ne isterse o oluyor. Bir asırdır Türkiye halk için çalışıyor. Halkın refah düzeyi bir asırdan beri git gide artıyor. Bir asırdır insanların mutluluğu rahatlığı günbegün artıyor. Geçim sıkıntısı çeken yok neden olsun ki kendilerine darlık verecek bir karar alır mı insan?”

Siz de biz de çok iyi biliyoruz ki bu sıraladığım maddelerin bir tanesi bile son bir asırdır gerçekleşmedi. Halk için gerçekleşmedi ama yöneticiler için gerçekleşti. Bir tane yüzük ile başlayıp büyük servet sahibi olanlar halktan kişiler değil yönetici takımından olan kişilerdi. Onlar mal varlığı artıyorken halkın geçim sıkıntısı artıyorsa o ülkede Demokrasi yöneticiler için var demektir. Halk kendi başlarına onları getirmiştir.

Yani başımıza geç ve bizi sömür, kanımızı em ve ahiretimizi heba et, mitinglerde öyle gaza getir ki bizi hamasete kapılıp Allah’a meydan okuyalım, öyle bir emir ver ki meydanları doldurup Demokrasi nöbeti tutarak Allah’ın kanunlarını istemediğimizi ispatlayalım. Bizi öyle bir yönet ki İslam ile bir ilgin olmasın ama biz hep İslam üzere kaldığımızı ve İslam’ın hâkim olacağını zannedelim. Sen kâfirlerle dostluk kur biz “vardır bir bildiği” diyerek İslam’a ve Müslümanlara olan ihanetini örtbas edelim. Sen demokrasi, laiklik diye tuttur biz de “onu demek zorunda yoksa indirirler” diyerek asıl yüzünü gizleyelim. Sen bizi öyle bir yönet ki “bunu seçmeyelim de o mu gelsin” diyerek nasıl bir çelişkinin içinde olduğumuzu ispatlayalım. Bizi öyle bir aptallaştır ki; “Bugün A dediğine yarın B dediğinde” montaj, yalan, hile diyelim. İşte Türkiye’deki Demokrasi ve Laiklik kısaca böyle işlenmektedir.

“…Andolsun, eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların arzu ve keyiflerine uyacak olursan, o takdirde sen de mutlaka zalimlerden olursun.”(Bakara/145)

“Aralarında, Allah’ın indirdiği ile hükmet. Onların arzularına uyma ve Allah’ın sana indirdiğinin bir kısmından (Kur’an’ın bazı hükümlerinden) seni şaşırtmalarından sakın. Eğer yüz çevirirlerse, bil ki şüphesiz Allah, bazı günahları sebebiyle onları bir musibete çarptırmak istiyor. İnsanlardan birçoğu muhakkak ki yoldan çıkmışlardır.”(Maide/49)

  • Demokrasi’de mevcut olan esaslar İslam’la bağdaşmamakta­dır. Zira İslam’ın insan, hayat ve kainat yönünden kendine has bir görüşü vardır. İşte bu görüşü sebebiyle aynı zamanda Komünizm vesair nizamlardan da ayrılmaktadır.

İşte bu ıstılahlar ve nizamlar batı topluluklarının tecrübelerinin sonunda, İslam ülkelerine birçok değişmelere ve çeşitli şekillere bürünerek girmişlerdir. O, batılının yanında muayyen bir anlam taşır. Fakat batılı olmayanlar ise, onu mutlak hüküm, bilmişler ve öylece uygulamışlardır. Onun önceden geçirdiği değişme ve maruz kaldığı şekillere yanaşmamışlardır. Mesela; Demokrasi terimi gibi. Demokrasi’yi ilk önce Yunanlılar istismar etmişlerdir. Yunan politikası bu­nu o gün halk idaresi diye kullanmıştır. Fakat o gün, o idareye iştirak ve hükümde hak sahibi olanlar bütün Yunan halkı de­ğildi. Ancak bunların birinci derecede gelen ve kendilerine “Asiller” ismi verilen çok az sayıda olan kimselerdi. Bunlar Yunan’ın her şehrinde bulunmazlardı, ekalliyeti teşkil eder­lerdi. Vesair Vatandaşlar ise, (Çokluğu bunlar teşkil ediyor­du) devlet sultasında herhangi bir hakka sahip değillerdi. Bunlar ikinci derecede gelir ve kendilerine “Vatandaşlar” di­ye isim verilirdi, Yunan Demokrasisinde bütün Yunan halkı­na devlet idaresinde eşit bir hak ve muamele tanınmamıştır.

Fransa demokrasisine gelince o, kendi halkına tanıdığı haklara bakarsak hiçbir fark gözetmeden halkın bütün fertlerine eşit haklar tanıdığını, kanun yapma ve uygulama hakkını, devlet sultasının idaresini sağlayacak kimselerin seçilmesinde yetki sahibi, kayıtsız şartsız halkın bütün fertlerine veril­diğini görürüz. Demokrasinin, İslam’a isim olarak verilmek istenen tarafı; Hukukta, yetkide, hüküm vermede eşit hak tanınması, demokrasi ile İslam arasında yakınlık görüyorsak da, İslam, ka­nunun teşri hakkını ne halka ne de temsilcilerine tamamen vermiş değildir. Çünkü burada Kur’an ve Sünnet esastır. Bu nedenle Demokrasi ismi İslam’a verilemez.[25]

“Eğer yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyuyorlar ve onlar sadece yalan uyduruyorlar.”(En’am/106)

İnsanlar Allah’tan gelen hidayete bağlanmayı reddettik­lerinde, kendilerine doğru kabul ettikleri kıstaslara göre ve yine kendilerince adil kabul ettikleri anayasal ve yasal çerçe­veler içerisinde hareket etmeye çalışırlar. Onlar bu düzen ve yasaları Allah’ın hidayetinden uzak bir şekilde ortaya koyarlar. Bunları “zanna uyarak” şekillendirirler. İşte bundan do­layı Yüce Rabbimiz bunları reddetmekte, uyulup kabul edilmeye değer görmemektedir. Bunun da ötesinde bunlara uyanların Allah’ın yolundan sapacakları, haktan uzaklaşmış olacaklarını da bildirmektedir.

Diğer tararftan gerek marufu emredip münkerden sakındırmayı buyuran ayetler, gerek bu doğrultudaki hadisi şerif­ler bizlere, kitleler ve çoğunluk tarafından kabul edilse, uygulama alanına konulsa, kararlaştırılsa, kanunlaştırılsa… Dahi, İslam’ın emir ve hükümleri ile bağdaşmıyorsa, Peygam­ber Efendimizin irşatlarına aykırı ise, bunlara karşı takına­cağımız tavrın ne olduğunu tespit etmektedir. Yani bir şeyin çoğunluk tarafından kabul edilmesi, hatta bütün insanlık ta­rafından kabul edildiğini varsaysak bile, eğer Allah’ın hü­kümleriyle, Resulü’nün irşadlanyla bağdaşmıyorsa o batıl­dır. Müslüman, çoğunluğun zanna dayalı olarak aldığı hak mı batıl mı belli olmayan karar ve hükümlerin arkasından sürüklenebilecek kadar insiyatifsiz bir varlık olamaz. Aksine o, doğrunun yanında yer alan, fakat yanlışları düzeltmeye çalışan, düzeltmediği ve bu yolda yürümekten yılmayan, olay­lara İslam’ın mührünü vurmakla yükümlü, mesaj sahibi soy­lu bir insandır.[26] Nitekim Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur;

“Sizden biriniz: “Biz insanlarla birlikte hareket edeceğiz, onlar iyilik yaparsa yaparız, kötülük yaparsa onu da işleriz” demesin. Fakat insanlar iyilikte bulunurlarsa iyilik yapmaya, kötülük işlerlerse zulmetmemeye kendinizi alıştırın.”[27]

Kur’an insanların neye uymamaları gerektiğini bildirdiği gibi, neye uymaları gerektiğini de bildirmiştir. Nitekim

“Aralarında hüküm vermek için Allah’a (Kur’an’a) ve Resûlüne davet edildiklerinde, mü’minlerin söyleyeceği söz ancak, “işittik ve itaat ettik” demeleridir. İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”(Nur/51)

“Allah ve Resûlü bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadın için kendi işleri konusunda tercih kullanma hakları yoktur. Kim Allah’a ve Resûlüne karşı gelirse, şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır.”(Ahzab/36)

Şehid Seyyid Kutub (rh.a.) bu konuda şöyle diyor: “Demokrasi; tıpkı sosyalizm gibi be­şer tarafından uydurulmuş bir rejimdir. Başka bir ifadeyle demokrasi; beşer yapısı bir devlet ve idare sistemidir. Her be­şer yapısı işte olduğu gibi doğru veya eğri yanları bulunabi­lir… İslam ise bir hayat nizamıdır. Hem itikadi düşünce siste­mi, hem ekonomik ve sosyal nizamı, hem de idari ve kazai(hüküm) prensipleri ihtiva eder. Allah yapısı olmasından ötürü de ayıplardan ve noksanlardan uzaktır. Allah’ın nizamına in­sanların yanından şefaatçiler arayanlar ve beşer yapısı sis­temlerden kıyafetler bulmaya çalışanların İslam karşısındaki durumları ne olabilir? Allahu Teala’ya haşa kullardan şefaat­çiler arayanların veya kulların sözlerinden medetler umanla­rın İslam’ın nazarında durumu ne olabilir? …

Arapların cahiliyetleri devrindeki müşriklerin hepsi de bir takım mahlûkatın Allah huzurunda aracı olmalarını istiyorlardı. Ve bunun için onları dost ediniyorlardı. Nitekim Zümer Süresinde belirtildiği gibi: “Allah ‘tan başkasını dost edinenlere gelince: “Biz onlara sırf bizi Allah ‘a yaklaştır­sın/ar diye ibadet’ ediyoruz” diyorlardı … “(Zümer/3)  İşte onları müşrik yapan unsur. Ya Allah’ın kullarından Allah’ın yanında şe­faatçiler dilemeyip de ondan daha çirkin ve iğrenç şekli ile kulların yanında haşa şefaatçiler arayanların veya kulların vazettikleri sistemlerden yardımlar bekleyenlerin durumu ne olur? Onlara nasıl bir sıfat bulmak gerekir.

Hiç şüphesiz ki İslam, İslam’dır, Sosyalizm, sosyalizmdir, Demokrasi, Demokrasi’dir… İslam, Allah’ın niza­mıdır ve onun Allah’ın verdiği sıfatlardan ve unvanlardan başka sıfatları ve unvanı yoktur. Sosyalizm ve demokrasi ise birer beşer yapısı sistemdir. Beşerin kendi tecrübelerine da­yanır. İslam’ı seçmek isteyenler bu esaslar dâhilinde seçsin­ler… Bir dava adamının Allah dinine davet ederken beşerin günü birlik değişen arzu ve isteklerine uygun ve gündelik rayiçlere muvafık aldatıcı elbiseler bulmaya ihtiyaçları yoktur. Bunu yaparken Allah’ın dinine iyilik yaptıklarını sanmasınlar…

Bu arada Allah’ın emirlerini gereği gibi değerlendiremeyen ve kendi dinlerini küçük düşürenlere şunları sormak ge­rekir. Siz İslam’ı bugün insanlara sosyalizm adı altında veya demokrasi namıyla takdim ediyorsunuz. Ve bunu yaparken de her iki kıyafetin çağdaş yönelişlere uygun kıyafet olduğu­nu ileri sürüyorsunuz. Halbuki bir zamanlar da insanlar ara­sında en sevimli ve geçerli sistem kapitalizm idi. Ve kapitalizme dayanarak feodal sistemden kurtulabilmişlerdi. Tıpkı bunun gibi yine bir zamanlar en geçerli sistem mutlak monar­şi idi. Almanya ve İtalya’da Bismarc ve Markzini devirlerinde İtalya ve Alman birliğinin korunabilmesi için en uygun yol mutlak monarşi olarak kabul ediliyordu. Kim bilir yarın hangi sosyal sistem daha geçerli olacaktır. Kulların kullar için koydukları kanunlardan hangisi daha rağbet kazanacak­tır? Siz o zaman gelecekte geçerli olan sistemlere dayanarak İslam’ı hangi kıyafete girdireceksiniz? İnsanların sevdiği hangi elbiselerle onu takdime çalışacaksınız? İşte bizim sa­dedi içerisinde bulunduğumuz bu ayet dalgalarının belirttiği hükümler bütün bu hususları ihtiva etmektedir. Evvela bu tevcihat, dava adamının kendi davasına sarılarak yükselme­sini istemektedir. Binaenaleyh dava adamı başkalarının arzu ve isteklerine boyun eğmemeli ve bu dini süslü göstermek için taşımadığı adlar ve unvanlarla takdim etmemelidir. in­sanlara hitap ederken onun takip etmediği vasıta ve metodla­ra baş vurmamalıdır. Hiç şüphesiz ki, Allah alemlerden müstağnidir… Her şekli ile Allah’tan başka kullara kul olmaktan kurtulup Allah’a kul olarak Allah’ın dinine girmek istemeyenlere bu dinin ihtiyacı yoktur. Ayrıca Allah’ın; kulların itaat ve isyanlarına da ihtiyacı yoktur.

Hem bu dinin esas hususiyetleri ve temel prensipleri yö­nünden Allah’ın irade buyurduğu ve beşeriyet için faydalı ol­duğunu belirttiği bir temel unsuru bulunduğu gibi faaliyet metodu yönünden de kendisine has bir asaleti vardır. Hiç şüphesiz ki, bütün hususiyetleri ve prensipleri ile hareket ve ifade metotlarıyla bu dini insanlığa gönderen, insanları yara­tan ve· insanların içinden geçenleri bilen Allahu Teâlâ’dır.[28]

Suriyeli âlimlerden AbdulKadim Zellum şöyle diyor; “Demokrasi; batıl bir lafızdır. Halk için gerekli olan hüküm halkın yaptığı hukuktur düsturunun kabulü için ortaya atılmış bir ıstılahtır. Demokrasi, batılı kâfirlerin İslam beldelerine sevk ettikleri bir küfür nizamıdır. Demokrasinin yakından veya uzaktan İslam ile herhangi bir alakası yoktur. Gerek akide ve gerekse nizam ve sistem noktasında Demokrasi İslami ahkâmlar ne çelişen ve çatışan bir nizamdır. Bu münasebetle (hayat sistemi olarak) Demokrasi’yi almak, tatbik etmek veya Demokrasi’ye davet etmek, mutlak olarak müslümanlara yasaktır. Demokrasi; İslam Dininin karşıtı olarak kaynağı beşer olan beşeri bir nizamdır. Demokrasi’nin din ve vahy ile her­hangi bir ilişkisi yoktur. Demokrasi, beşer aklının ortaya koyduğu bir şeydir. Demokrasi, Allah’tan değildir. Demok­rasi, vahye müstenid bir şey değildir. Yapıları tahkiklerin ne­ticesinde şu ortaya çıkıyor: Demokrasi; İslami değil, küfri bir nizamdır. Demokrasi, bütünüyle yalanın ve delaletin üzerine bina olunmuştur. Esasen Demokrasi’nin hakiki manası; tatbiki kabil olmayan hayali bir fikirdir. Demokrasinin esası şu iki fikre dayanır;

1- Hakimiyet Halkındır.

2- Halk Hakimiyetin Kaynağıdır.             .

Halk hâkimiyetin kaynağı olduğu zaman istediği gibi hükmedecektir. Yani halk kendi hukukunu kendisi yapacak­tır. Böyle bir durumda halk, hükümleri değiştirme hakkına da sahiptir. İslam’da ise durum hiç de böyle değildir. Çünkü İslam’da hakimiyet ümmetin değil, Şeriat-ı Garra’nındır. Bü­tün ümmet, bütün müslümanlar birleşseler bile bir şeriat/ha­yat sistemi yapma hakkına malik olamazlar. Bakınız bütün müslümanlar faizin mübahlığı konusunda, zinanın serbest olması konusunda, ferdi mülkiyetin olmadığı konusunda, iç­ki içmenin müsaadesi konusunda ittifak edip icma etseler bu icmalarının herhangi bir kıymeti yoktur. Hatta böyle bir ic­manın İslam’ın nazarında sivrisineğin bir kanadı kadar bile değeri yoktur. Şayet Müslümanlardan bir taife böyle bir icma ve ittifakın hayata geçirilmesi için öne atılsa, Şeriat-ı Gar­ra’ya geri dönünceye kadar kendisiyle savaşmak şer ‘an va­ciptir.

Müslümanlar bütün amellerinde Allahu Teâla’nın emir ve nehiyleri ile mukayyeddirler. Nasıl ki, şer’i şerife muğay­yir tek bir hükmü uydurmak caiz değilse, tıpkı bunun gibi Ahkâm-ı İslam ile çelişen ve çatışan bir amelde bulunmak da müslümanlar için caiz değildir. Hukuk tespit ve tayin etme hakkı sadece Allahu Teâla’ya aittir.

“Onlar hala cahiliyyenin hükmünü mü arzu ediyorlar? Halbuki düşünen bir kavim için Allah’tan iyi hüküm koyan mı vardır?”(Maide/50) Bu ayet-i kerimede geçen “Hükmü cahiliyeden murad; Resulullah (s.a.v.)’ın Rabbi katından getirdiği hüküm değil, insanoğlu tarafından uydurulmuş küfür hükmüdür. Allah’ın şeriatı varken, insanların yeni bir takım, şeriatler/hukuk sistemleri yapmaya hakları yoktur. Bütün bu açıklama­lar bize şunu gösteriyor ki; demokrasi bütünüyle İslam dışı­dır. Demokrasi, küfri fikirlerin toplamıdır, Demokrasi küfür kanunlarıdır. Her kim demokrasi İslam’dandır derse, bu onun delalet ve cehaletindendir.

Demokrasi, şer’i ahkâmlardan meydana gelmiş bir şey değildir. Allahu Teâla’nın tespit ve tayin ettiği hükümlerden de değildir. Aksine Demokrasi, beşerin uydurduğu şeriat ve hükümlerindendir. Demokrasi, şurasızlıktır. Çünkü şura, görüş vermektir. Demokrasi ise hayat için ortaya konulan bir görüştür. Demokrasi; insanların uydurdukları kanunlardan, prensiplerden ve anayasalardan meydana gelmiş bir şeriattır. Demokrasi, insanların kendi akıllarından ortaya koydukları bir şeydir. Demokrasi’de insanların akılları insanlara maslahat tayin eder. Yani Demokrasi, sadece insan aklının üzerine bina olunmuş batıl bir şeriattır. Demokrasi, vahyin üzerine bina olunmamıştır. Bu münasebetle demokrasiyi almak, insanları demokrasiye davet etmek ve demokrasi esası üzerine partiler ikame etmek müslümanlara yasaktır. Müslümanla­rın üzerine demokrasiyi kökten yok etmek farzdır. Çünkü Demokrasi, bir pisliktir. Demokrasi, hükmü tağuttur. De­mokrasi, küfürdür, küfrün fikirleridir. Müslümanların üzeri­ne farz olan, bir bütün olarak İslamı hayatta, devlette ve top­lumda tatbik ve tenfiz sahasına koymaktır.[29]

İslam ile Demokrasinin arasındaki fark gece ile gündüzün arasındaki fark gibidir. Hiçbir beşeri ideoloji İslam ile bağdaşmaz ve hiç biri İslam’ın hâkimiyeti için çalışmaz. Bilakis yeryüzündeki bütün beşeri sistemler İslam’ın hâkimiyetine mani olmak amacıyla tesis edilmiş ve aynı amaca hizmet etmek için faaliyet göstermeye devam etmektedir. Zira İslam’ın hâkimiyeti demek, onların yok oluşları demektir. Dolayısıyla İslam ile beşeri sistemler birbirleri için birer tehdittiler.

Ne yazık ki günümüzde İslam ile Demokrasinin birbirine benzer olduğunu ve hatta İslam’ın Demokrasi ile geleceğini düşünen bazı kitleler mevcut. Bu düşünce İslam’ın da Demokrasinin de ne olduğunu iyice bilmemekten kaynaklanmaktadır. Aslında icraatlara bakıldığında her ikisinin tenakuz içerisinde olduğu bariz bir şekilde görülecektir. Demokrasinin icraatları; zinayı, alkolü, hırsızlığı meşru hale getirme çabasıdır ve aynı zamanda toplumun birliğini ve beraberliğini bozmak birbirlerine güvenmeyecekleri bir ortam hazırlamaktır. İslam ise bunların tam tersini uygulayacak tek dindir. Çünkü emir ve nehiyleri böyle bir toplumu oluşturabilecek mahiyettedir. Kısacası; Birbiriyle çelişki içerisinde olan iki şeyi birbirine benzetmeye çalışmak ancak cahillerin işidir.

 

BEŞERİ SİSTEMİNİN İNSANLARI KÖLE HALİNE GETİRMESİ

Her beşeri sistem annesinin karnından hür olarak doğan insanı hedef alıp kendi kölesi yapmak için hükümlerini icra eder. Bu sistemlerdeki icraatların tamamı insanları köleleştirmek ve onların canları ve malları üzerinde tasarrufta bulunmak yönündedir. Eğer bir yerde ezenler sınıfı varsa mutlaka orada ezilenler sınıfı da var demektir. Bu kaçınılmazdır. Allah cc Kuran’ı Kerimde şöyle buyurmaktadır;

“Firavun, “Eğer benden başka bir ilâh edinirsen, andolsun seni zindana atılanlardan ederim.” (Şuara 29)

Ayeti Celile’ye dikkat edilirse Firavun, Musa As’ın üzerinde yönlendirici bir konumda olduğunu kabul etmekle, eğer bunu yapmazsa zindana atmakla tehdit ediyor. Bu aslında Allah azze ve celle’nin hür olarak yarattığı kullarını kendisine boyun eğdirip köleleştirme çabasının bir ifadesidir. Musa a.s bunu reddetmekle ve Allahu Teâlâ’yı ilah kabul etmekle hürlüğünü açıklamakta idi. Bugün bunu anlayabilmenin en iyi yolu firavunun söylediği “Eğer benden başka ilah edinirsen” kelimesini anlamaktan geçer. İlah kelimesinin aslı otoritedir. Canlı veya cansız her şeyin kendisine teslim olduğu Allah azze ve celle tek ilah’tır. Dolayısıyla günümüz parlamentoları, insanların uyacağı sosyal, siyasal ve kültürel kanunlar icad eden bütün kurum ve kuruluşlar sahte ilahların ortaya attığı batıl bir sistemdir. Kuruluşlarda, kendi düşünceleri ve iradeleri ile ortaya fikir atıp onaylanan kişilerse sahte ilahlardır. Onları, o makama yönlendirici ve toplumu idare edici olarak getirenlerde sahte ilahların ortaya çıkmasını sağlayan sahte ilahlardır. Hülasa vahyin yani şeriatın ölçü alınmadığı toplumlarda birçok kimse yine birçok kimsenin ilahı olabilmektedir. Bilindiği gibi demokrasi ortaya çıkışı bakımından hürriyetin teminatı olarak ortaya atılmıştır. Hâlbuki tarih ve günümüz bunun apaçık bir yalan olduğunu ortaya koymaktadır. En anlaşılır biçimi ile bir insanın bir insan üzerinde otoritesi söz konusudur ki bu şehvete ve hevaya dayanan bir otoritenin altında, zalim ve diktatör ve tiranları tatmin etmek için insan yığınları her şeylerini feda ederler. Çalışması, yorulması, iş gücü ve yeteneklerini bir mahlûkun arzusunu yerine getirebilme adına heder etmesi anlamına gelir ki bugünün köleliği tam olarak bundan ibarettir. Asli olarak Kuran’ı Kerim’in ifade ettiği toplumsal, sosyal kanunların yerine geçmek üzere ortaya atılan her batıl hüküm, insanların fıtri olan hak ve hürriyetlerinin gasp edilmesini beraberinde getirir.

“İlahlar rejiminde köleliğin adı hürriyettir. Esaretin adı ise insaniyettir. Bakınız bu konuda M, Hamdi Yazır (Rha) şöyle diyor: “Lisanı İslam’da hürriyet, hukukuna malikiyet diye tarif olunur. (Keşfi Pezdevi) ki bunun zıddı hukukuna başkasının malik olması demek olan esaret ve rıkkiyettir. As­lı hukuk ise vaz’ı ilahidir. Binaenaleyh herhangi bir ferdin vaz’ı ilahi olan hukuku kendi rızası munzam olmaksızın diğer bir vaz’ı beşeri ile tebdil, tağyir veya tasarrufa mahkûm olabi­liyorsa o artık yalnız Allah’ın kulu değildir. Ve onda bir hisse­i esaret vardır. Ve artık onun vecaip-u vezaifi mahzı hakkın icabına değil, şunun bunun keyfu iradesine tabidir. Binaena­leyh Hak Teâlâ’yı tanımayan kimse de hukukuna malikiyet manasına hakkı hürriyet farz etmek için tenakuz olduğu gibi, Hak Teala’dan başkasına kul olanlarda da hürriyet farz etmek imkansızdır, Ve bunun için zamanı hürriyet yalnız Allah’a ubudiyettedir.”[30]

Tariften de anlaşılacağı üzere İslam’ın hürriyet tarifi; Haklarına sahip olman demektir. Bunun zıddı ise başkalarının senin haklarına müdahale edebilmesidir. Asıl hak ve hukuk Allah azze ve celle’nin insanoğlu için tayin ettikleridir. Allahu Teâla’nın indirmiş olduğu hakikati bırakarak beşerin kendisi için tayin ettiği yaşantı biçimini ve düzeni tercih edenler köleliğe mahkûmdurlar.

“Şu bir hakikat ki; hürriyet, şahsiyet ‘in sıhhat şartıdır. İnsanların kurtuluşları, sadece ve sadece şahsiyet sahibi olma­larıyla mümkündür. Şahsiyeti olmayan bir insan için kurtuluştan söz edilmediği gibi, bu insan ölünceye dek köle kalmaya mahkûmdur! İsterse “hür”ler statüsünde yaşasın! Bu yüce ülkü de ancak Tevhid ile elde edilir!

İslam’ın Tevhid akidesi, yani inancı, inkârla başlıyor işe… Allah dışında, iktidar sahibi olup ilahi ahkâma ters dü­şen bütün yönetimlere (La-hayır) deyip, onları inkar etmek, kabul etmemektir tevhid. Onun içindir ki bir insan bazı şeyleri inkar etmesini bilmiyor; bütün zulüm ve istibdatlara rağ­men mütegallibe sınıfa, ya da sınıflara “dur!” deme cesaretini gösteremiyor, şahsiyetini ortaya koyamıyorsa, artık o insa­nın, insanlık davasına girişmesi hem beyhude, hem de mümkün değildir.

Sadece şahsiyet sahibi olan insanlar zulüm ve istibdat­lardan rahatsız olduklarındandır ki, zulüm çeken insanları hürriyetlerine kavuşturmak için hayatlarını ortaya koyarlar!

İşte Hz. Muhammed (s.a.v.) İslam’ın bu kanunu ile in­sanlara şahsiyetlerini kazandırmak istiyordu. Ki tevhid ve onun mücadelesi budur. O büyük dava adamı insanlara La (hayır) demelerini öğretiyordu ki, bunu öğrendikten sonra İl­la (Sadece) diyebilsinler. Çünkü müstesnayı çıkarabilmek için, önce kabul edilmeyenlerin sıralanmaları gerekir.

Tevhid ‘in bu La kıyamı kime karşıydı?

O La, sömürü rejimlerini birer din haline getirmiş ve bu sömürü rejimlerinin kurucularını putlaştırmış, yani ilahlaştırmış menfaat gruplarına ve de grupların devleştir­dikleri hegemonyalarına karşıydı…

Tevhid, La (yeter artık seni tanımıyor, sana isyan ediyo­rum) diyordu kapitalist ilahlarına, sömürü rejimlerine! Ne­den?

Çünkü sömürü odakları, kendi liderlerini dini kisvelere bürümüş, onları halkın gözünde uyduruk eğitimlerle put­laştırmış, yani ilahlaştırmışlardı. İşte Tevhid ‘in gelebilmesi için bu ilahlara karşı çıkacak La ilahe! (İlahlaşmış bütün rejimlere hayır) emrinin hakim olması lazımdır ki, kendilerini ilahlaştırmış olan bu kralların, imparatorların, başkanların, önderlerin ve devletlerin sömürü çarkları kırılsın!.. İşte Hz. Muhammed (s.a.v.) bunu öğretti insanlara. La ilahe deyip, sömürü ilahlarına karşı çıkan bu insanlar tabiidir ki arkasından İllallah (Sadece Allah’ın kanunlarını tanıyoruz) demeye başladılar.

Kısaca, La demesini bilmeyenler İlla diyemezler! Hz. Muhammed (s.a.v.) şöyle müjdeliyordu ezilen insanları: La İlahe illallah deyin, Bizans’ın ve İran’ın sarayları yıkılacak! Sizlerin ezilerek ellerinizden alınan haklarınızla zulüm kanunlarına göre yapılmış bu sömürü merkezleri birer birer çökecek, yerlebir edilecek. Yeter ki siz şahsiyetinizi bulun ve sizi ezenlere La deyin.

O halde sömürü güçlerinin inkırazları, yani düşüşleri, kendilerine La denmesiyle mümkündür ki, Hz: Muhammed (s.a.v.) bunu öğretiyordu insanlara.

İlahlaştırılmış insanların ilkeleri yıkılmadıkça, ezilmek­te olanlar kurtulamazlar! Çünkü bu ilkeler, değiştirilmeleri bile teklif edilemeyen kanunlar, dini nasslar haline getiril­mişlerdir. Kanunlar insanlar için değil, insanlar kanunlar için var durumuna getirilmişlerdir. İşte böylesi rejimlerin değişmesi gerekir ki, ezilen insanın başı havaya kalkabilsin! Aksi takdirde insanlar, kendi aralarından çıkmış olan bazı imti­yazlılar tarafından sürekli sömürüleceklerdir. Çünkü ezil­mekte olanlar, kendilerini ezmekte olanları ilah olarak görmektedirler. Gerçek kulluk sisteminin terkedilerek, insanla­rın ilah edinilme hadisesini Kur’ an şöyle anlatıyor:

“Onlar, kendilerine yardımcı olsunlar için, Allah’ı bıra­kıp başkalarını ilah edindiler. (Hâlbuki) bunlar onlara asla yardım edemezler. Bunlar, onlar için hazırlanmış bir avanedir, sürüdür.” (Yasin 74-75)

Rejimlerini ilahlaştırmış olan bütün devletlerin yaptıkları gibi, Mekke Devleti de, bu yeni inanç sistemini benimse­yen insanlara, yani müslümanlara en korkunç işkenceleri uyguladı. Ama fayda vermedi. Neden? Çünkü insan dediğimiz bu yaratık insanlığına sahip olduğu müddetçe Allah tarafından öyle bir güçle donatılır ki, inancı uğrun engel tanımaz, davasına sahiplenir; velev ki bu davayı sahiplenme onun hayatıma mal olsun.”[31]

Onun içindir ki, demokratlaşan insanın dini ve imanı kendi vehimi arzu ve istekleridir… Bu arzu ve isteklerini ye­rine getirmeyi vadeden kişiler veya kadrolar, bu demokrasi yoluyla bencilliğe düşürülerek yığınlaştırılmış insanların rableri olurlar… Vadedicilerin elinde, her şekle girmeye amade bir balmumu gibidir artık demokrat insan… Bu hale kendi kendine geldiğini zannettiği için, böyle bir vehimde ol­duğu için, köleliğini anlamaz ve ondan razı olur üstelik demokrat insan… İşte demokratik düşünce, insanı, kendi rızası ile köle et­mesini temin eden bir buluştur, Başkalarına gönüllü bir şekil­de hizmet ettirir… Zaten demokrasi ile disiplin isteyen totali­ter rejimler arasındaki fark da, yukarıdaki espiri açısından bir cümle içindeki faille yer değiştirmekten ibarettir.[32]

Demokrasi ve insan mahsulü hangi sistemi incelerseniz inceleyin fark etmez hepsinin insan hürriyetini sınırlayan yahut ta hürriyet adına birçok hayvani uygulamaları serbest bırakan aynı zamanda bunu yaparken toplumun faydasını talep ettiğini ve bunun için çalıştığını söyleyen alçaklar topluluğu olduğunu göreceksinizdir. Dikkat edilirse ahlaki ve ruhi çöküntünün en fazla bulunduğu toplumlar İslam’dan en uzak olan toplumlardır. Bunun en açık örneklerini İnternet, TV, Gazete ve diğer yayın basın organları vasıtasıyla görebilmekteyiz. Her gün defalarca katledilme, tecavüz, gasp, hırsızlık, zinayı aktaran haberler. Peki, hiç düşündünüz mü bunun sebebi ya da sebepleri nelerdir. Beşeri düzenlerin tamamında üst otoriteyi razı etme çabası ile yanıp tutuşan bütün imkânlarını seferber eden binlerce yığına rastlamanız mümkündür. Evet, bu sistem bekasının devamı adına insanların faydasına yahut zararına olması fark etmez her türlü uygulamayı serbest bırakır. Gerekirse zina evleri, içki evleri, milli kumar merkezleri olması durumu değiştirmemektedir.  Bu bozuk sistem hakkında Aristoteles şöyle diyor;” Tiranlık çoğu kez taşkın bir demokrasiden ya da oligarşiden doğar.”[33] Yani o sistemin bekası için her şeyini veren yığınlar var oldukça orayı idare eden bir diktatör bulunacaktır. İsmen Ahmet, Mehmet olması durumu değiştirmez. Hatta Kuran okuması, namaz kılması, karısının türban takması hiç değiştirmez. Çünkü o Allah’ın hükümlerini kendi arzuları uğruna kenara almıştır. İlahlık davasında bulunmuştur. Dolayısıyla onun çizdiği hudutlarda yaşamayı benimseyen destekleyen kim varsa köleliğe kendi rızası ile boyun eğmiş gönüllü fedaisi olmuş demektir. Şehevi ve nefsi arzuları uğrunda kölelerini istediği gibi çalıştırır. İstediği gibi vergi alır, istediği gibi maaş belirler, istediği gibi cezalandırır, Allah’ın yasak kıldıklarını serbest kılar “haşa” işte bunlara uyanlar onlar bizim liderlerimizdir diyerek boyun eğenler halis kölelerdir.

Ali Fuat Başgil şöyle diyor; “ Bir kere demokraside umumi efkâr, yani müşterek görüş, duyuş ve düşünüş dediğimiz şey, fiiliyatta daima küçük veya büyük bir ekseriyetin efkârı, fikri ve görüşüdür. Halk hükümeti ve hâkimiyeti manasına aldığımız demokra­si, fiiliyatta daima umum halkın değil, bir ekseriyetin efkârı ve görüşüdür. Binaenaleyh bu ekseriyetin kararları karşısın­da ırkı, dini, mezhebi ve siyasi ekalliyetlere mensup vatan­daşların hak ve hürriyetleri teminattan mahrum kalabilir ve maalesef çok kere kalmıştır. Azgın bir ekseriyet, iktidar şarabının sarhoşluğu ile ne yaptığını ve ne yapacağını bilmez bir hale düşebilir ve maalesef çok kere düşmüştür. Bu suretle siyasi bir rejim olarak demokrasi mutlak surette hürriyetin te­minatıdır denilemez.[34] Ama mutlak surette köleliğin teminatıdır denilebilir. Çünkü besin kaynağı insanların kanları, ırzları, malları ve imkânlarıdır.

Allah (cc) değişmez hayat programımız Kuran’ı Kerim’de şöyle buyuruyor;

“Kendi dilinizle tavsif edip yalan uydurmaktan, bu helaldir şu haramdır demeyin. Böyle olursa Allah’a yalan iftira atmış olursunuz. Elbet­te Allah’a yalan; iftira atan kimseler asla felah bulmazlar.”(Nahl 116)

“Bu Ayet-i Kerime gayet açık bir şekilde helal ve haram de­ğerlendirilmesinde ancak Cenab-ı Hakk’ın salahiyet sahibi olduğunu bildirmektedir. Başka bir tabirle şöyle ifade edile­bilir ki, kanun vaazı yalnız Allah’tır. Herhangi bir kimse, kendi bildiğine göre, beşeri hadiseleri değerlendirip bu fiillerin caiz ve gayri caiz olduğunu ileri sürerse, böyle bir adam, had­dini aşmış ve kulluk vazifesini çiğnemiş olur. İnsanlar yalnız, İlahi kanunu mesnet ittihaz ederek bu örnek hükümlerden istinbatla, falan umumi kanunun muvacehesinde şu hususi şeyde helal veya haramdır; yine aynı şekilde filan umumi kanuna göre şu fiili yapmak, caiz veyahut da caiz olmadığı söylenmesi pek tabiidir…

Kendi başına buyruk olarak helal ve haram hakkında ya­hut da caiz, gayri caiz hakkında hüküm vermek, Hak Teâlâ’ya yalan isnad edip, iftira atmaktır. Böyle çirkin bir iş iki sebep­ten dolayı işlenebilir. Ya ileri sürülen bu hüküm, tek mesnet olan ilahi Kitap nazarı itibara alınmadan verilmiştir; yani ki­tabın caiz kıldığını O kimse, gayrı caiz saymış, caiz kılmadığına da caiz demiştir. Ve yahut da Hak Teâla, helal kılmak, haram kılmak işini insanın eline vermiş, insanı da yaşayışında serbest· ‘kılıp, “Sen kendin için bir şeriat meydana getir” demiş olmalıdır. İşte bu şeklin her ikisi de yalan uydurarak Allahu Teâlâ’ya iftira atmak demektir.”[35]

Kuran’da sarih olarak beyan edilen hükümleri bir kenarı bırakarak kendi nefsi ve akli fikirlerini toplumsal kanun ve kural olarak benimseyenler istikametten sapmış olurlar. Bu bir manada da Allah’u Teâlâ’dan daha iyi bildiğini iddia etmek anlamına gelir ki buda Allah azze ve celle’ye yakışmayan sıfatlar isnad etmek, yani şirktir. Allah âlemlerden müstağnidir. Fakat Allah’ın dışındaki bütün mahlukat Allah’a muhtaçtır.  Bu muhtaçlık yaratılma, büyüme, rızıklanma vesair tüm azaları kapsamakla beraber insan toplulukları Allah’ın hükümlerine de muhtaçtır. Bir insanın ortaya attığı fikir eğer vahye dayanmıyorsa muhakkak ki arzularının uygulanmasını öngörüyor yahut çıkarlarını hedefliyor demektir. Fakat Allah’ın inzal ettiği hükümlerde haşa kendi çıkarları diye bir şey söz konusu değildir Çünkü Allahu Teâla’nın kimseye ihtiyacı yoktur. O halde Allah’ın kanunları karşısında insanlar eşit ve adil bir hükme muhatap iken, insanların beyan ettiği sapık fikir karşısında köle olmak mecburiyetinde kalırlar. Çünkü insanın aciz ve ihtiyaç sahibi oluşu kendi menfaatini gözetmeye itmektedir. Eğer bunu anlarsak, Kuran’ın hükümlerinin karşısında, insanların batıl hükümlerinin durumunun Allahu Teâla’nın insanlar karşısındaki durumu gibi yani benzersiz ve mükemmel olduğunu anlarız.

BEŞERİ SİSTMELERDE FEDERE DEVLET

Demokrasi; insanları daha fazla köleleştirmek ve daha fazla boyunduruğu altına almak için birçok yollara başvurur. Bu yollara başvurma sebebi olarak da daha fazla özgürlüğün sağlanması ve hakların genişletilmesini gösterir. Hedeflerine ulaşmaları için bu demagoji olmazsa olmazlarıdır. Daha fazla gücü elinde bulundurmaları halinde emellerine ulaşmaları mümkün olacaktır. Demokraside haklı olan gücü elinde bulundurandır ve söz yetkisi ancak güçlü olana aittir. Halk arasında orman kanunu diye bilinen bir ekol hâkimdir ve bu ekolün baş mimarı da demokratik kapitalistlerdir. İşte Federe Devlet; gücü daha fazla elde etmek ve daha fazla söz sahibi olmak için demokratik kapitalistlerin bir araya gelerek inşa ettikleri sistemdir.

İnsanın insana kulluk etmesine dayanan demokrasi, İslam coğrafyasına batılı müstevli kâfirler tarafından yerleştirilmiştir. Demokrasinin beraberinde getirdiği çirkin kavramlardan birisi de “Federe Devlet”tir. Federe devlet, Batıda ortaya çıkmıştır. Batılılar demokrasiyi daha ileri götürüp güçlendirmek için Federalizmi ihdas etmişlerdir.[36] Fransız düşünürlerinden Proudhon’a göre Federasyon bir sözleşme­dir. Federasyona katılan devletlere egemenliklerini, toprak bütünlüğünü, yurttaş özgürlüğünü tanıyan, birlikte güvenliği ve gelişmeyi sağlayan bu sözleşme, söz konusu olduğu çıkar­ların büyüklüğüne ve genişliğine rağmen aslında sınırlanmıştır. Birliğe tanınan yetkiler hiçbir zaman kavimlerin ve bölgelerin yetkilerini aşmaz. Ve Proudhon devamla Federas­yonu Fransız inkılabı kebirinin gerçekleşmeyen hedeflerin­den sayar. Nitekim şöyle diyor: ” 1789 devrimini yapanlar da böyle bir sözleşme yapmak istemişler, fakat bu sözleşmeyi hazırlayacak noter bulamamışlardır.[37] Fakat daha sonraları söz konusu olan noteri bulup federasyonu ABD, İsviçre, Kanada, Almanya’da gerçekleştirdiler. Böylece demokrasinin egemen olduğu beldelerde “Federe Devlet”, devlet doktrinleri arasında yerini aldı.

Federe Devlet; demokrasi mührünü sırtında taşıyan me­deni köleliğin siyasal örgütlenmesinin adıdır.

Federe Devlet; Allah’a karşı ilahlık iddiasında bulunan ilahların hürriyet adına kendilerinden hesap soran topluluk­ları durdurmak ve uysal hale getirmek için icat ettikleri siya­si bir manevradır.

Federe Devlet; sahte ilahlara ‘köleliğin hududları dâhilinde ortaya çıkan sahte bir hürriyet teşkilatlanmasıdır.

Şu bir hakikattir ki; heva ve hevese dayanan ilahlar reji­mi, dünyanın bazı bölgelerinde (ABD, Kanada, Almanya, İs­viçre vs.) “Federe Devlet” anlayışı gündeme getirmiştir. Fe­dere devletler; dış politika ve savunma alanlarında yetkiyi fe­derasyona bırakırlar, diğer alanlarda ise “Tam yetkili” olarak faaliyet gösterirler.

Federe devletin kendi hükümeti ve yürütme yetkilerin haiz devlet başkanı vardır. Ayrıca hâkim olduğu toprakların sınırı, anlaşmalar yoluyla belirlenmiştir. Bu siyasi rejimler­de; tam yetkili ilah “Federasyon Meclisi’dir, Bazı yetkileri kısıtlanmakla beraber kısmi ilahlık hakkı tanınan “Federal Meclis”tir. Son yıllarda İslam topraklarında da (Kuzey Irak’ta olduğu gibi) Federe Devlet anlayışı gündeme getirilmektedir. Şurası muhakkak ki, “La ilahe (ilah yoktur)” İllallah (Ancak Allah vardır) diyen müminler, “Federe Devlet” anlayışını da reddetmişlerdir. Siyasi rejim ve sosyal sistem konusunda herhangi bir bilgisi olmayan bazı kimsele­rin “Federe Devlet” anlayışının, İslam fıkhına uygun olacağını zannetmeleri bir vehimden ibarettir. İslam fıkhındaki “Tevfiz Vezareti” (Eyalet sistemi) ile “Federe Devlet” anlayı­şı arasında önemli farklar vardır. Bu fark başta “Hâkimiyetin kime ait olacağı noktasında” kendisini gösterir. Şimdi bu ko­nu üzerinde duralım.

Yeryüzünde; İslamı ve cahili olmak üzere iki tür hâkimiyet söz konusudur. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de: “Onlar, hala cahiliyye devrinin o (sapık) hükmünü mü arıyorlar? Şüphe­siz ‘bir kanaate sahip olacak bir kavim için hükmü Allah’tan daha güzel olacak kimdir?”(Maide/50) hükmü beyan buyrulmuştur. Tevfiz Veziri (tam yetkili vezir) halife adına hareket eder ve İslamı hükümleri tatbik eder. Federe Devlet Başkanı; kısmi ilahlığı kabul edilen “Federe Meclis’in” kararlarını uygulamak zorundadır. İnsanların değer ölçüleri sürekli değişip durduğundan, hepsinin ittifakla kabul edebilecekleri bir egemenlik (haki­miyet) anlayışı da şekillenemez. Heva ve heveslere göre de­ğişiklik arz eder. Ayrıca kuvvet (ister istemez) hâkimiyetin tek ölçüsüdür.          ·

İslami hükümleri koyan ise Allah (c.c.)tır. Ve Allah (c.c.) kesin bilgi verir. İslamı hâkimiyetin temel özelliği bu­radadır. Cahili hâkimiyet ise, ne kadar uğraşsa da adeta Allah’ın belirlediği ölçülerin dışında kalıp bir temel bulmağa uğraşmakta, ama başaramamaktadır.

İslam terminolojisi cahili hâkimiyeti çeşitli terimlerle ifade etmiştir. Küfür, dalal, cahiliyye, tağut… Tağut, Allah’tan başka kendisine ibadet edilen her şeydir.[38] Yani Allah’ın hükmünün kar­şısına dikilen, ayaklanan, emirlerine karşı yeni hükümler ko­yan her şey tağuttur. Ona itaat edilmez. Bu insan, put, şeytan veya başka herhangi bir şey olabilir.[39]

Nitekim Allah (cc) kitabında şöyle buyurmuştur;

“Allah ve Resulü, bir işe hükmettiği zaman, mü’min bir erkek ve mü’min bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resûlü’ne isyan ederse, artık gerçekten o, apaçık bir sapıklıkla sapmıştır.” (Ahzab/36)

“Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten inandıklarını öne sürenleri görmedin mi? Bunlar, Tağut ‘un önünde muhakeme olmayı istemektedirler; oysa onlar onu reddetmekle emrolunmuşlardır. Şeytan da onları uzak bir sapıklıkla sapıtmak ister.” (Nisa/60)

“Genellikle batılı hukukçularla bunların etkisinde yetişen doğu aydınları İslamı devleti nev’i şahsına münhasır tanı­mıyla almak yerine ve Batı’da gelişen bilimsel-felsefi ekol­leri izleyerek teokratik bir düzen olduğunu söylemektedirler. Oysa teokratik devlet ruhban devletidir; kilise egemenliği­nin, ona bağlı yüksek derecedeki din adamlarının eliyle hâkimiyetin kullanılmasıdır. Ayrıca “Federe Ruhbanların” bir araya gelmesiyle Federasyon ortaya çıkar. İslamı devlet ise ruhban sınıfını reddeder. İslam’da ruhbaniyet yoktur.”[40]

Hukukumuz, farizalarımız ve diğer vecibelerimiz için kaynak teşkil eden Allah kelamından başka hiçbir şeye kut­sallık sıfatı takılamaz. İslam nizamında, rejimin esası Allah kelamına dayanır. Otorite sadece Allah kelamındadır. İnsan­lardan hiçbiri ona tahakküm edemez. Aslında İslamiyet, din görevlisi diye din simsarı kesilen din adamları grubunu da tanımamaktadır. İslamiyet’in ilk zamanlarında endülüjans kâğıtlarını satan bir müessese de yoktu. Bu müessese hristi­yanlığa mahsus bir müessese idi. Müessesenin idarecileri be­ğendikleri kimseleri cennetlik, beğenmedikleri kimseleri de cehennemlik ilan ediyorlardı. Hülasa İslamiyet; Avrupa’nın bildiği ve elinden tarihe sığmayacak kadar cefakâr çektiği dini hükümet sistemini (Teokrasi) kesinlikle kabul etmemektedir.

“İslam tarihinin bazı safhalarında da idari mekanizmaların başına bazı zorbalar veya saltanat mirasçısı bir kısım şı­marıklar geçirilmişlerdir. İdareyi ellerine geçirince de gemileri­ni putların bulundukları tarafa yöneltmişlerdir. Dinin kudsi­yetini kendilerine maske edilerek sahtekârlıklarına devam etmiş, kendilerinin de yeryüzünde güya Allah Teâla’nın gölgesi olduklarını ilan etmişlerdir. İslami düzen bu gibi zorbalardan uzaktır. İslamiyet’in bunlarla zerre kadar ilişkisi yoktur. İslam’da devlet başkanını, müslümanlar kendi rızalarıyla özgür olarak, seçim yoluyla seçerler. Devlet başkanı, tebaasının hem dini hem de dün­yevi işlerini yürütmekle görevlidir. Şer’i emirleri infaz eder. Müslümanların güvenliğini sağlar, nizamlarını yüceltir. Öz­gürlüklerini garanti altına aldığı gibi, gıdalarını ve çeşitli ih­tiyaçlarını da karşılamak zorundadır.”[41]

Eğer fert ve topluluklar kölelikten kurtulmak istiyorlar ise bir an önce küresel olarak insan topluluklarını köleleştirmek ve öyle kalmaları için sayısız tuzaklar koyan (federe devlet)’in bütün birimlerini reddetmek ve yok olması adına çalışmak mecburiyetindedirler.

SAHTE İLAHLAR VE ALLAH’IN HÂKİMİYET HAKKINI GASP

İlahlar rejimi olan demokraside temel prensip; Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir ilkesidir. Bakıldığında bir düstur ya da ilke gibi gözükse de hakikatte bir gasp eylemidir. Hâkimiyetin millete hamledilmesi bir gasp girişiminin neticesidir. Çünkü hâkimiyet yetkisi Allah’a aittir. Allah’ın tekelindedir ve tek layık da O ’dur. Hâkimiyeti elinde bulundurmaya tek yetkili ve hüküm koymak için gerekli vasıfları bulunduran tek zattır.

Şüphesiz her demokrasi bir dikta rejimidir.[42] Demokrasi’de Allah’ın hakimiyet hakkını gasp etmek esastır. Diktatör­lüğünü ilan ederek devlet yönetimini tek başına ele geçiren fert tarihin her döneminde kendini ilah bilmiş ve her adımda yalnız şahsına tapacak köleler arayan azgın bir zorba olagel­miştir.

Bµ çeşit bir insanlık ve cemiyet belası, her zaman ezici baskısını belirli bir vatanın sınırları içindeki kalabalıklara yöneltmiştir. Top yekûn dünya çapında görülen tatbikat şöy­ledir: Bir takım maddeten güçlü milletler ve devletler, zayıf ve savunmasız milletleri çeşitli entrikalarla kendilerine köle haline düşürerek türlü yoksulluk ve sıkıntıların pençesinde kıvrandırmaktadır. Her iki zorba ve sömürücü tatbikat biçimi de Allah’ın sınırsız iradesine meydan okumaya yeltenen çılgın çıkışlardır!

Üstelik insan yığınlarını Allah’a kul olmanın şerefinden mahrum ederek kendi tahakküm kırbaçları altında inleten zorbalar, her zaman halkı şahsi arzularının ve doymak bilmez azgın şehevi ihtiraslarının kölesi olarak kullanmışlardır.

Bu duruma şaşmamalıyız. Çünkü Allah’a kul olmanın ölçü ve kayıtlarından sıyrılan kimseleri, hiç şüphesiz kudur­gan şehevi istekleri ile doyumsuz içgüdü emelleri kıskıvrak kavrayarak boyunduruk altına alacaktır.

Tatmin edilmesi imkânsız hedefleri uğrunda bir ömür boyu koşturarak şaşkın zorbaları köleleştirecek ve düşkün­lük batağında süründürerek alabildiğine zavallılaştıracaktır.

Yeryüzünün hakimi olduğunu iddia eden zavallıların yol açtığı yıkıntılar bu kadarla da bitmez. Zorbaların kurduğu cemiyet düzenleri, insanoğlunun doğuştanlık/fıtrat cevheri­ne taban tabana zıt düşecektir. Çünkü bu düzen paçavrası, insanoğlunun mahiyetinden tamamen habersiz bir cehalet bu­lutu üzerinde yüzer. Yeryüzünü kaplamış gördüğümüz bu­günkü kargaşalık ve buhranların temel sebebi, zorbaların insana aykırı çıkan sosyal düzeninden başkası değildir!

Zorbaların düzeni, insanoğlunu Allah’a inanıp bağlan­mak uğrunda duyduğu şiddetli gönül ihtiyacı ile dünyada gü­ven ve huzur sağlayacak olan temel hak ve hürriyetler arasın­da şaşkın bir seçim zorunluğu ile karşı karşıya bırakmak düzenbazlığına sarılmıştır.         ,

Dünyadaki hayatı kolay ve tatlı yapabilecek olan her şeyin, ancak Allah’ın varlığını hesaba katmaksızın ele geçebi­leceğini ileri sürerek halkı ya sefil ve perişan yaşamayı tercih etmeye veya Allah’tan yüz çevirmekle mümkün olan dünya nimetlerinden pay almaya mecbur tuta gelmiştir.

Böylece insanoğlunun beyninde-maddi ve manevi ihti­yaçlar yapmacık bir çatışmaya sokulmuş; duygular parçalan­mış; insanların yürek ve kafalarında ruhi ve fikri buhranların tohumları ekilmiştir.

Bu duruma göre her kanun koyucu, az veya çok, halkın kendisine tapınmasını istemektedir. Her kanun koyucu-oto­rite sözcüsü-, nizamının esaslarına saygı göstermeyen vatan­daşlara cezalar biçtiğine göre halkı kul-köle niyetine kullan­mak istiyor demektir. Halk da, yüreklerinde en hafif bir sızı duymaksızın gülümseyen bir hoşnutlukla başlarındaki ka­nun koyucuya itaat ettikleri müddetçe aslında o kimseye kul­luk ediyorlardır!

Kanun koyucu, ister tek fert halinde sivrilmiş zorba bir diktatör olsun, isterse hakimiyet yetkisine sahip olduğunu ileri süren bir seçkinler topluluğu olsun, netice itibariyle bir takım insanlar, geriye kalan halk yığınları için emir ve yasak sistemleri çıkarmak, koydukları beşeri kanunlara karşı çı­kanların başını ceza yolu ile ezmek hakkını kendilerinde gör­dükten sonra besbellidir ki, insanları şahsi arzuları önünde kul tutmaktadırlar. Çizmeyi aşmış, bu türlü şımarıklıklar kendilerinde Allah’ın ortaksız yetkisini kullanmak hakkını görmeye yeltenmekte ve halk yığınlarından Allah’ın katına sunulabilecek olan itaat’ vazifesini kendilerinin hesabına istemektedirler. Bu ise, sözü geçen kimseler, haşa Allah ve yaratıcı olmadıklarına göre asla layık olmadıkları mertebeleri kendilerine yakıştırmalarından başka bir şey değildir.[43] Bakınız bu konuda Zemahşeri (rha) ne diyor; “Allahu Teala’ya isyan konusunda herhangi birisine itaat edilmesi, o kimseye kulluk edilmesi demektir.”[44]

Allah’ın hâkimiyet hakkının gasp edilmesi demek; Allahu Teala’nın kanun ve nizam vaz etme hakkını ideologlara, sultanlara, meclislere, beynelakvam/kavimler arası teşkilat­lara devredilmesi demektir. Hayat kanunlarını Allah’tan baş­ka otorite sahiplerinden almayı zorunlu kılan bütün rejimler, Allah’ın hakimiyet hakkını gasp eden ve gasp ettiren rejimler­dir.

İslam’ın kâfiri, Demokrasi’nin de mümini olan Demok­ratlar; polisten kaçan hırsızlar gibidirler. Demokratların “Hâkimiyet kayıtsız şartsız Allah’ındır” diyen müminlerden korkmalarının ve kaçmalarının sebebi, Allah’ın hâkimiyet hakkını gasp etmiş olmalarıdır.

“La ilahe illallah” çağrısı karşısında cahiliyetin peygamberlere karsı birleşik tutumundaki sır nedir derseniz? Bizim dikkatimizi çeken husus, milletlerin devamlı olarak önce yalanlamaya başlamaları sonra şımarıp tehdide yönelmeleri­dir. Her cahiliyet toplumunda muhakkak ki önderler ve efendiler kitlesiyle halk kitlesi bulunacaktır. Cahiliyet devrin­deki önderler ve hâkimiyeti ellerinde bulunduranlardır. Nor­mal olarak bunlar kendilerinden hükümler koyup kölelere egemenliklerini sürdürmek isteyeceklerdir. İstisnasız tarihin her devresinde cahiliyet toplumlarında bu durum mevcut­tur. Sultayı elinde tutan ve bu şekilde egemenliklerini sürdü­ren topluluklar her zaman “La İlahe İllallah” çağrısından nef­ret ederler, ona tahammül edemezler ve ona karşı savaş açar­lar. Ellerinde bulunan her vasıtayı kullanarak bu çağrıyı yok etmeye kalkarlar. Ancak Allah’ın kesin takdiri işe karışır, onları helak eder ve müminleri kurtarır. Peki, öyleyse “La ilahe İllallah”  çağrısına karşı bunları bu derece kızdıran şey ne­dir? Öldürme, kasıt ve bu çağrıyı kökten yıkmaya kadar her türlü suçu işlemeye varan kızgınlıkların sebebi nedir? Bu çağrıyı kirletmek ve onun rehberini kötülemek için ellerinde bulunan bütün gücü kullanmak, kitleleri ondan nefret ettir­mek ve karşı mücadeleye girişerek halkın gücünü istismar et­tirmeye vardıran husus nedir? Her peygamberin gönderilmesine neden olan “Allah’tan başka ilah yoktur … Allah’a ibadet edin sizin O’ndan başka bir ilahınız yoktur… ” ifadelerinin ha­kiki anlamını idrak etmeden bu tuhaf davranışın ve hayret verici biçimde tekrarlanan direnişin sırrını anlamak mümkün olmaz…

Eğer La ilahe illallah söylenip geçilen bir söz olsaydı o toplulukları neden kızdıracaktı? Bütün güçlerini bu derece sert, kızgın,anlaşma ve barış yollarını denemeyi kabul etmeden niçin savaşa sevk edeceklerdi?

İşte cahiliyet devrinde kitleleri bu derece kızdıran şey bu son derece sade ve son derece önemli kelimenin anlamı…

La İlahe İllallah’ın anlamı son derece açık olarak hâkimiyetin itaatin ve kulluğun yalnızca Allah’a has olduğu ve yalnız Ona itaat edileceğidir.

Cahiliyet devrindeki egemen zümre ise çok açık olarak hâkimiyetin itaatin ve kulluğun yalnızca kendilerine has ol­masını istemekteydi. Kulluk ederken, Firavun’a tevcih edil­diği gibi, her türlü ibadet, itaat ve hâkimiyet bakımından yal­nız kendilerine kul olmayı istiyorlardı.

İşte bunun için ‘La İlahe İllallah” çağrısı arasında bu ön­de gelen zümreyle kesin çatışma her zaman yer almaktaydı. Müşriklerin karşı çıkma sebebi; Tevhidi bir hayat yaşamaya, ferdi ve içtimai olarak Allah azze ve celle’ye teslimiyete yanaşmamalarındandı. La İlahe İllallah’ın manası hâkimiyetin yalnız ve yalnız Allah’a ait oluşudur. Hüküm verme hakkının yalnızca onun elinde bulunmasıdır… Helalı ve haramı iyiyi ve kötüyü, güzeli ve çirkini yalnız ve yalnız Allah’ın yerleştirilmesi esası­dır.

Hâkim zümreler ise, egemenliğin kendi ellerinde bulun­masını, hükmü kendilerinin vermesini, kendi arzu ve heves­lerine göre helal ve haramlar koymayı isterler. İşte bunun için de o zümre “La İlahe İllallah’a çağıran kişiyi görmeye bi­le tahammül edemez. Onu görmek sinirlerini bozar ve ona karşı savaşmak üzere tahrik eder…

Onlar polisi gören hırsız gibidirler. Çünkü onu görür görmez ellerinde sakladıkları hırsızlık malının alınacağını tasavvur ederler…

Bu hâkim zümre, hâkimiyetin tadını tadınca onu çalmış olduklarını unuturlar ve kendilerini, bir şey isteyen bulunmadığı sürece emin olarak yaşarlar. Çünkü hâkimiyet ellerindedir. Ne zaman ki ‘La ilahe illallah’ diye çağıran bir kişi ortaya çıkarsa onlar hemen gerçeği görürler. Evet, unuttukları veya unutturuldukları gerçeği. Bu çağrı sahibi onları kendi ellerindeki hâkimiyeti asıl sahibi olan Allah’a iade etmeye çağırır. Çünkü onlar bu hâkimiyetin hakiki sahibi olan Allah’ın elinden alarak gasp etmeye çalışmışlardır…

Adi hırsız kaçıp gizlenebilir, ama hâkimiyeti gasp eden hırsız elindeki egemenliğe aldanır ve egemenliği gerçek sa­hibine iade etmeyi isteyen uyarıcıya karşı savaş açar. Bu uyarıcının her türlü silahtan yoksun olduğunu bir tek şahıs olarak geldiğini görür. Söylediği söze ve şahsiyetine karşı küçültücü davranışlarda bulunur… Hâlbuki içinden onun çok büyük ve tehlikeli bir güce sahip olduğunu bilir. Bunun için de ilk önce duyduğunu çarpıtmaya çalışır, büyücü der yalancı der, deli der veya idareye el koymak istiyor der; tıpkı Firavunun adamlarının Musa(A.s) ve Harun(A.s)’a dedikleri gibi; “İkiniz; bizi babalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan çevirmek ve yeryüzünün büyükleri olmak için mi geldiniz? Biz size inanmıyoruz” dediler.”(Yunus 78)

Ancak Allah katından gönderilen peygamber çağırdığı hakikatten son derece emindir. Ulûhiyet gerçeğine son dere­ce bağlıdır. O egemen zümrenin kendisine karşı çıkardığı propagandaya aldırış etmez ve çağrısını sürdürür… Ona baş­langıçta çok az bir halk topluluğu iman eder. Ancak bu toplu­luk azlığına rağmen egemen zümreleri sarsar, rahatsız eder ve sinirlerini bozar. Mesele bu şekilde kalmaz, köleler birer birer kaçarak ellerinden kurtulup özgürlüğe kavuşacaklar­dır.”[45]

“Hz. Muhammed (s.a.v.), ilahlar rejimi ‘ne karşı mücadele ederken mükelleflere La’ yı öğretiyordu. O, insanların içeri­sinde bulundukları çarpık sosyal düzeni değiştirip, yerine di­ni hayat sistemini koymak için, onları “La” (hayır!) demeye davet etti.

Peki, insanlar neye “La” (hayır!) diyecekler? Kafalarında ilahlaştırdıkları makam, ideoloji, ilke, parti, hizip, kadın, erkek, evlat, sanatkâr, sporcu, kulüp, loca, önder, şef, seks silahlarının tamamına “La” diyecekler, karşı çıkacaklar ki sömürüden kurtulsunlar. Bütün bu ve bu­na benzerlerine “La” diyecekler ki sadece Allah’ın ilahlığını  “İlla” deyip tasdik etsinler.

Son Peygamber, “La” yı öğretiyordu insanlara. Çünkü La demesini bilmeyen insanların sömürülmeye, köle kalma­ya, şunun bunun emriyle kalkıp oturmaya, şahsiyetlerini yitirmeye mahkûm olduklarını biliyordu. Görülüyordu ki ilahi inkılabın ilk merhalesi inkârdır, kabul etmemedir, karşı çıkmadır. Neyi inkâr ettiğini bilmeyen, ne­yi tasdik edeceğini asla bilemez. Kafasında ve gönlünde ilahlaştırdığı Onlarca belki yüzlerce beşeri değere karşı La isyanıyla çıkmasını bilmeyen bir insan nasıl İlla inkılabıyla tevhidi gerçekleştirsin. La deyip karşı çıkmasını bilmeyenler hiçbir zaman ama hiçbir zaman İman ’ın hürriyet şerbetinden içemezler.[46]

Bu ve buna benzer birçok delil ve açıklamalar göstermektedir ki Allahu Teâla bütün evrenin hâkimi, idarecisi, terbiyecisi, halikı, mabudu olmasına rağmen insanlar katında bu yetkilere müdahale etmeye çalışılmaktadır. Bu müdahale sadece sözlü olmayıp, hayatın kendisiyle idame edildiği beşeri kanunlar olarak zuhur etmektedir. Hali hazırda yeryüzünün birçok bölgesinde bu alçaklık kendini göstermekte. Ne var ki imtihanın başlangıcı ve aslı burasıdır. Hâkim İrade kim olacak. Allah (cc)’ mı yoksa senin gibi bir mahlûk mu? İnsan birçok vasıta ve özellikler ile dünyaya gönderilmiştir. Bu özellikler kendi veya kendisi gibilerini tatmin etmek için değil. Yaratıcı ve yaşatıcısını razı etmek içindir. Allah’a karşı başkaldıranlara müsamakar olmak iyi niyetli olduklarını düşünüp onların tuzaklarına düşmek ihanete, alçalışa kapı açmaktır. Hak Hak’tır batıl batıldır. Elimizde bu ikisini birbirinden apaçık şekilde ayıran bir ölçü varken hala nasıl batılın peşinden gidilebilir. Allah azze ve celle Kur’an-ı Kerim’de ‘Kuluna, alemlere öğüt(ölçü) olsun diye Furkan’ı(Hak ile batılı ayıran) indiren Allah’ın şanı ne yücedir’buyurmaktadır.Bu İlahi hitap iyi anlaşılmalıdır.

İLAHLAR REJİMİNDE İDEOLOJİNİN YERİ

Sahte ilahların meydana getirdiği demokrasinin otorite olduğu toplumlarda resmi olarak kabul edilen ideolojiye iman etmek ve yasalarına uymak bir mecburiyettir. Aksi yönde düşünce ve fikirlerinizin peşinden gitmek zindan ve ölümü beraberinde getirir. Yahut akli melekelerinizin sağlıklı olmadığı iftirasına uğrarsınız. İdeoloji denilen kavram insan aklı ve düşüncelerine dayanan vahyin yani Allah azze ve celle’nin kitabının karşısında aklı ölçü kabul eden fikir ve düşüncelerin genel adıdır.

İdeoloji; insanlığın hayatı için bir bereket değil, aksine bütünüyle bir vahşettir. Esasen ideoloji tam laf kalabalığından başka bir şey değildir.[47] Vahiy ölçü alınmaksızın ortaya atılan fikir ve düşünceler ideolojileri doğurur. Beşeri sistemlerin temelini teşkil eden durum da zaten aydın kimseler olarak addedilen küflü beyinlerin vahiyden yoksun olarak ortaya attıkları fikirleridir. Bu fikirler halka dayatılır ve onlar için kural ve kanun haline gelip uymayanları cezalandırmakla beraber türlü türlü etiketler yapıştırılır.

Günümüzde demokrasi, insanlar için huzur, saadet ve özgürlük getiren bir sistem olarak tanıtılmaktadır. Sözde halkın söz sahibi olduğu izlenimi verilip halka sevdirme mücadelesi verilir. Bu tıpkı küçük bir çocuğa kucakta araba sürdürmek gibidir. Arabayı kendisinin yürüttüğünü ve kendisinin yön verdiğini düşünür. Direksiyonu istikametin dışında bir yere doğru çevirdiğinde alttan uzanan elin hamlesiyle bu girişime engel olunur. Arabayı kontrol eden kişi kendi istediği yönün aksine bir manevra olmadığı müddetçe müdahalede bulunmaz. Aslında o çocuk yan koltukta da otursa gidilecek yer ve istikamet aynıdır. Yani o çocuk direksiyona geçtiği için hedef değişmez. Kucağa oturtmak göz boyamak ya da susturmak içindir.  İşte demokrasinin sunduğu özgürlük de bunun gibidir. Eğer onun isteklerine boyun eğerseniz size kendinizi özgür hissettirir. Ya da ona düşman olmamanız için size sözde seçme hakkı vererek gözünüzü boyar. İnsanların istediği şeylerin olmadığını her akıl sahibi kafasını kaldırıp etrafına baktığında net bir şekilde görecektir. Kısacası, demokrasi nabza göre şerbet veren birçok yüzü olan şarlatanların sistemidir. Yerine göre halkçı yerine göre monarşist kesilir.

Demokrasi’de ideolojinin monarklaşması hakkında Duverger şöyle diyor: “Gerçek krallar, geleneksel krallar, birer birer ortadan kalkıyor… Birkaç devlet dışında açık veya kı­sıtlı, liberal veya otoriter, sivil veya askeri şekiller içinde her yerde cumhuriyet rejimi var. Fakat bu rejim her yerde monar­şik bir biçim almaya doğru gidiyor. Veraset yoluyla kral olanların yerini, seçim yoluyla gelen krallar alıyor… Bunların bazıları gerçekte diktatörlüktür, bunlarda seçim sonuçla­rı, önceden kararlaştırılmış bir törenden başka bir şey değil­dir; ne iktidara, getirebilir, ne de iktidardan düşürebilir, sade­ce bu iktidara meşrutiyet cilası verir.[48] Dikkat edilirse Demokrasi vasıtasıyla monarşizm yepyeni bir şekil kazanıyor… Eskiden monarşizm bir tek şahsın monark oluşuyla vücut buluyordu. Demokraside ise tek şahsın yerine tek bir ideolojinin monarklaşması vasıtasıyla monarşizm hayatına devam ediyor. Sanırım günümüzün siyaset bilimcilerinin idrak edemedikleri veya gündeme getirmedikleri konulardan birisi de budur. Yani ideolojinin demokraside monarklaşması. De­mokrasi; monarklaşan ideolojinin hayat elbisesidir.[49]

Demokrasinin monarklaşmasını sağlayan şey ise onun devamı için oluşturulmuş olan ilke ve inkılaplardır. Bunun çağdaş ismi yer yer değişkenlik gösterebilir. Laiklik, kemalizm, vs…

E tabi ki bunun propandasını da yapan hizipler elbette mevcuttur. Bunlar da demokrasinin mezhepleri olan siyasi partilerdir. Bunlar demokrasi için ve onun devamı için vardırlar. Fikirleri, düşünceleri her ne kadar birbirinden farklı da olsa demokrasinin havarisi olma sıfatından kendilerini kurtaramazlar. Çünkü demokrasi onların demokrasiden başka bir amaç gütmelerine müsaade etmez.

Gençlik yıllarında meclise gitmiş bir kişinin yaşadığı olay meseleyi biraz daha iyi anlamamıza sebep olacaktır. Mecliste tanıdığı birisini ararken odalardan birisinin açık olan kapısından içeride bazı kişileri görür. Ve hayretle onlara bakar. İçeridekiler kendilerine hayretle bakıldığını fark edince ’Ne oldu genç niye öyle hayretle bakıyorsun’ derler.O da ‘Sizler dün akşam televizyonda birbiriyle tartışan, birbirine hakaret eden,kötü sözler söyleyen, kişiler değilmisiniz.Şimdi oturmuş tatlı yiyiyor,gülüşüyorsunuz deyince,onlar’Evet biz onlarız’ diyip şu cümleyi eklemişler,BİZİM DİNİMİZ(DEMOKRASİ) AYNI,MEZHEPLERİMİZ(PARTİLERİMİZ) FARKLI.

Sözde özgürlük getiren demokrasi; kendisinin dışında bir amaca meyledildiği takdirde başınıza ya laiklik ya da kemalizm balyozunu vurur. İslami bir hedef güdülmesi halinde aniden ilke ve inkılaplarını öne sürerek hedefinize ulaşmanıza müsaade etmez. Onun müsaade ettiğini amaçlayabilir, onun müsaade ettiğini konuşabilir, onun müsaade ettiği oranda mitingler ya da itirazlar yapılabilirsiniz. Bu mu özgürlük? İşte Demokrasinin ve onun monarklaşmasını sağlayan ilke ve inkılapların vaat ettiği özgürlük…

Bu iradeye ipotek koymak değil de nedir? Bu beşeri iradeyi beşeri iradeye dayatma zorbalığından başka bir şey değildir. Allah (cc) buna gücü yeten olduğu halde; yarattığı kullarının iradesine böylesi ipotek koymamıştır. İnanma ve inanmama konusunda serbest bırakmıştır.

Beşeri sistemlerin temel hedefi İslam’a engel olmak, hatta İslami bir hedef gütmeye dahi müdahale etmektir. Bu dini yanlış tanıtma gayreti hedeflerine ulaşmak için kullandıkları bir metottur. Çünkü bu din yanlış anlaşılırsa kimileri için(sözde müslümanlar) hedef olmaktan çıkar kimilerini de(kafir ve müşrikler) doğru din olduğu düşüncesinden uzaklaştırır. Bugün İslam adı altında Diyanet ve benzeri gibi kurumlar meydana getirmek dine hizmet için değil dini kendilerine hizmet ettirmek içindir. Ki esasen bu gibi kurumların kurulma sebebine bakıldığında bu gerçek ortaya çıkacaktır. Allah’ın yasakladıklarını meşrulaştıran bir sistemin(Demokrasi, vs.) müdavimliğini yapmanın(Diyanet, vs.) İslam ile bağdaşmayacağı her akıl sahibinin hatta iman sahibi olmayanın bile kabul edeceği bir hakikattir. Bu ancak devşirmek, tahrif etmek, dine müdahale etmek veya buna benzer girişimlerde bulunmak olarak yorumlanır. Demokrasinin İslam ile verdiği mücadele bunlarla sınırlı kalmayacak kadar geniş ve dudak uçuklatacak kadar korkunçtur.  Ve yine aynı zamanda Demokrasinin; huzur, saadet ve özgürlük getiren hatta İslam’ı hâkim kılmaya götürecek bir vasıta olarak görmek de aynı derecede ahmaklık ve geri kafalılıktır. Bunca izahtan sonra demokrasinin kirli bir maske altında kraliyet rejiminden rol çaldığını anlamak zor olmayacaktır. Bunun aksini söylemek gevezelikten ve boş konuşmaktan başka bir şey değildir. Kraldan çok kralcı olanlara bu hakikatler daima ağır gelecektir…

BEŞERİ SİSTEMLERDE RESMİ DİN

Evet, biz Laikliği bir din olarak kabul ediyoruz. Belli öğ­retileri ve de akideleri olan, müntesiplerine laik denen çağdaş(!) bir din. Bu dine göre de haramlar/yasaklar olduğu gibi, Ya­pılması gerekenler/farzlar, mubahlar var. Neyin haram/yasak ve neyin farz/ilke olduğunu ortalıkta görünmeyen laik güçler saptar, uygulamasını da laik hocalar yürütür. Devletin dini de laiklik olduğu gibi yasa gereği, bu dinin değiştirilmesi ve yerine başka bir dinin, örneğin; İslam’ın konması,  teklif bile edilemez.

Peki, tatbikat ve inanç sistemlerinden beşeri bir din olduğunu anladığımız bu dini kim yaptı? Buna neden gerek du­yuldu ve hak-batıl diğer bütün dinler dururken, neden bu laiklik dini seçildi? Neredeyse· böylesi soruların sorulmasına bile cevaz vermeyen bağnaz ve tutucu olan bu din, neden de­mokrasiyle özdeşleştiriliyor? Dikkat edilirse, laikler, “Laik” kelimesini her kullandıklarında, mutlaka ona demokrasiyi de ilave ederler. Oysaki demokrasi bile, uygulanmaması bir ya­na, doğru dürüst tarifi bile yapılamadı.

“Din-Devlet işlerinin birbirinden ayrı olduğu ve hiçbiri­nin yek diğerine karışmadığı sistem” olarak tarif edilen, ve bu uydurmaca tekerlemeyle müslümanları çok güzel uyutan Laiklik, biraz basiret sahibi olanlar açısından; hiç de öyle değil! Alaturka (yani Türk Usulü) Laiklik, Dinin (İslam’ın) hiçbir şekilde devlet işlerine karışamadığı, Devletin ise dine ka­rışması bir yana onu tasarrufu altına aldığı bir laikliktir, dindir, rejimdir vs. vs.dir.

İslam’la laiklik dininin anlaşamamalarının, birbirlerine düşman olmalarının odak noktasını, ilahlık inancı teşkil ediyor.

Laiklik dinine göre; tıpkı Cahiliyye dönemi Mekke Devleti’nin dininde olduğu gibi, semavi, yani yeryüzünün işleri­ne karışmayan bir ilaha inanmaya cevaz vardır; cevaz olması bir yana böylesi bir ilaha inanmak teşvik bile edilir. Daha açıkçası Laiklik dini diyor ki: benim dünyevi işlerime karış­madığı müddetçe, her türlü din inancı serbesttir. Diledikleri gibi ibadet etsinler, tutabildikleri kadar oruç tutsunlar, ahlaklı olsunlar; beni ilgilendirmez ve de onlara karışmam! Bunun en bariz ve açık tatbikatını Laiklik dininin egemen olduğu Demokratik toplumlarda görmek mümkündür. Gerek Cahiliyye dönemi Mekkeli ‘müşrikler olsun, gerekse günümüzün Laikleri olsun, Allah’ı sadece yaratıcılığı ve göklerdeki tasarruflarıyla tanıyor; yeryüzündeki işlerine karışmasını istemiyorlar, Yani, “dünya işlerimizi kendimiz düzenler, haram/yasak olanla, helal/yasak olmayanları biz tespit eder, kanunlarımızı biz yaparız. Allah buna karışamaz derler.

İslam ise göklerin olduğu gibi, yeryüzünün kanunlarını da aynı şekilde ve hiçbir eksik tanımadan, Allah’ın tasarru­funda ve iradesinde bilir, kabul ve tatbik eder. İslam bunu yaparken de kanunu olan şu ayeti rehber alır:

“Gökte de ilah yerde de ilah O’dur. Her işi hikmetiyle çe­viren, her şeyi hakkiyle bilen O’dur! Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin mülkü (iktidarı) ve saltanatı kendisine ait olan Allah’ın şanı yücedir.”!(Zuhruf/87-88)

İşte Laikliğin kabul etmediği budur. Yani laikler, Allah’ı sadece gök işlerinde Şari ‘; kanun koyucu kabul eder; dünya işlerinde ise kanun koyucu olarak kendilerini ya da atalarını kabul ederler ilahi Kudret’in onların dünyalarına karışmasını istemezler, Fakat bunu açık açık söylemezler ki, müslümanlar uyanmasınlar, onları laikliklerine rağmen müslüman bilsinler, onları sömürülsünler.[50] Evet, İslam’ın zıddı olan Laiklik dini, insanların kanlarını emen ve etlerini de yemekten zevk alan sömürücülerin dinidir.

Laiklik; mükelleflerin göklerin ilahi ve yeryüzünün ilahları diye birbirlerinden bağımsız birden fazla ilaha iman etmeye ve kendilerine ibadette bulunmaya zorlayan bir dindir. Laiklik dininde gökleri halk eden ilah ile mahkemelerde kanunları uygulanan ilah birbirinden ayrıdır.

Laik sisteme göre, dinin dünya işlerine bir müdahalesi ve tesiri kabul edilmez. Ve dinin dünya işleri içerisinde herhangi bir tetkik mevzuu olarak ele alınması asla düşünülemez. Çünkü din, mevzuu ancak ahiret olan bir müessesedir. Bu kanaate göre hayatın din ile bir münasebeti yoktur.

Hâlbuki dinlerin uhrevi safhalarının münakaşası ve bu safhaların mahiyetlerinin tespit edilmesi imkânsızdır. Din­ler, ancak dünyadaki rolleriyle ve eserleriyle takdir olunabilirler.

Laiklik fikri, Fransa ihtilalinin insanların ahlaki varlıklarına indirdiği bir darbedir. Laiklik yani dinin dünya işlerine müdahalesini kabul etmemek, dinin mahiyetini anlayama­mak dolayısıyla onun varlığını kabul etmemek demektir. Din sırf ictimai yani cemiyetin bünyesinden doğma bir müessese olsa idi ancak o zaman laiklik sisteminin tatbik kabiliyetini haiz olup olmadığı düşünülebilirdi. Fakat din ictimai bir unsur değildir. Ferdi ve fıtri bir melekedir, içtimai bir amildir. İnsanların karakterlerinin teşekkülünde, insan topluluklarının bir bütün olmasında dinin çok müessir olduğu muhakkaktır.

Dünya işlerini idare edenler insanlar değil midir? Buna göre dinlerin endirekt olarak dünya işlerinin idaresinde müessir roller oynadıkları neticesine varılmaz mı? Bu mahiye­tiyle dini, dünya işlerine müdahaleden uzaklaştırmak mümkün müdür.

Uzaklaştırıldığı takdirde dinin rehekar (kurtarıcı) tesirinden mah­rum kalacak olan fertlerin ve cemiyetlerin, hayvanlık derecesine düşeceklerini kabul etmemiz lazımdır. Bu dereceye düşecek fertler ye cemiyetler artık zeval ve izmihlale(yok olmaya) namzet(aday) demektir. Ancak bu mütalaalar(etraflıca düşünmek), hakiki din hükümleri cari olduğuna göre varid olabilir.

Maalesef, beşer böyle hükümlerin cari olduğu devirleri çok az görebilmiştir. Onun içindir ki beşeriyet bugünkü felakete düşmüştür. O halde hakiki din hükümlerini aramak ve bulmak lazımdır.[51] Hayatlarının tanzimi için laikliği düstur edinenler için Laiklik bir dindir. Bunun için Laiklere göre laik olmak, insan olmaktır. Oysaki selim akılla düşündüğümüz de görürüz ki; laiklik, insanı hayvanlaştıran batıl ve atıl bir dindir.

Laiklik; üç din ve üç şeriat karşısında boy gösteren bir dindir. Laiklik; İslam dininin karşıtı olduğu gibi, Hristiyanlık ve Yahudiliğin de karşıtıdır. Hz. Musa (a.s.)’in şeriatında din ve devlet ayrılığı veya din ve dünya ayrılığı diye bir şeye, yani laikliğe asla yer yoktur. Daha doğrusu, bu şeriatın bün­yesi içinde böyle bir şeyden bahsetmek abestir. Hz. Musa (a.s.)’ın şeriatında değil, Hz. Âdem’den son peygambere kadar bütün peygamberler ile İlahi Din (İslamiyet), topyekûn şeriatlarıyla devlet teşkilini emretmekte ve bu devletteki teşkilat ve işleyişine gene kendisine ait kanun ve prensiplerle vücut bulmasını farz kılmaktadır. Bunun aksi iddia edildiği takdirde ise, yani Allah’ın devlet teşkiline ait emir, nehiy ve esasları kabul edilmeyip inkâr edilmesi halinde, ilahi din/İslamiyet bunu küfür sayar.[52] Dolayısıyla Laikliğe, iman edenler, ne Hristiyan, ne yahudi ve ne de Müslümandırlar. Laikliğe iman edenler, laiktirler. Yani laiklik dininin mensuplarıdır.

Laiklik dinine mensup olanlar ile İslam dinine mensup olanları birbirinden ayrı kabul etmeyi reddeden müslüman kalemşörler, büyük bir hatanın içerisindedirler. Bir insan ya Müslümandır veya laiktir. Bir insanın hem müslüman ve hem de laik olması mümkün değildir. Laik olan müslüman değildir, müslüman olan da laik değildir. Bakınız Kureyş ‘in ihtiyarlarından bir kısmı, Allah Resulü’nün karşısına çıkarak derler ki: “Gel biz senin taptığına tapalım sen de bizim taptıklarımıza tap, böylece biz ve sen bu konuda ortaklık yapmış oluruz. Senin taptığın bizim taptıklarımızdan daha iyi ise bundan hissemizi almış oluruz; yok bizim taptıklarımız senin taptığından iyi ise sen bundan nasibini almış olursun. Kureyş ‘in bu teklifi üzerine “Kafirun” suresi nazil olur.

Kureyş ‘in Allah Resulüne yaptığı tekliflere ve takındığı tavra yakından bakılırsa, bunların adı konulmamış gizli bir laiklik fikrini dile getirdiğini söylememiz mümkündür. Onlar, İslam’ın mahiyetini henüz yeterince kavrayamadıklarından, farkına varmadan İslam’da da “Sezar’ın hakkı Sezar’a, Tanrı’nın hakkı Tanrıya” ilkesinin geçerli olabileceği düşüncesini taşıyorlardı. Ayrı bir konumda da olsa, İslam’ın ‘küfür kurumlarıyla, küfür düzeniyle uzlaşmacı bir tavra eğilim gösterebileceğini umuyorlardı.

Kureyş ‘in bu nitelikteki bütün teklifleri kökten reddedilmiştir. Çünkü bu tekliflerin kabul edilmesi demek, Müslümanların kurulu düzenin kaidelerini kabul ederek o düzenin müsaadesi çerçevesinde faaliyet göstermesi daha baştan şartlı, kısıtlı, hatta İslam’ın hükümleri bakımından çelişkili bir statüyü benimsemeleri anlamına gelecekti. İslam dini böyle bir şeyi kabul etmez.[53]  Evet, bir insanın kalbinde hem Allah’ın dini İslam ve hem de Tağutların dini olan laiklik birleşemez. İslam’ın girdiği kalpten laiklik çıkar, laikliğin girdiği kalpten de İslam çekip gider.

Laiklik; ilahlar rejimi olan Demokrasi’nin yapısına uygun olan bir dindir. Laik devlette teşrii merci, hilafetin aksine, dini nass ve deliller olmayıp parlamentoya dayalı insan aklıdır.[54]

BEŞERİ SİSTEMLERİN, DİNİ TEKELİNE ALMASI

Bilindiği gibi beşeri sistemlerde Allah’ın dininin yeri yoktur. Allah’ın dinine ancak mahkûm etmek ve tahrif etmek şartıyla yer verirler. Yani beşeri sistemler kendi kuvvet ve kontrolü altında olması şartıyla dine müsaade eder. Eğer ki din kontrol altına alınmazsa korkulması gerekir ve ona fırsat tanınmamalıdır. Beşeri sistemlere göre dinin tanımı ve dine yaklaşım bu şekildedir. Bunun için beşeri sistemlerde İslam dini camilere hapsedilmiştir.

“Yani beşeri sistemlerde (Demokrasi vs.) din devletin tekelindedir. Dinin devlet otoritesinin tekeline girmesi ve devlet tarafından dinin şekillenmesine ‘Bizantizm’ denir.”[55] Bizantizm, devletin zorlama ve hile yoluyla dini kontrolü altına almasıdır. Kontrol altına alması da din görevlileri de bir sınıf ortaya atarak bu görevlilere maaş ödemek suretiyle olmuştur. Maaş verdiklerinin ne anlatacağına hatta namazda dahi hangi ayetleri okuyacağına kadar müdahale etmiş ve etmektedir.

“İlahlar rejimi olan Demokrasi’de Bizantizm dinamiğinin bir gereği olarak din devletin benimsediği temel felsefeye uygun bir biçimde müesseseleşmek zorundadır. Çağımızda Suriye buna açık bir örnektir. Türkiye’deki tatbikatta bundan farklı değildir. Bizantinist toplumda din adamlarını devlet tayin eder, maaşlarını verir, koyduğu kanunlarla onların davranışlarını tespit eder, hükümlere bağlar.”[56] Dolayısıyla devletin dine müdahale ettiği fakat dinin devlete müdahale etmediği sistemler Bizantizm dinamiğine dayanan Bizantinist sistemlerdir. Demokraside bu rejimlerden sadece bir tanesidir.

“İlahlar rejimi olan Demokrasi’nin egemenliği altındaki memleketlerde İslam adındaki mahkûmun cami adındaki ha­pishaneden kurtulup hayata hükmetmesini önlemek için Diyanet adında bir gardiyanlar teşkilatı kurulmuştur.

İlahlar rejimini ayakta tutan birtakım dinamikler vardır. Bu dinamiklerden· birisi de, Diyanettir. Diyanet dinamiği, Bizantizm dinamiğinin safi bir neticesidir.

Bilindiği gibi, ilahlar rejimi; muhtelif birtakım sahte ilahların irade beyanlarına göre şekillenen bir rejimdir. ilahlar rejiminde birden fazla sahte ilah, tek ilah olan Allah’ın hakimiyet gücüne karşı savaşır.

İlahlar rejimi olan Demokrasi’de diyanet teşkilatı; sahte ilahlardan birisinin denetiminde din adına tek ilah olan Al­lah’a ve Allah’ın değişmez sistemi olan İslam’a karşı savaşan bir teşkilattır.

İlahlar rejimi olan Demokrasi’nin indinde hapishaneler­de katilleri, hırsızları ve soyguncuları bekleyen hapishane görevlisi gardiyanlar ile, cami kapısında mahkum dini bekle­yen cami imamları arasında fark yoktur. Evet, Demokrasiye göre cami imamları; camilerde din adındaki mahkûmu bekleyen gardiyanlar, müftülük makamında oturan müftüler; monarklaşan ideolojiye göre dini yorumlamak ve açıkla­makla görevli başgardiyanlar, Diyanet işleri Başkanları ise; ülke çapındaki gardiyan ve başgardiyanları organize edip monarklaşan ideolojiye hesap vermek üzere tayin edilmiş reislerdir.

Demokrasi’nin kuşatması altındaki beldelerde Diyanet İşleri Teşkilatı; monarklaşan ideolojinin şekillendirdiği res­mi dinin temsilcisidir. Allah’ın gönderdiği, Resulullah’ın uyguladığı dinin temsilcisi değildir. Şunu unutmayalım ki; Diyanet Teşkilatı, ilahlar rejimi olan Demokrasi içerisinde ortaya çıkmış Demokrasi’nin diğer kurum ve kuruluşlarından ayrılmayan bir bütünün parçasıdır. İlahlar rejimi olan Demokrasi, dini sevdiği için Diyanet Teşkilatı’nı kurmamıştır.

Demokrasi, Bizantizm dinamiğinin bir sonucu olarak Di­yanet Teşkilatını kurmuştur. Demokrasi için Diyanet Teşkila­tı, Bizantizm dinamiğinin vazgeçilmez pratiğidir.

İlahlar rejimi olan Demokrasi’nin Bizantizm dinamiği için pratik olarak “Diyanet” ismini seçmesi, Diyanetin dinle olan ilgisi münasebetiyledir. Din ile ilgisi olan bir tabir ile din adına insanları aldatmak daha kolaydır. Bunun için ilahlar re­jimi olan Demokrasi, İslam coğrafyasında “Diyanet” ismiyle teşkilatlar kurma yoluna gitmiştir. Diyanet mefhumunun din ile olan ilgisi hakkında M. Hamdi Yazır (rh.a.) şöyle diyor:

“İsim olan din kelimesiyle, Diyanet insanın sıfatı ve nefsi bir mefhumudur. Din ise onun mevzu ve mütealleki olan hakiki ve nefsel emri bir mefhumdur. Aralarındaki fark, bir hadisei nefsiye ile mebadisi ve kanunları arasındaki farktır. Tabiri aharle din vaz’ı ilahi, diyanet kesbi beşeridir. Bunu tefrik edemeyenler ilim namına hatalara düşerler.[57] Nitekim bugün düşülmektedir. İlahlar rejimini öğrenmek isteyenler, her şeyden önce ilahlar rejimi olan Demokrasinin dine, imama, vaize, müftüye ve Diyanete hangi gözle baktığını bilmelidirler.

Yeri gelmişken şunu da beyan edelim: İlahlar rejimi olan Demokraside “Gardiyanlar Teşkilatı” dediğimiz Diyanet Teşkilatına bağlı bir takım vaizler de vardır. İlahlar rejimi olan Demokrasi’ye göre camilerde vaaz eden vaizler, din adındaki mahkumu bekleyen imamlar adındaki gardiyanların sevku idaresiyle sorumlu olan başgardiyanlar/müftülerin mikrofonlarıdır. Ancak şunu da beyan etmekte fayda vardır: ilahlar rejimi olan Demokrasi’nin arzusunun hilafına hareket edip ilahlar rejimine karşı savaşan imamlar, müftüler, vaizler ise her zaman hayırla anılmaya layık olan kimselerdir. Kısacası ilahlar rejimi olan Demokrasi’nin devamını sağlayan di­namiklerden birisi de, Bizantizm dinamiğidir. Bizantizm di­namiğinin sermayesi ise Diyanet Teşkilatı’dır.

İlahlar rejimi olan Demokrasi’de Diyanet Teşkilatı’nın vazifesi, monarklaşan ideolojiye ve putlaşan devletin keyfine göre Allah’ın dinini yorumlayıp izah etmektir. Bu, doğrudan doğruya Bizantizm ‘dir. Bilindiği gibi, 324’de Bizans İmparatoru Konstantin’in, hristiyanlığı resmen himayesi altına aldığı inkâr edilmez bir gerçektir. Devletin, elini himayesi altına almış olan Konstantin’in vaziyeti böyledir.”[58]

Dini himaye altına almak onu sevmek ve benimsemek demek değil kontrol altına alıp dilediği gibi eklemede çıkarmada bulanmak içindir. İslam himaye altına alınacak ya da tekele hapsedilecek bir din değildir. Böyle yapıldığı takdirde o İslam olmaktan çıkar. Toplum ona İslam diyebilir. Hatta devlet bu din adı altında mektepler (İmam Hatipler vs) de açabilir. Hakikatte hiçbirisinin İslam ile ilgisi ve alakası yoktur. İslam adına kurulmuş kuruluşların ve mekteplerin verdiği zarara ve sağladığı ifsatlara bakıldığında Demokrasi’nin İslam’ı sevdiği değil savaş açtığı anlaşılacaktır. Savaş açmaması mümkün değil ayakta duramaz. Demokrasi’nin İslam ile verdiği savaş, onu yanlış tanıtmak tahrif etmek ve müdahale etmektir. Tüm bunları yaparken de din kisvesini kullanır. Hülasa; minare çalınmış kılıf ise çoktaaaan hazırlanmış…

PUTHANE DEVLETİ OLAN BEŞERİ SİSTEMLER

Beşer sistemlerde devlet; kutsal olarak kabul edilen dolayısıyla insanların tapması istenen ve kayıtsız şartsız teslimiyeti zorunlu kılan bir müessesedir. Bu gibi yaklaşımlarla devlet put haline getirilip kalplerde yıkılamayacak bir tabu halini alır.

Bilindiği gibi, “Devlet” terimi günlük hayatımızda sık kullanılan ve üzerinde çok söz edilen konulardan birisidir. Bütün toplumlarda siyasi iktidar; “Devlet” denilen müessese içerisinde oluşmakta ve “Kuvvet Kullanma” tekelini elinde bulundurmaktadır. Günümüzde devlet denilince göze çar­pan ilk unsur, büyük bir ihtimalle, kamu hizmetleri olmaktadır. Yani devlet toplumda birçok hizmeti (güvenlik, sağlık, eğitim, ulaşım vs… ) yerine getiren bir kurum olarak düşünül­mektedir. Fakat birtakım hizmetleri yerine getirmek, devlet müessesinin ayırt edici niteliği olarak değerlendirilemez. Daha doğrusu değerlendirilmemelidir. Devletin diğer müesseselerden farklı olan niteliği “Egemenlik/Hâkimiyet” hakkını kullanan müessese olmasıdır.[59] Dikkat edilirse Devlet toplum üzerinde yetkisi bulunan bir müessesedir. Devlet, belirli bir ülkede yaşayan ve üstün bir iktidara tabi, teşkilatlanmış insan topluluğunun meydana getirdiği devamlı, siyasi, hukukun şahsiyet izafe ettiği bir varlıktır.[60] Başka bir ifadeyle devlet; teşkilatlanmış bir insan topluluğu, sınırları belli bir toprak parçası ve hukuk sistemi olan egemenlik sahibi bir otoritedir.

Şunu beyan etmekte fayda vardır: maddi kuvvet ve or­ganlar devletin yalnızca örgütlerinin ifadesidir, devletin ku­rumlarıdır. Tam anlamıyla bir devletin varlığından söz ede­bilmek için bu kurumların varoluş nedenlerini de bunlarla birlikte göz önünde bulundurmak gereklidir, Aksi halde dev­let tasavvurunda eksiklik bulunacaktır. Bu eksikliği devlet tariflerinin hemen hepsinde görebiliriz.[61]

Hâkimiyet noktasında vahye dayanan devlet; hizmetler müessesi olan bir devlet olup insanlar için tek lazım ve faydalı olan bir mekanizmadır. İnsanları bir arada tutabilecek ve onları birbirlerine olan zararlardan koruyabilecek ve bu ortamı sağlayabilecek tek hukuk sistemidir. Vahiy yerine akla dayanan devlet ise; insanları aptallaştıran, kutuplaştıran ve onları vahşileştirip ahlaksızlaştıran bir müessesedir. Örnekleri açık ve seçiktir.

İlahlar rejimi olan Demokrasi’de; akla dayanan devlet, tebaasıyla birlikte ulusal meclislerde yani Çağdaş Darun Nedve’lerde Şeriat-ı garra’ya muhalif kanunlar, yasalar ihdas etme yetkisini kendisinde gören sahte ilahların, parlamenter­lerin halifesidir. Dolayısıyla ilahlar rejiminde devlet otoritesi insanlar için değil, insanlar devlet otoritesi için vardır.

Şekilleri ne olursa olsun, Devletler insanların yönetimle­riyle ilgilidir. Tarih boyunca genel olarak insanlar üç şekilde yönetilmişlerdir:

1- İlahi kanunlarla,

2- Beşeri, yani bizzat insanların yapmış oldukları kanunlarla,     ·

3- Bilhassa günümüzde olduğu gibi, yozlaştırılmış ilahi kanunlarla, beşeri kanunların karışımı olan karmaşık idare sistemleriyle.

Devletten söz etmeye başlar başlamaz hemen kanunlardan hareket etmemizin sebebi, devletlerle kanunların özdeş­liğinden ileri geliyor. Başka bir deyişle devlet deyince kanun akla geliyor. Meseleyi izah sadedinde, biz ikinci sistemden başlamak istiyoruz. Yani toplumların beşeri kanunlarla yönetildiği devlet şekilleri.

Kökü Materyalizme dayanan ve ister kapitalist, ister sosyalist, isterse de faşist olsun, bu sistemlerde teşri, yani kanun koyma kaynağı insandır.

İnsanları yönetmek için kanun koyma yetkisini elinde tutan bu mekanizma, bazen Firavun ve Nemrud gibi tek insa­nı; bazen Roma Senatosu gibi bir grup; komünist uygulama­larda gördüğümüz tek parti ve Polit-Büro ve nihayet kandır­maca demokrasilerdeki partilerin oluşturdukları parlamento üyeleri insanlar şeklinde tezahür eder ki, bunlara beşeri sistemler diyoruz.

Totaliter rejimler şeklinde de tanımladığımız Firavun, Nemrud, Kayser, Şah sistemlerinde tek kanun koyucu insan, krallık tahtında oturan şahıstır. Devlet ona aittir; devletinin kanunlarını da o yapar ya da yaptırır, Kralın maiyetinde bulu­nup, birinci sınıf köle (bunların resmi adları köle değildir ta­bi) statüsünde çalışanlar, bütün hareketlerini, kralın direktifleri doğrultusunda ayarlarlar!

Birinci sınıf köle dediğimiz bu insanlar, devletin yani kralın memurlarıdır. Bunlar alt tabakadaki ikinci sınıf köle durumunda olan ve toplumun çoğunluğunu teşkil eden halkı Kral adına idare eder, onların en sadık köleler olmasını sağlarlar.

Her iki köle sınıfının da düşünme ve düşündüklerini açıkça söyleme hakları yoktur. Ne var ki memur dediğimi birinci sınıf köleler, Kralın emri üzerine düşünebilir hatta düşünmeye mecburdurlar.

Mesela Firavun, memurlarından birine, “bana en karmaşık olan bir anıt mezar tipi yap!” diye emretse, memuru yani kulu olan mimar, öldürülmemek için, veya en azından ikinci sınıf köle durumuna düşmemek için yıllarını harcar ve birer anıtkabir, yani anıt-mezar olan piramitleri ortaya koyar…

Böylesi sistemlerde her şey Devlet için devlet de başın­da bulunan kişinin menfaatleri için vardır.

Firavun ve onun gibi olanların devleti de, mezarı gibi piramit şeklindedir:

En tepede bütün yetkileri elinde bulunduran Firavun· onun altında da tabana doğru genişleyen köle sınıfları ya da tabakaları yer alır. Tepedeki ne derse o olacağından, onun altındakilerin tek çabası da kölelikte bir üst rütbeye ulaşmak için çırpınır dururlar. Ve tabidir ki piramit; en tepede oturan tağut’a doğru daraldığından, yani üst kölelik makamlarının kadroları azaldığından, yukarı doğru çıkıldıkça köle sınıfları arasında ve özellikle bir sınıfın birey köleleri arasında aman­sız bir kadro kapma mücadelesi sürer durur. Ve bu mücadele­de birey köleler birbirlerini yerken, tepedeki tağut keyfi  içerisinde sömürü rejimini devam ettirir.

Aslında, tüm beşeri sistemlerde -modern demokrasiler dâhil-  idare mekanizması aynı piramitle çalışır: Krallıklarda Devlet diye bir tabu uydurur ve bu devleti kendi şahsıyla özdeşleştirir. Böylece devlet ve tabi onun başkanı piramidi oluş­turan halk için her şeydir. Ve o şekilde şartlandırılmış olan halk bağırır durur: Yaşasın Kral! Yaşasın Devlet! Kahrolsun Devlet düşmanları!

Tarihin seyri içerisinde, ilim ve teknoloji ilerledikçe de, piramidin elementleri daha bir sağlamlaşıyor. Tepe’nin, res­mi ideoloji haline getirmiş olduğu bazı kavramlar tabulaştırıldığından eleştirilmesi bile imkânsız hale geliyor.

Tepede kendisini ilahlaştırmış olan Kral, parti, ya da diktatör, kendini ve rejimini koruyucu kanunlar çıkartarak dokunulmazlık, eleştirilemezlik gibi prensipler koyar ve bunları la yus’el ve değiştirilmeleri teklif bile edilemez bir hale sokarak piramidin alt tabakalarını kendisine bağımlı kılar. Onları hafife alır ve şahsiyetlerini kaybettirerek, onları birer uydu insan şekline sokar. Bu duruma gelmiş olan insan (!)dan da, artık insanlık namına hiçbir şey beklenemez. O, yani insan, haksızlıklara karşı isyan eden ulvi ülküsünden, eşref-i mahlûkat olan şerefli sıfatından arınmış, ahsen-i tak­vim makamından ayrılarak kaybolmuş; adeta iğdişleştiril­miş ve sadece Yaratıcıya kul olması gerekirken, başkalarına kul olmuştur. Artık o sadece verilen emri yerine getirmeyi düşünür. İnsanı bu şekilde şahsiyetinden arındıran Firavun ve ona kul olanları Kur’an şöyle dile getiriyor:

“(Firavun) böylece kavmini küçümsedi (yani ellerin­den şahsiyetlerini aldı); onlarda kendisine itaat ettiler.”(Zuhruf/54)

Bu piramidi devlet yapılanması Tepe’ye o denli bağımlıdır ki, köleleştirilmiş olan piramit birimleri deprenmeye bile korkarlar. Çünkü onlara göre Tepe kutsaldır ve ona karşı yapılacak her hareket suçtur, ya da büyük günahtır.

Beşeri idare sistemlerini bu şekilde kısaca gördükten sonra, şimdi de yaşama gücünü ilahi kaynaktan alan devlet şekline geçelim.

İlahi kanunlara dayalı olan yönetimlerin, teşri, yani ka­nun koyma yetkisi, Vahy’e yani Allah’ın peygamberleri vasıtasıyla göndermiş olduğu Kitaplara, Suhufa dayanmaktadır. Böylesi devletlerde, Devlet Başkanı olan Peygamber, Melek Cebrail vasıtasıyla aldığı kanunlarla devleti idare eder.

Mamafih devlet başkanı olan Peygamberlerin de ilahi vahye ters düşmeyecek şekilde içtihatlarda bulunup, kanun koyma yetkileri vardır. Ne var ki Peygamberler, beşeri sistemlerde olduğu gibi heva ve heveslerine uyarak kanun yapmaları, insanları sömürmeleri söz konusu değildir. Dolayısıyla onların bütün icraatları, vahiy ile uyum içerisinde olma­ya mecburdur. Yani esas olan ilahi kanunlardır.

Bu ilahi kanunları yürütmekle yükümlü olan Peygam­ber, yani Devlet Başkanı, hiçbir şekilde Allah’ın verdiği yü­kümlülükten öte sırf kendi menfaati için insanlara yükümlülükler getiremez ve böyle esaslar koyamaz. Hele hele beşe­ri sistemlerde olduğu gibi, insanları kendisine kul olmaya davet edemez.Allah azze ve celle Kur’an-ı Kerim de şöyle buyuruyor’  Allah’ın kendisine kitap, hüküm ve peygamberlik vermesinden sonra hiçbir insanın kalkıp insanlara “Allah’ı bırakıp bana kul olun” demesi düşünülemez. Aksine “Okuyup öğretmekte olduğunuz kitap ve yapmakta olduğunuz incelemeler gereğince rabbin halis kulları olun!” der.(Al-i imran 79)

Günümüz insanlarına tek örnek devlet rejimi olarak ka­bul ettirilmek istenen ve tarihte hiçbir zaman pratiğini gör­memiş olan demokrasinin artık insanları tatmin edemediği, halk idaresi diye tanımlanan bu rejimin de pratikte bazı sınıf­ların doğmasına, idarenin bu sınıflardan herhangi birinin eli­ne geçmesi halinde de, hukuklarına, dinlerine, kültür yapıla­rına, örflerine ters düşse bile, iktidardaki grup dışında kalan bütün grupların dört sene beklemeleri gerekir ki, her şeyiyle kendilerine yabancı olan iktidarı değiştirebilsinler.[62]

İslam’da Devlet otoritesi vardır. Devlet otoritesi, tebaasıyla birlikte Allah’ın (cc) halifesidir.[63] İslam’da din devlet için, devlet de din için zaruridir. Din devletsiz uygulanamaz devlet de dinsiz yapamaz.[64]

Fakat bu mesele aşikar olan yönleri çok olmakla beraber insanların zihinlerinde eksik ve dolayısıyla yanlış anlaşılan bir konu olarak kalmaktadır. İslam dini, bütün hayatı kuşatan itikadi ameli ve toplumsal yapısıyla insanları uymaları için kendisine davet eden bir dindir. İnsanoğlunun, yaratıcısını, kendisini, canlı ve cansız varlıkları tanıyabileceği açıklamalar ve uygulamalar getirmiştir ki, tek mükemmel olan da budur. İşte bu noktadan hareketle devletin yapısını İslam’dan ayrı düşünmek islamı eksiltmek, ketmekmek ve Hz. Muhammed (Sas)’e indirildiği halinden uzaklaşmak demektir.

İlahlar rejimi olan demokraside devlet, hâkim sınıfların ‘kölelere’ karşı kurduğu bir zulüm mekanizmasıdır.[65] Kimi insanlar bu mekanizmanın varlığı ve bekası için eleman olurken, kimileri de bu çarka çomak sokanlar olacaktır. Selim akıl sahibi insanlardır bunu yapacak olanlar. Çünkü ruhlar alçalmaya, kirlenmeye ve bozulmaya başladığında çevresindeki bunca çirkin ve ahlaksız olayları da görememeye ve tepki vermemeye başlar. Konunun daha iyi anlaşılması adına kısa bir temsille meseleyi noktalayalım.

“Fil yapı itibari ile çok büyüyebilen bir varlıktır. Hatta çoğu zaman saldırgan olmasa bile insanlar ondan ürker. İşte bu canlı dünyaya küçük olarak gelir. İlk zamanlar çok hareketli olması dolayısıyla sahipleri onu küçük bir iple bağlar. Fil kaçmaya çalışsa da kaçamaz ve yorulduğunda yada canı yandığında son olarak bırakır ve bağlı kalmaya razı olur. İşte bu fil yıllar sonra büyüdüğünde artık kaçmıyordur çünkü alışmıştır. Belki de tonlarca ağırlığa ulaşmış olmasına rağmen gücü ve kuvveti artmış olsa da boyun eğer ve kaçmaz. Sebebi ise artık kabullenmiştir ve köleliğe razı olmuştur.” İşte bu misalde olduğu gibi birileri mutlu olsun diye birileri boyun eğiyor ve tuğyan ehline itaat ediyorsa, Allah azze ve celle’nin ona verdiği aklı ve gücü boş maksatlar uğruna kullanıyor demektir.

BEŞERİ DÜZENLERDE MİLLETVEKİLİ SEÇİMİ

Seçim bir irade işidir mecburiyet değildir. İnsanlar, insanoğlu kendisinden kuvvetli olduğunu gördüğü şeylere tabi olur. Bu boyun eğişi de seçme diye tanımlarsa bu tanımlama ile aldanmadan kurtulması imkanı kalmaz in­sanın. Bu aldanma öyle bir aldanmadır ki susuzluktan kavru­lan bir insanı, serap görmenin sarhoşluğu ve hazzı içine iter. Köleliğini unutturduğu için “seçme hakkı” çok büyük bir haz duymaya devam eder, bu hazzı duymaya de­vam ettiği müddetçe de, insanın insana köleliği azad kabul etmez bir kölelik olarak sürüp gider.

İradesini oluşturan değerlerin sahibi bulunmayan, başka bir deyimle, kişiliğini veya kişisizliğini besleyen ve meydana getiren şartların saikı ve sebebi olmayan ve hiçbir zaman da olamayacak olan yığınlara, kitlelere, ebediyen yapamaya­cakları, ama aynı zamanda yapmak arzusu duydukları “seç­me hakkı” vermekle, siyasi sultayı her zaman elinde tutacak zümreler, insanları kıyamete kadar kendilerine köle yapacak metodu da bulmuş oldular. Tarihte, siyasi sulta, otorite, or­taksız hâkimiyetini açıktan açığa göstere göstere yürütürdü. Şimdi ise, bu hâkimiyet, iradesiz seçme hakkıyla birlikte, hâkimiyetini yığınların kabulü esasına dayamaktadır… Yani şairin de dediği gibi: “Evvel devri istibdat idi, söyletmezler­di, bellerdi geçmişini, Geldi devri hürriyet, evvel söylettiler, sonra bellediler geçmişini” Diye hatırımda kalan mana için­de… Bu durumda, üstünlüklerini kabul ettiren liderlerin, yı­ğınlardan korkması, çekinmesi de ortadan kalkmaktadır.

Doğrusu ya, ayaklara, “sen başımızın tacısın” diyerek hizmet ettirmek, köle yapabilmek fevkalade enteresan bir buluştur. Tabi olmayı, boyun eğmeyi, kendi rızasıyla insana efendilik, üstünlük, hâkimiyet olarak kabul ettirici bir siste­mi bulup onu kullananları takdir etmemek büyük bir haksızlık olur. İşte, yığınlara kendi iradecisini seçme hakkını verdiğini söyleyerek, kendini mutlak hâkimiyet mevkilerinde tutması­nı becerenlerin idare sistemidir demokrasi…

Hâkim zümreler organizasyonunun diktatörlüğünü, asla seçme yeteneği olmayan yığınlara tasdik ettiren bir mutlak köle rejimidir demokrasi… Keyfiyet, şahsiyet, kabiliyet ve ehliyet köleliği…[66] Yani yığınlarca insanı birkaç milletvekili dediğimiz sahte İlah’a kul ve köle eden bir sistemdir demokrasi. Milletvekili seçimi, Demokrasi dünyasının kapısıdır.[67]

İnsanlar üzerinde ilahlık iddiasında bulunanların hayat kapı­larından birisi de, seçim Sistemi’dir. Demokrasi’de seçim, sahte ilahların insanları bayıltmak için kullandıkları bir af­yon çeşididir. Şunu unutmayalım ki; Demokrasi, insanları aydınlatan ve ayıltan değil, aksine insanları saptıran ve bayıl­tan bir rejimdir. Bu rejim ‘de milletvekili seçimi, insanları koltuk hırsıyla sarhoş eden bir beladır.

Demokrasi bir taraftan muazzam bir tiyatro oyunudur. Bu oyunu kapitalizm oynamaktadır. Rolleri tespit eden ve seyircilere, oyuncuların sahne üzerinde kendiliklerinden ve ferdi iradeleriyle hareket etmekte oldukları vehmini veren de odur. Oyuncular, başka herhangi bir tiyatro oyununda olduğu gibi kendilerine veril­miş olan rollere göre ve belli sınırlar dâhilinde hareket eder­ler. Ne sahnenin dışına taşabilirler, ne de senaryodaki rolleri­ni aşabilirler. Aksi takdirde oyunu bozmak ithamıyla dışarı atılırlar veya başkalarına ibret olmaları için kesin ve katı bir şekilde cezalandırılırlar. Gerçek hürriyetin davetçileri anarşi çıkarmak kanunların dışına taşmak ve milli güvenliği tehlikeye sokmakla itham edilir ve takibe uğrarlar.

Kapitalizm, kendi varlığını korumak amacıyla isteme­yerek de olsa ufak tefek birtakım kırıntıları halka feda etmek durumunda kalır. Söz konusu fedakârlığı da eşine az rastlanır bu oyun, yani demokrasi vasıtasıyla yapar. Kapitalizm böy­lece sağlanabilecek en muazzam kan elde ederken, halka ise ek çok zulüm ve haksızlıkların yanında bazı kırıntılar da ih­san (!) eder. Zulüm, bütün insanların, Allah’ın şeriatının hükmüne başvuracakları yerde, insanların insanlar için teşrilerde bulunduğu cahili düzenlerin karakteridir.

Cahili toplumun, yapısı gereği iki kesime ayrılması, ka­çınılmazdı: Efendiler ve Köleler, Efendilerin elinde hakimi­yet ve kanun yapma yetkileri vardır. Buna karşılık köleler ise tahakküm altında ve yapılan kanunlara boyun eğmek durumundadırlar.     ·

Demokrasi, eşine ne kadar az rastlanır bir oyun olursa ol­sun, bir gerçeği gizlemeye imkanı yoktur. Söz konusu bu ger­çek şudur: Bu düzende efendiler ve teşri hakkını elinde bu­lunduranlar kapitalistlerdir. Kanuni müeyyidelerin ağırlığını omuzlarında taşıyan köleler ise, halkın kendisidir.

Muhakkak gerçek hürriyet, Allah’ın indirdiklerinden başkasıyla hükmeden herhangi bir cahiliyede gerçekleşmez. Çünkü insanları “Rabler” ve “Köleler” olmak üzere iki kısma ayıran, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeme olayıdır: Ka­nun yapan Rabler bir tarafta, bunları uygulayan köleler diğer tarafta… Rablerin karşısında kölelerin gerçek bir hürriyete sahip olabilmeleri söz konusu edilemez.

Elde edilen bütün sonuç, belirli bir kesimin geri kalan in­sanların gidişatını elinde bulundurmasından ibaret iken, parlamenter bir meclisin varlığı veya bir halk oylamasının yapıl­ması hürriyetin tanındığını kabule yetmez. Gerçek hürriyet kanun yapma hakkının kime ait olduğunun tespiti ile ilgilidir. Eğer bizzat insanlar tarafından insanlar için teşri yapılmakta ise, gerçek bir hürriyetin varlığı söz konusu değildir. Orada sadece bir tarafta örtülü bir kölelik, diğer tarafta ise gülünç bir rububiyet iddiası vardır… Fakat hâkimiyetin Allah’ın ol­ması halinde; işte bu noktadan itibaren yöneticiler, rububiyet iddiasından sıyrılır ve Allah’ın diğer kulları gibi bir kul oluverirler, İnsanın hürriyetini kabul etme noktasında İslam’ın getir­dikleri, kitlelerin tağutlardan haklarını koparmak için giriş­tikleri uzun mücadelelerden sonra demokraside ortaya konu­lanlardan çok daha büyüktür. Çünkü liberal kapitalist demokraside yöneticiler, perde arkasından kanun yapmaya devam etmekte, bunun sonucunda da başkalarının zararına, kendilerinin menfaatine düzenlemelere gitmekte; üstelik bunu; seçme ve aday olma hakkı, parlamenterlerin ve parlamentoların varlığı ile müşahhas olarak ortaya çıkan komedi aracılığıyla gerçekleştirmektedir.[68]

Evet, ilahlar rejimi olan Demokraside milletvekili seçimi, çağdaş  Darun Nedve de­diğimiz parlamentoda görev yapacak olan tağutların yani sahte ilahların peşinde insanları yarıştırmaktır. Şunu bilmek­te fayda vardır: Demokrasi’de milletvekilleri/parlamenterler; monarklaşan ideolojiye karşı zeki köleler, seçimlerde kendilerine rey veren seçmenlere karşı ise Tağutlar/İlahlar konumundadırlar.

Bilindiği gibi, ilahlar rejimi olan Demokrasi’nin hakim olduğu mekanlarda. ‘Yüksek Seçim Kurulu adında bir ku­rum vardır. İşçilerin çalıştığı bir kurumdur. Seçmenler san­dık başına gitmeden önce Darun Nedve dediğimiz parla­mentoda kimin görev yapıp yapamayacağını, yani milletve­kili adaylarının tespit ve seçimini Yüksek Seçim Kurulu ya­par. Halk, Yüksek Seçim Kurulu’nun beğenip tayin ettiği milletvekillerinden birisini tercih edip onaylamadığı bir kimse milletvekili olamaz. Bunun için diyoruz ki; İlahlar Rejimi olan demokraside milletvekili seçimi demek; Ta­ğutlardan yani ilahlardan bir ilah beğenmek demektir. İlahlar rejimi olan Demokrasi’de Tağutlardan bir tağut beğenmek; demokrasiye iman etmenin bir sembol ve alame­tidir. Tağutlardan bir tağut beğenmekten ibaret olan millet­vekili seçimine katılmak; bazı demokratlara göre hak, bazı demokratlara göre ise ödevdir.[69]  İlahlar seçimi olan bu seçimi zorunlu kılarak insanları böylesi tercihe mecbur bırakırlar. Bunu yapmayanlara vatan haini gibi lakaplar takmak suretiyle insanlar üzerinde baskı oluştururlar. İlah olarak seçilmek isteyen kişiler de bunun namus meselesi olduğunu hatta ahirette sorumluluk olacağını dile getirerek küfürleri